وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٥٩)
59. (Gizli bir hazine veya hazineler gibi olan) gaybın anahtarları O’nun katındadır; bu anahtarları (ve onlarla kapıları açılan gayb hazinelerinde neler bulunduğunu) ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa onların hepsini de bilir. (Dalından) bir yaprak düşmesin ki, onu da biliyor olmasın; bunun gibi, ne yerin karanlıkları içinde bir dane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, içinde her şeyin yer aldığı apaçık bir Kitap’ta (Allah’ın İlmi’ne dayanan Kader Kitabı’nda ve Kudret’in kapsamı içinde) kayıtlı bulunmasın. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de, burada apaçık bir Kitap olarak tercüme edilen Kitab-ı Mübin’den başka bir de İmam-ı Mubin’den bahsedilir (Yâ-Sîn Sûresi/36: 12). Kâinattaki muhteşem nizam ve her şeyin kusursuz yerli yerinde olup görevini eksiksiz yerine getirmesi, her şeyin bir ilme ve bir ölçüye, bir ‘plan’a dayandığını göstermektedir. İşte bu, Kader’dir. Meselâ, bir kitabın, önce yazarının zihninde manâ halinde (manevî) varlığı vardır. Yazar, sonra bu manevî varlığı planlar ve kâğıda döksün dökmesin, bir “içindekiler” hazırlar. İşte bu, o kitabın kaderî varlığıdır. Daha sonra onu harflere, kelimelere döker ki, bu da onun maddî varlığıdır. Yazılmış bulunan bu kitap kayıp da olsa, yazarın ve onu okuyanların zihninde varlığını sürdürübileceği gibi, kaybolmadan önce istenilen sayıda çoğaltılmış da olabilir. Bu misali, bir bina için de düşünebiliriz. Binanın, önce mimarın zihninde ilmî-manevî varlığı vardır. Sonra mimar, göreceği fonksiyona göre bir plan yapar; zihnindeki ilmî varlığı projelendirir ve bu proje, binanın kaderî varlığıdır. Sonra da, gerekli malzeme kullanılarak binanın maddî varlığı ortaya çıkar. Bunun gibi, kâinattaki bütün varlıkların Allah’ın ezelî İlmi’nde ilmî-manevî varlıkları vardı(r). Sonra Allah, bunlara taayyünat, yani bir şekil, bir heyet-i umumiye verir ki, bu, onların kaderî varlığıdır. İçindeki bütün nesneler ve hadiselerle birlikte kâinatın bu kaderî varlığına, bu ilk taayyününe, bunların toplamına İmam-ı Mübîn veya Levh-i Mahfuz denmektedir. Bu, Cenab-ı Allah’ın İlmi’nin bir nevi unvanıdır da. İlmî varlığı Kader giydirir, yani ona şeklini verir; sonra da Kudret onu ‘varlık’ sahasına çıkarır. Her bir varlığın kendi kaderi, tohumuna dercedilmiştir, kotlanmıştır. Meselâ, anne karnında cenin “yepyeni bir yaratılış”la insan halini aldığı anda artık kaderi de bellidir. Aynı şekilde, her bitkinin tohumunda onun gelecek hayatı saklıdır. Tohumun yer altında çimlenip, meyve veren bir ağaç olma ânına kadar geçirdiği bütün süreler, bütün dönemler, yani onun aktif hayatı, onun bir bakıma pratik kaderidir ki, bu kader, her varlığın, bütün varlıkların hayatının heyet-i umumiyesi, bütün kâinatın Kitab-ı Mübin’inidir. İmam-ı Mübin’e Nazarî Kader denirse, Kitab-ı Mübin’e Pratik Kader denebilir. İmam-ı Mübîn, varlıkların asıllarına, tohumlarına, İlm’e ve İlâhî (ilk) Kader’e bakar; Kitab-ı Mübîn ise, daha çok Kudret’in bir defteridir; onların hayatlarının heyet-i umumiyesidir. (Sözler, 30. Söz’den)
وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ (٦٠)
60. O’dur ki, geceleyin (ölümün kardeşi olan) uyku ile sizi kendinizden geçirip alır; o durumda, gündüz vücudunuzun organlarıyla ne yapmış, (sevap-günah olarak) ne kazanmışsanız hepsini bilmektedir. Sonra sizi, uykunuzda âdeta ölü halde iken diriltir ve takdir edilmiş bulunan ömür müddetiniz doluncaya kadar bu böyle devam eder. (Nasıl ki her uykunuzun sonunda diriltiliyorsunuz, bunun gibi, ölüp kabre yattıktan sonra da diriltilirsiniz) ve nihayet dönüşünüz O’nadır. Sonra o, dünyada iken ne yapıyordu iseniz size bir bir haber verecek ve bunlardan sizi sorguya çekecektir.
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ (٦١)
61. O, kulları üzerinde mutlak otorite sahibi olandır; sizi gözetleyici ve koruyucular olarak, ayrıca her yaptığınızı kaydeden melekler görevlendirir. Nihayet içinizden birine ölüm gelip çattığında (melek) elçilerimiz onun ruhunu alırlar; onlar, vazifelerini yerine getirmede hiçbir kusur ve ihmalde bulunmaz, hiçbir işi aksatmazlar.
ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِبِينَ (٦٢)
62. Sonra, bütün ölenler, onların Hak Efendisi, Sahibi olan Allah’a döndürülürler. İyi bilin ki, bütün hüküm ve tasarruf yetkisi O’na aittir ve O, hiç geciktirmeden, en çabuk biçimde hesap görendir.
قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۚ لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (٦٣)
63. De ki: “Kim kurtarır sizi karanın ve denizin karanlıklarına, tehlikelerine maruz kaldığınızda? –ki böyle anlarda büyük bir samimiyetle boyun bükerek O’na (bazen) sesli sesli yalvarıp yakarır, bazen içten içe dua eder ve ‘Eğer (Allah) bizi bu durumdan kurtarırsa, artık kesinlikle şükredenlerden, (iman ve salih amelle O’na yönelenlerden) olacağız!’ dersiniz.”
•قُلِ اللّٰهُ يُنَجِّيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ (٦٤)
64. De ki: “Sizi o durumdan ve her türlü sıkıntıdan, belâdan ancak Allah kurtarır; ama sonra (şükredeceğinize), işte yine şirk koşuyorsunuz.”
قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعًا وَيُذِيقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ (٦٥)
65. De ki: “O, size ceza olarak üstünüzden veya ayaklarınızın altından başınıza bir belâ sardırmaya veya aranıza tefrika salıp sizi birbirinizle vuruşturarak, kiminizin gücünü ve hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” Bak, meselenin özünü kavrarlar mı diye (iman hakikatleriyle ilgili) delilleri bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan nasıl da serdediyoruz!
وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍۜ (٦٦)
66. Fakat senin kavmin, gerçeğin ta kendisi olduğu halde onu (Kur’ân’ı) yalanladı. De ki: “Ben, başınızda yaptıklarınızın sorumluluğunu üzerine almış bir yetkili değilim.”
لِكُلِّ نَبَاٍ مُسْتَقَرٌّۘ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٦٧)
67. Verilmiş her haberin gerçekleşeceği kararlaştırılmış bir zaman vardır. Nitekim gün gelecek, siz de bileceksiniz.
وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِ۪ٓي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ۪ۜ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٦٨)
68. Âyetlerimiz hakkında alaylı tavırlarla münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir konuya kapılıp gidinceye kadar kendilerinden uzak dur. Ama şeytan bunu sana bir an için unutturur da yanlarında kalacak olursan, hatırladığında derhal kalk ve o zalimler güruhuyla bir arada oturma!
وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٦٩)
69. İçleri Allah’a saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten sakınanlara, iman etmeyenlerin kendi hesaplarına geçen davranışlarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Şu kadar ki onlara düşen, (diğerleri takip ettikleri yolun dünya ve Âhiret’te başlarına getireceği musibetlerden) korkar da o yolu bırakırlar mı diye onlara nasihatta bulunmaktır.
وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَفِيعٌۚ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟ (٧٠)
70. Dinlerini bir oyun ve eğlence edinip onunla diledikleri gibi oynayan ve dünya hayatı kendilerini aldatmış bulunanlarla uğraşma! Sen sadece, kimse (Allah’a şirk koşma gibi) günahlar işleyerek helâke sürüklenmesin diye Kur’ân’ı anlat, onunla nasihatta bulun. Her fert bilsin ki, onun için Allah’tan başka ne bir sahip ve yardımcı ne de bir şefaatçi vardır. (Allah’a karşı şefaatçim olur, beni sahiplenir gibi düşüncelerle O’na şirk koşan herhangi bir kimse şirk koşmasının) karşılığında (Âhiret’te cezadan kurtulmak için) kendince her türlü fidyeyi denkleştirse bile bu, ondan kesinlikle kabul edilmez. Öyleleri, bizzat işleyip de kazandıkları (günahlar) sebebiyle her türlü hayırdan mahrum kalıp helâke sürüklenmiş olanlardır. Sürekli küfür içinde bulunmalarından dolayı onların hakkı, ancak kaynar sudan bir içecek ve pek acı bir azaptır.
قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَۙ
71. De ki: “Bize fayda da zarar da verebilecek durumda olmayan (putları, âciz yaratıkları, insan yapması nesneleri) Allah’tan başka ilâhlar edinip, kendilerine ibadet ve duada mı bulunalım? Allah bizi doğru yola koymuşken, ‘Gel bize katıl!’ diye yolun doğrusuna çağıran arkadaşlarına rağmen şeytanların arzu ve heves telkinleriyle kandırıp dalâlet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaştırdığı bir ahmak durumuna düşerek, topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi dönelim?” De: “Allah’ın gösterdiği yol, işte odur üzerinde yürünmesi gereken tek doğru yol ve bize bütün varlığımızla Âlemlerin Rabbi’ne teslim olmamız emredilmiştir.
وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٧٢)
72. “Bir de şu buyruldu bize: ‘Bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namaz kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takvaya sarılın!’” O Allah ki, (öldükten sonra diriltilip) O’nun huzurunda toplanacaksınız.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (٧٣)
73. O Allah ki, gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yaratmıştır. O “Ol!” dediği zaman her şey oluverir. O’nun (“Ol!” emri gibi) her sözü haktır, hakikattır ve yerine gelir. Sûr’a üfleneceği gün de bütün varlık ve mutlak hakimiyet O’nundur. (*) O, gaybı da şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilendir. O, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır. (**)
~Açıklama~
(*) Sûr nedir, mahiyeti nasıldır, bunu bilemiyoruz. Bu konuda bildiğimiz, dört büyük melekten biri olan Hz. İsrafil (a.s.)’ın Sûr’a iki defa üfüreceği, birinci üfürüşte bu kâinatın yıkılacağı, ikinci üfürüşte ise ölülerin kabirlerinden kalkıp yepyeni ve ebedî bir dünyaya uyanacaklarıdır. Bu gerçekler çerçevesinde Sûr hakkında ancak bazı akıl yürütmelerde bulunulabilir ki, bunlara da burada yer vermek, bu çalışmanın hacmini aşar. Allah, gerçi bu dünyada da bütün varlıkların mutlak sahibidir ve üzerlerinde mutlak hakimdir. Fakat bu dünya hikmet diyarı olduğundan ve insanlarla cinler gibi irade sahibi kıldığı varlıklar burada imtihana çekildiğinden, O, bu varlıklara belli bir sahiplik ve hakimiyet sahası tanımış olup, yine bu dünyada birtakım görünür sebepler perdesi arkasında icraatta bulunmaktadır. Oysa tamamen kudret yurdu olacak olan öbür âlemde, sahiplik de hakimiyet de mutlak manâda O’na ait olacak, orada (Allah’ın izni dışında) kimseye söz hakkı tanınmayacak, sebepler ve bir şeyin meydana gelmesi için süre âdeta ortadan kalkacak ve mutlak manâda Kudret hükmedecektir.
(**) Buraya kadar bütünüyle iman esasları üzerinde yoğunlaşan âyetler, çok net ve görünür gerçekleri göz önüne sererek Allah’ın varlığı, birliği, mutlak hakimiyeti ve Âhiret’i nazara vermektedir. Özetle:
Gökleri ve yeri yaratan, yokken var haline getiren, buna paralel olarak karanlıkları, ışığı, aydınlığı, imanı, inkârı, onların sebepleriyle birlikte var eden Allah’tır (c.c.). İnsanı da, gerek ilk başta gerekse sürekli olarak daha sonra kıvama gelmiş ekilebilir topraktan ve topraktan elde edilen gıdalardan yaratan yine Allah’tır ve Allah, insan için yeryüzünde belli bir ömür tayin etmiştir. Allah (c.c.), gökleri, yeri ve insanı yaratıp da kendi hallerine bırakmamıştır ve bütün bunların üzerinde mutlak otorite sahibi olup, hükmünü kesintisiz biçimde icra etmektedir. Bir yaprağın düşmesi dahil kâinatta cereyan eden her hadise gibi, gizliyi, açığı, insanların her söz, davranış, niyet ve düşüncesini, iyi-kötü bütün amellerini de bilmekte ve bunları vazifeli meleklerine kaydettirmektedir. Dolayısıyla, Âhiret’te her insanı dünyada yaptıklarından dolayı sorguya çekecektir. Bu sebeple insana düşen, Allah’a, Âhiret’e iman edip Allah’ın, rasûlleri vasıtasıyla tayin buyurduğu yoldan gitmektir.
Âyetler, temel iman hakikatlarını, herkesin görüp anlayabileceği kesin delilleriyle bu şekilde ortaya koyduktan sonra, her türlüsüyle şirki redde geçmekte ve peş peşe delillerle imanı pekiştirip, şirkin ve küfrün geçersizliğini ortaya koymaktadır:
Allah (c.c.), yukarıda anılan görünür gerçeklere rağmen, insanlara bir de bu gerçekleri hatırlatmak için rasûller göndermiştir. Fakat insanların pek çoğu, özellikle toplumda kendilerine statü verilen birtakım zenginler, aristokratlar, yönetici kademe, kanaat önderleri bilinenler, rasûllerin getirdiği kitapları, onların ihtiva ettiği delilleri, hayattan ve kâinattan gösterdikleri apaçık şahitleri ve bunları takviye için gösterdikleri mucizeleri göz göre göre reddetmektedirler. İman hakikatlarını ve bunların delillerini, şahitlerini reddeden insanların aslında dayandıkları hiçbir hakikat yoktur. Bu bakımdan, bu hakikatların karşısına alay, keyiflerine göre mucize isteme, gösterilen mucizelerin ise büyü olduğunu iddia etme gibi, düşüncede ve gerçek karşısında iflaslarını ortaya koyan mazeretlerle çıkmaktadırlar. Oysa asıl sebep, dünya hayatlarını keyiflerince yaşama arzusu; sosyal statü, zenginlik, makam gibi üstünlük sebebi saydıkları sözde değerler terazisinde tartıya almadıkları insanlarla aynı safta bulunmaktan kaçınma, yani kibir, düşünce inhirafı, zulüm, lüks ve dünya hayatını gaye edinmiş olmadır. Bütün bunlar, imana götüren delilleri görme ve vahye kulak verme melekelerini yitirmelerine, dolayısıyla kalblerinin imana karşı bütün bütün mühürlenip, Allah’ın fıtratlarına yerleştirdiği inanma kapasitesini kaybetmelerine sebep olmaktadır. Dünya hayatı kesinlikle ebedî olmadığı gibi, kendine, yani bizzat dünyaya ve insanın nefsine bakan yanıyla bir oyalanma, bir vakit geçirmeden ibarettir. Üzerine yaslanılan mallar, makamlar, statüler de kalıcı değildir. Bunları bir imtihan gereği veren Hz. Allah (c.c.), beklenmedik anda onları geri de alabilir ve tarih, bunun örnekleriyle dolu olduğu gibi, yıkılmış medeniyetler, kaybedilmiş makam ve zenginlikler adına da bir ibretler manzumesidir. Allah (c.c.), bütün sıfatlarından önce, Rahmân ve Rahîm’dir; yani bütün icraatı öncelikle rahmete dayanır. Bu bakımdan, dünyada ayırt etmeden her canlıya rızkını gönderir; onlara hayat hakkı tanır. Dolayısıyla, küfürde, şirkte, zulümde ileri giden bazı insanların hemen helâk edilmesi beklenmemelidir. Onların da hayat hakkı vardır. Asıl ceza ve mükâfat yeri Âhiret’tir. Bununla birlikte Allah (c.c.), hem dünyada hem Âhiret’te mü’min kullarına karşı hususî merhamet eder; yine bu hususî merhametiyle tevbeleri kabul buyurur. İnkârda diretenlerin zulümleri belli dereceyi aştığında ise, herhangi bir şekilde işlerini kaybetme, makam ve statülerinden olma, hastalıklar veya deprem, sel, yangın, yanardağ püskürmesi gibi felâketler veya savaş, dahilî fitne ve kargaşalar, anarşi, terör gibi yollarla onları cezalandırır. Bu cezalandırma da, görünüşte Allah’ın hayat için koyduğu kanunlar çerçevesinde cereyan eder. Fakat bunları ceza sebebi olarak kullanan Allah’tır. Allah (c.c.), yaratılmışlar cinsinden olmadığı gibi, öyle düşünülmemelidir. O, yemez, yeme-içme ihtiyacı duymaz; ama Kendisi yedirir, besler, yani canlılar için gerekli gıdaları yaratır, rızkı gönderir. Esasen O’nun varlığı ve birliği, her şeyden daha açıktır. O’nun varlığı kabul edilmeden başka herhangi bir şeyi kabul etmek mümkün değildir. Kâinat gibi, Kur’ân da buna delildir. Tarih boyu gelmiş on binlerce peygamberle birlikte onlara inanan milyarlarca insan da buna şahittir. Bu bakımdan, inkârcıların dayandıkları hiçbir delil yoktur; zaten inkâr, nefy, ispat edilemez. Dolayısıyla inkârın, şirkin bir hükmü yoktur; bunlar, sadece birer zandan, birer varsayımdan ibarettir.
İnsan, burada zan ve varsayımlar üzerinde, temelde nefsine mağlûp olarak inkâr cihetine gitse de ölümüyle birlikte, bu âlemde dış boyutuyla sergilenen ve apaçık ortaya konan gerçeklerin asıl mahiyetlerini görecek, Âhiret hakikatını perdesiz idrak edecek, ama artık bu noktada duyacağı pişmanlık fayda vermeyecektir. Dünyaya geri dönmek isteyecek, fakat buna da müsaade edilmeyecektir. Farz-ı muhal dönse bile, farklı davranmayacaktır. Denebilir ki herkes, vicdanında iman hakikatlarını duyar; bunu en derinden duyduğu anlardan biri de, karada veya denizde, zahirde kurtuluş imkânının görülmediği tehlikelerle karşılaştığı andır. Bu anda o, sadece Allah’a yalvarır; vicdanı gibi, dili de “Allah” der, O’na dua eder. Çünkü Allah (c.c.), her insanın vicdanına dayanak arama ve yardım isteme noktaları veya melekeleri koymuştur. Bunlar, her zaman fonksiyonlarını gösterir ve bilhassa, kurtuluş için tutunacak hiçbir sebebin kalmadığı tehlike anlarında insana daima Allah’ı hatırlatır, onu Allah’a yönlendirir. Her insan, hayatında böyle veya mutlak olarak Allah dediği bir tecrübeyi birkaç defa yaşamıştır. Fakat o, selâmete ve rahata ulaşınca yine hiçbir şey olmamış gibi davranır. Yine nefsanî arzuları ön plana çıkar; zulüm, kibir, inhiraf gibi unsurlar tesirini gösterir ve küfürde, şirkte inat eder. Allah (c.c.), insanlara gittikleri yolun doğru veya yanlış olduğunu göstermek ve bu yolun neticeleri konusunda onları uyarmak için tekrar tekrar deliller serdeder; tekrar tekrar hatırlatmalarda bulunur; onları tekrar tekrar ikaz eder. Bazen olur onları sıkar; kıtlık, darlık, savaş hali gibi şartlarla akıllarını başlarına almaları uyarısında bulunur; bazen olur, şükür duyguları harekete geçsin diye bolluk ve rahatlık verir. Ama artık insan inanma kapasitesini yitirmişse, bütün bunlar fayda etmez. Böyleleri, üstelik şeytanın iğvalarıyla yaptıklarını güzel görür ve doğru bulurlar; daha doğru bir ifadeyle şeytan, onlara yollarının doğru olduğunu fısıldar ve bu şekilde onlar, kendi kendilerini kandırırlar. Küfür ve şirkte diretenler, toplumda zayıf, herhangi bir statüden yoksun gördükleri kişilerle bir arada bulunmayı kibirlerine yediremezler. Dolayısıyla, onların iman edip, kendilerinin etmemiş olmasını sanki iman etmemeye bir gerekçe gibi görürler. Çünkü şeytanın iğvasıyla, kendi sosyal statülerini, makam ve zenginliklerini akıllı oluşlarına bağlar, bir insanın akıllı oluşunu onun sahip olduğu makam, mal ve statüyle ölçerler; dolayısıyla kendi yaptıklarını beğenir ve bu şekilde kendilerini kandırırlar. Oysa insanın aklı ve zekâsı, hiçbir zaman malı, makamı ve statüsüyle ölçülemez. Ne çok bilgili, zekî ve akıllı insanlar vardır ki, fakirdir ve herhangi bir makamdan yoksundur. İmam-ı Gazalî, sadece dünya işlerine eren akla akl-ı maaş der. Bir insanın akl-ı maaşta ileri olması, onun hayata, varlığa, eşya ve hadiselere yön veren, onların altında yatan değişmez doğrulara ve prensiplere ulaşmasına, onların manâsını kavramasına yeter diye bir kaide kesinlikte yoktur. AYRICA, Allah katında değerler çok farklıdır; bunların başında, söz konusu değişmez doğruları ve kaideleri, ayrıca eşya, varlık ve hadiselerin anlamını kavrayıp, dolayısıyla Allah’a ve diğer iman esaslarına inanmak ve takva, yani Allah’a saygıyla dopdolu olarak, hayatı sözü edilen doğrulara ve kaidelere göre tanzim etmek gelir. Eğer varlık, hayat ve bilgi ekonomiden ibaret olsaydı, din, felsefe ve tefekkürî düşünce, hattâ sanat, edebiyat gibi yüksek insanî ürünler olmazdı. Bu bakımdan, insan düşüncesinin temelini de söz konusu doğrular ve kaideler oluşturmalıdır ki, inkâr ve şirke sebep olacak düşünce kaymalarına (inhiraf) düşülmesin. Allah (c.c.), yukarıda da ifade edildiği, bazılarının zannettiği üzere, kâinatı ve insanı yaratıp kendi haline bırakmış pasif bir ilâh değildir. O, gizli-açık her şeyi bilir; insanların her yaptığından haberdardır; her şeyin, her hadisenin dizgini O’nun elindedir. Her olan, O’nun “ol!” demesiyle, emriyle, izniyle olur. O, insanların bütün davranışlarını, bununla vazifeli meleklerine kaydettirmektedir ve insanı Âhiret’te bunlardan dolayı hesaba çekecektir. Buna her günkü bir delil de uyku ve uyanmadır. Uyku, ölümün kardeşi ve ölüme, uykudan uyanma da öldükten sonra dirilmeye açık bir misaldir. Bir arada arz etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve delillerden sonra Kur’ân-ı Kerim, o eşsiz üslubuyla, rasûllerin en büyüklerinden, Tevhid hakikatının en büyük kahramanlarından, put kıranların en önde gelenlerinden olan Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatından bir kesit sunarak, buraya kadar anlattıklarını âdeta taçlandıracaktır.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةًۚ اِنِّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٧٤)
74. Bir zaman İbrahim, atası Âzer’e şöyle demişti: “Şimdi sen, putları ilâh mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de, mensubu bulunduğun şu halkı da apaçık bir sapıklıkta görüyorum.” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. İbrahim’in (a.s.) peygamber olarak gönderildiği millet Keldanilerdi. Güney Irak’ta yer alan Ur başkentli bir devlet kurmuş olan Keldaniler’in bu devleti, doğuda Susa’ya, batıda Lübnan’a kadar uzanıyor, kuzeyde ise şu andaki Irak’ın kuzey sınırlarını aşıyordu. Devletin kurucusu Ur-Nammu olup, bu isim, daha sonra Arapça’da Nemrut şeklini almıştı. Hz. İbrahim’in risalet misyonuyla ortaya çıktığı M.Ö. 2100 civarında Ur’un nüfusunun 250.000-500.000 arası olduğu tahmin edilmektedir. Tamamen maddeci dünya görüşüne sahip bulunan halk, üç sınıfa ayrılmıştı (1) Din adamları, hükümet üyeleri ve ordu; (2) tüccarlar ve çiftçiler; (3) köleler. Halkın taptığı 5000 civarında put vardı. Ur’un ana tanrısı Nannar (ay tanrısı) olup, onun adına yapılan put, saray benzeri bir binada tutulurdu. Her gece bir genç kız, bu tanrıya adanarak sarayın yatak odasına alınır ve bu kadınlara kurtuluş vesilesi olarak bakılırdı. Tabiî ki bu uygulamadan en fazla isitfade edenler, putperestliğin din adamlarıydı. İkinci büyük şehir Larsa olup, onun baş tanrısı Şamaş (güneş tanrısı) idi. Bu iki tanrıdan başka, gök cisimlerinden seçilmiş pek çok sayıda küçük tanrılar da vardı. Başka yerlerde de olduğu gibi, bu ülkede de putperestlik sadece bir inanç ve tapınma sistemi değil, ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasî hayatın üzerine oturduğu bir sistemdi. Hz. İbrahim’in tebliğinin halk ve devlet üzerindeki tesirleri konusunda kesin bir şey söylemek mümkün olmamakla birlikte, O’nun ülkeyi terketmesinin ardından Ur, büyük felâketlere maruz kaldı. Önce, Elamlılar Ur’u yağmaladı ve ay tanrısı ile birlikte dömemin Nemrut’unu da götürdüler. Daha sonra, Larsa başkentli bir Elamlılar devleti kuruldu. Ardından, Babil devleti vücut buldu ve Larsa da, Ur da bu devletin eline geçti. Babil hükümdarı Hammurabi’nin M.Ö. 1910’da yaptığı kanunlar, Cenab-ı Allah’ın rasûlleri vasıtasıyla koyduğu kanunlardan izler taşımaktadır. (Mevdûdî, 2, s: 246–248, not 52, Leonard Wooley’in, Abraham [Londra 1935] isimli kitabından naklen.)
وَكَذٰلِكَ نُرِ۪ٓي اِبْرٰهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ (٧٥)
75. Bu şekilde İbrahim’e (şirki çirkin gösterdiğimiz gibi), göklerin ve yerin melekûtunu (varlığın iç boyutunu, taşıdığı ve üzerine oturduğu asıl hakikatı) da gösteriyorduk; böyle yapıyorduk ki, imanda (o kendine ait çok geniş kapasitesini dolduracak) nihaî kesinliğe ulaşsın.
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًاۚ قَالَ هٰذَا رَبِّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلِينَ (٧٦)
76. Gece bastırdı ve İbrahim, (yıldızlar içinde) gördüğü (bir yıldıza işaret ederek), “İşte,” dedi, (iddianıza göre) Rabbim bu!” Ama o yıldız batıp gidince, “Ben, batıp gidenleri sevmem.” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) Bediüzzaman şöyle yazar (kısmen sadeleştirerek): İbrahim aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinatın zeval ve ölümünü ilân eden “Ben, batıp gidenleri sevmem.” inleyişi beni ağlattırdı. Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı damlaları döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü her bir damlası da o kadar hazindir. Ağlattırıyor, güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, İlâhî hikmete sahip bir peygamberin Allah Kelâmı Kur’ân’da yer alan bir sözünün bir nevi tefsiri mahiyetindeki gelecek fıkralardır: Güzel değildir batmakla kaybolan bir sevgili. Çünkü zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz ve aşk-ı ebedî için yaratılan ve Samed aynası olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli. Peşinden koşulan bir hedef ki, gurupta kaybolmaya mahkûm ise, kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Emellere merci olamıyor. Arkasından gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın. Bir gaye ki, yok olup gidiyor; o gayeyi istemem. Çünkü: Fâniyim, fâni olanı istemem; Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim. Bir mabud ki, zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl ma’bud olur? Ayrılıkla acılaşan kavuşmalar, keder ve meraka değmez. İştiyaka ise hiç lâyık değildir. Çünkü lezzetin zevali elem olduğu gibi, lezzetin zevalinin tasavvuru dahi elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknâmeleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden gelen elemlerden birer feryattır. Her birinin divanının ruhunu sıksanız, elemkârane birer feryat damlar. Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan beka, fenadan çıkıyor. Nefs-i emmare cihetiyle fena bul ki, bâki olasın. Dünya tutkusunun esası olan kötü huylardan, alışkanlıklardan sıyrıl. Fâni ol! O’nun mülkünde ve malı olan eşyayı, Hakikî Sevgili’nin yolunda feda et. Varlıkların fânilikle noktalanan âkıbetlerini gör. Şu dünyadan bekaya giden yol, fenâdan geçiyor.
Ey alçak nefsim! Bil ki: Dünya ve bütün varlıklar, fâni olmaya fânidir. Fakat her fâni şeyde, bâkiye ulaştıran iki yol bulabilirsin ve Cân u Cânan olan Ölümsüz Sevgili’nin tecelli-i cemalinden iki parıltıyı, iki sırrı görebilirsin. Şu şartla ki, fâni vücudundan ve kendinden geçebilirsen… Evet, nimet içinde nimet verme fiili görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten nimet verme fiiline geçsen, Nimeti Veren’i bulursun. Hem, her şey, Kendisi hiçbir şeye muhtaç bulunmayan, fakat her şey kendisine muhtaç olan (Samed) Allah’tan bir mektup gibi, bir Celâl sahibi Yaratıcı’nın isimlerini bildirir. Nakıştan manâya geçsen, isimler yoluyla o isimlerin Sahibi’ne ulaşırsın. Madem şu fâni yaratıkların içini, özünü bulabilirsin, o halde onu elde et ve manâsız kabuğunu, acımadan fânilik seline at. Kabuğa takılıp kalan ve sermayesi âfâkî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevîden çıkan bütün düşünceler, neticede gidip hiçe ve boşluğa vardığından, bu akıl, hayret ve şaşkınlık içinde üzüntüyle feryat ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem batıp gidenlerden ve zeval bulanlardan ruh elini çekti; kalb dahi, mecazî sevgililerden vazgeçti; vicdan, fânilerden yüzünü çevirdi; artık sen de, bîçare nefsim, İbrahim gibi, “Ben, batıp gidenleri sevmem.” de, kurtul. Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi aşk kadehinden sarhoş olan Mevlâna Câmî, çokluktan birliğe, bu çokluk dünyasından Bir Olan’a yüzleri çevirmek için, (ilâveleri bana ait olmak üzere,) bak ne güzel söylemiş: Yalnız biri iste; başkaları istemeye değmiyor. Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmeler faydasızdır. Biri söyle; O’na ait olmayan sözler boş ve manâsız sayılabilir. Evet Câmî, pek doğru söyledin. Hakikî sevgili, hakikî hedef, hakikî gaye, hakikî ma’bud, yalnız O’dur. Çünkü bu âlem, içindeki bütün yaratıklarla, onların muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağmeleriyle zikr-i İlâhinin o en geniş halkasında, hep birlikte “Lâ ilâhe illâ Hû” der, vahdaniyete şahadet eder. “Batıp gidenler”in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecazî sevgililere bedel, bir Ölümsüz Sevgili’yi gösteriyor. (Sözler, “17. Söz”, 282–286)
فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّٓالِّينَ (٧٧)
77. Sonra, bir başka gece ayı dolunay şeklinde doğmuş haliyle gördü ve hemen “İşte Rabbim!” dedi. Ne zaman ki ay da battı, bu defa, “Eğer Rabbim beni doğru yola iletmese, şüphesiz ben de sapıp gitmişlerden biri olurum!” diye sözünü bağladı.
فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبِّي هٰذَٓا اَكْبَرُۚ فَلَمَّٓا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنِّي بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (٧٨)
78. Bir gün de, doğarken bütün parlaklığı ve güzelliğiyle güneşi gördü ve hemen “İşte Rabbim bu; bu, hepsinden büyük!” (*) dedi. Ama güneş de batınca, nihayet asıl gerçeği ortaya koydu: “Ey benim halkım! Ben, sizin Allah’a ortak tanıdığınız bütün bu şeylerden uzağım.
~Açıklama~
(*) Âyet-ı kerime, tercümede tebarüz ettirilmesi mümkün olmayan bir gramer kaidesi çerçevesinde çok önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Güneş, Arapça’da müennes (dişil) bir kelimedir. Oysa Hz. İbrahim (a.s.), güneş için “bu” derken, müzekker (eril) bir zamir kullanmıştır. Bununla, müşriklerin taptıkları en büyük putların, en büyük kabul ettikleri tanrıların eril (erkek) olduğu ortaya konmaktadır. Nisâ Sûresi 117’nci âyet-ı kerimesinin açıklamasında üzerinde kısmen durulduğu üzere (not 25), görünüşteki iddia ne olursa olsun, günümüz dahil bütün şirk toplumlarında, bütün inkârcı toplumlarda kadın, genellikle sadece bir araçtır; tüketim aracı, cinsellik aracıdır ve asıl hakimiyet erkeklerin elindedir. Çünkü şirk toplumunda kuvvet ve kuvvete tapma esastır ve onu temsil eden de, kadından çok erkektir.
اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنِيفًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِكِينَۚ (٧٩)
79. “Şunu bilin ki ben, bütün varlığımla ve dupduru bir iman ve teslimiyetle, gökleri ve yeri yoktan var edip belli sistem ve prensiplere bağlayan (Allah’a) yöneldim. Ben, katiyen müşriklerden değilim.”
وَحَٓاجَّهُ قَوْمُهُۜ قَالَ اَتُحَٓاجُّٓونِّي فِي اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينِۜ وَلَٓا اَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ رَبِّي شَيْـًٔاۜ وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (٨٠)
80. Halkı, İbrahim’le tartışmaya girişti. İbrahim, onlara şöyle hitap etti: “Şimdi siz benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? Oysa Allah, beni doğru yola iletmiş bulunuyor. (Beni, böyle tehdide de kalkışmayın;) sizin, Allah’a ortak tanıdığınız, (kendilerine bile fayda ve zararı olmayan) o şeylerden korkmam ben. Ancak Rabbimin dilediği olur; O ne yazmışsa başıma ancak o gelir. Rabbim, bilme itirabiyle her şeyi kuşatmıştır. Halâ düşünüp ders almayacak ve kendinize gelmeyecek misiniz?
وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًاۜ فَاَيُّ الْفَرِيقَيْنِ اَحَقُّ بِالْاَمْنِۚ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۢ (٨١)
81. “Allah, elinize hiçbir delil vermemiş, hiçbir yetki tanımamışken siz O’na şirk koşmuş olmaktan dolayı korkmuyorsunuz da, ben sizin Allah’a ortak tanıdığınız o şeylerden niye korkacakmışım? Şimdi düşünün: bu iki taraftan, (sizle benden) hangimiz korkudan emin olmakta haklıdır? Eğer ilimle herhangi bir münasebetiniz varsa, haydi cevap verin!
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا اِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟ (٨٢)
82. İman edip, imanlarına en büyük zulüm olan şirki hiçbir şekliyle bulaştırmayanlar: işte onların hakkıdır emniyet ve onlardır her bakımdan hidayet üzere (doğru yolda) olanlar. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, imana zulmü bulaştırmamaktan söz etmektedir. Bir hadis-i şerifte, burada zulümden kasdın şirk olduğu ifade buyurulmuştur. Bir şeyi yerli yerine koymama manâsına gelen zulmün pek çok dereceleri vardır ki, bunların en büyüğü şirktir, küfürdür; Allah’ı gerektiği gibi tanımama, O’nu inkâr etme, O’na şirk koşma, bir insanın yapabileceği en büyük yanlış, en büyük zulüm, dolayısıyla her zulüm zulmet, yani karanlık kaynağı olduğu için de, en koyu karanlıktır. Bunun da kişiden kişiye değişen dereceleri vardır. Allah’a Zâtında, sıfatlarında, isimlerinde veya icraatında ortak tanıma en büyük zulüm olduğu gibi, İslâm’da belli mertebe sahipleri için riya ve süm’a da bir nevi şirktir ve zulümdür; aynı şekilde, Din adına yapılan amel ve hizmetlerde kalb ibresinin sürekli Allah’ın rızasını göstermemesi, kişinin birtakım muvaffakiyet, iyilik ve güzelliklerini kendinden bilip bunlarla gurur duyması, Din’i mal, makam, üstünlük duygusu gibi dünyevî-nefsî gayelere alet etme… evet bunlar da, yine imana bulaştırılmış birer zulümdür. Dolayısıyla, bütün bunlardan arınmış veya bunlara bulaşmamış, zaman zaman bulaşsa da neticede kurtulmuş bir iman, sahibi için emniyet sebebi ve kaynağıdır.
وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰهِيمَ عَلٰى قَوْمِهِ۪ۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ (٨٣)
83. Bütün bunlar, halkı karşısında İbrahim’e verdiğimiz delillerdi. Kimi dilersek onu mertebe mertebe yükseltiriz. Muhakkak ki senin Rabbin, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır; her şeyi (ve elbette kimin neye lâyık olduğunu) hakkıyla bilendir.
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَۙ (٨٤)
84. Daha sonra İbrahim’e İshak’ı (ve torunu) Yakub’u ihsan ettik. Onların her birini her bakımdan doğru yola erdirdik (ve peygamberlikle serfiraz kıldık). Daha önce Nuh’u da her bakımdan doğru yola erdirmiş (ve peygamberlikle serfiraz kılmıştık); ve İbrahim’in soyundan Davud, Süleyman, Eyyûb, Yusuf, Musa ve Harun’u da. Biz, Allah’ı görüyormuşçasına, en azından O’nun kendilerini sürekli gördüğünün şuuru içinde davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.
وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَعِيسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَۙ (٨٥)
85. Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da aynı nimetle nimetlendirdik. Onların hepsi, (inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle bütünüyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güden ve her yaptığını kusursuz yapan) salihlerdendi.
وَاِسْمٰعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًاۜ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَۙ (٨٦)
86. Aynı şekilde İsmail, Elyesa, Yunus ve Lût’u da. Onların her birini yaşadıkları dönemin insanlarından üstün kıldık.
وَمِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٨٧)
87. Onların atalarından, zürriyetlerinden, kardeşlerinden de (bazılarına aynı üstünlüğü verdik): onları seçtik ve doğru olan yola ilettik.
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٨٨)
88. Bu, Allah’ın takdir ve vaz buyurduğu hidayet (gerçek doğru yoldur) ki, Allah ona kullarından kimi dilerse onu iletir. (*) Eğer onlar da Allah’a şirk koşmuş olsalardı, bu takdirde, işledikleri onca güzel amel, elde ettikleri onca kazanç heder olup gitmişti.
~Açıklama~
(*) Peygamberlik ve seçilmişlik, şüphesiz Cenab-ı Allah’ın bir lütfu olmakla birlikte, burada da insan iradesini devre dışı görmek doğru olmaz. Bu bakımdan, Allah, bu zatların hayatlarında nasıl bir tercih ortaya koyacaklarını, iradelerini ne yönde kullanıp nasıl bir hayat süreceklerini bildiğinden takdirini ona göre yapmış ve onların yolunu açmıştır. Aynen diğer insanlar gibi, peygamberler de imtihandan geçer; hattâ onların imtihanı, derecelerine göre çok daha ağırdır. Yoksa onlara, Allah tarafından başkalarından farklı ve ayrıcalıklı muamele yapılmış değildir. Nitekim âyetin devamı da bu gerçeği ortaya koymaktadır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ (٨٩)
89. Bu seçkin zatlar, kendilerine Kitap (veya Sahifeler), hüküm (manevî ve misyonları çerçevesinde maddî sahada hakimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti, anlayış gücü, Allah’ın hükümlerini uygulama yetkisi) ve peygamberlik bahşettiğimiz şahsiyetlerdir. Bu bakımdan (ey Rasûlüm), eğer şu inkârcılar sana da verdiğimiz bu şeyleri kabûl etmiyorlarsa, şüphe edilmesin ki, onları kendisine emanet ettiğimiz bir topluluk her zaman için bulunacaktır ve o topluluk, asla bunları inkâr eden değildir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَمِينَ۟ (٩٠)
90. Bu seçkin zatlar, Allah’ın her bakımdan doğru yola erdirdiği kimselerdir ve (ey Rasûlüm), sen de (Allah’ın onları kendisine ilettiği) aynı doğru yolu takip et ve de ki: “Ben, (risalet vazifemi yerine getirme) karşılığında sizden hiçbir karşılık beklemiyorum. Bu Kitabı tebliğ etmekteki maksadım, akıl sahibi bütün varlıklar için bir hatırlatma ve bir öğütten ibarettir.”
وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَٓاءَ بِهِ مُوسٰى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًاۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ (٩١)
91. (Bazı Yahudiler,) “Allah kimseye bir şey indirmedi!” demekle, Allah’ı Allah oluşunun gerektirdiği şekilde tanıyıp takdir etmediklerini ortaya koydular. Onlara de ki: “Peki, Musa’nın insanlar için (zihinlerini, kalblerini ve yollarını aydınlatan) bir nur ve doğruya ulaştıran bir rehber olarak getirdiği, ama sizin hiç korumayıp kâğıt parçaları haline dönüştürdüğünüz, (işinize gelen) bir kısmını açıklayıp, çoğunu gizlediğiniz ve sizin de, atalarınızın da bilmediği birçok şeyi sayesinde öğrendiğiniz o Kitabı kim indirdi?” (Ey Rasûlüm,) sen “Allah indirdi.” de ve sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!
وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ (٩٢)
92. Bu Kur’ân da, feyiz ve bereket kaynağı, kendinden önceki (İlâhî) kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik eden, beldelerin anası (olan Mekke halkını) ve bütün çevre beldeler halkını uyarman için indirdiğimiz bir kitaptır. Sürekli yenilenen ve güçlenen bir imanla Âhiret’e inananlar, aynı şekilde ona da inanırlar ve onlar, namazlarını vaktinde ve hiç aksatmadan kılarlar.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْدِيهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ (٩٣)
93. (“Allah, kimseye bir şey indirmemiştir” diyerek ya da benzeri) yalanlarla Allah’a iftira atan veya kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde “Bana vahiy geliyor!” iddiasında bulunan kimseden, bir de, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indiririm!” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri, (canlarını almakla vazifeli) melekler yakalarına yapışmış ve “Çıkarın canlarınızı!” diye bağırdıkları demde ölümün şiddetleri içinde kıvranırken bir görsen! Bugün, Allah’a karşı gerçekle asla alâkası bulunmayan şeyler söyleyip durduğunuz ve O’nun âyetlerine inanmayı hiçbir zaman kibirinize yediremediğiniz için alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.
وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَٓاءَ ظُهُورِكُمْۚ وَمَا نَرٰى مَعَكُمْ شُفَعَٓاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكٰٓؤُ۬اۜ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ۟ (٩٤)
94. Sizi nasıl başta tek tek, fert fert yaratmışsak, işte şimdi de yine tek tek ve yapayalnız huzurumuza geldiniz ve dünyada iken size verdiğimiz her şeyi geride bıraktınız. (Dünya hayatınızı tanzim işinde ve işlerinizi görmede) Allah’a ortak ve güya O’na yaklaştırıcı aracı güçler edindiğiniz (her türden putlarınızı) da yanınızda görmüyoruz! Gördünüz ya, aranızdaki bütün bağlar bir bir koptu ve Allah’a ortak oldukları iddiasıyla kendilerine bel bağladığınız her şey sizi yüzüstü bırakıp, görünmez oluverdi.
اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ (٩٥)
95. Allah ki, (toprağa düşmüş) tohumu ve çekirdeği yaran (bir yandan onları toprak altında yok ederken, bir yandan da yepyeni bir hayata mazhar kılarak bütün bitkileri yaratan)dır. Ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarandır. Budur Allah; bu gerçek karşısında nasıl oluyor da akıllarınız ve kalbleriniz çelinip, bâtıl sevdalar peşinde başka başka vadilere yöneliyorsunuz? (*)
~Açıklama~
(*) Hayat ve ölüm, birbirini tamamlayan bir devr-i daim içindedir. Ölüm, her canlının tadacağı kaçınılmaz bir netice olması itibariyle hayattan daha açık ve daha görülür bir gerçektir. Bu yüzden, âyet-i kerimede Allah hakkında, Diriden ölüyü çıkaran ifadesi kullanılırken, hayat her defasında yeni bir tecelli olduğu için, Ölüden diriyi çıkarır ifadesi tercih edilmiştir. Demek ki canlılar, dünya hayatına gelmeden ölü veya ölmüş vaziyetteydiler ki, Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz; derken O size hayat verdi (Bakara Sûresi/2: 28) ve bir yönüyle, “Rabbimiz, bize iki defa ölüm verdin ve bizi iki defa dirilttin.” (Mü’min Sûresi/40: 11) âyetleri de aynı gerçeğe parmak basmaktadır. Dünya hayatıyla varlıklar birinci diriliğe ermişler, yani ölü iken diriltilmişlerdir. Bu bakımdan, her hayat bir ölümün neticesidir ve her ölüm, bir üst hayat mertebesinin basamağıdır. Su, karbondioksit, hidrojen ve topraktaki inorganik tuzlar, güneş ışığı, yeşil bitkiler ve muayyen bakteriler vasıtasıyla bitki ve hayvanlardaki hayat maddesini teşkil eden organik maddelere dönüşürler. Bir başka ifade ile, inorganik maddeler bitki, hayvan ve insan vücudunda, yenilebilir bitkiler hayvan ve insan vücudunda, yine yenilebilir hayvanlar insan vücudunda ölerek üst hayat mertebelerine yükselirler. İnsan ise, ölüp (bir tohum halinde) toprağa düştükten sonra ikinci ve üst mertebe bir hayata uyanacaktır. Ölüden dirinin, diriden ölünün çıkarılması, gece–gündüz, kış-bahar gibi, güneş sistemine dahil bulunan yerin ve ayrıca insanlarla toplumların hayatında da görülür. Fertlerin kalb halleri, küfürden imana, imandan (Allah korusun) küfre dönmeleri, tohum mesabesindeki çok küçük toplumların gelişip büyük devletler ve medeniyetler kurduktan sonra yeniden tarih olup gitmeleri de aynı manâya dahildir. Bütün bunları yapan Allah’tır (c.c.) ve bu işlerde insan iradesine terettüp eden kısımlar da, yine Allah’ın çizdiği sınırlar ve koyduğu (psikolojik, sosyolojik, tarihî vb.) kanunlar çerçevesinde olmaktadır. Ama insanların çoğu, bu açık gerçekler karşısında bile başka başka (dalâlet) vadilerinde sürüklenip gitmektedir.
فَالِقُ الْاِصْبَاحِۚ وَجَعَلَ الَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًاۜ ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٩٦)
96. Allah, karanlığı yarıp (onun döl yatağından) sabahı da ortaya çıkarandır. Geceyi dinlenme vakti ve vesilesi, güneşi ve ayı da vakitlerinizi hesaplama sebebi kılmıştır. Bu, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Alîm (her şeyi hakkıyla bilen Allah)’ın takdiridir.
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٩٧)
97. O ki, yıldızları sizin için karanın ve denizin karanlıklarında onlarla yönünüzü tesbit edebilesiniz ve yolunuzu bulasınız diye (gördüğünüz) şekil ve konumlarında var etti. İlimle alâkası bulunan ve öğrenmek maksadıyla araştıranlar için (gerçeğin) işaretlerini ve delillerini işte böyle detaylarıyla sergiledik ve ilgili âyetlerimizi de aynı şekilde detaylarıyla açıklıyoruz.
•وَهُوَ الَّذِٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ (٩٨)
98. O ki, sizi tek bir nefisten meydana getirdi; artık sizin için (anne karnından başlayıp Âhiret’te ebedî hayata uzanan yolculuğunuzun her basamağında) içinde bulunacağınız bir konum ve kalacağınız bir süre, bir de (her basamağın sonunda) tevdi edileceğiniz bir konum ve süre vardır. Gerçeği derinden ve etraflıca kavrama gayretinde olanlar için onun işaretlerini ve delillerini işte böyle detaylarıyla sergiledik ve ilgili âyetlerimizi de aynı şekilde detaylarıyla açıklıyoruz.
وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِهِ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُتَرَاكِبًاۚ وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ اُنْظُرُٓوا اِلٰى ثَمَرِهِ۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِهِ۪ۜ اِنَّ فِي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٩٩)
99. O ki, gökten su indirir. Sonra bu su ile her çeşit bitkiyi (toprağın altındaki tohumunu yararak) çıkarırız; ardından o bitkiden canlı bir filize boy verdirir ve ondan da yan yana ve üst üste yığılmış başaklar, taneler hâsıl ederiz. Hurmanın tomurcuklarından salkımlar sarkar; ayrıca birbirine hem benzer hem benzemez özellikte (aynı topraktan aynı gıda ile beslenmelerine rağmen kendi içlerinde farklı türlerde, farklı tat, koku ve görünüşe sahip) üzüm, zeytin ve nar bahçeleri yetiştiririz. Her birinin meyvesine bir ilk ortaya çıktığı, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Gözünüzün önünde cereyan eden bütün bu işlerde iman edecekler için elbette işaretler, deliller vardır.
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَصِفُونَ۟ (١٠٠)
100. Buna rağmen tuttular, cinleri Allah’a ortak yaptılar; oysa onları da O yaratmıştır. Bundan başka, cahilce ve ilimle telifi imkânsız bir davranış olarak O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O, uydurageldikleri bütün bu nitelemelerden nihayet derecede uzaktır, mutlak manâda aşkındır.
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٠١)
101. Gökleri ve yeri yoktan, örneksiz ve eşsiz şekilde var eden O’dur. O’nun nasıl çocuğu olabilir ki, bir defa eşi yoktur. Her şeyi O yaratmıştır, (Yaratıcı olarak bir eşi ve dolayısıyla çocukları olması mümkün değildir). Ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٠٢)
102. Budur Rabbiniz olan Allah; yoktur O’ndan başka ilâh; her şeyin Yaratıcısıdır, şu halde yalnızca O’na ibadet edin. O’dur bütün meselelerin kendisine havale edileceği mercî, her işi düzenleyen ve her şeyin dizginini elinde tutan Zat.
لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (١٠٣)
103. Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O, bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyete dayanarak Mu’tezile, Şia ve akıllarına fazlaca güvenen bazıları, Allah’ın Âhiret’te de görülemeyeceği iddiasında bulunmuşlardır. Oysa âyet, gözlerin Allah’ı idrak edemeyeceği, yani O’nu kuşatıp O’nu kavrayamayacağını ifade buyurmakta, Allah’ın bütün gözleri ihata edip kavramasını ise, O’nun Basîr (her şeyi gören) olmasına değil, Latîf (her şeye nüfuz eden) ve Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar) olmasına bağlamaktadır. Şu halde âyetin manâsı, gözün nüfuz ve hakkıyla kavramaktan âciz olduğu, dolayısıyla Allah’ın gözle görülüp kavranacak bir cisim olmadığı, O’nun ancak basiretle, iç görme ile, ilim ve marifetle “görülebileceği” şeklindedir. İkinci olarak, Âhiret’te görme şeklinin dünyadaki gibi olmayacağı da açıktır. Esasen, dünyada da gören göz değildir. Kaldı ki, görme işinin nasıl olduğu, ilmin de tam malûmu olmaktan uzaktır. Gözün görmesinde, görülen nesneyi zahiriyle kavrama vardır ki, bunu yapan ne gözdür, ne beyindir. Göz, eşyanın iç boyutuna ise tamamen kördür. Ama o, eşyanın dış boyutunu görmede olduğu gibi, iç boyutunu görmede de, eğer gören ruh veya kalb yeterli arınmaya ve keskinliğe ulaşmışsa bir vasıta olabilir. Ölümle birlikte maddî âlemin ötesini görmeye mani perde kalkacak, Âhiret’te insanlar, olabildiğine keskin bir görüş, daha doğrusu bir idrake sahip olacak ve ihtimal bu idrake göre şekillenecek göz, bu dünyada görülemeyen pek çok şeyi görmede yine vasıtalık yapacaktır. Mü’minler, dünyada kalb gözleriyle Allah’ı müşahede ve marifet ufuklarına göre, bir bakıma bunun mükâfatı olarak, Âhiret’te ez azından dünyadaki kalbin görme keskinliğine ulaşacak olan gözle O’nu her türlü nicelik ve nitelikten uzak olarak müşahede edecekler, bir açıdan O’nu seyredeceklerdir. Bununla birlikte Allah, yine orada da idrak edilemeyecektir. Çünkü idrak, kuşatmayı gerektirir ve nâmütenahî olan Allah, kuşatılmaktan berîdir. Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir (Hac Sûresi/22: 46) âyeti gibi, hemen aşağıda gelen âyet de, arz etmeye çalıştığımız gerçeği ortaya koymaktadır.
قَدْ جَٓاءَكُمْ بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ (١٠٤)
104. İşte, gerçeği görmeniz için Rabbinizden size apaçık iç idrak ışıkları geldi. Artık kim bunlarla kalb gözünü açar ve maddî gözünü de onun hizmetine verirse, bu, onun lehinedir; fakat kim de körlükte ısrar ederse, bu da onun aleyhinedir. (O halde de ki): “Ben, başınızda bir koruyucu ve gözetleyici değilim.”
وَكَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ وَلِيَقُولُوا دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١٠٥)
105. Gerçeğin delillerini (Kur’ân’ın âyetleri olarak) bütün yönleriyle ve farklı farklı açılardan işte böyle serdediyoruz. (İnkârcılar,) “Sen bunları bir başkasından ders almış, bize anlatıyorsun!” diyeceklerdir. Ama Biz diliyoruz ki, ilimle alâkası bulunan ve öğrenmek niyetiyle araştıranlar için gerçeği Kur’ân’da apaçık ortaya koyalım.
اِتَّبِعْ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ (١٠٦)
106. Sen, Rabbinden sana ne vahyolunuyorsa ona uy; yoktur O’ndan başka ilâh; ve müşrikler ne derse desin aldırma, onlara ehemmiyet verme.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكُواۜ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (١٠٧)
107. Eğer Allah öyle dilemiş (ve kendilerine müsaade etmemiş) olsa idi, şirk koşmazlardı; (o halde, şirk içindeler diye kendini harap etme!) Seni onların başında bir koruyucu ve gözetleyici yapmadık; onların işlerinin vekili, yaptıklarından sorumlu da değilsin.
وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَسُبُّوا اللّٰهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍۜ كَذٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ اُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٠٨)
108. Onların Allah’tan başka ilâhlaştırarak, kendilerine yalvarıp yakardıkları (varlıklar) hakkında kötü konuşmayın; yoksa onlar da cahillik edip kindarlıkla hadlerini aşarak Allah hakkında kötü sözler söylemeye kalkarlar. (Her şeyin genellikle tekvinî kanunlarımız çerçevesinde cereyan ettiği dünyada bu kanunlarımızdan olarak,) her topluluğa kendi yaptığını güzel gösteririz. Fakat sonunda hepsi (gerçek) Rabbileri (olan Allah’a) dönecek ve O da kendilerine bütün yaptıklarını bir bir haber verip, bunlardan dolayı onları hesaba çekecektir.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ لَيُؤْمِنُنَّ بِهَاۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِ وَمَا يُشْعِرُكُمْۙ اَنَّهَٓا اِذَا جَٓاءَتْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠٩)
109. Eğer kendilerine istedikleri türde bir mucize gelirse mutlaka inanacaklarına dair var güçleriyle Allah’a yemin ediyorlar. De ki: “Bütün mucizeleri yaratan Allah’tır ve onları gönderip göndermeme tamamen O’nun yetkisindedir.” (Ey, böyle bir mucize gösterilse de, inanmayanlar inansa arzusu taşıyan mü’minler!) Onlara istedikleri mucizeler gösterilse bile, yine de inanmayacaklarının farkında değil misiniz?
وَنُقَلِّبُ اَفْـِٔدَتَهُمْ وَاَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ۪ٓ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ۟ (١١٠)
110. (Gerçekten inanmak isteyeni iknaya yeten onca delile rağmen) nasıl bugüne kadar inanmadılarsa, (bugün de imana mani tutum ve davranışları sebebiyle) iman ve idrak merkezi kalblerini ve gözlerini ters çevirip başka yönlere çeker ve onları taşkınlıkları içinde gayesiz ve başıboş sürüklenip durmaya terk ederiz.
وَلَوْ اَنَّنَا نَزَّلْنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ (١١١)
111. Onlara (arzuları üzere) istedikleri zaman melekler de indirsek, ölüler dile gelip kendileriyle konuşsa ve bütün varlıkları önlerine yığsak (da, bunların hepsi senin kendilerine tebliğ ettiğin gerçeğe şahitlik yapsa), onlar yine de inanacak değillerdir; meğer ki Allah, (fazladan bir lütufla) iman etmelerini dilemiş olsun; ne var ki, çoğunluk itibariyle onlar nefsanî arzuları istikametinde cahilî bir hayat sürmekte olup, (imandan da, kendilerinden de) habersizdirler.
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ (١١٢)
112. İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar –Eğer Rabbin dilemiş olsaydı, böyle yapmazlardı. (O’nun Meşietine teslim ol, çünkü bu işin yolu budur). Bu bakımdan, onları düzmekte oldukları yalanlarla başbaşa bırak!
وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ (١١٣)
113. Âhiret’e inanmayanların gönülleri, o boş ve aldatıcı telkinlere, yalanlara, va’dlere meyleder, meyletmekle kalmaz, bütün bütün ısınır ve onlardan zevk alır hale gelir ve zaten tabiatları haline gelmiş kötülükleri işlemeye ve kazandıkları günahları kazanmaya devam ederler.
اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًاۜ وَالَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ (١١٤)
114. De ki: “Bu Kitabı, içinde neyin hak ve doğru, neyin bâtıl ve yanlış olduğu apaçık ortaya konmuş bir halde indiren O iken, ben Allah’tan başka bir hüküm koyucu (ve hak ile bâtıl, doğru ile yanlış arasında) hüküm verici mi arayacakmışım?” Daha önce kendilerine Kitap verdiğimiz (Yahudi ve Hırıstiyan âlimleri de) bilirler ki o, Rabbin katından gerçeğin ta kendisi olarak fasıl fasıl indirilmektedir. Dolayısıyla, (yolunun doğruluğuna) olan şüpheden uzak inanç ve itimadında devam et.
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًاۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ۪ۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١١٥)
115. Rabbinin (insanlık tarihi boyunca dönem dönem ve her döneme has bölümüyle indirdiği) Kelimesi, (verdiği bütün bilgiler ve haberler itibariyle) doğrunun ve (Kıyamet’e kadar geçerli olmak üzere getirdiği hükümler itibariyle de) adaletin ta kendisi olarak (artık bu Kitap’la) tamamlanmaktadır. O’nun (Kudret ve Kelâmı’nın) kelimelerini (yaratılışı, kâinat ve insan hayatı için takdir ve va’z buyurduğu hükümleri) değiştirmek olmaz. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.
وَاِنْ تُطِعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ (١١٦)
116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Oysa onlar, (ilim yerine) sadece zan peşinde gitmekte ve onlar, ancak nefsanî ölçülere, keyiflerine ve menfaatlerine göre değerlendirip yargılamaktadırlar.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَبِيلِهِ۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (١١٧)
117. Muhakkak ki Rabbin, O’nun yolundan kimin sürekli sapıp gittiğini en iyi bilendir. Ve O, kimlerin her bakımdan doğru yol üzerinde olduğunu da en iyi bilendir.
فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ (١١٨)
118. O bakımdan, (yeme-içmenizde de başkalarının söylediklerine uymayın). Eğer O’nun âyetlerine hakkıyla inanmış mü’minlerseniz, Allah’ın adı anılarak kesilmiş hayvanların etlerinden yiyebilirsiniz.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal