Hikmetli Kıssalar-64

  • ️Ölçü Tesellisi
  • ️Allah sizin hakkınızı Ömer’den sorsun!
  • ️İmdat Sinyallerindeki Müjde
  • ️Mehmet Akiften muazzam bir insanlık örneği
  • ️Allah İçin Neyimizi Feda Ettik

️ÖLÇÜ TESELLİSİ

İnsanın algıları, onun Rabbi tarafından sınırlandırılmıştır. O ancak belli bir dalga boyunu görebilir ve ancak belli bir dalga boyunu işitebilir. Görme ve işitme eşiğinin altında veya üstündeki ses ve görüntüleri var olmalarına rağmen algılayamaz. Ağrı eşiği sayesinde, belli bir seviyenin altındaki ve üstündeki ağrıları hissedemez. İnsanın duyularına sınırlar çizen Rabbimiz, bu tecellisiyle, insana ne söylemek istemektedir? Mesaj elbette şudur;Sen duygu sınırlarını aşan veya o sınırların aşağısında kalan konulara karşı kendini koru, duygu sınırlarını çiz, kaldı ramayacağın kadar büyük acıları da, lüzumsuz basit kederleri de hislerinden uzak tut!” Ölçü ve sınır kavramlarına düşünce dünyasında epey yer ayırmış olan Albert Camus, Tersi ve Yüzü kitabında, “Sınır her şeyin hııkikati olmalıdır” der.

Algılarımız, varlığı zihnimize küçülterek alırlar. Ağrı Dağı’nın aklımızda kapladığı alan dağın gerçek varlığı kadar olsaydı ne yapardık? Bırakalım büyük bir dağı, bir masa bile gerç:ek büyüklüğüyle zihinde yer etseydi, yaşam ne hale gelirdi? Zihnimizi geçelim, gözümüzün küçülterek alma yeteneği olmasaydı, bir masanın görüntüsü küçücük gözümüzün neresine yerleşebilecekti?

16. Yüzyılda yaşamış büyük Osmanlı alimi İbn Kemal, Vucud-u Zihni kitabında ‘zihni varlık’ üze rine ciddi çalışmalar yürütmüş ve şu tespiti yapmıştır: “Duyu organlarımızla algıladıklarımız, zihnin idrak etmesiyle birlikte artık harici varlıklar değil zihni varlıklardır. Yani biz masaya bakarken, masanın zihnimizdeki varlığını algılamaya başlarız, masanın varlığını değil. Eşyanın kendisini değil, zihnimizdeki varlığını düşünürüz. Biz bütün nesne ve durumları, duyu organlarımıza ve zihnimize nasıl milyonlarca kez küçülterek alıyorsak, yaşadığımız musibetleri bunun aksine oldukları gibi algılamaya çalışma eğilimimiz, büyük bir hata değil midir?”

Bu küçültme etkinliğine aşırı iyimserlik ve Pollyanna’ cılık gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü bir dağın orada duran yüklüğünün mü, yoksa zihnimizde küçülerek kapladığı yeni halinin mi asıl gerçek olduğunu bilmiyoruz. Kim bilir, biz dağı küçülterek algılamıyoruzdur da, dağ orada olduğundan milyonlarca kez büyültülerek bize gösteriliyordur. Gerçekte büyük bir sorunu hafife almak Pollyanna’ cılık olabilir ancak abartılmış bir sorunu, normal seviyelerine döndürmek, tam bir gerçekçiliktir. [Dervişin Teselli Koleksiyonu adlı eserden alınmıştır]


️ALLAH SİZİN HAKKINIZI ÖMER’DEN SORSUN!

Halife Hazret-i Ömer bir gece şehri dolaşırken, bir evden çocukları iki gündür aç olan annenin feryadını duyar.

-Yavrularım, Allah sizin hakkınızı Ömer’den sorsun! Bu sözü işiten halife kapının Önünde titremeye başlar.

İçeriye seslenir:

-Ömer’den ne istiyorsun?

-Sen ne soruyorsun, dost musun, düşman mısın?

-Allah için, dost olarak soruyorum.

-Ömer’den şunu istiyorum: Bu çocukların babasını askere gönderdi. İki gündür çocuklarım aç, ocağım üzerine tencere koydum, suyu karıştırıyorum. Yemek pişiriyorum diye onları avutuyorum. Dün uyutmuştum. Ama bugün açlıktan uyuyamıyorlar. Birbirlerine sarılmış halde sızlanıp duruyorlar.

-Peki, Ömer’e haber verdin mi?

-Neyi haber vereyim? Adamlarımızı askere almayı biliyor da, gerideki çocukların durumunu hiç düşünmüyor mu? İnsanlara baş olmak, başa belâ olmak mıdır? Hazret-i Ömer ağlayarak evine koşar. Arkasına bir çuval un eline bir teneke yağ alıp kadının evine gelirken karşısına sahabelerden bir zat çıkar.

-Ey mü’minlerin Emiri, bu ne hal, nereye koşuyorsun? Ver şu tenekeyi ben taşıyayım.

-Yok vermem, bunlar Ömer’in günahlarıdır. Bugün yükümü alırsın ama, yarın Allah’ın huzurunda günahlarımı alamazsın. Bırak da ben taşıyayım.

Eve girip çuvaldan biraz un çıkarır, tencereye koyar. Sönmek üzere olan ateşi üflerken sakalının bir tarafı hafifçe yanar. Un çorbası pişirip çocukların kamını güzelce doyurur. Çocukların annesine de:

-Yarın mutlaka Halife’yi göreceksin der.

Kadın tanımadığı bu yabancı adamın yaptığı iyiliklerden dolayı, son derece memnun olur. Evden çıkarken arkasından söyle konuşur:

-Allah Ömer’in yerine başımıza seni geçirsin.

Halife Ömer hiç sesini çıkarmadan oradan ayrılır. Sabahleyin kadın halifenin yanına gider; bakar ki kendisine çorba pişiren zat, Halifelik makamında oturmaktadır. O zaman özür dilemeye başlar:

-Kusura bakma Ya Ömer, akşam canımın acısından size acı söyledim, sizi incittim.

-Hayır sen vazifeni yaptın. Ömer suçludur. Asıl siz hakkınızı helâl edin…

İşte onlar böyleydi…


️İMDAT SİNYALLERİNDEKİ MÜJDE

Geçimini balıkçılıktan sağlayan Hollanda’nın ufak bir balıkçı köyü, denizde meydana gelebilecek acil durumlar için gönüllü çalışacak bir kurtarma ekibi kurarlar.

Bir gece çok şiddetli bir fırtına çıkar ve bir balıkçı teknesi denizde mahsur kalır. Teknenin tayfaları çaresiz kalıp, çevreye SOS sinyalleri gönderirler. Köyün gönüllü kurtarma ekibi sinyalleri alır ve denize açılmak için hemen hazırlıklara girişirler. Tüm köy halkı ellerinde fenerlerle heyecan içinde deniz kenarında toplanmış, mahsur kalan balıkçıların kurtarılmasını beklemektedirler. Kurtarma ekibi, hazırlıklarını tamamlayarak teknelerini denize indirip dalgalarla boğuşa boğuşa denize açılırlar Bir saat sonra kurtarma ekibi sisin içinden gözüktüğünde köy halkının neşeli haykırışlarıyla karşılanır.

Kurtarma ekibi bitkin vaziyette sahile vardığında, kaptan; denizdeki kazazedelerin tümünü, teknenin alabora olma tehlikesinden dolayı alamadıklarını ve bir kişiyi denizde bırakmak zorunda kaldıklarını anlatır. Kaptan, çaresizlik içinde geride bıraktıkları kişiyi kurtarmak için bir başka teknenin hemen gitmesi gerektiğini söyler. Bu sözler üzerine köyün on altı yaşındaki delikanlısı Hans, kaptana doğru ilerlemeye başlayınca annesi oğlunun elini yakalayıp oğluna yalvarmaya başlar:

“Oğlum, lütfen gitme. Baban bundan on yıl önce bir deniz kazasında öldü, ağabeyin Paul ise üç haftadır denizden dönmedi, kayıp. Hans, senden başka kimsem yok, gitme oğlum.” Hans annesinin yaşlı gözlerine bakarak şöyle der;

“Anne, gitmem gerek. Herkes, ‘Ben gidemem, bir başkası gitsin’ derse ne olur? Anne, bu kez görev sırası bende. Sıra geldiğinde herkes üstüne düşeni yapmak zorundadır.”

Hans, gözü yaşlı anasının ellerinden öper ve gecenin karanlığında gözden kaybolur. Bir saat kadar bir süre geçer, ama geçen bu süre acılı anneye bir asır gibi gelir. Sonunda tekne sisten çıkıp sahilden gözükmeye başladığında sahildekiler heyecanla tekneye seslenirler: “Kayıp denizciyi buldunuz mu?”

Cesur delikanlı heyecanla karadakilere seslenir: “Evet, bulduk. Anneme müjde verin. Kayıp denizci ağabeyim Paul’muş!” [Hadiselerin İbretli Dili, s:119]


️MEHMET AKİFTEN MUAZZAM BİR İNSANLIK ÖRNEĞİ

Mehmet Akif, inanan ve inandığı değerleri için yaşayan, zamanın eskitemediği, tarihe mâlolmuş bir Hak dostudur. Arabistan çöllerinde sema ehlini bile gıptaya sevkeden şu hâdise, Akif’in inançlarını, (ne kadar zor olursa olsun) yerine getirme hususunda ne kadar azimli bir İnsan olduğunu göstermesi açısından çok ibret vericidir,

Akif’in vazife için Teşkilat-ı Mahsusa başkanı Eşref Bey (Kuşçubaşı) ile Arabistan’da Hicaz’a gittiği yıllardır. Hicaz demiryolunun el Muazzam istasyonunda bulunmaktadırlar. Bu bir çöl istasyonudur ve çölde istasyondan başka hiç bir bina yoktur, ne insan, ne hayvan, ne yeşillik, ne ümran…

İstasyon denilen şey de bir küçük bekleme solonu ve bir memur barınağı… Bu barınakta da istasyon memurunun ailesi yaşamaktadır. Fakat, ailenin hâli perişandır ve odanın halinden sefalet akmaktadır. Odada oturacak bir ot minderden başka birşey yoktur; ne iskemle, ne masa, hatta bir çuval bile… Ve istasyon memurunun hanımı üç beş gün sonra doğum yapacaktır. Adamcağız çaresizlikten “Sizde eski çamaşırlar varsa bari verin de doğacak çocuğu saralım” diye iki büklüm olarak Akif ve Eşref Beylerden medet dilenir.

Akif’in yüzünü derin bir teessür kaplar. Eşref Bey’e bakarak: Bu kadına yardım elzem. Ortada çok ciddi bir tehlike mevcut. Doğacak çocuğun hayatı tehlikede. Ben trene atlayıp hemen Şam a gideyim, ne lazımsa alıp getireyim” der.

Eşref Bey itiraz eder: “Aman Akif, Şam’a, oradan tekrar buraya en aşağı beş gün beş gece bir yolculuk yapman lazım. Halbuki aylardan beri çölde yolculuk yapıyoruz. Bu kadar yorgunluktan sonra, henüz bir gece bile dinlenmeden, bu uzun yolculuğu nasıl yaparsın?”

-“Yorgunluk mesele değil, ortada bir felaket var. Ah, yoksulluk ne müşkül şeydir sen bilir misin? Benim ciğerim parçalandı.”

Ve Akif, maşlahını sırtına atıp besmele çekerek yola koyulur. Hareketinin beşinci günü, birçok malzeme ile çıkagelir. Yorgunluktan, uykusuzluktan perişan vaziyette el Muazzama adımını attığında vazifesini hakkıyla yerine getirmiş bir insanın huzuru ve neşesi yüzünden okunmaktadır. Eşref Bey daha sonra, bu hâdiseyi değerlendirirken şöyle diyecektir:

“Ah mübarek Akif! Şehinşahlara boyun eğmeyen Akif! Sefalette kalan bir kadına yardım için, atmış üç derece sıcaklıktaki çöllerde aylarca dolaştıktan sonra bir gece bile istirahat etmeden beş gün beş gece eşya vagonlarında yattın, ” [İbrahim Refik “Geçmişten Geleceğe Işıklar“ s:84]


️ALLAH İÇİN NEYİMİZİ FEDA ETTİK?

Düşünüyorum da, utanmam gerektiğine kani oluyorum, ama bir türlü de utanamıyorum. Demek utanmak bile, belli bir fazilet ve meziyetin ifadesidir. Kendi kendime soruyorum.

— Allah için nelerimi kaybettim? Var mı böyle bir kaç kaybım? Feragat ve fedakârlığım?

Mesela, makamımı mı, servetimi mi kaybettim? İşimden mi oldum? İtibarım mı gitti? Hayır! Bunların hiçbir vaki değil. Halbuki, bunlarda kayıplara maruz kalmak, çok büyük feragat ve fedakârlık da sayılmaz. Kesilen sakalın daha gür geleceği gibi bu kayıpların sonunda, Rabbimiz daha iyisini, hayırlısını, bereketlisini ihsan eder. İsterseniz suâli bir kademe daha yükselterek soralım:

— Yoksa yerine yenisi gelmesi mümkün olmayan azalarımı, organımı mı kaybettim? Asıl mesele burada. Elim, ayağım, kolum, gözüm, kulağım hepsi yerinde. Hiçbirini Allah yoluna feda etmiş değilim. Ama öylelerini görüyoruz ki, değil mal, mülk, makam, mevki, organlarını, uzuvlarını kaybediyor da, asla müşteki olmuyor. Müşteki ne kelime? Mahzun olmak bile aklına gelmiyor. Kırık dökük ifademizle bir olaya göz atalım:

Bazı yalancı peygamberler türemişti. Onlara karşı girişilen Yemame savaşında baba Tufeyl şehid olmuş, oğul Amir sağ kolunu kökten kaybetmişti, baba hayatını, oğul da kolunu yitirmişti Allah için. Amir üzgün değildi. Hatta neden babası gibi sıcak kumların üzerinde şehid düşmediğine müteessirdi.

— Demek babam Tufeylle birlikte cennete uçmak mukadder değilmiş., diye hayıflanıyordu.

Bir gün Halife Hazret-i Ömer (r.a.)’in meclisinde oturmuş, sohbet dinliyordu. Bir ara ortalığa yemek getirildi. Herkes oturdu, ama Amir uzaktan bakmayı tercih etti. Ne kadar ısrar ettilerse de oturmayınca Halife Hazret-i Ömer şöyle dedi:

— Senin sofraya oturmayışının sebebini bildiğimi sanıyorum. Sağ kolun yok, sol elinle yiyeceksin. Bu yüzden sofradan uzak kalıyorsun!

Halife sözlerine şöyle devam eder:

— Şunu iyi bil ki; içimizde (senden başka) bir uzvu kendisinden önce cennete gitmiş bir kimse yoktur. Senin oturmadığın sofraya oturmak bizim için çok acı olur. Oturduğun sofraya oturmak ise şereflerin eri yücesidir. Gel aramıza katıl, bizi, bir organı kendisinden önce cennete gitmiş bir büyük insanla yemek yeme şerefine kavuştur. Hiç olmazsa biz de böyle teselli olalım. Diyelim ki:

— Ey Rabbimiz! biz Senin yolunda bir organımızı feda etmedik ama, feda eden bir kardeşimizle bir sofrada oturduk. Onun hürmetine bizi affeyle!

Bu olay beni çok düşündürüyor. Kendi kendime söylenip duruyorum. Diyorum ki:

—Bırak mal, mülk, makam, mevki feda etmeyi, hayatlarını feda ediyorlar, organlarını veriyorlar, kendilerinden önce uzuvlarını cennete gönderiyorlardı. Bu fedakârlık ve feragati görenler de onlarla birlikte oturmayı erişilmez şeref biliyor, koskoca Halife Hazret-i Ömer bile onlardan şefaat talebinde bulunuyordu.

Acaba bu olay bize bir şeyler söylemiyor mu?

Kendimize bir hisse çıkarmamız gerekmez mi?.

Bu yazı 198 kez okundu