Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük, zerre büyüklüğünde bile kaldığı sürece hakikat güneşinin görünmesine mâni bir perde olur. Kâinata sığmayan insan, böylece gider, tek bir noktada boğulur. [Mesnevî-i Nûriye, “Katre’nin Zeyli”]
KÖR BİR NOKTADA BOĞULMAK
İnsan, son derece girift ve kompleks bir varlıktır. Bazen neyi ve niçin yaptığını kendisi bile anlayamaz. Bu bakımdan, tarih boyu dinler, insana kendisini ve kendisi vasıtasıyla Allah’ı veya Allah’ı tanıtarak kendisini tanıtmak istemiş, felsefeler de, yine insanın kendisini tanıması üzerinde durmuştur. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ı unutan insanların kendilerini de unutacaklarını, Allah’ı tanıyanın kendisini de tanıyacağını beyan buyurur. (Haşr Sûresi/59: 19) Kadim Yunan’da Atina’da Akademi’nin kapısında “Ey insan, kendini tanı!” yazdığı tarihlerde kayıtlıdır.
İnsan, yine Kur’ân’ın ifadesiyle, kerim, yani asil, pek çok meleke ve lâtifelerle donatılmış, kâinatın hem çekirdeği hem meyvesi olan, kâinatta ne varsa kendisine dercedilmiş bir varlıktır. (İsra Sûresi/17: 70) Bu bakımdan insan, doğruyu, hakkı, hidayeti arar. Ne var ki, bu arayışında araya perdeler girer. Terakkî ve tekâmüle tâbi bir varlık olarak özüne hayır ve zahiren şerrin tohumları birlikte ekildiği için insan, sürekli bir mücadele, bir savaş alanıdır da. Terakkî ve tekâmül, bu iç mücadele veya savaşla mümkündür. Özünde şerrin tohumu gibi görünen hususiyetler, insana, onlara karşı mücadele ile hayırlara kaynak olsunlar, hayır mekanizmalarına dönüşsünler diye verilmiştir. Bu da, insanın doğruyu, hakkı, hakikati, adalet ve hakkaniyeti hedef ve maksat edinmesi, kendisini iyilik ve güzelliklere adayıp, bu noktada irade imtihanını kazanması ve kendisine verilen bütün mekanizmaları doğru istikamette kullanması ile mümkün olur.
Meselâ, Cenab-ı Allah (c.c.), insana çok geniş ve derin bir sevme mekanizması vermiştir; onun varlık özüne sevgi ile birlikte korkuyu, merhamet ile birlikte cezalandırma duygusunu, sabır ile birlikte aceleciliği yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan, niyetinde daima hakkı, hakikati, doğruyu, adaleti, güzeli ve iyiliği taşımalı ve kendisine verilen bütün bu ve benzeri mekanizmaları doğru yönde kullanmaya çalışmalıdır. “Kim tevbe edip, (yanlış olan) yolundan döner, iman eder ve imanının gerektirdiği sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, işte Allah, böylelerinin kötülüklerini iyiliklerle değiştirir. Allah, çok bağışlayandır; (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Furkan Sûresi/25: 70) âyeti, “kötülüklerin iyiliklerle değiştirilmesi” ifadesiyle, insan böyle davrandığı takdirde, varlığının özüne yerleştirilmiş bulunan görünüşte şer mekanizmalarının birer hayır kaynağı haline geleceğini beyan buyurur.
Ayrıca, her günahtan sonra pişmanlık duyarak tevbe etmek ve hemen bir iyilik yapmak da, işlenen günahı siler. Ama insan, doğruyu, hakkı, hakikati, adalet ve hakkaniyeti, iyilik ve güzelliği hedef ve maksat edinmez ve kendisine verilen mekanizmaları yanlış yönde kullanırsa, bu defa, özündeki zahiren şerrin kaynağı gibi görünen mekanizmalar, onu yönlendirmeye başlar. Ve bu mekanizmalar arasında nefsin vücudunda bulunan körlük, insanı âdeta kontrolüne alır. Kâinatın bir modeli olan, hattâ daha da ötede, Cenab-ı Allah’ın varlıkta tecelli eden bütün İsimleri’nin şuurlu bir tecelli merkezi olması hasebiyle düşüncelerinde, duygularında, hayallerinde ve hedeflerinde kâinata sığmayan, zamanı ve mekânı aşıp daha da ötelere ve ebede uzanan insan, gelir bu kör noktada boğulur. Bu nokta, varlığının özündeki sevgi, korku, gaye seçimi, tercih, nimetlerden istifade gibi mekanizmalar yanlış yönde kullanılmakla yersiz bir korku olur; Hz. Samed aynası olan kalbi mecazî bir sevgi veya sevgiliyle kirletmek ve neticede bir sevdaya esaret olur; kör kuyu gibi bir kompleks veya fikir sureti giymiş heves olur; ispat-ı nefs kaygısı olur; tamah olur; şöhret düşkünlüğü olur; enaniyet olur; ben-sevgisi olur; kin ve düşmanlık olur; gurur ve kibir olur; makam–mevki–statü şehveti olur; mal, evlât, eşya ve meslek tutkunluğu olur; kabilecilik veya menfî milliyetçilik ya da ırkçılık olur; kör taraftarlık, bilhassa ideolojik ve siyasî taraftarlık olur; aşılamayan bir psikolojik eşik olur…
Kısaca, nasıl bir anda ufukları tarayan göz küçük bir toz veya çöp ile görmez hale gelirse, nefsin vücudundaki bu körlüklerin biri bile, kâinatlara sığmayan insanı, onun düşünce, hayal, tefekkür dünyasını, gaye ve maksadını kendi içine hapseder ve –Allah muhafaza– insan, bu kör noktada boğulur gider.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |