2-) Sözü Doğru Anlamak İçin

Bir sözde ve onu değerlendirmede yalnız söyleyene bakılmaz; bir söz, onu söyleyen, onu söylemekteki maksat, muhatap, söylenme sebebi, söylenme zaman, mekân ve şartları; yani, “Kim söylemiş; hangi maksatla söylemiş; kime söylemiş; niçin söylemiş; ne zaman, nerede ve hangi şartlarda söylemiş?” bütün bunlar, önemlidir. [Muhakemât, “İkinci Makale, Onikinci Mesele”; Sözler, “25. Söz, İkinci Şule’nin İkinci Nûru”]

SÖZ SÖYLEME VE SÖZÜ DEĞERLENDİRMEDE ASLÎ UNSURLAR

Aynı söz, iki ayrı kişinin ağzından çıktığında farklılaşır. Meselâ, ordu komutanının orduya verdiği “Arş!” emri bir orduyu harekete geçirirken, aynı söz bir neferin ağzından çıktığı zaman bir şey ifade etmez; ancak alay konusu olur. Birine bir kese altın kazandıran, birini ise başından eden aynı söz, onu söyleyen birine bir kese altın kazandırırken, bir başkasını başından eder.

Menkıbe olarak anlatılır; dolayısıyla hadise değil, ibret ve manâ önemlidir:

Bir padişah, bir gezide iken bir taşa oturmuş, sarığını saran bir derviş görür. “Erenler, burada böyle ne yapıyorsun?” diye seslenir. Derviş, gayet tabiî, “Enekem, görmüyor musun, sarığımı sarıyorum!” der. Dervişin tabiî hali padişahın hoşuna gider ve kendisine bir kese altın verir. Buna şahit olan bir açıkgöz, bir kese altın almak için padişahın geçeceği yolda az ileride bir taşın üzerine oturup, sarığını çıkarır, çözer ve yeniden sarmaya başlar. Padişah, onun yanından geçerken aynı soruyu ona da sorar: “Erenler, burada böyle ne yapıyorsun?” Açıkgöz, dervişin cevabını tekrar eder: “Enekem, görmüyor musun, sarığımı sarıyorum!” Padişah, yanındakilere “Alın bunun kellesini!” diye emreder. Söz, aynı sözdür; fakat çıktığı ağza, söylenme maksadına, söylenmedeki samimiyet ve yapmacıklığa göre birine bir kese altın kazandırırken, diğerini başından eder. Dolayısıyla, bir sözde sadece söyleyen ve sözün aynı ve ayrı olması değil, “Kim söylemiş; hangi maksatla söylemiş; kime söylemiş; niçin söylemiş; ne zaman, nerede ve hangi şartlarda söylemiş?” bütün bunlar önemlidir. “Ey yer, suyunu yut, ve sen ey gök, suyunu tut!” [Hûd Sûresi/11: 44] emri ancak yere ve göğe hükmü geçen ve “Bir işi yapmak dilediğinde, tek yaptığı ona ‘Ol’ diye emretmekten ibaret olan” [Yâ–Sîn Sûresi/36: 82] Zât’tan sâdır olduğu zaman manâsını bulur. Bu söz, bir başkasının ağzından çıkamaz; çıksa, söyleyeni ancak gülünç eder. Yere ve göğe tufanı bitirmek için emir, evet, “Ey yer, suyunu yut, ve sen ey gök, suyunu tut!” şeklinde gelir. Bu emri veren Zât (c.c.), onları tanzim etmek dilediğinde ise onlara “İster isteyerek, ister istemeyerek gelin!” buyurur; bu kat’î emir karşısında hem yerin, hem göğün vereceği cevap ise sadece “Gönüllü olarak, başüstüne diyerek geldik!” olur. [Fussılet Sûresi/11] Yer ve gök, böyle bir cevabı da, ancak onların da Rabb’i ve Yaratıcısı olan kâinatın Sultanı’na söyler. Kısaca, söyleyen, söylemekteki maksat, muhatap, söylenme sebebi, söylenme zaman, mekân ve şartları, her söz için, hem onu söylemede, hem de değerlendirmede son derece önemlidir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-2 | Ali Ünal |

Bu yazı 37 kez okundu