02-] Bakara Sûresi (1-24)

  • Hicret’in hemen ardından Medine’de inmeğe başlamış ve yaklaşık 10 yıla yayılan bir süre içinde parça parça nâzil olmuştur.
  • Kur’ân’dan ne zaman bir veya birkaç âyet inse ve bunlar hangi sûrenin hangi âyetleri ise, bizzat Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm onları oraya kaydettirirdi.
  • Bu sûre, 286 âyetiyle Kur’ân’ın en uzun sûresidir ve onun ayrıntılı bir özeti gibidir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓمٓۚ (١)

1. Elif-Lâm-Mîm.

-Açıklama-

Kur’ân alfabesinde, lâm-elif hariç 28, onunla birlikte 29 harf vardır. Kur’ân, bu harflerden 14 tanesini, “Sâd, Kâf ve Nûn (Kalem)” sûrelerinde olduğu gibi tek harf halinde, bazılarını da birkaçı bir arada (Elif-Lâm-Mîm, Elif-Lâm-Râ, Hâ-Mîm, Yâ-Sîn vb.) kullanır. Bu harflere mukattaa harfleri denir ve bunlar, Kur’ân alfabesindeki 29 harfe bedel 29 sûrenin başında gelir. Bu harflere ve bu şekilde kullanılmalarına pek çok manâ verilmiştir.

  • Kısaca:

Harfleri hecelemek, yeni okumaya başlayanlara mahsustur. Bununla Kur’ân’ın ümmî bir topluluğa indiği vurgulanmıştır. Kelimeler ve dolayısıyla her kitap gibi kelimelerden oluşan Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim, yazılı ve okunur şekliyle harflerden meydana gelir. Harflerin kendi başlarına manâsı yoktur; ancak onların oluşturduğu bir kelime bütün bir manâ ifade eder. Nasıl Fâtiha Kur’ân’ın, Besmele Fâtiha’nın çekirdeği kabul edilmiştir, bu harflerin her biri de bir hazinenin anahtarı konumundadır. Arapça’da – noktalar hesaba katılmazsa – bütün harfler el kaldırmadan yazılır ve her bir harf, Elif harfinin uzatılmış şekilleri gibidir. Elif de, noktanın uzatılmış halidir.

Kâinat da Kur’ân gibi bir kitaptır ve kelimelerden oluşur.

  Müslüman ehl-i hikmet âlimler, kâinatı “Yaratılmış Kitap”, Kur’ân’ı “Vahyedilmiş Kâinat” olarak değerlendirmişlerdir. Dolayısıyla mukattaa harflerinde, kâinattaki bütün varlıkların ve Kur’ân’daki bütün harf ve kelimelerin birbirleriyle içten münasebet halinde olup, hepsinin tek bir kaynağa dayandığına işaret vardır. Ayrıca, kâinatta tek bir atomu ve Kur’ân’da tek bir kelimeyi, hattâ harfi yerli yerinde hâsıl etmek, bütün kâinatı ve bütün Kur’ân’ı meydana getirebilecek bir güç ve ilmin varlığını gerektirir ki, bu da, sadece Allah’a mahsustur.

Harfler, kendilerinden çok, yazarına işaret eder.

Bunun gibi, Kur’ân’daki her bir kelime ve kâinattaki her bir varlık, bir yönden kendini gösterse de, pek çok açıdan Yazarını/Yaratıcısını gösterir. Eşya ve hadiseleri, bu şekilde, ismî, yani kendilerine bakan değil, Yaratıcı’ya bakan (harfî) manâlarıyla değerlendirmek gerekir. Böyle davranıldığı takdirde, eşya ve hadiseler gerçek ilmin kaynağı olur.

Elif harfi hem Allah’ın, hem de hakikat-ı Ahmediye adına, (Hz.) Ahmed’in remzidir. Kâinatın çekirdeği Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nûru, mahiyeti, varlığın özüdür ki, bu, Hz. Ahmed’in hakikatıdır. Elif harfiyle remzedilen bu hakikat Muhammed olarak yeryüzünü şereflendirmiş, O’nun risalet görevini yerine getirerek vefat etmesinden sonra yeniden Hz. Ahmed hakikatına bürünmüştür. Dolayısıyla, Mim harfi Hz. Muhammed’in remzidir, sembolüdür. Lâm harfi de, Hz. Cibril’i sembolize eder.

Harflerin bu şekilde gelmesi, varlıklar arasında olduğu gibi, harfler arasında da içten münasebetlerin olduğunu gösterir. Bu harfler, İlâhî bir şifredir. İnsan düşüncesi onlara yetişemez. Bu şifrenin anahtarı, ancak Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’dadır. Bu harfler, Kur’ân’ın hiçbir modele dayanmadığını ve tamamen kendine has bir yolda yürüdüğünü gösterir. Kur’ân, nasıl inmişse, aynen korunmaktadır. Ne taklit gayesiyle dostları, ne de onunla mücadele adına düşmanları, onun tek bir sûresinin bile benzerini getirmeye muvaffak olamamışlardır ve olamayacaklardır da. Kur’ân’ın tek bir âyetini bile tamamıyla anlamak, Kur’ân’ın bütününü, harfleri, kelimeleri, cümleleri, âyetleri ve sûreleri arasındaki münasebetleriyle anlamaya bağlıdır. 

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ فِيهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّقِينَۙ (٢)

2. İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (*) (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır. 

-Açıklama-

(*) Müttakî, “takva sahibi” demektir. Takva, korunma manâsındaki “vikaye” kökünden olup, korunma, kaçınma, Allah’ın korumasına girme anlamlarına gelir. Bu korunma, hem azaptan, hem de günahlardandır.

Bunun da iki kanadı vardır. BİRİNCİ KANADI, Allah’ın insan hayatını düzenleyen ve bilhassa ulemâ arasında Şeriat-ı garrâ olarak da anılan Din şeklinde tecelli etmiş kanunlarına uymak, İKİNCİ KANADI ise, Şeriat-ı tekvîniye olarak da adlandırılan ve (müsbet) ilimlerin konusu olan hayat ve kâinat kanunlarını keşfedip, onlara göre davranmak teşkil eder. Birincilere uyup uymamanın karşılığı daha çok Âhiret’te, kısmen de dünyada, ikincilere uyup uymamanın karşılığı ise, daha çok dünyada, kısmen de Âhiret’te görülür. Kur’ân, takvayı elbiseye benzetir (7: 26) ve birinci, yani ‘Din’ kanadıyla üç dereceli bir takvadan söz eder (5: 93).

BİRİNCİ DERECESİ, insanın avret mahallerini örten elbise gibidir ve iman dairesine girip, bilhassa farzları yerine getirmek ve büyük günahlardan kaçınmaktır. İKİNCİ DERECESİ, imanda derinleşme, farzlarla birlikte sünnetleri, hattâ müstehapları da yerine getirme ve haramlarla birlikte mekruhlardan da kaçma olup, vücudun tamamına giyilen elbise gibidir. Takvanın ÜÇÜNCÜ DERECESİNİ ise, imanda daha bir derinleşme, marifet ufkuna ulaşma, Allah’ın razı olacağı büyük-küçük her türlü salih ameli mümkün olduğunca yerine getirmeye çalışma ve haram veya mekruh olabilir endişesiyle şüphelilerden de kaçınma oluşturur ki, kendisi güzel ve giyeni güzel gösteren elbise gibidir. Bu derecedeki takva, bir açıdan ihsan şuuruyla eş manâlıdır. İhsan şuuru ise, biz Allah’ı görmesek de, O’nun bizi gördüğünün şuuru içinde O’nu görüyormuşuz gibi ibadet etmek, her söz, davranış ve duygumuzda Allah’ın gözetimi altında olduğumuzu bilerek davranmaktır. Kur’ân, pek çok âyetinde gerçek kurtuluşa erenleri müttakîler ve muhsinler (ihsan sahipleri) olarak zikreder. Takva, Allah katında insanî büyüklüğün tek ölçüsüdür: Allah katında en şerefliniz, en değerliniz, takvada en ileri olanınızdır. (49: 13)

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ (٣)

3. O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe (*) inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine) geçimlik olarak verirler.

-Açıklama-

(*) Gayb, ‘şahadet’in karşılığıdır. Şahadet, müşahede olunan, yani varlığı beş duyu ile algılanan demektir. O halde gayb, beş duyu ötesini ifade eder. Gayb, mutlak gayb ve izafî veya sınırlı gayb olarak ikiye ayrılır. Mutlak gayb, Allah’ın Zâtı, dünya hayatımız açısından Âhiret hayatı ve uhrevî âlemlerdir. Melekler, ruhlar ve ruhanîler âlemleri de, normal insan duyuları açısından mutlak veya yarı mutlak–yarı izafî/sınırlı gayba dahildir. Mutlak gaybın bilgisi, sadece Allah’a aittir.

Şu kadar ki O, bu bilgiyi kullarından, bilhassa rasûllerinden dilediğine dilediği miktarda değişik yollarla açabilir. Sınırlı veya izafî gayb ise, şu anda bulunduğumuz yer ve zaman itibariyle beş duyumuzun dışında kalan saha demektir. Bu açıdan, geçmiş ve gelecek de sınırlı gayba dahildir ki, Kur’ân, geçmiş topluluklardan bahsederken gaybın haberleri tabirini kullanır. Bu tür gayb, araştırma, gerçek bilgi kaynaklarıyla kendilerine ulaşma ve zamanın ilerlemesi gibi yollarla kısmen gayb olmaktan çıkar.

Kur’ân’ın mü’minleri, her şeyden önce gaybe olan imanlarıyla tanıtması çok mühimdir. Çünkü varlık, şu görünür ve gözlemlenebilir fizikî veya maddî âlemle sınırlı değildir. Bu âlem, görünmeyenin, gaybın tecellisinden ibarettir. Dolayısıyla, bu âlemin ve bu âlemdeki her varlığın, her hadisenin hakikatı, görünmeyen gayb âleminde yatar. Bu sebeple Kur’ân, ta baştan kalkış noktasını belirler ve mü’mine gerçek bakış açısını kazandırır. Bu âlem, gaybın bir tecellisi olarak, hakikatin ve bütün hakikatlerin kaynağı Cenab-ı Hakk’ın tanınması adına bir kitap gibidir. Dolayısıyla mü’min, bu kitabı okuyarak, onun Yazarını bulan ve O’na inanan insandır. Bu âleme de, ondaki her varlık ve hadiseye de işte bu iman açısından bakar ve bütün çalışmalarını bu temele oturtur. O zaman, bu âlemden derlenen bilgiler gerçek ilim haline gelir. İşte bu nokta, İslâmî epistemolojiyle (ilim anlayışı, bilgi felsefesi) modern epistemolojiyi birbirinden ayıran temel noktadır.

وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ (٤)

4. Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.

-Açıklama-

Şüphe götürmez bir kesinlikle inanma” olarak tercüme ettiğimiz kavramın aslı yakîndir. Yakîn, nefsin her türlü şüpheden kurtularak sükûna ermesidir. İlme, bilmeğe dayanan ilme’l-yakîn, görmeğe veya müşahedeye dayanan ayne’l-yakîn ve bizzat tecrübeye ve yaşamaya dayanan ve Hak’la bâkî olma demek olan hakka’l-yakîn mertebeleri vardır. Meselâ, bir yerde tüten duman, ateşin varlığı için ilmî bir yakîn ifade eder. Ateşi görme, onun varlığı hakkında ayne’l-yakîn sahibi olma demektir. Ateşi, elimizi içine sokarak bizzat tecrübe etme ise, onu, en azından yakıcılık sıfatıyla hakka’l-yakîn tanıma manâsına gelir. Âhiret hakkında yakîn sahibi olma, vahyin haber vermesiyle ilmî seviyede olabileceği gibi, kalbî müşahede ve mükâşefe yoluyla, vefat etmiş ruhlarla temas yoluyla, sadık rüyalar yoluyla, hattâ ilmî çalışmalarla da olabilir. Bunlar da, objektif planda ilme’l-yakînin dereceleridir.

 اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥)

5. İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; (*) ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar. (**)

-Açıklama-

(*) Kur’ân, birkaç cümleyle mü’minleri tanıtarak,âdeta bütün ana esaslarıyla İslâm’ı da mucizevî bir şekilde takdim etmektedir. İslâm, kainattaki bütün gerçeklerin kaynağı olarak gaybe, yani Allah’a,vahye,dolayısıyla meleklere, peygamberliğe ve bunlar vasıtasıyla Allah’ın bildirdiği bütün gerçeklere iman esasına dayanır. Vakitli olarak dosdoğru kılınan namazlarla yükseltilir. Allah’ın rızk olarak verdiği her şeyden muhtaç olanları faydalandırmakla içtimaî hayatın köprülerini kurar. Bütün semavî kitaplara ve peygamberlere imanı emretmekle, ilk insandan bu yana bütün mü’minleri tek bir kardeşler cemaati halinde kuşattığı gibi, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın bütün peygamberlere halef, dolayısıyla seleflerinin vazifelerini tamamıyla üzerine alan, bütün önceki ümmetlere de rasûl en büyük peygamber, O’nun ümmetinin de bütün ümmetler üzerinde şahit olduğunu ortaya koyar. Âhiret’e yakîn derecesinde imanı da anarak, halkayı tamamlar ve varlığı başı ve sonuyla, daha doğrusu ebediyetle birleştirir.

(**) “Gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar” şeklinde tercüme edilen ifadenin aslı müflihûndur ve “felâh bulanlar” demektir. Kur’ân-ı Kerim, bu kelimeyi mutlak bırakmakla, yani neyden kurtulunduğunu, felâha erildiğini anmamakla, herkese has bir mazhariyet şeklinde kapıyı açık bırakmaktadır. Bazısı için Cehennem’den kurtulmak, bazısı için Cennet’in üst katmanlarında yer almak, bazısı için Cennet’te Cenab-ı Allah’ı her türlü kemiyet (nicelik) ve keyfiyet (nitelik)ten uzak olarak müşahede etmek, bazısı için, O’nun rızasını kazanmak felâh bulmadır ve mazhariyettir. Kur’ân-ı Kerim, neticedeki derecelere işaret etmekle iman, ihlâs ve salih ameller işlemekteki derecelere de imada bulunmuş olmaktadır. Müflihûn kelimesinin mutlak bırakılmasındaki manâ çeşitliliğini ifade edebilmek için “mazhariyet sahipleri” ifadesini de kullanmayı tercih ettik.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٦)

6. (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir. 

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ۟ (٧)

7. Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. (*) Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı. (**)

-Açıklama-

(*) Küfrün en önemli üç sebebi kibir, düşünce ve davranış sapması ile bu sapmadan kaynaklanan veya ona yol açan yanlış ve şartlanmış bakış açısı, bir de zulümdür. Bir insan, bilhassa bu üç önemli faktörün tesirinde, esasen Allah’a ayna olarak yaratılmış bulunan kalbini karartır, onu asıl fonksiyonundan saptırır ve onu âdeta bir mezbeleye çevirir. Nasıl dünyada kanunlara ve yapılış gayesine aykırı olarak kullanılan binalara mühür vurulur, Allah da, inanma kabiliyetini ebediyen kaybetmiş böyle bir kalbi mühürler. Kalb, günahlardan, şartlı ve yanlış bakış açısından, kibirden ve zulmün getirdiği merhametsizlikten uzak olursa, o kalbin dışarıyla bağlantısını kuran duyma ve görme merkezleri de çalışır haldedir. Ayrıca, böyle bir kalbde bir tasdik noktası bulunur ve kulaktan giren vahiy ve baştan sona İlâhî hakikatler tecellisi olan kâinattan gözün topladığı deliller, onda iman ışığının yanmasına bir sebep teşkil edebilir. Fakat kalb, yukarıda sayılan sebeplerle aslî hüviyetini kaybederse, onda bir tasdik noktası aramak boşunadır. Neticede, kulak da vahyi duymaz, duysa da kalbe geçit vermez olur. Gözün kâinat üzerinde yaptığı çalışmalar ise, kalbde bir tasdik edici olmadığı için, küfrü artırmaktan başka bir iş görmez. Günümüzde, çoğu bilim çevrelerinin ateizmde ısrarının sebebi bu olsa gerektir!

(**) Küfür, sonsuz azabı hak eden sınırsız bir cinayettir, çünkü o: Sınırsız nimetlere karşı bir nankörlük, dolayısıyla nankörlüğün en büyüğüdür. Sınırsız ve sonsuz olan Allah’a ve sıfatlarına karşı işlenmiş en büyük suçtur. Kâinatta Allah’ı gösteren sonsuz delillere, O’na şahitlik eden âdeta sonsuz sayıdaki varlığa, meleklere; içlerinde hayatlarında hiç yalan söylememiş yüz binden fazla peygamber, milyonlarca evliya bulunan milyarlarca inanmış insanın Allah’a imanına karşı işlenmiş, onları yalancılıkla itham eden sonsuz ve affı mümkün bulunmayan bir iftiradır. İnsanın vicdanı, sınırlı gibi görünse de, esasen ebede bakıp, ebediyeti istediği için sınırsız ve sonsuzdur. Küfür, o vicdanı ebediyen mahveden bir fiildir. Bu bakımdan, iman ebedî mutluluğu ve lezzetleri netice verdiği gibi, “kabûl-ü adem”, yani, − haşa − Allah’ın olmadığına ve diğer iman esaslarının geçersizliğine hükmetme mahiyetindeki küfrün de ebedî ve büyük bir azabı netice vermesi, onun özelliğindendir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَۢ (٨)

8. (*) İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar. 

-Açıklama-

(*) Kur’ân, önce az söz ve çok manâ ile mü’minleri ve onların şahsında İslâm’ı anlattıktan sonra, iki âyetle küfrün ve kâfirin karakterini tanıtıp, bu âyetten itibaren 13 âyetiyle münafıkları nazara vermektedir. Bunun sebepleri:

Münafık, aldatıcı ve tam bilinmeyen bir iç düşmandır. Düşman, meçhul olduğu zaman daha tehlikeli, aldatıcı olursa daha habis ve fesadı daha şiddetli, içerden olursa zararı daha büyük olur. Nifakın bilhassa İslâm dünyasındaki cinayetleri çok daha şiddetli olmuştur ve bunun için Kur’ân, nifak tehlikesine bilhassa dikkat çekmektedir. Söz konusu âyetlerde kullanılan kelimelere az bir dikkat bile, nifakları pek açık bazılarının yanı sıra, bugün İslâm dünyasını ‘ateşe veren’ şer şebekelerini, yer-altı komitelerini, gizli mahfilleri rahatlıkla görmeye yeter. Münafık, sürekli mü’minlerin içinde bulunduğundan, nifakın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite nifakın kirliliğini idrak edip, dilindeki Kelime-i Tevhid kalbine yol bulabilir. Alay, hile, iki yüzlülük, riya, yalan gibi kötü huy ve sıfatlar, kâfir kadar, hattâ kâfirden çok münafıkta bulunur. Bu sebeple, onlar üzerinde çok durmak gerekmiş, mü’minler de bu tür sıfatlardan sakındırılmıştır.

يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ (٩)

9. Allah’a ve iman etmiş bulunanlara kendilerince hile yapıp güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), bunun bile farkında değillerdir.

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ (١٠)

10. Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. (*) Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim’de, bu âyette olduğu gibi, yer yer zikredilen, “Allah, hastalıklarını arttırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi; başıboş sürüklenip dursunlar diye, azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır” gibi ifadeler, asla cebrî, yani insan iradesini kabul etmemeye götürücü manâ ve mahiyette olmayıp, Kader ve beşerî iradenin gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır: İnsan, ameli, düşüncesi, davranışları, yani bizzat kendi “kesb”iyle böyle bir sonucu hak etmiştir; Allah da, adaleti ve insanın irade sahibi olmasının gereği olarak o sonucu yaratmaktadır. Yani Kur’ân, bu tür ifadelerde sebep ile neticeyi, fiili işleyenle (insan) yaratanı (Allah) bir arada anmaktadır. Kur’ân’ın ortaya koyduğu İlâhî Kader ve beşer iradesi gerçeği bu olmakla birlikte, Cebriye ve Mu’tezile, sebep için ayrı, netice için ayrı bir kader arayışına girme ve insanın ameli (kesbi) ile Allah’ın yaratmasını birbirine karıştırma gibi iki önemli hataya düşmüş ve biri insan iradesini bütün bütün reddetme gibi bir ifrata, diğeri de, güya Allah’a “çirkin fiil” nisbet etmeme gayesiyle, yaratmayı da insana verme gibi tefrite gitmiştir.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (١١)

11. (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar. 

 اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ (١٢)

12. Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ (١٣)

13. Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların iman ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin (*) iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler. (**)

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim, bir başka yerde münafıklardan bahsederken, Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir (63: 4) buyurur. Bilhassa kâfir ve münafıkların elebaşıları, mesleklerine, makam ve mevkilerine, şekillerine, zenginliklerine ve birtakım bilgilerine mağruriyet içinde, bilhassa yoksul, zayıf mü’minleri hep küçümsemiş ve onları “beyinsiz, dikkate değer herhangi bir görüş ve düşünceden yoksun ayak takımı” (11: 27) olarak görmüşlerdir. Oysa gerçek, bunun tam tersinedir. Bu âyetler ayrıca ifade etmektedir ki İslâm, fakirlerin, kimsesizlerin sığınağı olduğu gibi, hakkı koruyan, hakikati muhafaza eden, gururu yasaklayıp, kibri def eden yegâne dindir. Kemâl ve şerefin ölçüsü İslâmiyet’tir. İslâm, ehl-i dünyanın ve makam-mevki sahiplerinin ellerinde baskı ve zorbalık aracı olamaz, yapılamaz. Buna karşılık, nifakı doğuran garaz, gurur, kibir ve bencilliktir.

(**) Âyet gösteriyor ki, hakkı bâtıldan, iman yolunu nifak yolundan ayırt etmek, ilim ve sağlam bakış açısıyla mümkündür. Bunun dışında, Kur’ân’da çokça geçen “Akletmezler mi? Akıllarını kullanmazlar mı? Düşünüp, ders ve tedbir almazlar mı? Hatırlayıp, öğüt almazlar mı?” ve benzeri ihtarlar, İslâmiyet’in ilim, selim akıl, hikmet ve mantık üzere kurulu bulunduğuna, her akl-ı selimin İslâmiyet’i kabûl etmesi gerektiğine bir işarettir. Buna karşılık cehalet, küfür ve nifakın en önemli özelliklerindendir.

وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطِينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ (١٤)

14. İman etmiş bulunanlarla karşılaştıklarında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١٥)

15. (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (١٦)

16. Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ (١٧)

17. Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Arkadaşlarıyla birlikte şehri terkedip çöllerde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek, hem eşyalarını korumak, hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakmıştır; ateş etrafını aydınlatıp da (onun aydınlığında bir araya geldiği yol arkadaşlarıyla birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için) Allah, ışıklarını alıp götürüvermiştir de, onları karanlıklar içinde bırakmıştır; artık hiçbir şey görmezler.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ (١٨) 

18. (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sadâ duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları, dolayısıyla konuşacak durumda olmadıkları için) dilsizdirler; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ (١٩)

19. Veya (onların hali), göğün her tarafından inen ve içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler) bulunan fırtınalı bir yağmura (tutulmuş kimsenin haline) benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ۟ (٢٠)

20. Şimşek, neredeyse görmelerini alıp gidiverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; bir karanlık olarak üzerlerine çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor ; ) eğer Allah dilemiş olsaydı, (*) onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (**)

-Açıklama-

(*) İşitme ve görme güçlerinin alınmamış olmasının, Allah’ın bir sıfatı olan Meşiet’e (Ezelî Bilme ve Dileme) bağlanması, önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Meşîet, sebeple netice arasındaki bağ ve esasen Allah’ın İlmi’nin bir unvanıdır. Allah, beşerî iradenin ne yönde tecelli edeceğini ezelde bildiğinden, ona göre takdirde bulunur. Netice üzerindeki asıl tesir ve yaratmaya gelince, o, tamamen İlâhî Kudret’e aittir. Sebepler, hikmetini kavrayamadığı ve ilk anda güzel görmediği bazı eşya ve hadiselere bakarak Allah hakkında yanlış düşünce ve zanlara kaymaması için insan aklıyla o eşya ve hadiselerdeki İlâhî icraat arasına Kudret’in koymuş olduğu birer perdedir. Meselâ, ölümdeki güzelliği göremeyen insan aklı ile ölüm arasına hastalıklar, kazalar, musibetler konmuştur. Bu perdeler, insanın Hz. Azrail (a.s.) ve Hz. Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünce ve zanlara kapılmasına mani olur. İnsanın hangi ameller karşılığında ne ile karşılaşacağını, yani hangi sebebe hangi neticenin terettüp edeceğini tayin buyuran, bütünüyle İlâhî Meşiet’tir. İlim ve iradenin önemli bir yere sahip bulunduğu şuurlular âleminde de hakim olan bu büyük ölçüdeki mutlak “determinizm”, sonsuz bir İlim ve İrade’yi göstermesi bakımından, Allah’ın varlık ve birliğine kesin bir delildir.

(**) Kur’ân-ı Kerim, önemli üslup özelliklerinden biri olarak, mücerretle müşahhasa, maddî olanla manevî olana, yalın anlatımla sanatlı anlatıma sık sık bir arada yer verir ve bunlar arasında geçişler yapar. Meselâ, hac yolculuğu için azıktan bahsettiği yerde en hayırlı azık, insanlar için birer nimet olarak elbise ve süsten söz ettiği yerde en hayırlı elbise olarak hemen takvaya vurguda bulunur (Bakara Sûresi/2: 197; A’râf Sûresi/7: 26). Böylece, dünya hayatının da bir yolculuk olduğuna, hac yolculuğunun bir bakıma dünyaya adım atmakla başlayıp peşpeşe Âhiret âlemlerine uzanan yolculuğu simgelediğine ve bu her iki yolculuğun da takva azığıyla yapılabileceğine, diğer taraftan, insanı her türlü ayıptan, zararlı dış etkilerden koruyan ve gerçekte güzelleştiren elbisenin takva elbisesi olduğuna dikkat çeker. Bunun gibi, ölmüş bulunan yerin, rahmet rüzgârlarının esmeye başlayıp yine ‘rahmet’ yüklü bulutları yüklenip götürmesinin ardından gelen yağmurlarla nasıl diriltilip orada her türlü ürünün nasıl boy verdiğini anlatırken, hem bununla Âhiret Günü ölülerin diriltilmesi arasında açık bir paralellik kurar, hem de imana açık kalblerin bütünüyle rahmet olan vahiy (Kur’ân) yağmurlarıyla dirilip, her türlü fazilet bitkilerine zemin teşkil etmesine kapalı bir istiareyle işarette bulunur (A’râf Sûresi/7: 57–58).

Yine, vadilerdeki ırmak yataklarının yağmur sularıyla beslenip üzerlerinde köpükler hasıl ederek akışını ve insanlar madenleri işlerken yine benzer bir köpüğün meydana geldiğini ifadeyle, hakkı köpüklerin altında akıp giden ve uğradığı yerlere hayat taşıyan, insanlara kalıcı faydalar sağlayan suya, aynı zamanda köpüğü atılmış ve som haline gelmiş elmas gibi madenlere, bâtılı ise üste çıkan, fakat üflemeyle bile kayboluverecek köpüklere benzetir (Ra’d Sûresi/13: 17). O bu benzetmeyi açıkça yaparken, diğer taraftan okuyucu da, vahyin, Kur’ân âyetlerinin yağmura, insan zihni ve kalbinin yağmurlarla beslenen vadilerdeki ırmak yataklarına, insanın eğitime konu bir varlık olarak ayrıca ham madenlere, insan eğitiminin bu madenlerin işlenmesine benzetildiğini anlar.

  • Ele aldığımız buradaki âyetlerde yapılan iki benzetme de gerçekten oldukça dikkat çekicidir.

17 ve 18’inci âyetlerde münafıklar, çölde giderken geceleyin bir ara arkadaşlarından kopan ve hem ışık hem ısı edinmek maksadıyla ateş yakan, fakat onun ışığında buluştukları arkadaşlarıyla anlam ve faydasını bilip takdir etmedikleri için bu ateşi Allah’ın hemen söndürüverdiği, dolayısıyla perde perde karanlıklar içinde kalmış yolcuya benzetilmektedir. Münafıklar, manen, yani hakikate karşı sağır, dilsiz ve kör oldukları gibi, çöl karanlığındaki halleriyle de, etraftan hiçbir ses alamadıkları için sağır, etrafta kendilerini duyacak ve bu sebeple seslenecekleri kimse olmadığından dilsiz ve etraflarını göremediklerinden dolayı da kördürler. Bu kuşatılmışlık içinde bulundukları yerden geriye, bir ışık kaynağına da dönemeyecek durumdadırlar. Kapalı bir istiare ile vahyi ışık veya rahmet (yağmur) sağanağına benzeten ve onları bir başka açıdan nazara veren 19 ve 20’nci âyetlere göre ise münafıklar, kendilerini ışık sağanağı altında ışıksızlığa mahkûm etmiş, sağanak sağanak yağan rahmetten, vahiy sağanağından istifadeyi bırakıp, bu sağanağa eşlik eden şimşek ve gök gürültüleri, yani İslâm’ı tebliğin harekete geçirdiği hadiseler sebebiyle rahmetin yağışını kendileri için ölüm olarak algılayan ve güya ölümden kaçmaya çalışan tiplerdir. Ölümden kaçıyoruz diye aslında rahmetten, ışıktan kaçmaya çalışmalarına ceza olarak Cenab-ı Allah, onların işitme ve görme duyularını almamakta, böylece onları sürekli korku içinde bırakmaktadır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ (٢١)

21. (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevî-uhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٢٢)

22. O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalı-döşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. (*) Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (**) (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.) (***)

-Açıklama-

(*) Atmosfer, portakalın kabuğunun portakalı sarması gibi katman katman dünyayı çevrelemiştir. Bunun, yeryüzünün etrafındaki hemen ilk katmanında hava tabakaları bulunur. Bu tabakalar, kâinatın muhtelif yerlerinden gelen zararlı ışınlardan dünyayı korur. Sadece dünyadaki hayat için faydalı olan ışınları geçirmekle, bir açıdan tavan veya gölgelik fonksiyonu görürler. Bulut ve yağmur da, göğün bu tabakasında oluşur.

(**) Bu âyet, küfrün ilme dayanmadığını gösterdiği gibi, bilmenin de küfre mani olamadığına işaret etmektedir. Yukarıda arz edildiği üzere küfür, daha çok gurur, kibir, zulüm, yanlış bakış açısı, düşünce ve davranış bozukluğu gibi faktörlerden kaynaklanır. Küfür, mutlaka cehalete dayanmasa da, cehaleti doğurur. Çünkü, kalbinde bir tasdik noktası, küçük de olsa imana açık kirlenmemiş bir nokta bulunmayan insan, bütün beşerî-tabiî bilimleri yutsa da, bunlar, ancak onun cehaletini artırır. İlimle bilginin farklı şeyler olduğu unutulmamalıdır. Bilgi, sadece yenilip-içilen maddeler gibi bir malzeme, ilim ise, “süt” gibi, faydalı, hazmedilmiş bir netice, ‘vücuda gıda’dır. İnsanı küfre götüren veya küfürden kurtaramayan gurur, kibir, şartlanmışlık, yanlış bakış açısı, zulüm ve düşüncede-davranışta sapma gibi unsurlar, Kur’ân’a göre gerçek ilimle bağdaşamaz; çünkü kulları içinde Allah karşısında ancak âlimler saygıyla ürperir (35: 28).

(***) Bu son iki âyet, pek çok gerçekle birlikte, Tevhid-i Ulûhiyet, Tevhid-i Rubûbiyet ve Tevhid-i Ubûdiyet’i (İlâh, Rab ve Ma’bud olarak sadece Allah’ı kabûl etmeyi) mucizevî bir üslûp ve belâğatla hem ispat etmekte, hem nazara vermektedir. Yaratıcı, ibadet edilmeğe yegâne lâyık ve hak sahibi (Ma’bud-u bi’l-hak), nimetlendiren, rızıklandıran ve yaratmakla kalmayıp büyüten, her varlığı hayatı ve hayattaki vazifesi istikametinde terbiye eden, gerekli organ, sistem, cihaz ve melekelerle donatan Rab olarak sadece Allah’ın kabûl edilmesi, bu üç Tevhid’in zaruretlerinden olduğu gibi, bizim ve atalarımızın yaratılmasından, yerin bizim için bir döşek kılınıp, göğün kubbe şeklinde bir tavan gibi bina edilmesine, oradan gökten inen yağmur ve bu yağmurla yerden bize rızık olarak ekinler çıkarılmasına kadar bütün hadiseler, bu üç Tevhid gerçeğini ispat etmeğe yeterlidir. Çevremizde şahit olduğumuz, birbiriyle iç içe ve biri olmadan diğerleri düşünülemeyecek bu vakıalar (fenomen), Bir İlâh, Bir Rab ve dolayısıyla Bir Ma’bud gerçeğini apaçık ortaya koymaktadır.

وَاِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِْ، وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٣)

23. Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu husu-sunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın); eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın. (*)

-Açıklama-

(*) Kur’ân, önceki iki âyette Tevhid adına sıraladığı kâinat gerçeklerinden sonra, bu defa hem yine Tevhid, hem kendisinin Allah Kelâmı olduğu, hem de dolayısıyla Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın risaleti gibi üç önemli iman hakikatı adına tam bir meydan okuma edası içinde yeni ve güneşler kuvvetinde bir delil daha sunmaktadır. Evet, Ulûhiyet Risalet’siz, Risalet Kitap’sız olamayacağı gibi, Kitap Risalet’e, Risalet de Ulûhiyet’e en büyük delildir. Kur’ân’ın İlâhî Kelâm olduğu hususunda burada takdim buyrulan delil, beşeri onun bir sûresinin bile benzerini meydana getirmekten âciz bırakan mucizeliğidir.

Kur’ân’ın indiği dönemde Arabistan’da en revaçta olan sanat belâğat, yani güzel söz söyleme, hitabet ve şiirdi.

Kur’ân, bu noktada, kendisinin Allah Kelâmı olduğunu ve dolayısıyla taşıdığı ana maksatları ispat için onlara meydan okudu: “Eğer Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğundan şüpheniz var ve onu –haşa– Muhammed gibi, 40 yıl aranızda kalmış ve bu süre içinde lisanından tek bir mısra bile sadır olmamış bir zat yazdı iddiasında iseniz, haydi Kur’ân’ın bir mislini getirin.Bunu yapamadınız, öyle ise, bütün yardımcılarınızı, söz üstatlarınızı, taptığınız putlarınızı −ki, taptığınıza göre, sizden büyük olmaları lâzım− yardıma çağırın ve hiç olmazsa 10 sûresinin benzerini getirin.Bunu da yapamadıysanız, hiç olmazsa kısacık bir sûresinin benzerini getirin!”

Ne o zamanki Araplar ve daha başka milletler, ne daha sonrakiler, buna muvaffak olabildiler ve Kur’ân, meydan okumasına devam ediyor. O zamanki müşrik Araplar, gururlarını inciten, aksi halde onları ve putlarını Cehennem yakıtı olarak ilan eden bu meydan okuma karşısında dinlerini, gururlarını, hayatlarını kurtarmak için böyle bir yola tevessül edebilirlerdi. Fakat yapamayacaklarını bildiklerinden, bu defa zor olan yola, Kur’ân karşısında kılıçla mücadeleye başvurdular. Kur’ân’ın, bütün bir organizma gibi, her bir âyeti ve hattâ her bir kelimesi diğerleriyle içten bir münasebet içindedir.

Âyetler arasında hem bir küll-cüz’ münasebeti vardır; yani pek çok âyet, Kur’ân’ın kendi başına bütün ve bağımsız bir parçasıdır ki, Kur’ân’ın neresine konsa yadırgamaz. Hem de, küllî-cüz’î münasebeti vardır ki, âyetler içinde pek çoğu, Kur’ân’ın bütününü temsil eder. Bunun gibi, Kur’ân’ın taklit edilemeyecek daha onlarca mucize özelliği vardır. Bu yüzden de, onu taklit etmek ve bir sûresinin bile benzerini üretmek mümkün değildir, olmamıştır ve asla olmayacaktır.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ (٢٤)

24. Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ

Ali Ünal

Bu yazı 105 kez okundu