- –Allah’ın Çıkış Yolu İhsan Etme Şartı
- -Kıyıdan Kulluk
- -Azim ve Kararlılık İsteyen İşler
***
ALLAHIN ÇIKIŞ YOLU İHSAN ETME ŞARTI
وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا
“Kim Allah’tan KORKAR (takvaya sığınır)sa, Allah ona bir ÇIKIŞ YOLU ihsan eder.” (Talâk sûresi, 65/2)
TAKVA; bizim anlayışımıza göre şeriat-ı garrânın prensipleri yanında şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına uymak demektir. Bunlardan BİRİNCİSİ enfüsî takva ise, DİĞERİNE âfâkî takva diyebiliriz ki, bu ikisini birbirinden ayırmak kat’iyen doğru değildir. Yalnız böyle bir takvayı yakalayabilmek o kadar da kolay olmasa gerek… İsterseniz bahse konu âyet-i kerimeyi tekrar ele alalım:
Kur’ân وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ cümlesinde konuyu “ittika” fiili ile anlatıyor. Bu fiil “iftial” babındandır. Bu babın en önemli hususiyeti ise, mutâvaattır. Yani fiilin kabullenilmesi ve münfailin tabiatı, bir yanı bir derinliği hâline gelmesi mânâlarını ifade ediyor. Evet burada anlatılmak istenen, takvanın fıtratın bir buudu, insan tabiatının bir derinliği hâline getirilmesidir. Yani takva ile oturmak, takva ile kalkmak, takva derinlikli yaşamak; hâsılı kâinatı takva derinliği içerisinde hallaç edip takvalaşmak demektir. Evet, işte elde edilmesi çok zor görünen bu ufuk noktayı hedefleyerek Kur’ân diyor ki:
وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا
“Kim böyle bir takva zirvesine çıkarsa, Allah ona mutlaka bir çıkış yolu ihsan eder.”
“ÇIKIŞ YOLU” tabiri, bize bir yerde sıkışıp kalmış, oradan çıkmak ve kurtulmak isteyen, bunun için çırpınıp duran bir insan imajı veriyor.Evet bu insan düştüğü sıkışık o mekândan kurtulmak için, sebepler adına her şeyi yapıyor, müracaat etmedik hiçbir şey bırakmıyor; ama bir türlü de kurtulamıyor. Ve işte tam bu kertede, Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a sığınıyor; O da hemen imdada yetişiyor. Zaten Allah’ın (celle celâluhu) âyet-i kerimede “hurûc”u bizâtihi kendine isnadı da bu sürpriz inayeti ihsas ediyor.
Zira مَخْرَجًا bir yönüyle “masdar-ı mîmî”dir ki çıkarmak demektir; diğer yönüyle de ism-i mekândır; çıkarılacak yer demek. Öyleyse bu çıkış, bu çıkarma, âdiyattan değildir; değildir ve harikulâdelikler kuşağında cereyan eden ve sırf Allah’a isnat edilebilecek bir olaydır. Aslında kâinatta cereyan eden her hâdise bir mânâda harikulâdedir ama ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör ettiğinden sebep-netice münasebetlerini göz önünde bulundurarak etrafımızdaki olaylara bakamıyor ve doğru değerlendirmeler yapamıyoruz. Evet, her zaman sebep-netice arasında ince bir münasebet vardır ama o sebebin, o neticeyi doğurması mümkün değildir.
Aslında –Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile– insanın yeme-içme gibi ef’âl-i ihtiyariyesi içinde cereyan eden hâdiselerin ancak pek azı insana verilebilir. (Bediüzzaman, Lem’alar s.183-184, 439.) Meselâ, insan ağzına koyacağı bir lokma ekmeğin, sadece ekmek hâline gelinceye kadar geçirdiği safhalarda insanın müdahale hissesi mukayese edilecek olsa hakikat kendi kendine açığa çıkacaktır. Evet, buğdayı insan ekmiştir, o biçmiştir, o öğütmüştür, o pişirmiştir ama toprağı Allah yaratmasaydı, güneşi meydana getirmeseydi, yağmur göndermeseydi vs. insan ekmek yiyebilir miydi?
Diyelim ekmek oldu; O el vermeseydi, ağız vermeseydi, diş vermeseydi insan onu yiyebilir miydi? İşte kâinatta cereyan eden her olaya da bu açıdan bakmak gerekir. Ta ki ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör etmesin; etmesin de her icraatta O’nun damgasını, O’nun mührünü görebilelim ve imanın zevk-i ledünnîsini tadabilelim.
HÂSILI, haramları terk eder, farzları kemal-i hassasiyetle yerine getirir, elden geldiğince şüpheli şeylerden sakınır hatta mübahları bile titizlikle değerlendirir; “âdetullah”, “sünnetullah” veya “şeriat-ı fıtriye” diyebileceğimiz kudret ve meşîetin düsturlarına da riayet ederse, Allah o kimseyi içine düştüğü çeşitli ölçek ve derinlikteki sıkıntılardan kurtarır ve onu, hesapları aşkın eltâf-ı sübhaniyesiyle iltifatlandırır.. iltifatlandırır, dünyada kirli yaşamaktan, ölürken ölümün elem, ızdırap ve vahşetinden, ötede de kıyametin şiddetinden halâs eder.
***
KIYIDAN KULLUK
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ۽ اطْمَأَنَّ بِه۪ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ۽ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪ۗ
خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
“İnsanlardan kimi Allah’a bir yönden, bir KIYIDAN KULLUK eder. Şöyle ki; kendisine bir İYİLİK DOKUNURSA buna pek memnun olur, bir de MUSİBETE UĞRARSA yüzüstü dönüverir. O dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hac sûresi, 22/11)
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuyla alâkalı bir hayli âyet vardır. Evet, ALLAH, mü’min, münafık ve kâfiri, iç dünyaları itibarıyla birbirlerinden farklılıklarını ortaya koymak için, SIK SIK İMTİHANA tâbi tutar. Çeşitli BELÂ ve MUSİBETLERLE hatta hayra taalluk eden şeylerle onları VİCDANÎ TESTLERE tâbi tutar ve kendi değerlerini kendilerine hatırlatır.
Evet pek çok tecrübe ile sabittir ki, Allah için FEDAKÂRLIK EDEN ve HASBÎLİK GÖSTEREN insanların bile maddî durumları, ticaret hayatları yer yer sekteye uğramış, işlerinin âhengi bozulmuş ve değişik sarsıntılara maruz bırakılmışlardır. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın o kulunu imtihan etmesinden başka bir şey değildir.
Bu, “Ganiyy-i ale’l-ıtlak” olan Allah, dinini i’lâ istikametinde feragat ve fedakârlıkta bulunanları yalnız bırakacak, terk edecek ve onları ezdirecek demek değildir; değildir ama HER İŞİNDE BİNBİR HİKMET GİZLİ OLAN ve abes işten münezzeh bulunan O Zât-ı Bâri, kulunun samimiyetini, kendine bağlılığını kulun davranışları ekseninde ve vicdanın hakemliğinde TEST etmektedir. İhtimal bazıları böyle bir imtihanı, dolayısıyla da hem bu dünyayı hem de öbür dünyayı kaybedeceklerdir ki, işte Kur’ân buna “Apaçık ziyanın ta kendisidir!” diyerek, son noktayı koyacaktır.
Bu âyette, tâbi tutulduğu imtihanı kaybedip dünya ve ahiret hüsranına maruz kalanlar daha ziyade münafıklardır. Bunlar kalb ve lisan bütünlüğüne, dolayısıyla da kâmil imana ulaşamamış;imanı dil ucuyla geveleyen,olup bitenleri göz ucuyla temâşâ eden, dinin de, din ile alâkalı amel ve muamelelerin de merkezinde değil de kenarında, kıyısında durup vaziyeti idare etmeye çalışan; imanın ve mü’min olmanın vaad ettiği avantajları kaçıracak kadar uzak durmamanın yanında, yer yer bazı ağır sorumluluk, mükellefiyet ve zâhiren dezavantaj gibi görünen ahval ve şeraite karşı da, kendince tedbirli, temkinli ve bala konmaya niyet etmiş bir sinek misillü, ihtiyat sistemlerini uzaklaşmaya açık tutarak hep kenarda, köşede bulunurlar.
Böyle bir konum ve mesafeli duruşla, Müslümanların elde edecekleri her şeyden yararlanmayı plânlarlar; umduklarını bulunca ona yapışır ve itminan soluklarlar, eğer bir imtihan ve ibtilâ söz konusu olursa bu kere de hemen yüzgeri olurlar.
Her mü’minin her sıfatı mü’min olmayacağı –Keşke olsa!– esasına göre, bazı mü’minler de böyle münafıkça mülâhazaların tesirinde kalabilirler; kalabilir ve rüzgârların onun arzusu istikametinde esmesini, yağmurların onun hevesine göre yağmasını, kâinat çapındaki geniş kader plânının onun hevesatına göre cereyan etmesini isteyebilirler. İLK DÖNEMDE, bu kabîl heves çocuklarının bulunduğu, bulunup da umduklarını elde edemeyince İslâm’dan yüz çevirdikleri gibi, GÜNÜMÜZDE de pek çok İÇ KAYMASININ, başların dönüp duyguların bulanmasının bahis mevzuu olabileceği kaçınılmazdır.
***
AZİM VE KARARLILIK İSTEYEN İŞLER
يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَۤا أَصَابَكَ إِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
“Yavrucuğum! NAMAZI kıl, İYİLİĞİ emret, KÖTÜLÜKTEN vazgeçirmeye çalış, BAŞINA gelenlere sabret. Doğrusu BUNLAR, azim ve kararlılık gerektiren ağır işlerdendir.” (Lokman sûresi, 31/17)
Burada Kur’ân-ı Kerim’in peşi peşine zikrettiği önemli dört husus var:
Namaz kılma, iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme ve başa geleceklere sabır. Namaz bütün ibadetlerin pîri ve İslâmiyet’in de orta direğidir. Emr-i bi’l-mâruf da dinin müeyyidâtındandır. Bir mü’min şahsî istitaat ve ferdî sorumluluğunu aşarak toplumdaki yanlışlıkları düzeltme yoluna girince, başına bir sürü gailelerin geleceği kaçınılmazdır. Ne kadar yılların kazandırdığı alışkanlıkları terk etme durumunda kalan veya menfaati zedelenen kişi ve kuruluş varsa, hepsi ona karşı çıkacak ve onu baskı altına alacaklardır.
İşte böyle bir durumda mü’min bütün bunlara karşı direnip, çizgisini koruma mecburiyetindedir. Tarihe bu gözle bakıldığında bunun çok örneklerini görmek mümkündür. Başta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), büyük mücadelesinde tek başına kaldığı hâlde dahi önünü kesen hiçbir şey karşısında asla sarsılmamış, sabır ve metanetle yoluna devam etmiştir. Demek ki Müslümanlığı hakikî mânâda yaşama ve başkalarına telkinin bahis mevzuu olduğu her yerde sabır da söz konusu. Bir başka âyet bu hususu daha net bir biçimde vurgular:
وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِ
“SABIR ve NAMAZ ile Allah’tan YARDIM isteyin.”(Bakara sûresi/45)
Yani her çeşidiyle sabır ve her şekliyle namaza sığınarak yolunuza devam ediniz. Aslında günde beş defa, kırk rekât namaza devam ve sebat dahi iyi bir sabır örneği. Bu büyük ibadet, Allah karşısında saygıyla kalbi ürperenlerin dışındakilere çok zor ve ağır olsa gerek.
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَ
“Gerçi bu zor bir iştir ama içi saygıyla ürperenlere değil.”(Bakara sûresi/45) âyeti de bunu dile getirmektedir. Ayrıca burada, hem namazın hem de emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münker’in diğer ümmetler için de söz konusu olduğu vurgulanmakta ve bu aynı zamanda bir mü’mine hitap üslûbu içinde sunulmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Lokman, daha önce oğluna
يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ
“Oğulcağızım, sakın Allah’a eş-ortak koşma; bilmelisin ki şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman sûresi/13) diyerek münkeratın en büyüğü ve çirkininden vazgeçirdikten sonra, burada da ona İslâm esaslarının en büyük rüknü ve cihadın hemen her zaman, herkes için geçerli bir buudu olan emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münkeri hatırlatarak en önemli bir ibadetin yanında umum ubûdiyetin müeyyidesine de dikkatleri çekip daha işin başında şer’î muvazenenin ehemmiyetini vurguluyor.
وَاصْبِرْ عَلٰى مَۤا أَصَابَكَ إِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
“Başına gelen şeylere sabret, bunlar azim ve kararlılık gerektiren ağır işlerdendir.” fermanına gelince, bu hem müstakil bir sorumluluk hem de önceki iki vazifeden ötürü başa gelmesi mukadder hâdiselere karşı bir teyakkuz mânâsına gelmektedir.
Kaynak: Kur’an’dan İdrâke Yansıyanlar