10.Yunus Sûresi [49-109]
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (٤٩)
49. De ki: “Allah dilemedikçe ne ben kendimden bir zararı savabilirim, ne de kendime bir fayda sağlayabilirim. Her ümmet için takdir edilmiş bir süre vardır. Bu sürenin sonu geldiğinde onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler. (*)
~Açıklama~
(*) Sebeple netice için iki ayrı kader yoktur; bu bakımdan Kader, sebeple neticeye bir bakar; yani hangi sebebin hangi neticeyi doğuracağı bellidir ve bunları takdir eden Allah’tır. Allah (c.c.), hangi sebebin hangi neticeyi doğuracağını, ne yaparlarsa ne ile karşılaşacaklarını insanlara rasûller vasıtasıyla bildirdiği gibi, tarihî tecrübeler ve sosyoloji ilmine konu olan hayatın kanunları da, bunları dünya hayatıyla ilgili olarak büyük ölçüde göstermektedir. Dolayısıyla, ümmetlerin tarih olup gitmeleri, Cenab-ı Allah’ın cebrî takdirine bağlı değildir. Cenab-ı Allah’ın takdiri, bir açıdan bilmedir; yani O’nun için dün-bugün-yarın dilimli veya yekpare bir zaman söz konusu olmadığı ve her şey O’nun nazarında tek bir noktadan ibaret bulunduğu, bütün zaman bir nokta halinde olduğu için O, olacakları sebepleriyle birlikte yazar. İnsanlar, kendi iradelerine dayalı olarak işler ve kendi tercih ve davranışlarının neticeleriyle karşılaşırlar. Her bir ümmet için son mutlak ve cebrî bir kanun olmamakla birlikte tarih, sonu gelmeyen bir ümmete de şahit olmamıştır.Ama bu sonu hazırlayan ve hak eden, her zaman için bizzat ümmetlerin kendileridir. Hattâ Kıyamet’in gelmesine sebep de, yine bizzat insanlığın kendisi olacaktır.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا اَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ (٥٠)
50. De ki: “Allah’ın cezası size gece veya gündüz gelip sizi yakalayıverse ne yapabilirsiniz, hiç düşündünüz mü?” Böyle iken, hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçlular neye güvenerek bu cezanın hemen gelivermesini istiyorlar?
اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِهِ۪ۜ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ (٥١)
51. Olacak olan olduktan sonra mı O’na iman edeceksiniz? (Ama o gün size denecek şudur:) “Şimdi mi? Artık çok geç! Hem siz, bu cezanın hemen gelivermesini istemiyor muydunuz!”
ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ (٥٢)
52. Daha sonra, (her şeyi yanlış ölçüp yanlış değerlendirmiş ve yanlış hüküm vermiş olan) o zalimlere şöyle denir:“Tadın bakalım şu daimî azabı! Dünyada iken yaptıklarınızla neyi kazanmışsanız, ondan başka bir şeyin karşılığını görecek değilsiniz ya!”
وَيَسْتَنْبِؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ۟ (٥٣)
53. “Sahi, gerçekten doğru mu bu?” diye senden haber almak isterler. De ki: “Evet, Rabbime yemin olsun ki doğrunun ta kendisi; ve siz, o azaba asla mani olabilecek değilsiniz.”
وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٥٤)
54. Öyle ki, (Allah’a şirk koşarak veya O’nu hiç tanımayarak) kendine zulmeden her kim olursa olsun, keşke yeryüzünde ne var ne yok hepsi ona ait olsa da, tamamını verip bu azaptan kurtulsa ister. O gün azabı görünce korkudan nutukları tutulur ve içten içe duydukları pişmanlığı açığa bile vuramazlar. O gün insanların aralarında tam adaletle hükmedilir ve kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz.
اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٥٥)
55. İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. Yine iyi bilin ki, Allah’ın va’di haktır, fakat insanların çoğunun ilimle alâkası olmadığından bunu da bilmezler.
هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٥٦)
56. Hayatı veren de O’dur, ölümü veren de O’dur ve O’na dönmektesiniz.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (٥٧)
57. Ey insanlar! Şurası bir gerçek ki,size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine (kalblerdeki bilhassa manevî hastalıklara) bir şifa ve mü’minler için her bakımdan hidayet kaynağı ve tam bir rahmet geldi.
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٥٨)
58. (Ey Rasûlüm,) de ki: Ancak Allah’ın lütf u keremiyle ve rahmetiyle, evet sadece bununla sevinip ferahlasınlar. Çünkü bu, onların dünyalık olarak toplayıp biriktirdikleri her şeyden daha hayırlıdır.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًاۜ قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ (٥٩)
59. De ki: “Bakmaz mısınız, Allah sizin için rızık indiriyor, (*) siz ise kalkıp onun bir kısmını haram bir kısmını helâl yapıyorsunuz?” Yine de ki: “Söyleyin bana: Allah mı bu konuda size izin verdi? Veya siz koyduğunuz keyfî hükümlerle Allah’a iftira ediyor olmayasınız?”
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, yağmur gibi, rızkın da, hattâ demirin de (57: 25) Allah tarafından indirildiğini belirtir. O, bununla rızkın ve nimetin kaynağının Allah’ın rahmeti, fazl u keremi olduğunu ve dolayısıyla çok yüksek bir makamdan geldiklerini vurgular. Burada, bilhassa yerden kalkan hemen hemen bütün nimetlerin yağmura muhtaç olduğuna, onun ise gökten geldiğine de ima vardır.
وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟ (٦٠)
60. Kendilerince hükümler uydurup Allah’a iftira edenler acaba Kıyamet Günü hakkında ne düşünüyorlar? Şurası bir gerçek ki Allah,insanlara karşı büyük lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu, (sözle olsun, kalble olsun, davranışlarıyla olsun) şükretmekte değillerdir.
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا اِذْ تُفِيضُونَ فِيهِۜ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦١)
61. Hangi durumda bulunursan bul,O’ndan gelen ve Kur’ân’da yer alan âyetlerden hangilerini okuyor olursan ol ve (ey insanlar),hangi işi yapıyor olursanız olun, o işe dalıp gittiğiniz andan itibaren mutlaka üzerinizde şahidiz. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığınca bir şey bile Rabbinden gizlenemez; yine bundan daha küçüğü veya daha büyüğü her ne varsa, mutlaka içinde her şeyin yer aldığı apaçık bir Kitap’ta (*) kayıtlıdır.
~Açıklama~
(*) “Apaçık Kitap” için bkn. En’âm Sûresi/6:59, not 13.
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ (٦٢)
62. İyi bilin ki, Allah’ın velîleri (*) için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
~Açıklama~
(*) Velî kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de çok kullanılan ve üzerinde durulması gereken önemli kavramlardan biridir. Yerine göre, sahiplenen, bir başkasının işlerini üzerine alan, yönetici, koruyucu, müttefik, işlerin kendisine bırakıldığı vekil, yakın dost, sırdaş gibi kelimelerle karşılamaya çalıştığımız bu kavram, aslında bu manâların hepsini de ihtiva etmektedir. Şu kadar ki, asıl manâsı, meselâ “bir öğrencinin velîsi” dendiğinde ne anlaşılıyorsa işte velî öncelikle o manâyadır. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim, Allah’tan başkasını velî, yani sahip, koruyucu, kendisine sığınılan, işler kendisine havale edilen merci edinmeyi şirk sayar.
Kur’ân-ı Kerim’de buyrulduğu ve vurgulandığı üzere, Allah, mü’minlerin velîsidir (Bakara Sûresi/257; Âl-i İmran Sûresi/68; En’âm Sûresi/127; A’râf Sûresi/155 vs.); BUNA KARŞILIK, kâfirlerin velîleri ise tağut, yani Allah’a isyanla, O’nun dininden başka dinler, sistemler icat edip, insanları bu din veya sistemlere zorlayan azgınlardır (Bakara Sûresi/257.) Allah’ın mü’minlerin velîsi olmasının en açık manâsı ve fonksiyonu, onları zihnî, manevî/kalbî, içtimaî, ekonomik ve siyasî her türlü karanlıklardan nûra çıkarmasıdır (Bakara Sûresi/257).
Tağut ise, kâfirleri Cenab-ı Allah’ın göklerin ve yerin nûru, ışığı, aydınlığı olan nûrundan (Nûr Sûresi/35) mahrum bırakır; onları her türlü karanlığa, karanlık üstü karanlıklara iter (Bakara Sûresi/2: 257). Allah’ın mü’minler üzerinde velâyetini sebepler planında ise Rasûl ve namazı hakkıyla kılan, rükûda, secdede, zekâtı da tam veren, yani bedenî-malî bütün ibadetlerini hakkıyla yerine getiren mü’minler yürütür (Mâide Suresi/55). Mü’minler de birbirlerinin velîleri olmakla (Âl-i İmran Sûresi/28; Enfal Sûresi/72), velâyetin ana fonksiyonu, velîsi bulunduğu kimseleri karanlıklardan nûra çıkarmaktır. Bu da, Allah’ın dinini, İslâm’ı sahiplenme, ona hizmet etme, İslâm ile insanların imdadına koşma demektir. Dolayısıyla Allah’ın velîleri, Hz. İsa’nın “Allah’a (giden bu yolda) yardımcılarım kimlerdir?” sorusuna, çağrısına havarilerin, “Biziz Allah’ın yardımcıları, (yani Allah’ın yolunun, dininin yardımcıları)!” diyerek cevap vermesinde ifade olunduğu üzere (Âl-i İmran Sûresi/52), Allah’ın, yani O’nun dininin, yolunun yardımcıları, mü’minler arasında Allah’ın insanları her türlü karanlıklardan nûra çıkarması için üzerlerine düşen sebep ve vesile olma vazifesini en iyi ve en ihlâsla yerine getirenlerdir. Ki bu insanlar, Allah’a en yakın olanlardır. Bu manâları teyit eden bir başka âyette de “Ey iman edenler! Eğer Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz.” (Muhammed Sûresi/7) buyrulmaktadır. Demek oluyor ki, Allah’ın velîleri, dünyada Allah’ın yardımına, desteğine mazhar, özellikle de Âhiret’te kendileri için herhangi bir korkunun söz konusu olmayacağı ve üzülmeyecek kimseler, hayatlarını O’nun dinine yardıma, desteğe, hizmete adayanlardır. Bu, velâyet-i kübra, yani büyük velîliktir ve bu misyon, öncelikle rasûllerin, nebîlerin ve nübüvvet dışında onlara mirasçı olanların, asfiyâ diye anılan insanların misyonudur. Bu misyon, Allah’ın yoluna adanmış olmayı, ayrıca ilim, kâmil ve mükemmel iman, İslâm’ı tam tatbik, günahlardan kaçınma, takva, ihsan, rıza gibi pek çok hasletlere sahip olmayı gerektirir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 2:60–61)
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ (٦٣)
63. Onlar, hakkıyla iman etmişlerdir ve daima kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olarak (teşriî, tekvinî bütün hükümlerinde) O’na karşı gelmekten sakınır ve vazifelerini yerine getirirler.
لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُۜ (٦٤)
64. Onlar için dünya hayatında da Âhiret’te de (Allah’ın rızası, ebedî saadet ve başarı) müjdesi vardır. Allah’ın hükümlerinde olsun, verdiği sözlerde olsun asla değiştirme olmaz. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.
وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَمِيعًاۜ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦٥)
65. (Ey Rasûlüm,) onların söyledikleri seni üzmesin. Şurası bir gerçek ki, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır. O, Semî‘ (her sözü hakkıyla İşiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla Bilen)dir.
اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ (٦٦)
66. İyi bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa, (yaratıkları ve kulları olarak) Allah’a aittir. Allah’a (ulûhiyet, rubûbiyet ve melikliğinde) ortaklar tanıyıp onlara da dua ve ibadet edenler, (gerçekte Allah’a ortak olabilecek birtakım ilâhlar, rabler, melikler bulmuş da, onlara) tâbi oluyor değillerdir. Onlar, başka değil, ancak kuru bir zanna tâbi olmakta ve ancak nefsanî ölçülere, keyiflerine ve menfaatlerine göre konuşmaktadırlar.
هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٦٧)
67. O Allah ki, dinlenip sükûnete eresiniz diye sizin için geceyi var etti ve gündüzü de görme ve çalışma vakti ve vesilesi kıldı. (Allah’ın vahyine ve hükümlerine) kulak verecek (ve hayatını onların ışığında yaşayacaklar) için bunda nice deliller ve ibretler vardır.
قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٦٨)
68. Müşrikler, “Allah, çocuk edinmiştir!” iddiasında bulunmaktadırlar. Haşa! O, bundan mutlak manâda münezzehtir. O’dur hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ve her şeyin mutlak sahibi. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kaldı ki, bu konuda elinizde hiçbir delil de yok. Allah hakkında kesin bilgi sahibi olmadan konuşuyor, O’na rastgele isnatlarda mı bulunuyorsunuz?
قُلْ اِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ (٦٩)
69. De ki: “Allah hakkında yalan uydurup O’na iftira atanlar, hiçbir şekilde asla kurtuluş yüzü görmezler.”
مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟ (٧٠)
70. Olsa olsa sadece dünyada bir müddet geçinip giderler; ardından hepsinin dönüşü Bizedir; sonra da Biz, böyle sürekli küfür içinde bulunmuş olmalarından dolayı onlara o çok çetin azabı tattırırız.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْكِيرِي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ (٧١)
71. Onlara Nuh’un ibret dolu kıssasını (özetle) anlat: O, halkına şöyle demişti: “Ey halkım! Eğer mevcut konumumla aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini okuyup onlarla öğüt vermem size ağır geliyorsa, şunu bilin ki ben, yalnızca Allah’a güvenip dayandım. Siz de bir araya gelip, bana karşı nasıl bir yol izleyeceğiniz konusunda anlaşın ve Allah’a ortak tanıdıklarınızı da yardımınıza çağırın. Böyle yapın ki, sonra keşke şöyle yapsaydık, böyle yapsaydık demeyesiniz! Sonra da, bana hiç mühlet vermeden, hakkımdaki hükmünüzü hemen uygulayın!
فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٧٢)
72. “Eğer benim tebliğimden ve öğütlerimden yüz çevirecek olursanız, (benim kaybedeceğim hiçbir şey yoktur); çünkü ben sizden bir ücret beklemiyorum ki! Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır ve bana emredilen de,O’na tam teslim olmuş (Müslüman)lardan olmamdır.”
فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ (٧٣)
73. Fakat halkı Nuh’u dinlemedi ve O’nu yalanladılar; Biz de neticede O’nu ve gemide yanında bulunanları kurtarıp, onları yeryüzünde halifeler olmak üzere hayatta bıraktık; âyetlerimizi yalanlayanları ise (tufanda) boğduk. Bak, gittikleri yolun âkıbeti konusunda uyarılanların sonu nasıl oldu gör!
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَدِينَ (٧٤)
74. Sonra, Nuh’un arkasından her biri kendi halkına olmak üzere daha pek çok rasûller gönderdik. Onlar, kavimlerine gerçeğin apaçık delilleriyle ve mucizelerle geldiler; ne var ki kavimleri, o rasûllerin getirdiği gerçeği yalanlamakta ısrar etmekle (artık kalbleri mühürlenmiş olduğundan), kendilerine gösterilen mucizelere de inanmadılar. Haddi aşanların kalblerini işte böyle mühürlüyoruz. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyette sözü edilen rasûllerin ibret dolu kıssaları için bkn. A’râf Sûresi/65–102.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ (٧٥)
75. Sonra o rasûllerin ardından Musa ve Harun’u yine âyetlerimizle (apaçık delil ve mucizelerimizle) Firavun’a ve O’nun ileri gelen yetkililerine gönderdik; fakat onlar da büyüklenip, iman etmeyi kibirlerine yediremediler ve sürekli günah hasadıyla meşgul inkârcı bir topluluk olarak kalmakta ısrar ettiler.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُبِينٌ (٧٦)
76. Tarafımızdan kendilerine gerçek ulaşınca, “Bu”, dediler, “besbelli bir büyü!”
قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ (٧٧)
77. Musa, şöyle cevap verdi:“Size gelmiş bulunan gerçek hakkında mı böyle diyorsunuz? Bu bir büyü ha? Fakat büyücüler asla umduklarına ermez, kurtuluş yüzü görmezler ki!”
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ (٧٨)
78. “Sen” dediler, “bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de, bu ülkede üstünlük ve hakimiyet ikinizde kalsın diye mi bize geldin? Hayır hayır, (ey Musa ve Harun,) biz size asla inanacak değiliz!”
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ (٧٩)
79. Firavun, “(Ülkede) ne kadar maharetli büyücü varsa hepsini toplayın!” diye emretti.
فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ (٨٠)
80. Büyücüler toplanıp gelince Musa onlara, “Elinizde atacağınız ne varsa atın!” dedi.
فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ (٨١)
81. Büyücüler, (iplerini ve değneklerini) attılar (ve büyük bir büyü sergilediler). Musa, “Bütün yaptığınız büyüden ibaret,” dedi (ve şöyle devam etti): “Allah, onun tamamını boşa çıkaracak ve bâtıl olduğunu ortaya koyacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işlerine düzen ve kalıcılık vermez.
وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟ (٨٢)
82. “Ve Allah, hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular hoşlanmasa da, bizzat Kendi hükümleri, icraatı ve eşyada geçerli kanunlarıyla hakkı üstün kılıp, onun hak olduğunu gösterir.”
فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهِ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ (٨٣)
83. Halkı arasında Musa’ya yeni nesil bazı gençlerden başka iman eden olmadı; Firavun’un ve (servet ve mevkilerini kaybetmemek için Firavun idaresiyle işbirliği halinde bulunan) içlerindeki “eşraf” takımının kendilerine işkence yapmalarından korkuyorlardı; (o gençler ise, bu korkuya rağmen iman ettiler). Gerçekten Firavun, o ülkede zorba bir hakimiyet kurmuştu ve gerçekten hak-hukuk tanımaz zalimlerdendi.
وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ (٨٤)
84. Musa, halkına, “Ey halkım! Eğer hakikaten Allah’a iman etmişseniz, eğer bütün varlığınızla O’na teslim olmuş (Müslüman)-larsanız, o halde O’na dayanıp güvenin!” diye öğüt veriyordu.
فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَۙ (٨٥)
85. Onlar(dan iman edenler de), (halleriyle ve sözleriyle) “Ancak Allah’a dayanıp güvendik!” diyor ve (dua dua yalvarıyorlardı): “Rabbimiz! Bizi şu zalimler topluluğunun işkencelerine maruz bırakarak, onlar için bir imtihan unsuru yapma!
وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ (٨٦)
86. “Bizi rahmetinle şu kâfirler güruhundan kurtar!”
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخِيهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (٨٧)
87. Musa’ya ve kardeşine, “Halkınız için Mısır’da (sığınak ve Allah yolunda bir araya gelme vazifesi görecek) birtakım evler hazırlayın; (bütün bir ümmet olarak) evlerinizi (birinden diğerine geçilebilecek ve birbirine destek olacak şekilde) organize edin ve Allah’a yönelme yerleri haline getirerek, namazı hakkıyla kılın!” diye vahyettik. (Ve ey Musa!) Mü’minleri müjdele!
وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ زِينَةً وَاَمْوَالًا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ (٨٨)
88. Musa, Allah’a şöyle yalvarıyordu: “Rabbimiz! Sen, Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine dünya hayatında göz kamaştırıcı bir debdebe ve bol servet verdin; (bunlara dayanarak) insanları Sen’in yolundan saptırıp dalâlet vadilerine atıyorlar Rabbimiz! Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki, o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.”
قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (٨٩)
89. Allah, (Musa ve Harun’a) şöyle buyurdu: “Duanız kabul edilmiştir; (şu kadar ki, isteklerinizin gerçekleşmesi sebepler planında davranışlarınıza bağlı olduğundan), siz de hiçbir sapma göstermeden üzerinize düşeni yerine getirin ve ilimle alâkası olmayıp, cahilce hareket edenlerin yollarına tâbi olmayın.”
وَجَاوَزْنَا بِبَنِ۪ٓي إِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذِ۪ٓي اٰمَنَتْ بِهِ بَنُٓوا اِسْرَٓاءِيلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٩٠)
90. Derken, İsrail Oğulları’nı denizden geçirdik; o esnada Firavun ve ordusu tam bir hak tanımazlık, taşkınlık ve düşmanlık içinde peşlerinden geliyordu. (Musa ve yanındaki mü’minler için açılan yoldan denize girdiklerinde sular birden üzerlerine kapanıp da) kendisini yutma noktasına gelince Firavun,“İnandım ki, İsrail Oğulları’nın inandığından başka ilâh yoktur ve O’na tam teslim olmuş (Müslüman)lardanım!” dedi.
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (٩١)
91. Şimdi mi? Şurası bir gerçek ki,bundan önce hep isyan içinde yaşadın ve bozgunculardan biriydin.
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟ (٩٢)
92. Ama bugün, (ebedî hayatın adına hiç faydası olmayacak şu yeis halindeki imanına mükâfat olarak) seni bedeninle kurtaracak ve vücudunu (bu denizde çürümeye bırakmayıp) dışarı çıkaracağız ki, senden sonra gelecekler için bir ibret, bir delil olsun.(*) Doğrusu, insanlardan pek çoğu âyetlerimize, ibret kaynağı delillerimize karşı kayıtsızdır.
~Açıklama~
(*) Firavun’un boğulmasını anlatan bu âyetiyle Kur’ân, şu manâyı da ima etmektedir: Bütün firavunlar tenasühe inanıyor ve kendilerini güya ebedîleştirmek için cesetlerinin mumyalanmasını emrediyorlardı. Bu sebeple onların cesetleri günümüze kadar gelmiştir. Hz.Musa zamanında yaşamış bulunan Firavun’un cesedi mumyalanmamış olmakla birlikte, 19’uncu asrın sonlarına doğru Nil kenarında secde vaziyetinde bulundu. Onun cesedinin günümüze kadar gelmesini sebeplerüstü olarak Cenab-ı Allah sağlamıştı. Onun cesedinin çürümeyip çıkarılacağını Kur’ân’ın asırlar öncesinden haber vermesi, Kur’ân’ın bir başka mucizesidir.
وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٩٣)
93. İsrail Oğulları’nı, kendilerine (dünyada) va’dedilen her şeyi rahatlıkla bulabilecekleri mübarek bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz, helâl ve sağlıklı rızıklar lütfettik. Fakat, hem de kendilerine (doğrunun, gitmeleri gereken yolun ve ne yaparlarsa ne ile karşılaşacaklarının) bilgisi geldikten sonra (aralarındaki rekabet ve hasetten kaynaklanan tecavüzler sebebiyle) ihtilâflara düştüler. Elbette Rabbin, ihtilâf edip geldikleri hususlarda aralarında Kıyamet Günü hükmünü verecektir. (*)
~Açıklama~
(*) Özünde ve temelinde Hz. Musa’nın yer aldığı İsrail Oğulları’nın kıssası, bilhassa bütün milletlerin tarihine örnek bütün bir tarih olması ve İsrail Oğulları’nın insanlık tarihindeki yeri açısından Kur’ân-ı Kerim’de kendisine en çok yer verilen kıssadır. Bazen tekrarlar ihtiva ediyor gibi görünen bu kıssa, esasen zikredildiği her sûrede o sûrenin ana konularıyla münasebet içinde ve bu konular açısından ele alınmaktadır. Meselâ, bu sûrede nasıl Hz. Nuh’un kıssası, bu yüce rasûlün kavmine meydan okuması ve bu meydan okumada Allah’a olan tevekkülünün, misyonuna itimadının enginliği ve neticede Allah’ın yardımına mazhar olup, kendisiyle birlikte mü’minler kurtulurken inkârda diretenlerin helâki noktasında zikredilir ve A’râf Sûresi’nde kısmen etraflı anlatılan Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb’ın kıssalarına sadece neticeleri ve bu neticeye götüren sebeplerle temas edilip geçilirken, İsrail Oğulları’nın kıssası da, aynı şekilde Hz. Musa’nın misyonunun esası, O’nun tebliğine karşı çıkan Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin bu misyon karşısında fikrî ve sonra da nihaî-maddî mağlûbiyeti, buna karşılık, İsrail Oğulları’nın nihaî zaferi ve bu zafere götüren asıl saik açısından ele alınmaktadır. Hepsinin özü, bütün rasûllerin aynı esasla, Tevhid esasıyla geldiği, bu esası ispat sadedinde kendilerine mucizeler ve daha başka apaçık deliller verildiği, onlara karşı çıkan ve karşı çıkmakta diretenlerin, bir ilme veya delile dayalı olarak değil, tamamen nefsânilik, şartlanmışlık, gurur, kibir gibi sâiklerle karşı çıkıp direttikleri, rasûllerin ve beraberlerindeki mü’minlerin bu diretme ve maruz bırakıldıkları işkencelere sabır ve Allah’a tevekkülle dayandıkları, neticede rasûller ve mü’minler dünyada da kurtulurken, inkârda diretenlerin ise dünyada da Âhiret’te de kaybettikleri gerçeğidir. Böylece, Mekke’de çok zor şartlar altında bulunan mü’minler teselli edilmekte, yollarının esası kendilerine anlatılmakta ve mukadder netice önlerine konarak, sabır ve tahammülleri takviye edilmekte, bir de, dünyada muvaffakiyete ulaştıktan sonra, hem de nasıl davranırlarsa ne ile karşılaşacakları kendilerine apaçık belli olduğu halde düşebilecekleri ihtilâflar karşısında kısmen ikaz edilmektedirler.
فَاِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَۙ (٩٤)
94. Sana (Musa ve Firavun’la ilgili olarak) indirdiğimiz bütün bu bilgilerin gerçekliği konusunda farz-ı muhal şüphe duyacak olursan, senden önce (gelip kendilerine Kitap verilmiş olan ve o) Kitab’ı okuyanlara sor; (şüphesi olanlar da, aynı şekilde sorsunlar). Hiç şüphesiz Rabbinden sana gerçeğin ta kendisi gelmiştir; dolayısıyla nasıl bundan senin şüphen yoksa, (herhangi bir kimsenin şüphe duymasına da mahal yoktur).
وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٩٥)
95. Elbette Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olmayacaksın (ve başkaları da olmamalı. Sen, yolunun doğruluğuna olan sarsılmaz inancın ve Allah’a mutlak itimat ve tevekkülünle vazifene devam et); aksi bir tutum, (dünya da Âhiret’te de) kaybedenlerden olmaya sebeptir. (*)
~Açıklama~
(*) Yukarıdaki âyetler, Peygamber Efendimizin, kendisine gelen vahiy ve okunan kıssalar konusunda herhangi bir şüphe taşıdığı gibi bir imada bulunuyor değildir.
Bu hususta zorlamalı te’villere gidilmişse de, söz konusu âyetler, siyak ve sibak, yani kendilerinden önce veya sonra gelen âyetler veya içinde bulundukları metin açısından ele alındığında, manâ ve maksatlarının açık olduğu görülecektir. Şöyle ki: Rasûl-i Ekrem efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, müşriklerin alayları, inkârları, kendisine ve mü’minlere karşı işkenceye varan kötü muameleleri karşısında bunalıyordu. Vahiy nedir bilmeyen, risaletten habersiz, bütün melekeleriyle dünyaya ve maddeye hapsolmuş insanlara dünya ve fizik ötesinden, vahiyden; görülmeyen, beş duyunun algı sahası gibi hayal ve tasavvurun alanına da girmeyen Allah ile münasebetten, ayrıca, haklarında hiçbir şey okumadığı, ihtimal o güne kadar da hiçbir şey duymadığı asırlarca önce geçmiş hadiselerden ve mucizelerden bahsediyordu. Bütün bu bahisler karşısında muhatapların nasıl bir tavır takınacağı ortadadır. Daha henüz çok az sayıda mü’minin olduğu bir zamanda böyle konulardan bahsetmek, çok güçlü müşriklere meydan okumak ve “gelecek bize aittir” demek, kolay değildi. Ama o, bütün bunları misyonuna olan sonsuz itimat içinde söylüyordu. Tabiî bu söylediklerine mü’minlerin de inanması gerekiyor, onlar ayrıca, sabır ve tahammül konusunda takviye istiyorlardı.
Böyle bir atmosferde Cenab-ı Allah (c.c.), vahiy, risalet ve anlatılan kıssalar konusunda Efendimiz’e hitap ederken, esasen mü’minleri teselli ve takviye ediyor; inancında zerrece şüphesi olmadığı açık ve olması da mümkün bulunmayan bir insana, bir rasûle böyle hitap etmekle, mü’minleri en ufak bir şüphe duymanın yanlışlığı konusunda uyarıyor ve müşriklerin inkârlarından asla etkilenmemeleri, önceki kavimlerde olup bitenlerin Allah’ın sünneti, yolu olduğu, dolayısıyla aynısının yaşanabileceği hususunda Rasûlüllah’a da, mü’minlere de takviye ve tesellide bulunuyordu. “Nasıl Firavun ve kavmi inanmamış, fakat Firavun gibi, tarihin küfür bataklığına batmış en azılı despotlarından biri, Allah’ın daha dünyada gösterdiği azabı, boğulmayı görünce faydasız da olsa inanmak mecburiyeti hissetmişse, Kur’ân karşısında Firavunane diretenler de hayatlarında inanmasalar da, benzer bir azap başlarına geldiğinde, en azından ölüm acısıyla başbaşa kaldıklarında aynen Firavun gibi iman ikrarında bulunacak, fakat bu, kendilerine fayda vermeyecektir. Dolayısıyla, onların inanmaması, şevkinizi kırmasın, inancınızda sizi sarsıntıya uğratmasın” denmek istenmektedir.
اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَۙ (٩٦)
96. (İnkârda ısrarlarından dolayı) haklarında Rabbinin verdiği azap hükmü kesinleşmiş olanlar iman etmezler,
وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ اٰيَةٍ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ (٩٧)
97. Kendilerine her türlü delil ve mucize de gelmiş olsa bile. Meğer ki, o pek acı azabı görmüş olsunlar.
فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا اِيمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۜ لَمَّٓا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حِينٍ (٩٨)
98. (Allah’tan azap hükmü sadır olduktan sonra) iman edip de imanı kendilerine fayda veren tek bir memleket halkı olsun bulunsaydı! (Böyle bir şey asla vâki olmadı.) Sadece Yunus’un halkı müstesna ki, onlar iman edince Biz de üzerlerinden dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırıp, bir süre daha dünyada kalmalarına müsaade buyurduk. (*)
~Açıklama~
(*) Daha önce de yeri geldikçe açıklama ihtiyacı duyduğumuz gibi, Allah için zaman ve mekân söz konusu olmadığından, O’nun takdiri, olanları, olacakları bilmesi ve ona göre yazmasıdır. Bu bakımdan, tarih için cebrî kanunlar yoktur; cebrîlik sadece, insanlar ne yaparlar, nasıl davranırlar, hangi yolu takip ederlerse ne ile karşılaşırlar noktasındadır; çünkü bunu tayin eden Allah’tır; insanlar bu sahada söz sahibi değildirler. Allah (c.c.), bunu da insanlara gönderdiği rasûller ve indirdiği kitaplar vasıtasıyla açıkça bildirmiştir. İşte Meşiet’in mutlak hakimiyeti bu noktadadır. Meşiet’in mutlak hakim olduğu bu noktada, yani insanlar ne yaparlarsa, nasıl davranırlarsa ne ile karşılaşırlar noktasında önemli bir kanun da, bir fert veya toplum hakkında Cenab-ı Allah’tan sâdır olmuş bir hükmün geri çekilebileceğidir. Bu, namlusundan çıkmış ve hedefe doğru gelen bir kurşun veya güllenin havada iken infilâk ettirilmesi gibidir. Allah (c.c.), insanın veya bir toplumun başına gelecekleri, onlara bazen rüya gibi, hiss-i kable’l-vuku gibi değişik yollarla bildirir. Bunu anlayan insan veya toplum, hemen gereken tedbiri alırsa, başına gelecek musibet akim kalabilir. Bilhassa günahlar sebebiyle gelecek böyle bir musibeti önlemenin yolu istiğfar, dua, sadaka ve insanın halini düzeltmesidir. Hz. Yunus’un kavmi bunu yapmış, bu büyük peygamberin kendilerini terketmesi üzerine başlarına gelecek musibeti görmüş, hemen iman edip topluca istiğfara yönelmiş ve ıslah-ı halde bulunmuşlardır. Bir hadis-i şerifte,“Korku, belâyı def etmez. Belâyı def edecek, ancak dua ve sadakadır.” (Kenzü’l-Ummâl,HN:3123) buyurulur.
Hz. Yunus’un Hz. İsa’dan yaklaşık sekiz asır önce yaşadığı Eski Ahit araştırmalarında ifade edilmektedir. O, Asurlular döneminde Ninova’ya (Musul) gönderilmiş, kavminin inkârda diretmesi üzerine, “Allah, her zaman benim vekilimdir; nereye gitsem rızkımı verecek O’dur.” inancı içinde kavmini terketmişti (Enbiyâ Sûresi/87). Bir gemiye binip denizde yol alırken, gemi fırtınaya tutuldu. Kitab-ı Mukaddes’e göre Hz. Yunus (a.s.), bunun kendi hatasından ileri geldiğini söyledi ve gemiciler onu denize attılar. Fakat Kur’ân’a göre (Sâffât Sûresi/140) gemi çok doluydu ve yolcular kura attılar. Kur’ân’ın böyle bir ayrıntıya yer vermesinden, geminin fırtınaya tutulduğu ve yükünü hafifletmek için içlerinden bazılarını denize bırakmak maksadıyla yolcuların aralarında kura çekmiş olabileceği sonucuna varabiliriz. Büyük bir balığın gemiye musallat olmuş ve yolcuları kurtarmak için ona yem olarak içlerinden birinin kura ile belirlenip atılmış olabileceği yorumu da makûl bir yorum olarak görülmektedir. Kuranın isabet ettiklerinden biri de Hz. Yunus idi veya kura sadece O’na isabet etti. O’nu büyük bir balık yuttu; O ise, Allah’ı sürekli tesbih eden bir kul olarak, balığın karnında da Allah’ı tesbihe devam etti. Sonunda, Allah’ın izniyle balık onu sahile bıraktı. Bu arada, azap alâmetlerini gören kavmi küfürden vazgeçerek, günlerce Allah’a yalvardı. Hz. Yunus da kavmine döndü ve 100.000 kişi ve artan sayıda insan ona iman etti (Sâffât Sûresi/137–148). Hz. Yunus’un kavminin bu şekilde kurtulmasında, Hz. Yunus’un maruz kaldığı musibete İlâhî bir mükâfat da söz konusudur. Çünkü, mü’min için her musibet bir hatanın neticesi, istiğfarla kendisinden dönüldüğünde hemen verilen ve ileride verilecek iki mükâfatın da sebebidir. Peygamberler için ise hatadan çok manevî terakkî söz konusudur; en azından öyle değerlendirilmelidir.
Kur’ân’a aşırı akılcı yaklaşımda bulunan bazıları, Hz. Yunus’un balığın karnına düşüp, Allah tarafından oradan kurtarılmasını te’vile yeltenmekte ise de, bu, bir mucize olarak gerçekleşmiştir ve gerçekleşmesi de mümkündür. 1891 yılında İngiltere’de balina avı yapan bir balıkçı denize düşmüş ve bir balina onu yutmuştur. Bu balina 60 saat sonra ölü olarak bulununca, balıkçı onun karnından canlı olarak çıkarılmıştır. (Urdu Digest, Şubat 1964 sayısından nakl. Tefhîmü’l-Kur’ân, 5:41)
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًاۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٩٩)
99. Eğer Rabbin öyle dilemiş olsa (ve insanlara irade vermeyip onları mecbur bıraksa) idi, yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, sen de mü’min olsunlar diye elbette insanları zorlayacak değilsin!
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ (١٠٠)
100. Allah’ın (hikmetine bağlı) izni olmadan hiç kimse iman edecek değildir. Allah, düşünüp akletmeyenlerin üzerine murdar bir darlık, bir sıkıntı verir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, tefekkür, akletme, tezekkür (hatırlama, dikkate alma), teemmül (düşünüp değerlendirme), tedebbür (üzerinde durma), basiret (görebilme), işitebilme, ilim sahibi olma gibi, hemen hepsini kalbin faaliyetleri olarak zikrettiği, bizim ise zihnî faaliyetler olarak gördüğümüz faaliyetlere çok önem verir. Bunlara, kalbe ait melekeler (fakülteler) gözüyle de bakabiliriz. Kur’ân, bütün bu melekeleri sönmüş olanları veya bu faaliyetlerden yoksun bulunan ve câmit bir nesne gibi yaşayanları ise ölüler olarak niteler. Her biri kalbe ait bu melekeleri canlı tutmanın yolu şartlanmışlıktan, ön yargılardan, yanlış bakış açısı ve kötü niyetten, bir de günahlardan, zulümden, kibirden ve menfaat düşüncesinden uzak durmaktır. Kişilerin imanına veya imansızlığına sebep bu hususlardır. Dikkat edilirse âyetler, bütün bu hususları çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Yukarıdaki iki âyet, önce bütün insanların iman etmesini can u gönülden arzu eden ve bunun için kendisini helâk edecek derecede çırpınan (Kehf Sûresi/18: 6) Allah Rasûlü’ne bu konuda iltifat edalı bir hatırlatmada bulunmakta ve insanların iman etmesini Allah’ın iznine, Allah’ın iznini de, beşerî irade ve sebepler planında onların akletme melekesinin canlı olmasına bağlamaktadır. Dolayısıyla akletme melekesini gerektiği gibi kullanmayan ve/veya yanlış kullananlar ise, iman adına Allah’ın izninden ve dolayısıyla imandan mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bu bakımdan, akıl nedir ne değildir, akletme nedir, bu konular şüphesiz ayrı bir önem arzetmektedir.
قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠١)
101. (Onlara) de ki: “Göklerde ve yerde neler var, neler olup bitiyor bir bakın!” Ama bunca âyetler, (bütün iman esaslarını ispat eden) bunca delil ve bunca ikazlar, iman etmemeye kararlı kimselere ne fayda verir ki?!”
فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ اِلَّا مِثْلَ اَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْۜ قُلْ فَانْتَظِرُٓوا اِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ (١٠٢)
102. Mevcut halleriyle başlarına, kendilerinden önce geçen toplulukların ibret dolu unutulmaz helâk günlerinden başka nasıl bir günün gelmesini bekleyebilirler? (Ey Rasûlüm, onlara) de: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum.”
ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِنِينَ۟ (١٠٣)
103. Öyle bir günde Biz rasûllerimizi ve iman etmiş olanları, söz konusu önceki günlerde nasıl kurtarmışsak öyle kurtarırız. Bize yaraşan ve her zaman sergilediğimiz sabit muamele tarzı olarak mü’minleri daima kurtarırız.
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ فِي شَكٍّ مِنْ دِينِي فَلَٓا اَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذِي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَۙ (١٠٤)
104. (Ey Rasûlüm! Bütün insanlara) şunu da ilan et: “Ey insanlar! Eğer benim dinim, neye inanıp ibadet ettiğim konusunda şüphe taşıyorsanız, bilin ki ben, sizin Allah’tan başka taptıklarınıza asla ibadet etmem. Fakat ben, hepinizin ölümü elinde olan Allah’a ibadet ederim. Bana emredilen, mü’minlerden olmamdır.”
وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًاۚ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٠٥)
105. Bana ayrıca şunlar da buyruldu: Dupduru Tevhid inancı içinde bütün varlığınla gerçek din (olan İslâm)’a yönel; ve sakın ha sakın Allah’a ortak koşanlardan olma!
وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۚ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِمِينَ (١٠٦)
106. Allah’ı bırakıp da, (fayda ve zarar adına hiçbir güce sahip bulunmayan, dolayısıyla) senden bir zararı savamayacağı gibi, sana en küçük bir fayda da veremeyecek olan herhangi bir şeyi ilâhlaştırıp, ona dua etme. Eğer böyle yaparsan, bu takdirde en büyük zulmü irtikapla kendilerine yazık etmiş (zalim)lerden olursun.
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِهِ۪ۜ يُصِيبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ۪ۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (١٠٧)
107. Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine Allah’tan başka giderecek yoktur; eğer sana bir hayır dilerse, bu takdirde O’nun lütf u keremini engelleyecek de yoktur. O, lütf u keremini kullarından dilediğine eriştirir. O, Ğafûr (kullarının hatalarını ve günahlarını çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.”
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍۜ (١٠٨)
108. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size hak ve hakikat gelmiş bulunuyor. Artık kim hakka tâbi olur da doğru yolu tutarsa, hiç şüphesiz kendi lehine doğru yolu tutmuş olur; kim de sapar giderse, ancak kendi aleyhine olarak sapıp gitmiştir. Ben, sizin başınızda yaptıklarınızın sorumluluğunu üzerine almış bir yetkili değilim.”
وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ (١٠٩)
109. Sen, sana ne vahyolunuyorsa ona uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hiç şüphesiz hükmü en güzel ve hüküm vermede en hayırlı olandır.”
***
11.Hûd Sûresi [01-26]
11. Hûd Sûresi : Mekke’de inmiş olup,123 âyettir. İsmini, içinde diğer peygamberlerin kıssaları da yer almakla birlikte, bilhassa Sûre’nin ana konuları ve onların ele alınış tarzı gibi bazı açılardan daha bir önem arzeden Hz. Hûd ve kıssasından alır. Yunus Sûresi’ne benzer şekilde, iman esasları ve bu arada yine özellikle Kur’ân-ı Kerim’in Allah Kelâmı olduğu gerçeği etrafında döner. Bu esaslarla birlikte, İslâm’ı tebliğ misyonunun ana karakteristiği çerçevesinde Allah Rasûlü’nü ve mü’minleri teselli etmek için, A’râf Sûresi’nde kıssaları kısmen tafsilatıyla anlatılan rasûllerin tebliğ misyonlarının tarihçesi, Sûre’nin ana konuları açısından takdim buyurulur. Sûre’de, Cenab-ı Allah’ın bilhassa Hakîm ve Habîr isimleri hakim olduğundan, özellikle kıssalara bu isimler açısından da yaklaşılabilir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍۙ (١)
1. Elif-Lâm-Râ. Bu (Kur’ân) öyle bir kitaptır ki, her türlü şüpheden, değişmeden ve hükümleri ilga olunmaktan bütünüyle uzak bulunan âyetleri hikmetlerle donatılmış, sonra da bölüm bölüm ve art arda sıralanmış ve manâları açıklanmıştır. O, bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan (Hakîm) ve her şeyden hakkıyla haberdar olan (Habîr) katındandır,
اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌۙ (٢)
2. Ki, Allah’tan başkasına ibadet etmeyesiniz:“–(Ey insanlar,) hiç şüphesiz ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı, (iman ve salih amel yolunun neticeleri hususunda ise) bir müjdeleyiciyim.–
وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣)
3. “Ayrıca, tuttuğunuz yanlış yol ve işlediğiniz günahlar sebebiyle Allah’tan bağışlanma dileyip, sonra da O’na yönelesiniz ki, O sizi, sizin için takdir buyurmuş olduğu kesin süre doluncaya kadar güzelce yaşatsın ve daha faziletli bir hayat sürenlere bol bol lütf u ihsanda bulunsun. Ama böyle yapmaz da davet edildiğiniz yoldan yüz çevirirseniz, bu durumda ben, başınızda patlayacak çok büyük bir günün azabından korkarım.
اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤)
4. “Allah’adır dönüşünüz; O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
اَلَٓا اِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُۜ اَلَا ح۪ينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْۙ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۚ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٥)
5. Yaptıklarına bakın ki (o inkârcılar,Kur’-ân’ın okunuşunu ve tebliğini duymamak için) Rasûlüllah’tan gizlenmeye çalışmakta, yine bakın ki, aynı maksatla elbiselerini başlarına çekmektedirler. Ama Allah, (kapılarını ve pencerelerini sıkı sıkıya kapayıp, yataklarında örtülerine büründükleri zaman bile) onların içlerinde gizlediklerini de, böyle yapmayıp açığa vurdukları (bütün niyet, söz ve davranışları)nı da bilmektedir. Hiç şüphesiz O, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦)
6. Yerde yaşayan hiçbir canlı yoktur ki, onun (yaşaması için gerekli) rızkına Allah kefil bulunmasın; (*) yine Allah, (her canlının anne karnından başlayıp devam eden hayat yolculuğunun her basamağında) uğrayacağı menzili, orada kalacağı süreyi ve (bu her basamağın sonunda) tevdi edileceği yeri de bilir. Bütün bunlar, içinde her şeyin yer aldığı apaçık bir Kitap’ta kayıtlıdır.
~Açıklama~
(*) Allah (c.c.), her canlının kendisine takdir buyurduğu ömrü müddetince tüketeceği rızkı da takdir buyurmuştur ve buna kefildir. Bitkiler, onlarda irade ve yer değiştirebilecek güçte hareket olmadığı, yani onlar bir manâda Allah’a tam teslim bulundukları için rızıkları “ayakları” altında hazırdır; yani rızıklarını topraktan hazır çekerler. Hayvanlar, Allah’ın sevkiyle rızıklarını temin ederler; rızıklarını temin edemeyecek derecede küçük ve zayıf olanlara ise rızıkları yine hazır verilir –bebeklere anne göksünden verilmesi gibi. İnsanlar ise, yine bebek oldukları dönemde rızıkları kendilerine sonsuz Şefkat ve Merhamet Eli’yle ve yine anneler vasıtasıyla hazır gönderilir. Hayvanlar ve insanlar, güçlerine güvenmeye başladıkları andan itibaren kendileri için takdir buyrulan rızkı bu defa çalışarak elde ederler; fakat yine de, kendileri için takdir buyurulan rızkın miktarını aşamazlar. Bu noktada, “Çalışan kazanıyor, çalışmayan kazanmıyor.” gibi bir karşı fikir ileri sürülmemelidir; çünkü sebep için de netice için de aynı kader vardır. Yani, Allah rızkı takdir buyururken hiç şüphesiz ona sebep olacak faktörlerle beraber takdir buyurur. Fakat her halükârda Allah, herkesin onu hayatta tutacak derecedeki rızkını üzerine almıştır; bu aslî rızıktır; bundan ötesi fazlalığa girer ki, Allah buna kefil değildir. Kimse, hayatı için takdir buyurulan aslî rızkı yemeden ölmez.
Burada şu hususu da belirtmeden geçmemek gerekiyor:
Gerek rızık, gerekse kader meselesinde âlimler aklı ikna edecek şekilde, bu çalışmada da yer yer kendilerine temas ettiğimiz açıklamalarda bulunmuşlarsa da, hem rızık, hem Kader konusunun doğrudan Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı sır ifade eden önemli bir yanı da vardır ki bu, akılla kavranamaz; belki marifet derinliği ve kalbî-ruhî tecrübe ile kısmen anlaşılabilir. Bu da, peygamberler ve peygamberlik dışında onların misyonunu devam ettiren ve asfiyâ dediğimiz zatlara mahsustur. Her bir mü’minin de marifet ufkuna göre bu kavrayıştan bir hissesi bulunabilir. İnsan, her bakımdan sınırlı bir varlık olarak, Cenab-ı Allah ile, bilhassa O’nun Zâtı ile alâkalı her meseleyi kavrayabilecek donanımda değildir. Böyle bir donanımda olmuş olsa idi, bu defa Yaratıcı-yaratılan, Allah-kul sınırı kalkmış olurdu. Bu da, imkânsızdır, muhaldir. Dolayısıyla, Kader ve rızık meselesi gibi bazı meseleler Allah’ın birer sırrıdır, ilmî olmaktan çok, ilmin aklı ikna edecek derecede söz sahibi olabileceği imanî ve gaybî meselelerdir. Bu tür meselelerde önce iman gelir, sonra da akıl kendisine ait saha çerçevesinde ikna olacak kadar yol alabilir; ötesine ise yol bulamaz ve yine iman eder.
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)
7. O Allah ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır; Arş’ı suyun üzerinde idi; (*) yaratmaktan maksadı, hanginizin O’nu görüyormuşçasına ve O’nun sizi gördüğünün şuuru içinde davranıp, daha güzel iş yapacağınız hususunda sizi denemek (ve kendinizi bizzat kendinize tanıtmaktır). Böyle iken, (ey Rasûlüm!) eğer insanlara desen ki, “(Asıl vatanınız Âhiret’tir ve orada dünyada yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz. Dolayısıyla) hepiniz, ölümden sonra diriltilmeye mahkûmsunuz,” inanmamakta diretenler, “Böyle bir söz, olsa olsa büyü ve aldatma maksatlı olabilir!” derler.
~Açıklama~
(*) Göklerin ve yerin altı günde yaratılması ve Arş’ın anlam ve niteliği için bkn. Bakara Sûresi/2: 29, not 28; A’râf Sûresi /7: 54, not 11.
Âyetteki Arş’ı suyun üzerinde idi ifadesi, O Allah ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ifadesi için bir takibiyye olabileceği gibi, ondan hâl de olabilir; Arş’ın manâsı açısından her iki şekilde kullanılmış olması da pekalâ mümkündür ve Kur’ân’ın icazına daha da yakışır. Çünkü, her iki kullanışta iki ayrı ve şüphesiz doğru manâ ve yaratılış hakkında önemli bilgiler söz konusudur. Birinci durumda, Arş’ın suyun üzerinde olması, “Canlı olan her şeyi ‘su’dan meydana getirdik.” (Enbiyâ Sûresi/21: 30) âyeti ile birlikte ele alındığında, gökler ve yer yaratılıp, yerin hayat için hazır hale geldiği safhaya parmak basar ve her canlının temelini suyun teşkil ettiğini ifade buyurur. Bilindiği gibi, katı kabul ettiğimiz bütün maddelerin temel unsuru yine sudur. Ayrıca, Allah Rasûlü’ne atfedilen bir münacaatta, “Tesbih ederim O Zâtı ki, yeri katılaşmış suyun üzerine yaydı.” buyrulur. Buna göre kayalar, taşlar, suyun katılaşmasıyla meydana gelmiş ve bunların zamanla parçalanmaları neticesinde de toprak unsuru oluşmuştur. Yine, suyu meydana getiren iki atomdan hidrojenin, bütün cisimlerin en hafifi ve basiti olup bütün fizikî maddelerin temelinde yer alması da, yaratılışın bir safhasında Arş’ın suyun üzerinde bulunup, her canlı varlığın sudan yaratılmış olması açısından manidardır. Arş’ın suyun üzerinde olmasını göklerin ve yerin altı günde yaratılmasından hâl kabûl ettiğimizde, yani âyete, “O Allah ki, Arş’ı suyun üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yarattı.” manâsı verdiğimiz takdirde, göklerin ve yerin ana maddesi olarak su veya, Kur’ân-ı Kerim’de suyun sadece bildiğimiz su anlamında değil de, genel olarak sıvı manâsını verecek şekilde kullanıldığını nazara alırsak, suya benzer akışkan bir maddeye ulaşırız. Bu akışkan maddenin de, aslında varlığı inkâr edilemeyen, hattâ birkaç asır kabul edildikten sonra bir ara varlığından şüphe edilen, fakat şimdilerde yeniden gündemde bulunan esir olduğu neticesine varabiliriz. Hem bu ifadeyi, hem de esir maddesini, “Gökler ve yer yaratılmadan önce Allah’ın (inayet ve iradesinin), altında da üstünde de hava olmayan ‘amâ’ üzerinde bulunduğunu” (Tirmizî, “Tefsir”) ifade eden hadis-i şerif çerçevesinde değerlendirdiğimizde mesele daha bir açıklık kazanmaktadır. (Tereddütler, 1: 219).
وَلَئِنْ اَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِلٰٓى اُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُۜ اَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (٨)
8. Kendisiyle onları tehdit ettiğimiz azabı üzerlerine hemen göndermeyip, (birtakım sebep ve hikmetler gereği) belli bir süre için ertelesek, (alaylı alaylı,) “Bu azabı tutan nedir ki, gelmiyor?” derler. İyi bilin ki, o azap başlarına geldiği gün artık onlardan geriye çevrilecek değildir ve alaya aldıkları o azap, kendilerini çepeçevre kuşatmış olur.
وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ (٩)
9. Katımızdan insana bir rahmet tattırır, sonra da bu rahmeti ondan çekip alırsak, bu takdirde o, büyük hayal kırıklığı içinde son derece ümitsiz, olabildiğine nankör kesilir.
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ نَعْمَٓاءَ بَعْدَ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّـَٔاتُ عَنِّيۜ اِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌۙ (١٠)
10. Buna karşılık, başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine bir nimet tattırsak, hiç şüphe etmeyin ki, bu defa, “Artık bütün dertler, sıkıntılar bitti!” der. Dengesiz bir sevinç içinde tam bir şımarık ve mağrurun tekidir artık.
اِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَبِيرٌ (١١)
11. Ancak her iki durumda da sabredip (ümitsizliğe düşmeden, gurur ve şımarıklığa da kapılmadan) Allah’ın razı olacağı şekilde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapmaya devam edenler hariç. İşte bu (pek kıymetli) zatlar için (sürprizlerle yüklü) bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Bütün hayırlar Allah’tan, şer ise hak etme ve kazanma noktasında insandandır. Açıklama için bkn. Ek 8.
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ نَذِيرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌۜ (١٢)
12. (Ey Rasûlüm! “Madem Allah’tan vahiy alıyorsa, bunu ispat için ne diye uğraşıyor ki?) Kendisine bir hazine indirilse ya!” veya, “Beraberinde kendisini tasdik eden bir melek gelse ya!” deme (şeklindeki tepkileri ve küfürde, zulümde diretmeleri sebebiyle bir musibete maruz kalırlar mı diye duyduğun endişe), olur ki içinde sana vahyolunan âyetlerden (bilhassa senin Risaletinle alâkalı bulunanlar gibi) bazılarını tebliğden geri durma hissi uyarabilir ve bunları tebliğ adına göksün daralabilir. Fakat sen, sadece bir uyarıcı (olup, onların iman etmelerini sağlamaya memur değilsin). Allah’tır her işi düzenleyen ve her şeyin dizginini elinde tutan.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٣)
13. Yoksa onlar, (senin hakkında) “Kur’ân’ı kendisi uydurup, sonra da Allah’a mal ediyor” mu diyorlar? De ki: “(Madem onu bir insan uydurabiliyorsa ve küfürde diretmenize kendinizce bir mazeret aramıyor da) bu iddianızda gerçekten samimi iseniz, haydi belâğatta onun sûreleri seviyesinde, (manâ bakımından doğru olmasa bile masal, hikâye türünden de olsa) on sûre de siz uydurun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardıma çağırın. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, pek çok bakımdan mucizedir. Onun mucize olan yanlarından biri de belâğatıdır. Bu noktada Cenab-ı Allah (c.c.), Kur’ân’ın Kendi kelâmı olduğu konusunda, hem onu indirdiği dönemde yaşayan, hem de daha sonra Kıyamet’e kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere meydan okumuştur ve okumaktadır. Kur’ân’ın bazı mucizevî yanları ve meydan okuması konusunda bkn. Ek 7.
فَاِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَٓا اُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ وَاَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤)
14. “Eğer yardıma çağırdığınız (putlarınız, sözde ilâhlarınız, bilgin ve edipleriniz) davetinize cevap veremiyorlarsa, bilin ki Kur’ân, ancak Allah’ın ilmine dayanmaktadır, O’nun ilmine bağlı olarak inmektedir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Artık, Allah’a teslimiyetle Müslüman olursunuz değil mi?”
مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (١٥)
15. Kim iradesini dünya hayatını tercihte kullanır ve onun süsünü, şatafatını arzularsa, (hikmet ve sebepler dairesinde dilediğimize dilediğimiz ölçüde takdir buyurup vermekle birlikte,) onların bu gayeye yönelik olarak yaptıkları gerekli çalışmaları dünyada karşılıksız bırakmayız; bu hususta kendilerine haksızlık yapılmaz, mağdur da edilmezler.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُۘ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٦)
16. Ama onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için Âhiret’te Ateş’ten başka bir şey yoktur; dünyada meydana getirdikleri bütün eserler dünyada kalmış ve Âhiret açısından heder olmuş, yaptıkları bütün işler, hattâ iyilikler bile boşa gitmiştir.
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَامًا وَرَحْمَةًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١٧)
17. Öyleyse düşünün: Rabbisinden gelen apaçık bir belgeye (Kur’ân’a) dayanan, ayrıca, yine Rabbisinin nasip buyurduğu şahit(ler)le desteklenen ve daha önce bir rehber ve rahmet olarak gönderilmiş bulunan Musa’nın kitabı ile tasdik olunan kimse, (hiç dünya hayatını tercih edenler gibi) midir? (*) Bu ikisi ve yolları arasındaki farkı görebilenler, Kur’ân’a iman ederler. Hangi zümreden her kim onu bile bile inkâr ederse bilsin ki, (**) kendisine va’d edilen nihaî sonuç Ateştir. Dolayısıyla (ey Rasûlüm,) onun sana tarafımızdan vahyedildiği konusunda sen nasıl şüphe duymazsan, (başka kimse de duymamalıdır). Hiç şüphesiz o, Rabbinden gelen gerçeğin ta kendisidir; ne var ki, insanların çoğu iman etmezler.
~Açıklama~
(*) Âyetin buraya kadar olan kısmına farklı manâlar verilmiş, belge ile şahit ve “ayrıca” anlamı verdiğimiz “yetlûhu” fiili konusunda farklı tevcihlerde bulunulmuşsa da, kanaat-i âcizanemce, belgeden kasıt Kur’ân-ı Kerim, Allah tarafından bir şahit ise, “Allah’ın birliğine Allah, melekler ve ilim ehlinin” (Âl-i İmran Sûresi/3: 18) ve Peygamber Efendimiz’in peygamberliğine ve Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğuna “İsrail Oğulları’ndan bir şahidin (Abdullah ibn Selâm) şahit olması gibi (Ahkaf Sûresi/46: 10), ilim ehli bir zattır veya zatlardır. Bu manâyı hemen bundan sonra gelecek âyet güçlendirdiği gibi, daha önce geçen Nisâ Sûresi/4: 41 âyeti de, Mahkeme-i Kübra günü her ümmet hakkında bir şahidin bulunacağından ve Rasûlüllah’ın da hem kendi ümmeti hakkında, hem de bütün şahitler üzerinde şahitliğinden söz etmekte idi. Bu âyette sözü edilen şahitler rasûller olmakla birlikte, üzerinde durduğumuz âyetteki şahitlik konusunu ilgilendiren nokta, Kur’ân-ı Kerim’de geçen bu türden şahitlerin daha çok Allah katından bir ilme sahip insanlar olduğudur.
(**) Burada inkârla ilgili olarak “bile bile” tabirini kullanmamızın sebebi şudur: Küfür, bir şeyi örtmek demektir; bu bakımdan, tohumu toprakla örttüğünden dolayı çiftçiye kâfir denir. Dolayısıyla küfür, nefsanî arzular, dünyevî menfaatler, ön yargı, şartlanmışlık, yanlış bakış açısına sahip olma, kötü niyet, kibir ve zulüm gibi faktörlerin tesiri altında herhangi bir iman esasını bile bile reddetmek, inkâr etmek demektir. İkinci olarak, bir insanın kâfir olması için ona imanî gerçeklerin tebliğ edilmiş olması veya en azından onlardan haberdar olup araştırma yapabileceği bir konumda bulunması gereklidir. Tebliğ, belâğ kökünden gelir ki, o da imanî gerçekleri kişilere, akıllarının ikna olacağı, neticede nefisleri ve vicdanlarıyla başbaşa kalarak iman ile küfür arasında serbest tercih yapabilecekleri noktaya kadar anlatmak, iletmek manâsınadır. İşte, Kur’ân-ı Kerim’in haklarında kâfir hükmü vererek ebedî Cehennem azabıyla tehdit ettiği kimseler, öncelikle, iman hakikatlerinin kendilerine akıllarını ikna edecek, neticede nefisleri ve vicdanlarıyla başbaşa kalıp tercihlerini yapacakları ölçüde ulaştırıldığı veya bu hakikatlerden haberdar olup, onları araştırabilecek konumda bulunan fakat yine yukarıda anılan faktörlerin tesiri altında inkâr içinde kalmakta ısrar edenlerdir.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلٰى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْاَشْهَادُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلٰى رَبِّهِمْۚ اَلَا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِمِينَۙ (١٨)
18. Uydurdukları yalanları Allah’a isnat ederek O’na iftirada bulunandan daha zalim kim vardır? Öyleleri Rabbilerinin huzuruna çıkarılacak ve o gün şahitler, “Allah’a karşı yalan söyleyenler bunlardı!” diyeceklerdir. Bilin ki Allah, bütün zalimleri rahmetinden tardetmiştir.
اَلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۜ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (١٩)
19. Onlar, insanları Allah’ın yolundan alıkoymakta ve o yolun eğri tanınmasını ve diledikleri şekilde eğilip bükülebilmesini arzu etmektedirler. (*) Onlar, evet onlar, Âhiret’e kâfirdirler.
~Açıklama~
(*) Allah’ın yolu tek, dosdoğru ve bizzat Allah (c.c.) tarafından konmuş bir yoldur. İnsanların onunla ilgili yapabilecekleri tek şey, onu bütün boyutları ve ana düsturlarıyla iyi bilmek, iyi anlamak ve ancak zamana ve yere bağlı, zamanın ve yerin değişmesiyle değişebilecek ikinci derecedeki hükümlerinde onun ana düsturlarına dayanarak içtihad yoluyla yeni kanunlar koymaktır. Ona inanmayanlar ve münafıklar ise, onun eğri olmasını ve menfaatlerine hizmet edecek şekilde onu eğip bükebilmeyi arzu ederler. Dolayısıyla belirtmeliyiz ki, bu yolda güya onu düşmanlarına güzel ve şirin gösterebilmek için –her ne kadar bu boşuna bir çaba ise de– bazı değişiklikler yapmaya ve onu olduğundan başka göstermeye çalışmak, sadece ona ihanettir.
اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَۢ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُۜ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠)
20. Onlar, yeryüzünde Allah’ın hüküm ve iradesini icra etmesine asla mani olamazlar ve (işlerini görme ve korunma adına kendilerine pek çok ilâh uydurmuş da olsalar), Allah’tan başka kendilerini gözetip işlerini görecek hiçbir ilâh yoktur. (Hem kendileri sapıp Allah’a karşı geldikleri, hem de başkalarını saptırdıkları için Âhiret’te) azap onlar için katlanır. (Dünyada iken, Allah’ın kendilerine verdiği gerçeği, işitme ve görme kabiliyetlerini yitirdiklerinden) artık ne işitebiliyorlardı, ne de görebiliyorlardı.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢١)
21. Onlardır bizzat kendilerini helâke sürükleyen ve ziyana uğratanlar; ve dünyada iken uydurdukları (sahte ilâhlar) da kendilerini yüzüstü bırakıp, görünmez oluverdi!
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ (٢٢)
22. Hiç şüphe yok ki, onlardır Âhiret’te, evet onlardır en büyük ziyana uğrayanlar.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْۙ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٣)
23. Buna karşılık, iman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlar ve Rabbileri’ne gönülden bağlananlara gelince, onlar ise Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar. Hem sonsuzca kalacaklardır orada.
مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًاۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ۟ (٢٤)
24. Bu iki zümrenin misali, bir tarafta körler ve sağırlar ile, diğer tarafta görenler ve işitenler gibidir. Hiç bunlar birbirlerine müsavî olur mu? Böyle iken, artık düşünüp ibret almayacak mısınız?
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ۪ۘ اِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌۙ (٢٥)
25. Şurası bir gerçek ki Biz, Nuh’u kendi halkına rasûl olarak gönderdik. Onlara şu tebliğde bulundu: “Ben, iyiliğinize olarak size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
اَنْ لَا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَلِيمٍ (٢٦)
26. “Sakın Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Ama bu halinizle başınıza gelecek gayet acı bir günün azabından korkuyorum.”
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal