A-9.Tevbe Sûresi [107-129]
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٠٧)
107. Münafıklardan bir grup, İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermek, küfre destek olmak, mü’minlerin arasına tefrika sokmak ve daha önce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı harp ilan etmiş bulunan adamın gelip kendilerine katılmasını beklemek maksadıyla, (aslında bir üs olarak kullandıkları) bir mescit yaptılar. Fakat onlar hiç şüpheniz olmasın, “Bu mescidi yapmaktaki maksadımız, iyilikten başka bir şey değildir.” diye yemin de ederler. Ama Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, son derece önemli bir hususa parmak basmaktadır. Kur’ân-ı Kerim ısrarla nazara vermiş ve hakkında çok ciddî uyarılarda bulunmuş olmasına rağmen, Saadet Asrı dışında, bütünüyle olmasa da ilk Dört Halife Dönemi de dahil olmak üzere İslâm tarihi boyunca bir kısım Yahudi ve münafık fitnesine zaman zaman gereken dikkat gösterilememiş, Müslüman görüntüsü altında nifak şebekeleri her dönemde Müslümanlar için en büyük tehlike kaynağı olmuştur. Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde Medine’de münafıklar, İslâm’a karşı sinsi sinsi yürüttükleri mücadeleler çerçevesinde bu defa bir mescit yaptılar. Bu, toplumu tam içten bölmeğe yönelik bir hareketti. Rasûlüllah Efendimiz’i de o mescitte ilk defa namaz kıldırması için davet ettiler. Fakat Efendimiz (sa.s.), Tebuk seferine hazırlandığını beyan ederek, bu davete olumlu cevap vermedi. Mescidin yapılmasındaki maksat, Müslümanlara zarar vermek, küfre destek olmak, mü’minlerin arasına tefrika sokmak ve Peygamberimizi kendine rakip görerek, O’nun aleyhinde civar kabileleri ve en nihayet Bizans İmparatoru’nu harekete geçirmeye çalışan Medineli hıristiyan rahip Ebû Âmir’le işbirliği yapmaktı. Yani, mescit diye yapılan bu bina aslında bir üs idi. Fakat Cenab-ı Allah’ın ikazı, Efendimiz’in eşsiz firaset ve fetaneti bu fitneyi bertaraf etti ve Tebuk seferi dönüşü Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu mescidi yıktırdı. İslâm tarihinde, bu şekilde Müslüman elbisesi ve görüntüsü altında pek çok nifak şebekeleri çok fitne dolapları çevirmişlerdir. İslâm Ümmeti’nin ana gövdesinden kopan pek çok mezhep veya fırkaların arkasında çok defa bu şebekeler olduğu gibi, özellikle son iki asırda Osmanlı Devleti’ni yıkan ve dünyanın pek çok yerinde İslâm ve Müslümanlar aleyhinde en sinsi faaliyette bulunanlar da aynı ŞEBEKELERDİR. Bunlar, isimleri ve nüfus kayıtları itibariyle Müslüman, fakat içleri itibariyle İslâm’ın en amansız düşmanlarıdırlar. İçlerinde cami yaptıranlar, bazı tarikatlara nüfuz edip şeyh bile olanlar, bazı İslâmî kuruluşlara girip ön sıralara kadar gelenler, hem de azımsanmayacak sayıda var olmuştur. Ama ne yazık ki, bilhassa sonraki asırlarda Müslümanlar, çok defa bunları sezecek firaseti gösterememişlerdir.
لَا تَقُمْ فِيهِ اَبَدًاۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ فِيهِۜ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ (١٠٨)
108. O mescitte asla namaza durma. (İslâm’ın Medine döneminin) başlangıcında takva temeli üzerine kurulan Mescit, içinde namaz kılmana gerçek lâyık olan mescittir. O Mescit’te günah, kötü huy ve ahlâkî kir taşımamayı gaye edinmiş erler vardır. Allah, bu ölçüde temizlik gayretinde olanları sever.
اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠٩)
109. Binasını (dinini, hayatını ve bütün davranışlarını) Allah’ın emirlerini yerine getirme, yasaklarında O’na karşı gelmekten sakınma ve Allah’ın rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını dibi sel sularıyla oyulmuş ve her an çökmeye hazır bir çamur birikintisi üzerine kurup, onunla birlikte Cehennem’e yuvarlanacak kimse mi daha hayırlıdır? Allah, (bütün ölçüleri, bütün yaptıkları yanlış ve haksızlıktan ibaret böylesi) zalimler güruhunu hidayete erdirmez.
لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ۟ (١١٠)
110. Münafıkların (fitne ve nifak temelleri üzerine) kurdukları bütün yapılar (sistemleri, planları, hayatları) ve (bu arada) yaptıkları o bina, (sürekli endişe ve korku içinde krizden krize sürüklenen) kalbleri paramparça oluncaya dek kalblerinde hep bir ukde, telaş ve endişe sebebi olarak kalacaktır. (*) Allah, (her şeyi, bu arada onların hallerini, düzenlerini) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında, (dolayısıyla münafıklarla ve onlara nasıl davranılmasıyla ilgili irşadında) pek çok hikmetler bulunandır.
~Açıklama~
(*) Âyet, münafıkların halini fevkalâde bir benzetme ile tasvir etmektedir. Bir defa, onların İslâm aleyhinde kurdukları bütün sistemler, çevirdikleri bütün dolaplar, bu maksatla inşa ettikleri üsler, esasen onlar için birer endişe sebebidir. Çünkü münafık, zahiren Müslüman görünür. Fakat içi akrep ve yılan-çiyan yuvası gibidir. Dolayısıyla münafık, hain olduğundan korkaktır. İçinin bilineceğinden, fitne ve desiselerinin ortaya çıkacağından korkar durur. Bu korku sebebiyle kalbi sürekli endişe içindedir. Bu endişenin ise kalbe ne ölçüde zarar vereceği ortadadır. Aslında, bir önceki notta arz etmeğe çalıştığımız gibi, nifak şebekeleri zaman zaman, bilhassa son iki asırda İslâm dünyasında başarılı olmuşsa bu, Müslümanların İslâm’dan ve dolayısıyla İslâm’ın kazandırdığı firaset ve basiretten uzaklaşmış olmalarından dolayıdır. Yoksa nifak, münafık için korkunç bir zindan ve hayatının zehridir.
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجِيلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١١١)
111. Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. (*) Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve öldürürler veya öldürülürler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı bir va’ddir. (**) Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler), Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı.
~Açıklama~
(*) İnsanı yaratan, yaşaması için bütün şartları hazırlayan ve yaşatan Allah’tır. Dolayısıyla Allah (c.c.), insanın mutlak sahibidir. Fakat ona irade vererek büyük bir şeref bahşetmiş ve yeryüzünde iradesi istikametinde davranmasına imkân tanımış, bununla birlikte, hangi davranışının dünyada ve Âhiret’te nasıl bir netice doğuracağını da kendisine bildirmiştir. İnsanın nefsi, yani bizzat kendisi, öz varlığı zaten Allah’a ait olduğu gibi, insanın malında da Allah’ın hissesi en az 1000’de 999 nisbetindedir. Çünkü meselâ, insanın üç hayatî ihtiyacından hava ve su neredeyse bütünüyle “bedava” olup, ekmeğin elde edilmesi için gerekli olan buğdayın tohumunu, ondaki çimlenme kabiliyetini, buğday olması için gerekli toprağı, güneşi, havayı ve suyu yaratan, bu şuursuz unsurlar arasında yardımlaşmayı sağlayan, insana da emeği için gerekli gücü ve kabiliyeti veren Allah’tır.
Ayrıca, ekmek ile insan vücudu arasındaki münasebeti kuran da Allah’tır. Şu halde, insanın “benim” dediği maldaki tek hissesi emeğinden ibarettir ki, bu da ancak, en fazla 1000’de 1 eder; hattâ 1000.000’da 1 eder desek de, yine insana az hisse vermiş olmayız. Buna rağmen Allah (c.c.), aslında Kendisine ait olup, insana âdeta ödünç verdiği onun varlığını ve malını istemekte, yani “Onları Bana bırak, Bana teslim et; senin için onları koruyayım, nemalandırayım ve sonra varlığını, seni Cennet’e koyarken, malını da Cennet’e girmen için sana vasıta yapayım; Cennet’te onların mükemmeli ve ebedîsiyle seni mükâfatlandırayım!” demektedir. Allah’ın, zaten Kendisi’ne ait olup, arz edildiği gibi insana sanki ödünç verdiği ve sonra da koruyup karşılığında ebedî Cennet va’dettiği böyle bir alışveriş, insan için en kârlı bir alışveriştir. Ne var ki, insan olarak cahilliğimiz ve gafletimiz, çok defa bu alışverişe girmekten bizi men edebilmektedir. İlgili başka pek çok âyette mal önce, can sonra anılırken, burada can veya insanın öz varlığı önce anılmaktadır ki, bu da, herhalde Cennet’e girecek olanın insanın bizzat kendisi olmasından dolayıdır. (Sözler, 6. Söz; Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, 1: 182–183)
(**) Âyet, hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlere yapılan Cennet va’dinden söz etmektedir. İncil’de meselâ, “Ne mutlu salâh uğrunda eza çekmiş olanlara; çünkü göklerin melekûtu onlarındır.” (Matta, 5: 10) cümlesinde olduğu gibi bazen “göklerin melekûtu” adı altında, bazen de, “Ve benim ismim uğruna evler, ya kardeşler, ya kız kardeşler, ya baba, ya ana, ya çocuklar, ve yahut tarlalar bırakan her adam yüz katını alacak, ve ebedî hayatı miras alacaktır.” (Matta, 19: 29) cümlesindeki gibi “ebedî hayat” adı ve daha başka adlar altında Cennet’le, Âhiret hayatıyla alâkalı pasajlar bulmak mümkün ise de, mevcut Tevrat’ta Cennet’le ve Âhiret’le ilgili açık bir ifade bulmak mümkün değildir denebilir. Tevrat, ölümden sonraki hayat, Hüküm Günü, Allah’ın Âhiret’te mükâfatlandırması ve cezalandırması gibi inanç ve anlayışlardan bütünüyle tecrit edilmiş gibidir. Her peygamber aynı iman esaslarıyla geldiği ve Âhiret’e iman bu esasların ikincisini teşkil ettiği için Tevrat’ın aslında Âhiret’le, Cennet ve Cehennem’le, İlâhî mükâfat ve ceza ile ilgili pek çok ifadenin hiç şüphesiz bulunmuş olması gerekir. Ne var ki, mevcut Tevrat, Yahudilerin çok fazla dünyevileştiği bir zamanda derlendiğinden, ebedî saadetle ilgili ifadeler dünyada başarı, zafer ve Cennet’le ilgili ifadeler de Filistin olarak değerlendirilmiş ve öyle yazılmıştır.
Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de müttakîlere va’edilen Cennet’te tertemiz su, süt, lezzetli ve insanı sarhoş etmeyen şarap (değişik meyve suları) ve saf bal ırmaklarından söz edilir (Muhammed Sûresi/48: 5). Tevrat’ta ise, süt ve bal ülkesi (Tesniye, 6: 3) ifadeleri artık Filistin olarak anlaşılmış, öyle yorumlanmış ve öyle kayda geçirilmiştir. Bununla birlikte, en azından bazı Yahudiler, İslâm’dakinden farklı da olsa, öldükten sonra dirilmeye, Yahudi dininin 13’üncü esası olarak inanmaktadırlar. Meselâ: “Onüçüncü esas, öldükten sonra dirilmedir. Ramba’m, bu konuda şöyle yazar: ‘Öldükten sonra dirilme, Musa aleyhisselâmın koyduğu temellerden biridir. Buna inanmayanın Yahudi diniyle bir alâkası olamaz. Fakat, bu dirilme yalnızca iyiler içindir. Hakimlerimiz, ‘Yağmurlar, hem salihler hem kötüler içindir; fakat öldükten sonra dirilme, yalnızca salihler içindir.’ diye öğretirler.” (http://members.aol.com/LazerA/13yesodos.html)
اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (١١٢)
112. Sürekli tevbe halinde bulunmakla üzerlerinde hiç günah barındırmayanlar, Allah’a ibadetle meşgul bulunanlar, bütün hayatları âdeta Allah’a hamdden ibaret olanlar, (cihad, ilim tahsili, Allah’ı anlatmak ve tefekkür gibi gayelerle) Allah yolunda seyahat edenler, Allah karşısında boyun büküp rükûya varanlar, Allah’a tam bir teslimiyet içinde secde edenler ve rükû ve secdeleriyle namazı hakkıyla kılanlar, iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayanlar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışanlar ve Allah’ın koymuş olduğu hükümlere hakkıyla riayet edenler: (ey Rasûlüm,) işte bu gerçek mü’minleri müjdele.
مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬لِي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ (١١٣)
113. Şirk içinde ölüp de o Kızgın Alevli Ateş’in yoldaşları oldukları Peygamber’e ve iman edenlere iyice belli olduktan sonra, akraba bile olsalar böyle müşrikler için Allah’tan bağışlanma dilemek, ne Peygamber’in, ne de iman edenlerin yapacağı bir iştir.
وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰهِيمَ لِاَبِيهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰهِيمَ لَاَوَّاهٌ حَلِيمٌ (١١٤)
114. İbrahim’in atası için bağışlanma dilemesi, sırf ona verdiği (“Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim!” şeklindeki) sözü yerine getirmek içindi. Ama ne zaman ki onun Allah’ın felâh bulmaz bir düşmanı olduğu kendisine belli oldu, o zaman onunla ilgisini kesti. (*) İbrahim, Allah’a içten ve çok yalvaran, âh edip inleyen ve çok sabırlı, çok yumuşak huylu idi.
~Açıklama~
(*) Kur’ân’da İbrahim’in ebi olarak anılan Âzer’in Hz. İbrahim’in gerçek babası mı, yoksa babalığı veya dedesi mi olduğu konusunda ihtilaflar vardır. Kur’ân-ı Kerim, Âzer’den daima İbrahim’in ebi olarak söz eder. Eb, Arapça’da baba manâsına geldiği gibi, dede, ata, babalık gibi manâlara da gelir. Hz. İbrahim, Âzer’e onun için Allah’tan bağışlanma dileyeceğine söz vermişti (Meryem Sûresi/19: 47). Bu sözüne binaen, “Ebimi bağışla; çünkü o, sapıp gitmişler içinde bulunuyor.” diye istiğfarda bulundu (Şuarâ Sûresi/26: 86). Daha sonra, onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine iyice belli olunca, Âzer hakkında bu istiğfara, yani Allah’tan bağışlama dilemeye son verdi. Fakat, ömrünün sonlarında, Hz. İsmail ve İshak olduktan sonra Hz. İbrahim’in “Rabbimiz, beni ve anne-babamı (vâlideyye) bağışla!” diye dua ettiğini yine Kur’ân’da okuyoruz (İbrahim Sûresi/14: 41). Hz. İbrahim, bu duasında ebeveyn değil, vâlideyn kelimesini kullanmaktadır ki, eb babanın dışında babalık, dede, ata ve babalık gibi manâlara da gelirken, vâlid gerçek baba, vâlide annedir. Bu durumda, Âzer’in Hz. İbrahim’in gerçek babası olmadığı, onun gerçek babasının Allahü a’lem bir mü’min olduğu ortaya çıkmış olmaktadır denebilir.
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ اِذْ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١١٥)
115. Allah, bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sapıp gitmemek için nelerden sakınmaları gerektiğini kendilerine açıkça bildirmeden onları sapmaya terk edecek ve saptıracak değildir. (*) Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah (c.c.), hiçbir kimseyi ve hiçbir topluluğu, o kimseye ve topluluğa hidayet lütfettikten sonra hangi davranışlarının ne ile neticeleneceğini açıkça bildirmeden onları sapmaya bırakmaz. Bu bakımdan, Allah kendilerini hidayete ulaştırdıktan sonra sapıklığı hak eden ve sapıp gidenler, ancak eğri davranışları sebebiyle Allah’ın kalblerini eğrilttiği (Saff Sûresi/61: 5) ve kendi içlerini, inanç ve düşüncelerini, dünya görüşleri ve yaşayış tarzlarını değiştiren (Ra’d Sûresi/13: 11) kişiler ve topluluklardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْيِ وَيُمِيتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (١١٦)
116. Allah ki, göklerin ve yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. Hayatı O verir, ölümü de O verir. Sizin için Allah’tan başka ne işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir vekil, bir koruyucu, bir sahip, ne de bir yardımcı vardır.
لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فِي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌۙ (١١٧)
117. Şurası bir gerçek ki Allah, (peygamberliğin zirve temsilcisi) O Peygamber’e rahmetiyle yöneldi; aynı şekilde, Zorluk Mevsimi’nde (Tebuk seferinde) içlerinden bir kısmının kalbleri (seferden geri kalma yönünde) kaymaya yüz tutmuşken, kendilerine rahmetle yönelerek hemen toparlanmalarını sağladığı ve neticede o Peygamber’e tâbi olan Muhacirlere ve Ensar’a da rahmetiyle muamelede bulundu. Hiç şüphesiz Allah, o Peygamber’e ve Muhacirlerle Ensar’a karşı pek şefkatli ve pek merhametlidir.
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ۟ (١١٨)
118. (Tebuk seferinden) geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişiye de (yine rahmetiyle muamelede bulundu): Onlar, (suçluluk duygusuyla öylesine bunaldılar ki,) yer bütün genişliğine rağmen kendilerine dar geliyor, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkıyor ve Allah’tan, yine bizzat O’na sığınmaktan başka hiçbir kurtuluş yolu olmadığına iyice inanmış bulunuyorlardı. Bunun üzerine Allah, onları tevbeye muvaffak kıldı ve onlar da içten tevbe ettiler. Hiç şüphesiz Allah, O’dur Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren); Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan).
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (١١٩)
119. Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun, O’na itaatsizlikten sakının ve özü-sözü doğru ve Allah’la aralarındaki ahde sadık insanlarla beraber bulunun.
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهِ۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِهِ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَۙ (١٢٠)
120. Ne Medine (ve şehirler) halkının, ne de etraflarındaki çöl ve köyler halkının Allah Rasûlü’ne muhalefet edip O’nun peşinden gitmemeleri ve O’na gereken ihtimamı göstermeyip, kendi canlarının ve başlarının derdine düşmeleri olacak şey değildir. Değildir, çünkü (O’nun getirdiği Din’e bağlılıkla) Allah yolunda herhangi bir susuzluğa, yorgunluğa ve açlığa maruz kalmış, bir yere ayak basıp kâfirleri öfkeye sevketmiş ve düşman karşısında herhangi bir başarı elde etmiş olmasınlar ki, bundan dolayı kendilerine makbul bir iş sevabı yazılmamış bulunsun. Şurası bir gerçek ki Allah, iyiliği şiar edinmiş ve Allah’ı görmeseler de, O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatını zayi etmez.
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٢١)
121. Aynı şekilde, Allah yolunda mallarından az veya çok harcama yapmış ve (yine Allah yolunda sefer veya seyahatte iken) herhangi bir vadiden geçmiş olmasınlar ki, bu amelleri, işleyegeldikleri her işin karşılığını Allah’ın onlara en güzeliyle vermesi için hesaplarına sevap olarak kaydedilmemiş bulunsun.
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟ (١٢٢)
122. Bununla beraber, mü’minler, her defasında topyekün seferber olup savaşa çıkacak değillerdir. İçlerindeki her bir kabile (veya topluluk)tan geride kalacak bir cemaatin seferber olup, Din’i ruhuna tam manâsıyla nüfuz ederek iyice öğrenmesi ve sefere çıkanlar geri döndüklerinde, (yapabilecekleri muhtemel hatalar ve sergileyebilecekleri yanlış tavırlardan) kaçınmaları konusunda onları uyarması gerekmez mi? (*)
~Açıklama~
(*) İslâm, bütünüyle bir denge dinidir; onda her şey yerli yerinde ve olması gerektiği yerdedir. Bundandır ki Kur’ân-ı Kerim, Medine’deki İslâm toplumunu devrin iki süper gücünden Bizans’a karşı seferberliğe teşvik ederken, yine de toplumu meydana getiren her kabile veya topluluktan bir grubun geride kalıp, Din’i ruhuna nüfuz ederek bütün gerçeğiyle anlaması gerektiğini önemli bir vazife olarak hatırlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususta kullandığı kelime tefakkuhtur ki, derin idrak, ruha nüfuz, künhüne vukufiyet, bir meseleyi bütün gerçeğiyle kavrama manâlarına gelir. Tefakkuh ehline de ‘fakih’ denir. Savaşa gidenler galip geldiklerinde de mağlûp olduklarında da birtakım hatalara düşebilir, yanlış tavırlar içine girebilirler. İşte fakihler, bunları bu tür hatalar ve yanlış tavırlar karşısında uyarmalıdırlar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا ف۪يكُمْ غِلْظَةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ (١٢٣)
123. Ey iman edenler! (İslâm’ı tebliğ ederken savaşmak gerektiğinde önce) en yakınınızda bulunup (İslâm’ın tebliğine mani olan ve) yakın tehlike teşkil eden kâfirlerle savaşın ve onlar sizde üstün gayret ve metanet görsünler. (*) Bilin ki Allah, her zaman ve her durumda, her işte takva üzere hareket edenlerle (müttakîler) beraberdir.
~Açıklama~
(*) Bu âyetle 73’üncü âyet arasında bir münasebet vardır. 73’üncü âyet, mü’minlere kâfirlerle ve münafıklarla cihadı ve kendilerine karşı metin olmayı emrediyordu. Bu âyet ise, kâfirlerle savaşmayı ve karşılarında metin olmayı emretmektedir. İki âyet bir arada ele alındığında, her iki âyette sözü edilen kâfirlerin, öncelikle Medine, bir başka ifadeyle İslâm ülkesinin çevresindeki kâfirler olduğu ortaya çıkar. Nasıl İslâmî tebliğ de en yakınlardan başlıyorsa ve Allah, Rasûlü’ne “Önce en yakın akrabanı uyar!” (Şuarâ Sûresi/26: 214) emrini vermişse, bunun gibi, savaş gerektiği zaman da önce yakın ve yakın tehlike ortaya koyan düşmanla savaşılması tabiîdir. Bu, İslâm’ın merkezinin daima emniyet altında bulundurulmasının da tabiî gereğidir. Yine aynı gaye iledir ki, Müslümanlar, yakın tehdit ifade eden bu düşmanlar karşısında daima metin olmalıdırlar. 73’üncü âyet kâfirlerle ve münafıklarla cihadı ve karşılarında sert ve metin olmayı emrederken, bu âyetin aynı eda ve üslûpta kâfirlerle savaşmayı ve karşılarında sert ve metin olmayı emredip münafıkları anmaması, cihad ile savaşın temelde aynı manâya gelmediğini ortaya koymaktadır. Münafık, zahiren ve hukuken Müslüman olmadığı için, fiilî isyan etmedikleri sürece onlarla savaşılmaz, fakat başka yollarla cihad edilir.
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّكُمْ زَادَتْهُ هٰذِهِ۪ٓ اِيمَانًاۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ اِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ (١٢٤)
124. Ne zaman yeni bir sûre indirilse, münafıklardan bazıları alaylı alaylı, “Şimdi bu hanginizin imanına katkıda bulundu?” diye sorarlar. O iman edenler var ya, bu, işte onların imanına katkıda bulunmuştur ve onlar, sevinç içinde birbirlerini kutlar ve aldıkları müjdeden dolayı hoşnutturlar. (*)
~Açıklama~
(*) İmanın artıp artmadığı, eksilip eksilmediği konusu, âlimler arasında tartışılan bir mevzudur. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğu, iman için artırma-eksilme tabirinden çok, güçlenme, zayıflama tabirlerini kullanırlar ve biz de, bu çalışma boyunca Kur’ân’da artma kelimelerinin geçtiği yerlerde güçlenme, derinleşme gibi kelimeleri tercih ettik. Bununla birlikte, meseleyi imanda yakîn temelinde ele almak herhalde yanlış olmayacaktır. Bilindiği gibi, yakînin mertebeleri vardır. Bir insan, inanılması gereken esaslara önce icmalen, yani genel bir kabul halinde, çok defa da taklit ederek inanır. Fakat, imanını hayatına hayat yaptıkça, ma’rifette derinleştikçe, dinî vazifelerini dikkatle yerine getirdikçe, Allah’a ibadette mümkün olduğu nisbette kusur etmedikçe ve kalbinin ve vicdanının sesine kulak verip dış dünya (tabiat) ve hadiseler üzerinde tefekkür ettikçe, icmalî imanının, bir gül tomurcuğunun yaprak yaprak açılması gibi açıldığını hisseder. İman esaslarının cüz’leri diyebileceğimiz iman hakikatleri, onun zihninde gittikçe inkişaf eder. Bütün bunlar, imanda derinleşme ve imanın kuvvet kazanması olarak görülebileceği gibi, imanda artma olarak görülmesinde de mahzur olmasa gerektir. Bu durumda mesele, lâfzî bir tartışma olarak kalır. İmam-ı Rabbânî hazretleri, “İman hakikatlerinden bir meselenin inkişafını, (tasavvufta seyr-i sülûkun verdiği) binler zevk, vecd ve keramete tercih ederim.” der. Yine, “Bütün tarikatların nihaî noktası, iman hakikatlerinin vuzuh ve inkişafıdır.” diye hükmeder. (Mektubat, “Beşinci Mektup”, 17)
وَاَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ (١٢٥)
125. Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) bir hastalık bulunanların ise murdarlıklarına murdarlık ekler ve onlar, öylece kâfir olarak ölür giderler.
اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ (١٢٦)
126. Görmüyorlar mı ki, senede birkaç defa (kendilerini kendilerine tanıttıran ve tevbe ile Allah’a yönelip hallerini ıslah etmeleri gerektiğini hatırlatan) imtihan mahiyetinde çok önemli vakalarla karşı karşıya geliyorlar? Fakat yine de tevbe edip hallerini düzeltmiyor ve hiç ders almıyorlar.
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۜ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُواۜ صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ (١٢٧)
127. Ne zaman bir sûre indirilse, (Allah Rasûlü mü’minleri toplayıp onu tebliğ ederken) birbirlerine göz kırpar, “Acaba bizi bir gören var mı?” diye endişe ile etraflarına bakınır, sonra da sıvışıp giderler. (Onlar, nasıl böyle iman ve Kur’ân meclislerine sırtlarını dönüp çekip gidiyorlarsa,) Allah da düşünmeyen, idrak yoksunu ve meselelerin özünden habersiz bir güruh oldukları için onların kalblerini imandan çekip çevirmiştir.
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ (١٢٨)
128. Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: (bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı,) bir sıkıntıya bile uğramanız O’nun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinizde titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (١٢٩)
129. (Ey Rasûlüm! Sen böyle onların üzerine titrerken) onlar halâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi, (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni)dir.”
10.Yunus Sûresi [01-48]
Yunus Sûresi : Mekke’de inmiş olup, 109 âyettir. İsmini, sadece Hz. Yunus’un kavmine ait çok önemli bir hususiyeti dile getiren 98’inci âyetten alır. Ele aldığı ana konular, iman esasları ve bu arada özellikle, Kur’ân-ı Kerim’in Allah Kelâmı olduğu hususudur. İman esasları çerçevesinde Hz. Nuh ve Hz. Musa (a.s.)’la ilgili bazı gerçeklere ve hadiselere de yer verir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ (١)
1. Elif-Lâm-Râ. (Kur’ân’a dahil olarak inen ve bu sûrede gelecek bütün) sözler, her bakımdan hikmet üzerine oturan ve bütünüyle geçerli Kitab’ın âyetleridir.
اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ (٢)
2. Bizzat içlerinden bir kişiye, “İnsanları (kendilerini bekleyen âkıbet konusunda) uyar ve bu arada mü’minlere (iman ve sadakatleri sebebiyle) Rabbileri katında emin bir mevkileri bulunduğu müjdesini ver!” diye vahiyde bulunmamız, (*) insanların çok mu tuhafına gidiyor? Onun için mi kâfirler, “Besbelli ki bu, sihirbazın teki!” diyorlar?
~Açıklama~
(*) Sûrelerin başlarındaki âyetler, o sûrenin ana konusunu ortaya koyucu özelliktedir. Bu sûrede de hemen ilk iki âyet, sûrenin Allah’ın vahyi olarak Kur’ân etrafında döneceğini ve bu çerçevede serdedilecek delillerin hikmet üzerine oturacağını ortaya koymaktadır. Yani, Allah’ın Hakîm isminin tecellileri olarak kâinattan, eşya ve hadiselerden, tarihten ve insan vicdanından toplanacak olan bu deliller, öncelikle insan aklını, düşünce ve muhakemesini esas alacak, insanın ve kâinatın yaratılışındaki hikmetleri nazara verecek demektir.
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَفِيعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِهِ۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٣)
3. Sizin Rabbiniz Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra da Arş’ın üzerine istivâ buyurdu; (*) artık (kâinatın mutlak hükümdarı olarak) gökleri, yeri ve onlardaki bütün varlıkları idare eder, her işi çekip çevirir. O’nun izni olmadan kimse bir şey yapamaz, kimse kimseye yardım edemez ve O’nun katında şefaatte bulunamaz. Budur Rabbiniz olan Allah, şu halde O’na ibadet edin. Halâ düşünüp, bütün bu gerçeklerden kendinize bir öğüt, bir ders çıkarmayacak mısınız?
~Açıklama~
(*) Göklerin ve yerin altı günde yaratılması, gün kavramı, Arş’ın anlamı ve niteliği ve Cenab-ı Allah’ın Arş’ı istivasının manâsı hakkında bkn. Bakara Sûresi/2: 29, not 28; A’râf Sûresi/7: 54, not: 11.
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ (٤)
4. Sonunda hepinizin dönüşü de O’nadır: Allah’ın doğru ve gerçekleşmesi kesin va’didir bu. O, ortada hiçbir şey yokken yaratır ve yarattıklarını (ölümlerinin ardından) tekrar hayata döndürür. Döndürür ki, iman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapmış olanları, onlar için en küçük bir haksızlık söz konusu olmadan mükâfatlandırsın. Küfür içinde yaşayıp kâfir olarak ölenlere gelince, sürekli küfür içinde bulunduklarından dolayı onların hakkı kaynar su ve gayet acı bir azaptır.
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۜ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥)
5. O Allah ki, güneşi aydınlatan parlak bir ışık kaynağı yaptı; ayı ise (güneşe bağlı olarak) ışıklı kıldı ve onun için konaklar takdir buyurdu ki, yılların sayısını ve vaktin hesabını bilip, (kendinize takvim yapabilesiniz). Allah, bunları boş yere değil, hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattı. O, gerçeğin işaretlerini ve onunla ilgili âyetleri, ilimle alâkası bulunan, dolayısıyla bilip anlayacak kimseler için bu şekilde detaylarıyla anlatmaktadır.
اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ (٦)
6. Gece ile gündüzün, sürelerinin de değişerek birbiri peşisıra gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her varlıkta ve her hadisede, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve hayatları boyu O’na karşı gelmekten sakınıp azabından çekinenler için nice işaretler ve deliller, nice mesajlar vardır.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ (٧)
7. Fakat öyleleri var ki, onların Âhiret’te Bize kavuşma arzusu, ümidi ve beklentisi yoktur; onlar dünya hayatını tercih etmiş olup onunla yetinmişlerdir ve tatmini onda aramaktadırlar. Yine onlar, kâinattaki ve bizzat iç dünyalarındaki delil ve işaretlerimizle birlikte, indirdiğimiz Kitabın âyetlerine de büsbütün kapalı ve tam bir aldırmazlık içindedirler.
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٨)
8. Bizzat işleyip de kazandıkları (şirk ve diğer) günahları sebebiyle öylelerinin nihaî barınağı Ateş’tir.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِاِيمَانِهِمْۚ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٩)
9. Buna karşılık, iman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince: Rabbileri, imanları sebebiyle onları (Kendisi’ne) ulaştırır, muratlarına erdirir: içlerinde her türlü nimetin kaynadığı cennetlerde ayaklarının dibinden ırmaklar akar.
دَعْوٰيهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ۟ (١٠)
10. Onların (canlarının çektiği her şeyi hazır bulacakları) o cennetlerdeki dua ve nidası, “Sen, her türlü kusurdan, ortakları bulunmaktan, yanlış iş yapmaktan mutlak manâda uzaksın Allah’ım!” sözüdür. Allah’tan ve meleklerden iltifat alır ve birbirlerine mutlak ve sonsuz esenlik dilekleri sunarlar. Dua ve nidalarını her defasında “Bütün hamd, Âlemlerin Rabbi Allah içindir!” sözüyle bağlarlar.
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١١)
11. Eğer Allah insanlara müstahak oldukları cezayı, onların faydalarına olan şeyleri hemen elde etmek istedikleri hız ve çabuklukta hiç tehir etmeden verseydi, derhal sonları gelir ve helâk edilirlerdi. Fakat Bize kavuşma arzusu, ümidi ve beklentisi içinde olmayanları (imtihan ve adaletimiz gereği) belli bir süre kendi hallerine bırakırız da, taşkınlıkları içinde gayesiz ve başıboş sürüklenmeye devam ederler.
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ۪ٓ اَوْ قَاعِدًا اَوْ قَٓائِمًاۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٢)
12. İnsana bir sıkıntı dokunmayagörsün, ister yanı üzerinde, ister otururken, isterse ayakta olsun her durumda Bize yalvarır yakarır. Sıkıntısını giderdiğimiz anda da, sanki başına gelen bir sıkıntıdan dolayı Bize yalvarıp yakaran o değilmiş gibi hemen umursamaz bir tavır içine girer. Allah’ın kendilerine verdiği (hayat, akıl ve kabiliyetler gibi bütün) sermayeleri boşa harcayıp, haddi aşkın davrananlara yaptıkları işler (şeytan tarafından) işte böyle süslenip püslenmektedir.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (١٣)
13. Şurası bir gerçek ki, sizden önceki devirlerde nice toplulukları, kendilerine gönderilen rasûller onlara gün gibi ortada gerçekler ve apaçık delillerle geldikleri halde, (onları yalanlayıp hakka karşı çıkarak) zulmettikleri ve artık iman etmeyecekleri sabit olduğu için helâk ettik. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular güruhunu işte böyle cezalandırırız.
ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ (١٤)
14. Sonra onların arkasından, bir de siz nasıl davranacaksınız görelim diye, bu dünyada onların yerine sizi geçirdik.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ لِٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْسِيۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥)
15. Böyle iken, âyetlerimiz kendilerine gün gibi ortada gerçekler ve onları ispat eden deliller halinde okunduğunda, Bize kavuşma inanç, ümit ve beklentisi içinde olmayanlar (Rasûlümüze🙂 “Ya bundan başka bir Kur’ân getir ya da bunda değişiklik yap!” tepkisini veriyorlar. De ki: “Benim onda öyle kendiliğimden değişiklik yapmam söz konusu olamaz. Ben, bana ne vahyediliyorsa ancak ona uyarım. Ayrıca, eğer Rabbime karşı gelecek olursam, bu takdirde çok dehşetli bir günün azabından korkarım.”
قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِهِ۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٦)
16. Yine de ki: “(Mesele asla benim elimde değil.) Eğer Allah dilemiş olsaydı, ne onu ben size okuyup tebliğ ederdim, ne de Allah benim vasıtamla sizi ondan haberdar kılardı. Kaldı ki, (beni çok yakından tanıyorsunuz:) daha önce bu kadar yıl aranızda ömür sürdüm (ve bu süre içinde ne vahiyden ne de Kur’ân gibi bir kitaptan bahsettim; size de hiçbir konuda yalan söylemedim). Hiç düşünüp akletmeyecek misiniz?”
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِهِ۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ (١٧)
17. Allah adına yalan uydurup O’na iftirada bulunan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir!? Şurası bir gerçek ki, hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular asla iflah olmazlar. (*)
~Açıklama~
(*) Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın risaletine delil olarak halkı arasında risaletinden önceki ve sonraki hayatı hakkında bkn: Ek 5.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١٨)
18. Allah’ı bırakıp zarar ve fayda adına hiçbir güce sahip bulunmayan, dolayısıyla onlardan bir zararı gideremeyeceği gibi, onlara en küçük bir fayda da verebilecek durumda olmayan nesnelere ibadet ediyor ve “Bunlar, Allah katında bizim (O’na yakınlaşma ve işlerimizin görülme sebebi olarak) şefaatçilerimizdir, aracılarımızdır!” diyorlar. De ki: “Böyle bir şey söz konusu olacak da, Allah onu bilmeyecek öyle mi? Yoksa siz, göklerde ve yerde olup da O’nun bilmediğini düşündüğünüz şeyleri mi Allah’a haber veriyorsunuz? Haşa! O, her türlü kusur ve zayıflıktan kesinlikle uzak ve Kendisine koşulan her türlü şirkten mutlak manâda münezzeh ve yücedir.
وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٩)
19. İnsanlar, aslında (aynı inanç, aynı dünya görüşü üzerinde) tek bir ümmet halinde idi ve derken ihtilâfa düşüp grup grup oldular. Eğer Rabbinden (insanın yeryüzü hayatı ve haklarındaki nihaî hükmün Âhiret’e bırakılması konusunda) bir takdir ve irade sâdır olmamış olsa idi, hiç şüphesiz ihtilâf ettikleri hususlarda aralarındaki hüküm çoktan verilmiş ve uygulanmış olurdu.
وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ۟ (٢٠)
20. Böyle iken onlar kalkmış, “O’na Rabbisinden çok farklı bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb, Allah’a aittir: (O, nasıl dilerse öyle yapar ve geleceğin neler getireceğini de ancak O bilir). Şimdi siz bekleyin; ben de sizinle beraber beklemekteyim.”
•وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْرًاۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ (٢١)
21. O inançsız insanlara ne zaman başlarına gelen bir dert, bir sıkıntıdan sonra bir nimet ve afiyet tattırsak, bu defa, âyetlerimiz hakkında hemen birtakım hileler ve tuzaklar düşünmeye başlarlar. De ki: “Allah, o düşündüğünüz tuzakları siz onları uygulamaya koymadan başınıza geçirir.” Haberiniz olsun, meleklerimiz bütün o hilelerinizi ve tuzaklarınızı yazıp kaydetmektedirler.
هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُحِيطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ (٢٢)
22. Bir düşünün: O Allah’tır sizi karada ve denizde dolaştıran. Öyle ki, bir gemidesiniz. Gemiler, tatlı bir rüzgârla içlerindeki yolcuları alıp götürüyor ve herkes keyfinde, neşesinde iken birden şiddetli bir fırtına çıkıyor. Her tarafta yükselen ve üzerlerine hücum eden dalgalar arasında kalan yolcular, bütün bütün sarıldıkları ve artık hiçbir kurtuluş yolunun kalmadığı inancıyla O’nun dinini bütün hüküm ve kaideleriyle tam bir kabul içinde Allah’a dua ve yalvarmaya durur ve “Andolsun ki”, derler, “eğer bizi bu felâketten kurtarırsan, hiç kuşkusuz artık şükreden kullarından olacağız!”
فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٣)
23. Allah, kendilerini o felâketten kurtarınca da, hiçbir hak hukuk tanımadan hemen yeryüzünde taşkınlık ve tecavüze başlarlar. Ey insanlar! Bilin ki bütün taşkınlık ve tecavüzleriniz, ancak kendi aleyhinizedir. Peşinde koşup elde edeceğiniz şey, en fazla bu dünyanın bir kısım geçimliğinden ibarettir. Ardından dönüşünüz Bizedir ve işte o zaman dünyada iken ne yapıp ediyordunuz, hepsini birbir önünüze serer ve sizi sorguya çekeriz.
اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلًا اَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢٤)
24. (Peşinden koştuğunuz) dünya hayatı şuna benzer: Gökten su indiriyoruz; insanların ve hayvanların yiyip istifade ettikleri yer bitkileri, o su sebebiyle birbirine karışır ve etrafı sarar. Derken yer bütün takılarını takıp-takıştırır ve süslenip püslenir. (*) Artık halk inanır ki, orada istediklerini yapabilirler ve onun meyve ve mahsullerini toplama zamanı gelmiştir. Ama gece veya gündüz birden emrimiz sâdır olur da, o yeri sanki daha bir gün önce o şa’şaa içinde değilmiş gibi hasadı yapılmış, ekini tırpanlanmış bir hale getiririz. İşte, sistemlice düşünüp ibret alacak kimseler için gerçekleri ve onların delillerini böyle ayrıntılarıyla açıklıyoruz.
~Açıklama~
(*) Bu ifadede çok zengin giyinmiş ve bütün süslerini takmış bir kadın tasviri vardır. Dünya, işte böyle bir kadına benzer. Kadının fizikî cazibesi ve süsleri gibi, dünyanın zenginlik ve güzellikleri de geçicidir. Yeryüzü için müennes (dişil) zamiri kullanmakla Kur’ân-ı Kerim, söz konusu benzetmeye bir boyut daha katar. Bu boyut, bir dilde gramer kaidelerinin manâya hizmet etmesi gerektiğini de gösterir. Bunu idrak edemeyenler, kendilerince Kur’ân’da bazı ifadeleri gramer kaideleri açısından tenkide cüret edebilmektedirler. Oysa yapılması gereken tam tersi, yani genelde dil, özelde gramer kaidelerinin Kur’ân’a göre tesbit edilmesidir.
وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ (٢٥)
25. Allah ise, Selâm (her bakımdan emniyet ve esenlik) Yurdu’na çağırır ve kimi dilerse onu doğru yola iletir.
لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٦)
26. Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde sürekli iyilik duygusuyla davranan ve güzel işler yapanlar için davranışlarına terettüp eden mükâfatların en güzeli ve bir de tahmin edemeyeceğiniz fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de yüzlerini aşağıya eğdirecek bir zillete maruz kalırlar. Onlar, Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada daimî kalacaklardır.
وَالَّذِينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ الَّيْلِ مُظْلِمًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٧)
27. Kötülük işleyip günah kazanan, hesaplarına hep günah geçirenlere gelince, ancak işledikleri kötülüğün karşılığı ne ise onu görecek ve kendilerini bir zillet kaplayacaktır. Allah karşısında onların hiçbir koruyucuları da yoktur. Yüzleri, sanki kapkara bir gece parçası içine gömülmüş gitmiş gibidir. Onlar, Cehennem’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada daimî kalacaklardır. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, samimî niyetle işlenen güzel bir amelin karşılığında en az 10 sevap verir (En’âm Sûresi/6: 160); yani o davranışı 10 katıyla mükâfatlandırır; bu mükâfat, o davranışı işlemedeki samimiyetin derecesine, işlenişteki mükemmeliyete, onun zamanında ve yerinde işlenişine göre 700 kata, hattâ daha da fazlasına kadar çıkar. Âhiret’te bunun karşılığı Cennet’te bu şekilde verileceği gibi, ayrıca Allah’ın, bizzat fazlından, kereminden o davranış için takdir buyurup vereceği daha fazla mükâfatlar da vardır ki, bunların ne olduğunu burada tam bilemez ve kestiremeyiz. Çünkü, bir hadis-i şerifte buyrulduğu üzere Cennet, dünyada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hayal gücünün hayal edemediği nimetlerle doludur. Âyetteki fazlalık buna işaret ettiği gibi, bazı müfessirlerin anlayışına göre, Allah’ın Cemali’ni seyretmeye de işarette bulunmaktadır. Yapılan iyiliğin karşılığı bu olmasına mukabil, işlenen bir kötülük ve günahın karşılığı ise ancak kendisi kadardır; yani ona fazladan bir ceza verilmez.
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ (٢٨)
28. O gün, onların hepsini (kabirlerinden diriltip) bir araya toplar ve sonra dünyada iken Allah’a şirk koşmuş olanlara, “Siz ve Allah’a ortak tanıdıklarınız, haydi her birerleriniz yerinize!” diye emrederiz. Artık mü’minlerle onları birbirinden ayırmış, onlarla Allah’a ortak tanıdıklarının arasını da açmışızdır. Ortak tanıdıkları, onlara şöyle der: “Siz zaten hiçbir zaman bize tapmıyordunuz ki!
فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ (٢٩)
29. “Sizinle aramızda şahit olarak Allah yeter. Sizin bize taptığınızdan bizim hiç haberimiz bile yoktu.”
هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ (٣٠)
30. Orada herkes, dünyada iken ne yapmışsa kendisini onunla başbaşa bulur. Artık hepsi, gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülmüş ve dünyada iken Allah’a bir iftira olarak O’na ortaklar koşmuş olanların bütün ortakları onları kendi başlarına yüzüstü bırakıp, görünmez oluvermiştir.
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ (٣١)
31. (Ey Rasûlüm,) sor onlara: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? İşitme melekenizin ve gözlerinizin gerçek sahibi kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Kimdir kâinattaki bütün işleri çekip çeviren, bütün varlığı idare eden?” Hepsi, “Allah!” diye cevap verecektir. (*) O halde de ki: “Öyleyse şu takip ettiğiniz yolun âkıbetinden hiç çekinmez ve O’nun cezalandırmasından hiç endişe duymaz mısınız?
~Açıklama~
(*) Mekke’de müşriklerin büyük çoğunluğu kâinatın sahibi, yaratanı ve idare edeni olarak Allah’ı kabul ediyorlar, fakat kullukta ve kendi hayatlarının idaresinde O’na ortaklar tanıyorlardı. Tamamen nefislerinin tesirinde olarak, kendi hayatlarının tanzimi konusunda kendi üstlerinde bir otorite kabul etmek istemiyorlardı. Günümüz dahil olmak üzere tarihteki bütün müşrikler gibi, kendi kendilerine tanrılar icat etmişlerdi ve bu tanrılarda bir güç tanısalar ve meselâ Hubel gibi kendilerince en büyük kabul ettikleri bir put-tanrıları olsa da, esasen tanrılarının pek çoğuna hükmedenler kendileriydi; yani o tanrıları, kendi menfaatleri istikametinde kullanıyorlardı. Bu, insanlık tarihinde şirkin ortaya çıktığı ilk günden bu güne en yaygın şirk şeklidir.
Âyette sorulan sorulara belki dilleriyle “Allah” diye cevap vermeyecek materyalistler ve ateistler de vardır ve bunlar, son iki asırda her zamankinden daha fazla olmak üzere hep var olagelmiştir. Şu kadar ki, bunların âyette geçen sorulara “Allah” dememelerinin karşılığında sorulacak “Öyleyse kim?” sorusuna verebilecekleri ortak bir cevap hiçbir zaman yoktur ve olmayacaktır. Bu konuda vicdanlarında da kendilerini tatmin edecek bir cevap veremeyecek ve pek çoklarının yaptığı gibi, ‘agnostisizme’, yani lâ edriyeciliğe (bu konuda doğru nedir bilmiyoruz) anlayışına sığınacaklardır. Bununla birlikte, Kur’ân-ı Kerim’in söz konusu sorulara müşriklerin vereceğini nakil buyurduğu cevap, nefisler başka türlü ses verse de, ateistlerinki dahil hemen her vicdandan, bilhassa 22’nci âyette anılan belli şartlarda çıkacak cevaptır. Fakat, vicdanın bilhassa bu belli şartlarda verdiği bu cevap, tabiî ki iman demek değildir. İman, bilerek, içten kabullenerek varılan bir tasdiktir.
فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ (٣٢)
32. İşte, bütün bunları yapan Allah’tır sizin gerçek Rabbiniz. Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne vardır? (*) Böyle iken nasıl oluyor da yüzünüz başka tarafa çevriliyor, başka başka vadilere çekiliyorsunuz?
~Açıklama~
(*) Hak yol bir, dalâlet veya sapıklık yolları ise pek çoktur. Tarih boyu bütün peygamberlerin aynı gerçekleri tebliğ edip insanları aynı ortak gerçeklere çağırması; yaratılış, Yaratıcı, eşya ve hadiseler konusunda getirdikleri ortak inanç ve düşünce, “Ben kimim? Hayatın ve ölümün manâsı ve benden istediği nedir? Dünyaya beni kim, hangi maksatla göndermiştir? Bu dünya yolculuğunda rehberim kimdir?” gibi bütün filozofların ve düşünce adamlarının cevap aradığı sorulara aynı cevapları vermeleri, buna karşılık, peygamberlerin yolunu izlemeyen filozofların ve düşünce adamlarının her birinin kendine ait bir yol tutturup gitmesi ve söz konusu sorulara farklı cevaplar vermesi, hak yolun bir ve peygamberlerin yolu, buna karşılık dalâlet yollarının pek çok, hattâ o yollarda giden insanlar sayısınca olduğunu görmeye ve göstermeye yeter.
كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣)
33. (Bizzat kendilerinin de itiraf ettiği gerçek gün gibi ortada iken) başka başka yollarda giden bu hak yoldan çıkmışlar hakkında Rabbinin verdiği “Onlar iman etmezler!” hükmünün manâsı ve doğruluğu böylece ortaya çıkmış bulunuyor.
قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۜ قُلِ اللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ (٣٤)
34. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Allah’a ortak tanıdıklarınız içinde varlığı baştan yaratıp, sonra da (ölümlerinin ardından) onları yeniden hayata döndürecek biri var mı?” De ki: “Allah, varlığı baştan yaratır ve sonra da ölümlerinin ardından onları tekrar hayata döndürür. Böyle iken nasıl oluyor da akıllarınız çelinip, bâtıl sevdalar peşinde koşturuluyorsunuz?
قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّۜ قُلِ اللّٰهُ يَهْدِي لِلْحَقِّۜ اَفَمَنْ يَهْدِ۪ٓي اِلَى الْحَقِّ اَحَقُّ اَنْ يُتَّبَعَ اَمَّنْ لَا يَهِدِّ۪ٓي اِلَّٓا اَنْ يُهْدٰىۚ فَمَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (٣٥)
35. Yine, de ki: “Allah’a ortak tanıdıklarınız içinde gerçeğe ulaştıran biri var mıdır?” Sen, şöyle de: “Allah, gerçeğe ulaştırır. O halde söyleyin: Gerçeğe ulaştıran mı tâbi olunmaya lâyıktır, yoksa elinden tutularak doğru yolun üzerine bırakılmadıkça kendileri yol bulamayanlar mı? Ne oluyor size? Nasıl böyle yanlış hükümlerde bulunabiliyorsunuz?”
وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَنًّاۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ (٣٦)
36. Onların çoğu, ancak bir zanna takılmış gitmektedir. Zan ise, gerçek adına hiçbir şey ifade etmez. Hiç şüphesiz Allah, onlar ne yapıyorlarsa hepsini hakkıyla bilmektedir.
وَمَا كَانَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ يُفْتَرٰى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ۠ (٣٧)
37. Bu Kur’ân’ın biri tarafından uydurulup, sonra da bu uydurmanın Allah’a isnat edilmesi mümkün değildir. O, kendinden önceki (İlâhî) kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik etmekte ve bütün bu kitapların dayandığı ana esasları açıklamaktadır. Onda şüphe edilecek hiçbir taraf yoktur. (*) O, Âlemlerin Rabbi tarafından vahyedilmektedir.
~Açıklama~
(*) Kur’ân olsun, Tevrat, İncil ve diğer İlâhî kitaplar olsun, üzerine oturdukları temel prensipler açısından aralarında hiçbir fark yoktur. Bu bakımdan, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün önceki peygamberlerin Allah’ın yolu üzerinde olduklarına ve Allah’ın omuzlarına yüklediği misyonu yerine getirdiklerine, İslâm ümmeti de önceki peygamberlerin, onlara tâbi olan ümmetlerinin de hak yolda olduklarına şahadet ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerim de bütün önceki İlâhî kitapların Allah tarafından vahyedilmiş bulunduğuna, dolayısıyla Allah’ın dininin temel gerçeklerine aykırı olarak bu kitaplarda bulunan ve bulunabilecek her şeyin, daha sonra bizzat insan eliyle onlara sokulduğuna şahitlik eder. Yani Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Kur’ân ve İslâm ümmeti, İlâhî kitapları, bütün önceki peygamberleri ve onların peşinde giden ümmetlerini, daha sonra gelen ve kendilerini bu peygamberlere ve kitaplara nisbet eden nesillerin hata ve dalâletlerinden teberrî eder, temize çıkarır. Burada ifade edilmesi gereken bir diğer nokta da şudur ki: Bütün önceki İlâhî kitaplar, Kur’ân’ın Allah tarafından vahyedilmiş İlâhî bir kitap olduğuna, bütün önceki peygamberlerle birlikte, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın da Allah’ın nebîsi ve rasûlü olduğuna kesin delil ve şahittirler.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٨)
38. Yoksa, “Onu (Muhammed) uyduruyor” mu diyorlar? (Ey Rasûlüm,) de ki:“Madem öyle, eğer bu iddianızda samimi iseniz, (onun bir insan tarafından uydurulması mümkünse, vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), haydi, bu Kur’ân’ın benzeri tek bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka yardımınıza çağırabileceğiniz kim varsa hepsini yardımınıza çağırın.”
بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ (٣٩)
39. Hayır, iddialarında hiç de samimi ve tutarlı değillerdir. Onlar, hakkında kesin ve gerçekçi hiçbir bilgiye sahip olmadan ve ona tâbi olup olmanın ne getirip götüreceğini, onun va’d ve tehditlerinin henüz gerçekleşip gerçekleşmediğini nazara almadan Kur’ân’ı yalanlamaya kalktılar. Onlardan öncekiler de, kendilerine gönderilen kitapları böyle yalanlamışlardı. Yanlış ölçüp, yanlış tartan böylesi zalimlerin sonu ne oldu gör!
وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهِ۪ۜ وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ۟ (٤٠)
40. Onların (Mekke halkının) içinde Kur’ân’a inanmış ve ileride inanacak olanlar bulunduğu gibi, onların içinde ona inanmayan ve inanmayacak olanlar da vardır. Senin Rabbin, o bozguncuları çok iyi bilmektedir.
وَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ ل۪ي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْۚ اَنْتُمْ بَرِ۪ٓيؤُ۫نَ مِمَّٓا اَعْمَلُ وَاَنَا۬ بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ (٤١)
41. Eğer seni (getirdiğin Mesaj itibariyle) yalanlamaya devam ederlerse, sen de ki: “Benim yaptıklarım bana, sizin yaptıklarınız size; siz benim yaptıklarımdan sorumlu değilsiniz; ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu değilim.”
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ (٤٢)
42. İçlerinde seni dinlemeye gelenler de var. Ama hele bir de hiç düşünüp akletmiyorlarsa, sağırlara sen mi duyuracaksın?
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ (٤٣)
43. İçlerinde sana bakanlar da var. Fakat üstelik bir de basiretleri kapalıysa, körleri sen mi doğru yola ileteceksin? (*)
~Açıklama~
(*) Gözün karası olmazsa beyazı işe yaramaz ve o göz, görmez. Gerçeği görmek için de dimağ (akıl) gözün akı; kalb, karası gibidir. Aklın nûru, asıl kaynağı olan kalbin ışığı ile birleşmezse ortaya karanlık çıkar. Dimağ veya akıl, kalbin ışığını yansıtmada güneşe mukabil ay gibidir. İmanın yeri kalbdir; onun ışığı ise dimağda yansır. Dimağa (akla) gelen vesvese ve şüpheler, tahkike sebep olmaları içindir; deliller, süpürge gibi bunları süpürür. Bu bakımdan, dimağ kalbdeki imanın bekçisidir ve ona çok ihtimalli şüphe ve vesveselerin girmesine mani olur. Eğer imanın yeri kalb yerine dimağ (akıl) olsa idi, hücum edecek çok ihtimalli şüphe ve vesveseler tasdike zarar verirdi. Kalb ile vicdan, imanın yeridir; kalbe gelen doğuşlar ve ilham, imana delildir. Altıncı his denilen şey, imana yoldur. Fikir ile dimağ (akıl), imanın bekçisidir. (Sözler, “Lemeât”, 980; Mektubat, 505)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـًٔا وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٤٤)
44. Şurası bir gerçek ki Allah, hiçbir şekilde insanlara zulmetmez; fakat insanlardır ki, bizzat kendilerine zulmederler.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ (٤٥)
45. Allah onların hepsini mezarlarından kaldırıp bir araya topladığı gün dünyada sanki gündüz kısa bir süre kalmış ve bu süre içinde de birbirlerini ancak tanıyıp, (unutacak kadar bile bir vakit geçmemiş) gibi hissederler. Ama (onlara çok kısa gelecek bu süre içinde) bir gün Allah ile karşı karşıya gelecekleri gerçeğini yalan sayanlar, hiç şüphesiz kendilerine yazık etmişlerdir ve doğruyu bulup muratlarına ermiş değillerdir.
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَهِيدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ (٤٦)
46. Onlar için kendilerine olan va’dlerimizin veya tehditlerimizin bir kısmını sen hayatta iken uygulamaya koysak ne değişir, seni hemen vefat ettirip koymasak ne değişir? Her halükârda hepsinin dönüşü Bizedir. Sonra Allah, yaptıkları her şeye hakkıyla şahittir.
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٤٧)
47. Her ümmet için mutlaka bir rasûl tayin edilmiştir. (*) Her bir rasûl ümmetine geldiği zaman (insanların bir kısmı ona inanır, bir kısmı inanmaz; neticede) aralarında tam bir adaletle hükmedilir ve kimseye haksızlıkta bulunulmaz.
~Açıklama~
(*) Allah (c.c.), her ümmet için mutlaka bir rasûl tayin buyurmuştur. Risalet veya Allah’ın Mesajı tek olmakla birlikte, zaman ve mekâna ait farklı şartları karşılama açısından teferruatta farklılıklar arz eder. Rasûllerden sonra, onların getirdikleri Mesaj veya Din unutulmaya, çarpıtılmaya başlamış ve Allah, Din’i ihya ve yeni şartlar için yeni kaideler koymak üzere yeni rasûller göndermiştir. Rasûller arasında gelen nebîler de o Din’i tatbik ve muhafazaya memur oluyorlardı. Derken zaman ve şartlar artık bütün dünya için tek bir Rasûl’ün ve O’nun getirdiği Din’in yeterli olacağı noktaya gelince, bu defa Cenab-ı Allah (c.c.) iki cihanın efendisi Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı vazifelendirmiştir. İslâm, kendinden önce bütün peygamberlerin tebliğ buyurduğu İlâhî din(ler)i ana kaideler açısından aynen, fakat hakikatleri daha ayrıntılı ve herkese hitap edecek derecede açılmış ve açıklanmış şekilde ihtiva eder. Önceki bütün peygamberleri mesajlarıyla birlikte kabûl eden İslâm, böylece İlâhî inayetin ve Dinî tecrübenin birliğini ve evrenselliğini tasdik ettiği gibi, bütün renk ve ırkları tek bir iman ve kardeşlikte birleştirmeyi hedef alır. Ayrıca, bir Müslüman olmak, Hz. Musa ve Hz. İsa dahil bütün peygamberlerin gerçek takipçisi olmak demektir de. Bu sebeple, meselâ Hıristiyan kelimesi Hz. İsa’nın takipçisi manâsına gelir, Musevîlik Yahudi kavmine has ırkî bir din haline getirilirken, Müslümanlar, gayr-ı Müslimler tarafından yanlışlıkla kullanılan Muhammedîlik terimini kesinlikle reddederler. İslâm’ı, onun bağlılarının anladığı tarzda anlamak isteyen bir kimse, önce Muhammedî ve Muhammedîlik terimlerini lûgatından çıkarmalıdır. İslâm için Muhammedîlik terimini kullanmak, onunla Hıristiyanlık arasında kurulan yanlış bir kıyastan kaynaklanmaktadır. Müslümanlar, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a Hıristiyanların Hz. İsa’ya baktıkları gibi bakmazlar. Hz. Muhammed, bir beşer ve bir rasûldür; –haşa– ne tanrıdır, ne tanrı oğludur, ne de tanrının insan şeklinde tecelli etmiş şeklidir. Ve O, asla bu tür iddialarda bulunmamış ve tarihte hiçbir Müslüman da O’na böyle bir gözle bakmamıştır. İslâm’ı icat ve tesbit eden de O değildir; İslâm, Allah’a ait bir dindir ve Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, onu bütün mükemmelliğiyle temsil ve tebliğ etmiştir.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٨)
48. (Fakat onlar, bu gerçeğe inançsızlık içinde) “Eğer dediğiniz doğru ise, peki bu va’d ne zaman gerçekleşecek?” demekte, (böylece inkârlarını ortaya koymaktadırlar).
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal