26-) Bir delilden kaynaklanmayan ihtimalin önemi yoktur

Bir delilden kaynaklanmayan ihtimalin hiçbir önemi yoktur. [Sözler, “21. Söz, 2. Makam, 5. Vecih”]

Bu, itikad ve sağlam düşünme adına en önemli düsturlardan, hem Usûlü’d-Din, hem de Usûl-i Fıkh’ın önemli kaidelerinden biridir. Şeytanın bilhassa hassas ve vesveseli insanlara musallat olma yollarından biri de, onların hayaline “Neden olmasın? Allah dilerse yapamaz mı?” gibi vesveselerle sürekli ihtimal üşüştürmesidir.

Bir zaman itikad ve düşüncesi de yerinde ve sağlam biri, mühim bir insan için “Âhir Zaman’da dünyaya dönmesi hadislerde va’dedilen Hz. İsa olabilir.” diyordu. “Ama onun annesi–babası vardır ve dünyaya annesinden doğarak geldiğini biliyoruz!” diye cevap verince, “Allah dilerse bir anneden de yeniden dünyaya getiremez mi?” demişti. Oysa bu, tenasüh, yani yaşayıp gitmiş bir insanın ruhunun başka bir insan olarak yeniden dünyaya gelmesi demek olur ki, İslâm itikadıyla te’lifi mümkün değildir. İşte şeytan, insanlara “Neden olmasın? Allah dilerse yapamaz mı?” gibi yollarla böyle vesveseler atar. Oysa ihtimal verdiğimiz herhangi bir şey, mutlaka bir delilden kaynaklanmalıdır.

Yine meselâ, kâinatta asla şirke yer yoktur. Çünkü tam bir intizam, muhteşem bir düzen ve denge vardır ve her bir şey, bu intizam, düzen ve dengenin atkılarını oluşturmaktadır, atkılarından bir atkıdır. Nasıl bir hücre onu meydana getiren unsurlar birbiriyle iç içe ve yardımlaşma halinde çalışan bir fabrikadır; nasıl vücutta bütün organlar aynı şekilde birbirleriyle iç içe ve yardımlaşarak fonksiyon görür, kâinat da, aynen bir organizma gibidir. Bu da gösteriyor ki, bir arıyı kim yaratmışsa kâinatı yaratan da odur; bir pirenin midesini kim tanzim etmişse, güneş sistemini de o tanzim etmiştir.

Yine, kâinata İlâh olan Varlık, sonsuzdur; O, bizzat şe’ni, hususiyeti gereği zamandan ve mekândan münezzehtir; zamana ve mekâna dâhil olamaz. Çünkü zamana ve mekâna dâhil olan bir şeyin bütün zamana hükmedip, bütün kâinata Rabb olabilmesi imkân haricidir. Dolayısıyla, birden fazla İlâh kabûl etmek, aynı anda iki sonsuzu kabûl etmek demektir ki, aynı anda iki sonsuzun bulunması mümkün değildir. Ama insan vehmi insanla alay edercesine, “Neden olmasın?” diyerek her türlü ihtimali mümkünmüş gibi gösterir. Bundan pek çok safsata türemiş, hattâ bu safsataların bazılarına felsefe urbası giydirilmiştir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 24 kez okundu