14. İbrahim Sûresi [1/52.Ayetleri]
14. İbrahim Sûresi : Bu sûre, Mekke döneminin sonlarında inmiş olup, 52 âyettir. İsmini, 35–41’nci âyetlerde anıldığı üzere, Mekke ve gelecekteki halkı için dua eden Hz. İbrahim’den (a.s.) almıştır. 5’inci âyette, Hz. Musa’nın (a.s.) misyonunun, kendi halkını karanlıklardan ışığa çıkarma olarak anarken, daha ilk âyetinde Kur’ân’ın Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a bütün insanları karanlıklardan ışığa çıkarsın diye gönderildiğini belirterek, O’nun mesaj ve misyonunun evrenselliğini ortaya koymaktadır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِۙ (١)
1. Elif-Lâm-Râ. Bir Kitap ki, insanları Rabbilerinin izniyle her türlü (zihnî, kalbî, içtimaî, iktisadî ve siyasî vb.) karanlıklardan nûra, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hamîd (hakkıyla hamde ve övgüye lâyık) Olan’ın Yolu’na çıkarasın diye onu sana indirmekteyiz.
اَللّٰهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍۙ (٢)
2. (Azîz ve Hamîd olan) Allah’tır ki, göklerde ne var ve yerde ne varsa O’na aittir. (Niteliğini bugünden kavramaları mümkün olmayan) çok şiddetli bir azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!
اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٣)
3. Onlar, dünya hayatını Âhiret’e tercih etmekte, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymakta ve o yolun eğriliğini (eğri tanınıp, keyiflerine göre eğrilip bükülmesini) arzu etmekte ve onu böyle göstermeye çalışmaktadırlar. Böyleleri, doğru yoldan pek uzakta bir sapkınlığın tam ortasındadırlar.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤)
4. Biz, her bir rasûlü onlara gerçeği bütün açıklığıyla anlatsın diye ancak kendi halkının dilini konuşan biri olarak gönderdik. Allah, her kimi dilerse saptırır ve dilediğini de hidayet eder. (*) O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)’dır.
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah’ın dilediği kimseyi saptırıp, dilediğini hidayet etmesi hakkında bkn. Bakara Sûresi/2, not 10; 26–27, not 23; En’âm Sûresi/6: 30, not 9.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥)
5. Nitekim Musa’yı da, “Halkını karanlıklardan nûra çıkar ve onlara Allah’ın günlerini (*) hatırlat!” diye âyetlerimizle ve risaletine dair apaçık delillerimizle göndermiştik. Hiç şüphesiz bunda, (Allah yolunda başlarına gelenlere ve zamana karşı, bir de ibadet ve itaatte devam için) çok sabreden, (nimetlerinden dolayı Allah’a) çok şükreden herkes için nice ibretler, nice apaçık işaretler vardır.
~Açıklama~
(*) Allah’ın günleri, milletlerin yükselişi, düşüşü ve helâki gibi çok önemli ve ibret verici tarihî vakalar ve dönemler, Allah’ın nimetlerini yağdırdığı veya musibetlerle sarstığı zamanlar, tarihin hayatî dönüm noktaları, Kıyamet öncesi çok mühim olaylar vs.dir.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَفِي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ۟ (٦)
6. Hani Musa halkına demişti: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştı; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli halkla evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu kurutmak gayesiyle) kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Gerçekten bunda sizin için Rabbinizden, (bir yandan Din’de ve Şeriat-ı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yandan, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyetin açıklaması için bkn. Bakara Sûresi/2: 49, not 56–58.
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (٧)
7. Hem, Rabbiniz size ne buyurmuştu hatırlayın: “Şurası bir gerçek ki, eğer şükrederseniz nimetimi hiç şüphesiz arttırırım; ama eğer nankörlük edecek olursanız, bu takdirde azabım kesinlikle çok çetindir.”
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ (٨)
8. Musa dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzünde bulunan herkes nankörlük edecek olsa, bilin ki Allah, hiçbir yaratığın şükrüne asla ihtiyacı olmayan mutlak ve sonsuz servet sahibidir; (bizatihî Allah olması hasebiyle) her türlü hamde ve övgüye mutlak lâyık olandır.” (*)
~Açıklama~
(*) Hamd ve şükrün manâsı ve aralarındaki fark için bkn. Fâtiha Sûresi/2, not 7.
اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُ۬ا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهِ وَاِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَٓا اِلَيْهِ مُرِيبٍ (٩)
9. Sizden önce gelmiş geçmiş toplulukların, Nuh kavminin, Âd ve Semûd’un yaşadığı ibret dolu hadiseler size anlatılmadı mı? Ve onlardan sonra gelen toplulukların da? (Tarihin derinliklerinde kalmış) bu toplulukları, (bütün özellikleri ve tarihleriyle) ancak Allah bilir. Kendilerine gönderilen rasûller, onlara apaçık gerçekler ve delillerle gelmişlerdi. Fakat onlar, (bu gerçekler ve deliller karşısında söyleyecek söz bulamamanın şaşkınlığı içinde, fakat alay ve öfke ile) ellerini ağızlarına götürüp, “Biz” dediler, “sizinle gönderilen bu şeyleri ret ve inkâr ediyoruz. Gerçekten biz, bizi kabul etmeye çağırdığınız bu şeyler hakkında çok derin bir kuşku içindeyiz.”
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُرِيدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٠)
10. Kendilerine gönderilen rasûller ise onlara şöyle karşılık verdiler: “Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha! O, sizi (Kendisine inanmaya) çağırıyor ki, neticede günahlarınızı bağışlasın ve (içinde bulunduğunuz helâki hak eden durumdan sizi kurtarıp, Kendi katında) belli bir sona kadar size süre tanısın.” (*) Onlar ise, şöyle karşılık verdiler: “Siz de bizim gibi ancak birer beşersiniz; bizi atalarımızın tapageldiği ‘ilâh’lardan vazgeçirmek istiyorsunuz. (Eğer iddianızda doğru iseniz,) haydi bize açık ve karşı çıkılmaz bir delil (bizi inanmaya mecbur edecek bir mucize) getirin!”
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah’ın (c.c.) bir topluluğa belli bir sona kadar süre tanımasıyla ilgili olarak bkn: Yunus Sûresi/10: 98, not 19. Bu gerçek gösteriyor ki, hiçbir fert veya topluluk için mutlak determinizm söz konusu değildir. Allah, herkes ve her topluluk hakkında, kendilerini çevreleyen ve kendilerinden kaynaklanan şartlara ve kendi iradî tercihlerinin yön verdiği inanç ve yaşayışa göre hükmeder.
قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ۪ۜ وَمَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١١)
11. Rasûlleri, onlara şöyle karşılık verdi: “Biz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz. Fakat Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur. Sonra, Allah izin vermedikçe size herhangi bir delil getirmemiz de söz konusu olamaz. Mü’minler, (her meselede) ancak Allah’a dayanıp güvenmelidirler.
وَمَا لَنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟ (١٢)
12. “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yola bizi ileten O’dur. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz. Zaten tevekkül sahiplerine de düşen, ancak Allah’a dayanıp güvenmektir.”
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَاۜ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَۙ (١٣)
13. Küfür içinde bulunanlar, kendilerine gönderilen rasûllere bu defa şöyle dediler: “Sizi mutlaka ya yurdumuzdan sürer çıkarırız veya (kendi dininizi ve yolunuzu bırakır,) bizim inancımıza, yolumuza, düzenimize girersiniz.” İşte bu noktada Rabbileri rasûllere vahyetti: “Kesinlikle o zalimleri helâk edeceğiz.
وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ (١٤)
14. “Ve sizi koruyup, mutlaka yeryüzünde yerleştirecek, (güven altına alacağız). Bu söz ve netice, Benim her şey ve her iş üzerinde mutlak hakim ve gözetici olmamdan korkan ve tehdidimden de sakınan, (dolayısıyla ona göre davranan)lar içindir.”
وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍۙ (١٥)
15. İki taraf da, kendi adına bir zafer (kimin hakkı temsil ettiği ve haklı olduğunu apaçık ortaya koyacak bir hadise meydana gelmesi) dileğinde ve tevessülünde bulundu ve neticede her bir zorba, inatçı zalim hüsrana uğradı.
مِنْ وَرَٓائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَدِيدٍۙ (١٦)
16. İş bununla da bitmez; ardından (o her bir zorba, inatçı zalim) Cehennem’e girecek ve orada kendisine kanlı-irinli su içirilicektir.
يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ (١٧)
17. Bu suyu az az yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek; (*) ayrıca, ölüm her bir yandan kendisini saracak, fakat ölemeyecektir. Bundan başka, onu bekleyen pek ağır bir azap daha vardır.
~Açıklama~
(*) Özellikle Muhammed Esed gibi birtakım modern yorumcular, Âhiret’le alâkalı hemen her Kur’ânî ifadeyi mecaz olarak görme temayülündedirler. Meselâ Esed, kanlı-irinli suyu, “en acı bir ızdırap suyu” olarak yorumlamaktadır. Bu yaklaşım, biraz da Âhiret hayatını ruhî bir hayat olarak görme düşüncesinden ileri gelmektedir. Oysa gerçek böyle değildir. Yani, dirilme hem ruhen, hem de bedenen olacak ve insanlar, Âhiret hayatını hem ruh, hem de bedenleriyle yaşayacaklardır. Şu kadar ki, dünya hayatının ölçüleriyle Âhiret hayatını asıl gerçekliğiyle ölçüp tartmak ve onun gerçek mahiyetini anlamak mümkün değildir. Şu kadar ki Kur’ân, bu hayatı bizim dünyada kullandığımız nesneleri nazara vererek ve kullandığımız kelimeleri kullanarak takdim etmek suretiyle idrakimize yaklaştırır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) dünyadakilere ve bir önce ikram edilenlere şekilce benzer olarak sunulur. (Bakara Sûresi/2: 25) âyetiyle ilgili olarak İbn Abbas (r.a.), “Cennet’in bütün nimetleri dünyadakilere benzer, fakat onlardan bütünüyle farklıdır.” der. Meselâ, Cennet’te onun ehlini tatmin adına her türlü (Cennet’e yaraşır) yiyecek ve içecek, sözgelimi su, süt, bal, meyve vardır. Bunlar, burada dünyada tükettiklerimize benzeseler de, bütünüyle Âhiret’e aittirler; dolayısıyla gerçek mahiyetlerini burada kavramamız mümkün değildir. Ama bu nimetler hem ruhen, hem bedenen tadılacak, bu nimetler gibi, ruhumuz da, bedenimiz de o âleme has nitelikte olacaktır. Bunun gibi, Cehennem’de de kanlı-irinli su ve Kur’ân’da zikredilen diğer azap unsurları aynen vardır; fakat bunlar da yine o âleme has olacaktır. Dolayısıyla, bütün bunları mecazî olarak ele alıp farklı birer ızdırap hali veya tecrübesi gibi değerlendirmek kesinlikle doğru değildir. Böyle bir tavır, hepsinden öte, Kur’ân’ın men ettiği bir tutum ve davranış şekli olarak, “hakkında kesin bilgi sahibi olmadığımız şeyin üzerinde durmak” ve “bilgi olarak kabul edip, başkalarına aktardığımız her şeyden kulak, göz ve kalbimizin sorumlu olduğunu” (İsrâ Sûresi/17: 36) unutmak demek olur.
مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٨)
18. Rabbilerine küfür içinde bulunanların durumu şuna benzer: Onların bütün yaptıkları bir kül yığını gibidir; fırtınalı bir günde rüzgâr onu şiddetle savurur. Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerinde tutmaya muvaffak olamazlar. İşte budur asıl kayıp, büsbütün sapkınlık.
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍۙ (١٩)
19. (Ey insan,) Allah’ın gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattığını görmez misin? (Böyle bir kudret sahibi ve her yaptığı hak olan Allah, yaratmaktaki gayesi için gerekir ve) dilerse sizi ortadan kaldırıp, yerinize (kıvamını bulmuş) yeni bir nesil getirir.
وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ (٢٠)
20. Bu, Allah için hiç de zor değildir.
وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ۟ (٢١)
21. (Kıyamet Günü bütün nesiller) Allah’ın huzuruna çıktığında, (dünyada iken) zayıf görülenler, karşılarında üstünlük taslayan ve onlara zulmedenlere şöyle derler: “Dünyada biz size tâbi idik. Acaba şimdi bize bir faydanız olur da, Allah’ın azabı karşısında bizden en ufak bir şey savabilir misiniz?” Diğerleri, şöyle karşılık verirler: “Eğer Allah bize hidayet vermiş olsaydı, biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi artık sızlansak da sabretsek de bizim için hiçbir şey değişmeyecektir; kaçıp sığınacağımız herhangi bir yer de yok.”
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْاَمْرُ اِنَّ اللّٰهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَاَخْلَفْتُكُمْۜ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّٓا اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِيۚ فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ مَٓا اَنَا۬ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّۜ اِنِّي كَفَرْتُ بِمَٓا اَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٢٢)
22. Hesaplar görülüp iş tamamlanınca, şeytan da onlara şöyle konuşur: “Allah, size gerçekleşmesi kesin olan va’dde bulundu; ben ise öylesine va’dlerde bulundum ama sonra da caydım. Kaldı ki, benim size istediğimi yaptıracak bir gücüm de yoktu. Benim yaptığım, sadece sizi davet etmekten ibaretti, siz de davetime uydunuz. Bu bakımdan, şimdi beni kınamayın; ancak kendinizi kınayın. Bugün ne ben sizin feryadınıza yetişebilirim, ne de siz benim feryadıma yetişebilirsiniz. Dünyada iken (inanç, ibadet ve davranışlarınızda bana uyup, böylece) beni Allah’a ortak tanımış olmanızı da reddediyorum.” O zalimler ki, onların hakkı pek acı bir azaptır.
وَاُدْخِلَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۜ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ (٢٣)
23. İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapmış olanlar ise (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere alınır ve Rabbilerinin izniyle orada sonsuzca kalırlar. Orada aralarındaki konuşmaları, münasebetleri, (azap ehlinin aksine) hep esenlik üzerinedir.
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِۙ (٢٤)
24. Bak: Allah güzel bir sözü ne tür bir misalle açıklıyor: Güzel bir söz, kökü yerin derinliklerinde sabit ve dalları semada güzel bir ağaç gibidir.
تُؤْتِ۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٥)
25. Rabbisinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah, düşünüp ders alırlar mı diye insanlar için böyle misaller vermektedir.
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍۨ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ (٢٦)
26. Çirkin bir söz ise, toprağa kök atıp da yerleşemediği için yerden kolayca sökülüp çıkarılabilen köksüz, kararsız bir ağaca benzer.
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟ (٢٧)
27. Allah, iman etmiş bulunanları değişmez, sağlam ve gerçek söze olan bağlılıkları sebebiyle dünya hayatında da, Âhiret’te de yerlerinde sabit tutar ve ayaklarını kaydırmaz. Allah, zalimleri ise şaşırtır, dengelerini bozar ve saptırır. Allah, her ne dilerse onu yapar. (*)
~Açıklama~
(*) Güzel kelime, sadece Allah rızası için, O’nun uğrunda ve O’nun hükümlerine uygunluk içinde söylenen her söz, ortaya konan her davranıştır. Sözlerin ve davranışların en güzeli ise iman veya imanın ifadesi olan Kelime-i Tevhid’dir. Evet, Lâ ilâhe illa’llah sözü, İslâm’ın mü’min bir kalbe ve ayrıca toplum zeminine ekilen tohumudur. Bu tohum, İslâmî pratikle öylesine muhteşem bir ağaç haline gelir ki, dalları şahadet ve gayb âlemlerinin semalarına uzanır. Fazilet, güzel ahlâk ve güzel davranış meyvelerini devamlı verdiği gibi, muhteşem bir medeniyete de beşiklik eder. Çünkü yüce âlemlerle irtibatlı bir kalb, sürekli İlâhî varidat sağanağıyla beslenir.
27’nci âyetteki gerçek, sabit ve değişmez söz ise, yine iman hakikatıdır. Bu hakikat, sabittir, değişmez ve Cenab-ı Allah (c.c.), mü’minleri onunla dünyada da Âhiret’te de sabit tutar, ayaklarını kaydırmaz, düşüp de kalkamamaktan korur. Mümin davranışlarında bazen sürçse, hattâ düşse de, inanç ve davranışlarında yüzer–gezer değildir. O, Allah yolundaki mücahedesinde de aynı şekilde yüzer–gezer olamaz; sabırlıdır, sebat sahibidir, sarsılmaz, sağa-sola meyletmez ve geri adım atmaz. Zalim ise, düşünce, inanç ve davranışlarında hata, yanlış ve haksızlık içinde olan insandır. Böyle birisinden sebat beklenmez; o, rüzgâra göre eğilir ve hep bir sapkınlık içindedir.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْرًا وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ (٢٨)
28. Allah’ın (şükür ve iman) nimetine bedel nankörlük ve küfrü tercih eden ve kendi topluluklarını helâk yurduna oturtanları görmez misin?
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ (٢٩)
29. Yani Cehennem’e: kızarıp pişmek üzere oraya girerler. Ne kötü bir yerleşim yeridir orası!
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ۪ۜ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَصِيرَكُمْ اِلَى النَّارِ (٣٠)
30. (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka rabler edindiler ve böylece) başkalarını da O’nun yolundan saptırdılar. (Onlara) de ki: “Şimdilik geçinip gidin bakalım; nasıl olsa sonunda varacağınız yer Ateş’tir.”
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ (٣١)
31. İman etmiş bulunan kullarıma ise şunu söyle: Bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz her şeyden artık herhangi bir tür alış-verişin de, dostluğun da olmayacağı bir gün gelmeden önce (Allah yolunda ve muhtaçlar için) gizli ve açık infakta bulunsunlar.
اَللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ (٣٢)
32. Allah’tır ki, gökleri ve yeri yarattı ve gökten bir tür su indirerek, onunla size rızık olacak pek çok ürünler ve meyveler çıkarıyor. Ayrıca, emri (kâinatın yaratılışı ve hayatıyla ilgili kanunları) ve izni dahilinde denizlerde dolaşmak üzere gemileri hizmetinize rametti; aynı şekilde, ırmakları da hizmetinize ve tasarrufunuza verdi.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ (٣٣)
33. Mutat seyirleri içinde güneşi ve ayı da hizmetinize verdi; yine geceyi ve gündüzü de hizmetinize ve faydanıza rametti.
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟ (٣٤)
34. Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi O. Öyle ki, Allah’ın nimetlerini tek tek saymaya kalksanız, mümkün değil, onları toplu halde bile sayamazsınız. Şurası bir gerçek ki insan, cidden çok zalimdir, çok nankördür.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ (٣٥)
35. Bir zaman İbrahim, “Rabbim” diye dua etti: “Bu beldeyi (Mekke) emniyetli kıl ve beni de, evlâtlarımı da putlara tapmaktan koru.
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَنِي فَاِنَّهُ مِنِّيۚ وَمَنْ عَصَانِي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣٦)
36. “Rabbim, (putçuluk ve) o putlar insanlardan pek çoğunu saptırmaktadır. Artık kim bana tâbi olursa, o muhakkak bendendir; kim de bana isyan ederse, şüphesiz ki Sen, günahları çok bağışlayansın, hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın.’ (*)
~Açıklama~
(*) Hz. İbrahim’in bu duası ile, Hz. İsa’nın Mâide Sûresi/5: 118’de anılan benzer duasının bir mukayesesi için bkn. Mâide Sûresi/5: 118, not 26.
رَبَّنَٓا اِنِّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِ۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ (٣٧)
37. “Rabbimiz, soyumdan bir kısmını, kendisine her şekilde hürmet göstermek vacip olan Kutsal Evin’in yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim, (dünya ve dünyanın geçimlikleriyle fazla meşgul olmayıp,) namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılsınlar diye Rabbimiz. Artık insanlar içinden birtakım safi, tertemiz kalbleri onlara yönelt ve onları (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır ki, Sana şükretsinler.
رَبَّنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ (٣٨)
38. “Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım Sen, her söylediğimizi de, her yaptığımızı da bilirsin. Yerde olsun gökte olsun hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰعِيلَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَٓاءِ (٣٩)
39. “Hamd olsun Allah’a ki, şu ihtiyar halimde bana İsmail’i ve İshak’ı hediye etti. Hiç şüphesiz Rabbim, duaları hakkıyla işitendir.
رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتِيۗ رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ (٤٠)
40. “Rabbim! Beni, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan bir kul eyle, soyumdan (zalim olmayanları) da. (*) Rabbimiz, duamı kabul buyur!
~Açıklama~
(*) Bkn. Bakara Sûresi/2: 124, not 106.
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟ (٤١)
41. “Rabbimiz! Hesapların görüleceği gün beni, annemi-babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” (*) / (*)
~Açıklama~
(*) Bakara Sûresi’nde (âyet 126) Hz. İbrahim’in buna benzer fakat farklı bir duasından ve Cenab-ı Allah’ın o duaya cevabından daha söz edilir: Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm…”
Hz. İbrahim (a.s.), bu sûredeki duada (ayet 35), “Bu beldeyi emniyetli kıl!” derken, Bakara 126’da, “Burayı emniyet merkezi bir belde kıl!” diye dua etmektedir. Demek oluyor ki O, Bakara 126’daki duayı, bu duadan daha önce yapmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla, Hz. Hacer’le Hz. İsmail’i Allah’ın emri üzere Mekke toprağına yerleştirmiş, sonra Filistin’e dönüp bir süre sonra geri geldiğinde Mekke’nin yavaş yavaş yerleşilen bir belde olduğunu görmüş ve “Rabbim, burayı, (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmiştir. Daha sonra Mekke’ye tekrar dönmüş ve Allah’ın emri üzerine oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi bina etmiş, bu defa da birlikte Bakara 127–129’da anılan duayı yapmışlardır. Hz. İbrahim (a.s.), daha sonra Mekke’ye ömrünün sonuna doğru tekrar uğramış, artık burasının bir belde haline geldiğini görmüş ve bu sefer de, bu sûrede 35–41’de geçen dua ve münacaatlarda bulunmuştur. Ya Mekkenin belde haline gelmesiyle birlikte oraya yerleşenler içinde putatapıcılığın ortaya çıktığını müşahede etmiş veya zamanla ortaya çıkmasından endişelenmiş ve kendisini de, soyunu da puta tapmaktan koruması için Allah’a yalvarmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla, Hz. İbrahim’in burada anılan duası son duasıdır. Artık Hz. İsmail ve evlâdı orada yerleşmiş ve çoğalmaya başlamıştır ki, onlar hakkında 37’inci âyette kullanılan fiil çoğuldur (namazı kılsınlar diye).
(*) Beş büyük rasûlden biri, himmeti milleti olduğu için Cenab-ı Allah’ın tek başına bir ümmet olmakla övdüğü (Nahl Sûresi/16: 120) ve Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun) atası olan Hz. İbrahim’in bütün diğer duaları gibi, buradaki duaları da, (Âhiret’le ilgili hususlar hakkında gerçek, tam ve kesin bilgi sadece Cenab-ı Allah’a (c.c.) ait olmakla birlikte) kabul olmuştur. O’nun bilhassa buradaki dua ve münacaatlarında dikkatimizi çeken bazı hususları şöyle sıralayabiliriz:
Hz. İbrahim (a.s.), şahsı için dua ederken “Rabbim” demeyi, başkaları ve bütün mü’minler için dua ederken “Rabbimiz” demeyi tercih etmekte ve böylece duada önümüze ışık tutmaktadır. İbadetlerin başı olarak namaza bilhassa önem vermekte ve onu Allah’a kulluğun temel taşı ve âdeta hayatın gayesi yapmaktadır. Namaz, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın ifadeleriyle de, Din’in direğidir; onsuz Din binası yükselemez ve o binanın iman temelleri de, denebilir ki ayakta kalamaz. Hz. İbrahim (a.s.), Allah tarafından rızıklandırılmayı şükre sebep olarak zikretmekte ve istemektedir. Yani Allah (c.c.), insanları rızıklandırırken, onlardaki şükür duygularını harekete geçirmeyi murad buyurmaktadır. Şükür, hem imana açılan bir kapı, hem de imanın göstergesidir. Şükür, insanın sahip bulunduğu her güzel şeyi ve her başarısını Allah’a vermek ve O’ndan bilmek demektir. Dolayısıyla şükür, enaniyeti ve nefis putunu kırar ve Allah’a kulluğun kapısını açar. Yiyecek, içecek gibi nimetlere konan lezzet ve onlarla açlığın, susuzluğun giderilmesi de, şükrü harekete geçiren daha başka önemli unsurlardır. Hz. İbrahim (a.s.), kendisini namazı hakkıyla kılan bir kul yapması için Allah’a dua ederken, bu duaya soyunu da katmakta, fakat tamamını katmamaktadır. Burada, yukarıda 10’uncu dipnotta referans verildiği gibi, Bakara Sûresi/2: 124’üncü âyete telmih vardır. O biliyordu ki, soyunun tamamı namazı hakkıyla yerine getiremeyecek ve onların içinden zalimler de çıkacak. Bu da gösterir ki, en büyük beş peygamberden biri de olsa, salih bir insanın soyundan gelmek mutlaka salih olmaya sebep değildir ve böyle olmaya yetmemektedir. Dolayısıyla hiç kimse ve hiçbir toplum, bütünüyle seçilmiş olduğunu iddia edemez. Bu husus, Hz. İbrahim’in, “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et!” (Bakara Sûresi/2: 128) duasında da açıktır.
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْاَبْصَارُۙ (٤٢)
42. (Ey Rasûlüm,) o zalimlerin yaptıklarından Allah’ın habersiz olduğunu düşünme. O, gözlerin dehşetinden donup kalacağı bir gün adına onlara sadece mühlet vermektedir.
مُهْطِعٍينَ مُقْنِعِي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ (٤٣)
43. O gün onlar, boyunları uzamış, başları yukarıda ve gözleri sabit bir noktaya çakılıp kalmış bir halde koşuşturup dururlar; kalbleri ise bomboş, sanki sadece hava doludur.
وَاَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُۙ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَرِيبٍۙ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَۜ اَوَلَمْ تَكُونُٓوا اَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍۙ (٤٤)
44. (Ey Rasûlüm,) insanları azabın gelip kendilerini bulacağı bir günle uyar. (Dünyada iken Allah’a şirk koşma, hep yanlış istikametlere yönelme ve yanlış hükmetme gibi yollarla) zulmetmiş olanlar, o gün, “Rabbimiz, bize şöyle kısa bir süre ver de, Sen’in çağrına uyalım ve rasûllerin izinde gidelim!” diye yalvarırlar. “İyi de, daha önce sizin için bir zeval, bir son olmadığını iddia edip duran bizzat siz değil miydiniz?
وَسَكَنْتُمْ فِي مَسَاكِنِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ (٤٥)
45. “(İnandıkları ve yaptıklarıyla elbette Allah’a değil,) bizzat kendilerine zulmetmiş (ve kendi elleriyle kendi helâklerini hazırlamış olanların) diyarlarına yerleştiniz. Dolayısıyla, onlara nasıl davrandığımız sizin için ortada idi; ayrıca, her türlü misal ve temsillerle size gerçekleri açıklamıştık.”
وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْۜ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ (٤٦)
46. Kendilerince, önlenemez sandıkları tuzaklarını kurdular; oysa Allah, bütün tuzaklarını bildiği gibi, onları boşa çıkarmaya gücü de yeter; isterse tuzakları dağları yerinden edecek olsun.
فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍۜ (٤٧)
47. Allah’ın rasûllerine verdiği sözden dönebileceğini nasıl sen bir an için bile aklına getirmezsen (kimse de getirmemeli). Şüphe yok ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; (bağışlanmaz türdeki günahlara, bilhassa zulme karşı) aman vermez mukabelesi olandır.
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (٤٨)
48. Gün gelir, (inkılâp üstüne inkılâplarla) yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir de çevrilir ve bütün varlıklar, Tek ve Kahhar (kâinat üzerinde mutlak hakim) olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
وَتَرَى الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِۚ (٤٩)
49. O gün, bütün hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçluları zincirlere vurulmuş görürsün.
سَرَابِيلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُۙ (٥٠)
50. Elbiseleri katrandandır; yüzlerini ise Ateş kaplar.
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (٥١)
51. Allah, herkese (dünyada iken) kazandığının karşılığını verir. Gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
هٰذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِهِ وَلِيَعْلَمُٓوا اَنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ (٥٢)
52. Bu (Kur’ân ve bütün bu anlatılanlar), insanlar için kusursuz ve her şeyi ortaya koyan bir mesajdır ki, insanlar onunla uyarılıp kendilerine gelsinler ve bilsinler ki O (Allah, bütün kâinata hakim) tek bir İlâh’tır. Ayrıca, gerçek akıl ve idrak sahipleri de düşünüp gerekli dersi alsınlar.
***
15. Hıcr Sûresi [1-41]
Âyet sayısı 99 olup, Mekke’de nazil olmuştur. Ana teması olarak Allah’ın varlığını ve birliğini, ayrıca Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğunu bütün delilleriyle ortaya koyar. Bu maksatla, önceki toplulukların hayatlarından ibret dolu sahneleri de nazara verir. İsmini, Arabistan’da Hz. Salih’in (a.s.) kavminin yaşadığı ve Hıcr olarak bilinen bölgenin adının geçtiği 80’inci âyetten alır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُبِينٍ (١)
1. Elif-Lâm-Râ. (Sûre’ye dahil olarak gelecek bütün) bu sözler, Kitab’ın, çok şerefli, kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık ve gerçeği açıklayan Kur’ân’ın âyetleridir.
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (٢)
2. O küfür içinde bulunanlar, nice bir zaman “Keşke Müslüman olmuş olsaydık!” diye hayıflanacaklar.
ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (٣)
3. Bırak onları yiyip içsinler, hayattan “zevk almaya” baksınlar ve emeller, arzular onları oyalasın dursun. Çok geçmeden bileceklerdir onlar.
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ (٤)
4. Herhangi bir memleketi helâk etmiş olmayalım ki, onun için (toplumların hayatı adına koyup, kendilerine de bildirdiğimiz kanunlarımız çerçevesinde) belli bir hüküm, belli bir süre ve kayıt bulunmamış olsun.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ (٥)
5. Herhangi bir topluluk, ne kendisiyle ilgili süreyi tamamlamadan hayattan çekilir, ne de bu süreyi geri bırakabilir. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyetin tefsiri için bkn. A’râf Sûresi/7: 34, not 8.
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ (٦)
6. Küfredenler, alay ederek, “Ey kendisine Zikir (öğüt, ikaz, talimat ve hatırlatma kitabı) inen, sen var ya, hiç şüphesiz bir delisin!” diyorlar.
لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٧)
7. “Eğer iddianda tutarlı ve doğru isen, bize o melekleri getirip göstermen gerekmez mi?”
مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذًا مُنْظَرِينَ (٨)
8. Oysa Biz melekleri, (boş yere ve bazılarının kaprisi uğruna değil,) ancak hak bir sebeple ve bir hikmet gereğince indiririz; indirdiğimiz zaman da, artık (azabı hak etmiş bulunan topluluğa) ne süre tanır, ne de göz açtırırız.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (٩)
9. O Zikr’i de indiren elbette yine Biz’iz ve Biz’iz O’nun koruyucuları. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân metni, bizzat Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâm zamanında dört farklı yolla korunuyordu:
Hz. Peygamber, inen her bir âyeti vahiy kâtiplerine yazdırıyor ve Kur’ân’ın neresine konacaksa, oraya koyduruyordu. Sahabe içinde pek çokları Kur’ân’ı ezberliyordu. Kur’ân’dan okumak namazda farz olduğu için, bütün Sahabîler Kur’ân’dan mutlaka bazı yerleri ezberliyorlardı. Özellikle Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i kiram, sünnet ve nafile namazlarda kıraati uzun tutmaya dikkat ederlerdi. Okuma–yazma bilen pek çok Sahabe, meselâ Hz. Ali, İbn Mesud, Übeyy ibn Ka’b, İbn Abbas, Ebû Musa el-Eş’arî, Enes ibn Mâlik, Hz. Ayşe, Ümm-ü Seleme, Zeyd ibn Sabit, Abdullah ibn Zübeyr, Salim ve Abdullah ibn Amr, kendilerine Kur’ân nüshaları yazmış veya yazdırmışlardı. Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm zamanında Kur’ân’ın tamamının olduğu kadar, bazı bölümlerinin de yazılmış olduğunu gösteren pek çok hadise hadis, siyer ve tarih kitaplarına geçmiştir. Meselâ, Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm taşrada oturup da Medine’ye gelen Müslümanlara öğrenip okumaları için yazılı Kur’ân sûreleri nüshaları verirdi. Sahih-i Müslim’de (Kitabü’l-İmare, 24), Hz. Peygamber’in İbn Ömer’e, düşman eline geçer endişesiyle seyahatte yanına Kur’ân almamasını söylediği kayıtlıdır.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Yemame Savaşı’nda çok sayıda hafız şehit olunca Hz. Ömer’in telkinleriyle resmen kabul edilmiş bir Kur’ân nüshası hazırlanması işine girişildi. Zeyd ibn Sabit’in çalışmasıyla bu nüsha hazırlandı ve adına mushaf dendi. Kur’ân’da bazı kelimelerle ilgili olarak, manâyı değiştirmeyen önemsiz telâffuz farklılıkları vardır. Bizzat Hz. Peygamber’in hayatında Hz. Ömer (r.a.), Hişam ibn Hakim’in Furkan Sûresi’nden bazı kelimeleri farklı telâffuz ettiğini duyunca, onu yanına alarak Peygamber Efendimiz’e gelir ve meseleyi tahkik eder. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, her ikisinin okuyuşunu da dinler ve her ikisine de, “İşte Kur’ân bana bu şekilde nâzil oldu!” buyururlar. (Buharî, “Husumet,” 4; Müslim, “Müsafirîn,” 270)
Hz. Osman (r.a.) zamanında, fetihlerin genişleyip yeni Müslüman olanların da çoğalmasıyla, bu telâffuz farklılıkları bir problem teşkil etme temayülünde görüldü. Hemen bir tedbir olarak, Hz. Ebû Bekir zamanında meydana getirilen resmî nüsha çoğaltıldı ve kıraet birliği sağlanması için eyaletlere dağıtıldı. Çoğaltılan nüshaların sayısının altı olduğu genellikle kabul edilir. El-Kindi (öl. 236/850), Hz. Osman’ın çoğalttırdığı mushaflardan Şam’a gönderileni Malatya’da gördüğünü kaydeder. İbn Batuta ise (779-1377), Hz. Osman’ın hazırlattığı nüshalardan çoğaltılan mushafları ve o nüshaların bazı sayfalarını Gırnata, Marakeş, Basra ve daha başka şehirlerde gördüğünü belirtir.
İbn Cübeyr (öl. 614/1217), Medine’deki nüshayı 1184 yılında Mescid-i Nebevi’de gördüğünü ifade eder. Bazı araştırmacılar, bu nüshanın 1915 yılına kadar orada kaldığını, bu tarihte Türkler tarafından İstanbul’a götürüldüğünü, oradan da Birinci Dünya Savaşı’nda Berlin’e nakledildiğini belirtirler. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Versay Anlaşması’nın 246. maddesi şöyledir: Bu anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarihten itibaren altı ay içinde Almanya, Türk yetkililer tarafından Medine’den alınıp, sabık imparator William II’ye sunulduğu belirtilen Kur’ân’ın halife Osman’a ait orjinal nüshasını Hicaz Kralı majestelerine iade edecektir. (Israel, Fred L. (ed.): Major Peace Treaties of Modern History, New York, Chelsea House Pub. s: 11: 1418)
Hz. Osman’ın bizzat yanında alıkoyduğu ve onu okurken şehit edildiği nüsha ise, daha sonra Emeviler tarafından Endülüs’e götürülmüş, oradan Fas’a nakledilmiş, İbn Batuta onu Fas’ta, hattâ üzerindeki kan lekeleriyle görmüş, bilahare ise Semerkand’a taşınmıştır. Günümüzde Taşkent’te bu nüshalardan biri bulunmaktadır ve bu büyük bir ihtimalle ana nüshadır. 1485’te Semerkand’a getirilen bu nüsha, 1869’da Ruslar tarafından Petersburg’a götürülmüştür. Bir Rus oryantalist, bu nüshayı tasvir etmekte ve bazı sayfalarının tahrip olduğunu belirtmektedir. 1905’te S. Pisareff tarafından bu nüshanın 50 kopyesi çıkarılmış, biri Sultan Abdülhamid’e, biri İran Şahı’na, biri Buhara Emiri’ne, biri Afganistan’a, biri Fas’a ve daha bazıları da önemli Müslüman şahsiyetlere gönderilmiştir. Bir kopyası, günümüzde Amerika’da Kolombiya Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Petersburg’daki aslî nüsha 1924’te yeniden Özbekistan’a iade edilmiş olup, şu anda Taşkent’tedir. 1980’de ABD’deki nüsha çoğaltılmış ve merhum Muhammed Hamidullah buna 2 sayfalık bir önsöz yazmıştır.
Osman Mushafı’nın Tarihi’nin yazarı olan Mahdum, Taşkent’teki nüshanın bu mushaf olduğunun delilleri üzerinde durur. Bu delillerden bazıları şunlardır: Mushaf’ın Hicrî 1. asrın ilk yarısında kullanılan el yazısıyla yazıldığı gayet açıktır. Daha sonra çoğaltılan nüshalar kâğıda benzer malzeme üzerine yazılırken, bu nüsha, ceylan derisi üzerindedir. Yazıldığı tarihten yaklaşık 80 yıl sonra Kur’ân’a konan noktalamalar, bu nüshada yoktur. Hicrî 68’de vefat eden Ebu’l-Esved ed-Düelî tarafından Kur’ân’a konan harekeler de bu nüshada yer almamaktadır. (http://www.muhammad.net/quran/ulumulQuran/004.htm) Netice olarak, Hz. Osman tarafından çoğalttırılan Kur’ân nüshalarının ikisi elan elimizde bulunmaktadır. Bundan ayrı olarak, Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen bir nüsha da Irak Necef’te Darü’l-Kütübi’l-Aleviye’de korunmaktadır. Kûfi hattıyla yazılan bu nüshanın başında, “Ali ibn Ebî Talip, bunu (Hicrî) 40 yılında yazdı.” notu yer almaktadır (Attar, D., Mujaz ‘Ulûm al-Qur’an, Beyrut 1399/1979, s: 116).
Kur’ân bu şekilde korunurken, önceki İlâhî Kitapların aynı ölçüde korunmayıp, tahrife uğramasının sebebi konusunda söylenecek şudur:
Allah için zaman söz konusu değildir; O, her şeyi, geçmiş, hal ve geleceği bir nokta gibi görür ve bilir. O, insanlığın bir son ve evrensel peygambere ihtiyacı olacağını biliyordu ve bu misyon için Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı seçti. İslâm’ın her rasûl tarafından tebliğ edilen şekli o rasûlün kavmi ve zamanıyla ilgili olarak mükemmel idiyse de, Allah, baştan beri her peygambere gönderdiği ve adına İslâm dediği dinini Hz. Muhammmed’le Kıyamet’e kadar insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kemale erdirdi ve Kur’ân’ı İslâm’ın bu son ve mükemmel şeklinin kitabı yaptı. Dolayısıyla insanlık, artık yeni bir peygambere ihtiyaç duymayacaktı; artık Kur’ân ve Hz. Muhammed’in bir açıdan Kur’ân’ı tatbik prensipleri olan Sünnet’i kâfi gelecekti. Oysa daha önceki dönemlerde peşpeşe peygamberler geliyor ve Allah, bunların içinden rasûl olanlara Kitaplar veya Sahifeler indiriyordu.
İkinci olarak, Müslümanlar, yani Hz. Muham-med aleyhissalâtü vesselâm’ın ashabı ve sonradan gelenler, özellikle Tabiûn ve Tebe-i Tâbiîn nesli, Kur’ân’a, önceki peygamberlerin ümmetlerinin kendi kitaplarına sahip çıktıklarından çok daha fazla sahip çıktı. Dolayısıyla Allah (c.c.), Kur’ân’ı sebepler planında bu nesiller vasıtasıyla korudu. Önceki ümmetler, kendilerine indirilen kitapların kadr ü kıymetini tam bilemediler; dolayısıyla da Allah, Kitap nimetini onlardan büyük ölçüde aldı. (Kur’ân’ın korunması konusunda ayrıca bkn.Önsöz,“Kur’ân’ın Kayda Geçirilmesi ve Korunması”.)
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الْاَوَّلِينَ (١٠)
10. Senden önce, farklı düşünce ve inançlar etrafında grup grup olmuş önceki insanlara da rasûller gönderdik.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (١١)
11. Ne zaman kendilerine bir rasûl gelse, mutlaka onunla alay ederlerdi.
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَۙ (١٢)
12. (Nasıl her bir ümmete indirilen Kitabı o ümmetteki günahkâr suçluların kalblerinden geçirip gitmişsek,) Zikr’i de hayatları günah hasadından ibaret olan o suçlu inkârcıların kalblerinden kalıcı bir tesir bırakmadan öyle geçirip gidiyoruz.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ (١٣)
13. O suçlular ona inanmıyorlar ve inanmayacaklardır; çünkü öncekilerin nasıl davrandıkları ortada.
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَۙ (١٤)
14. Öyle ki, (Zikr’in Kelâmımız olduğuna mucizevî bir delil olarak) üzerlerine gökten bir kapı açsak da, oradan yukarılara çıksalar bile,
لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟ (١٥)
15. Hiç şüpheniz olmasın ki, “Bu bir gözbağcılığı, gözlerimiz bağlandı; daha doğrusu, bize büyü yapıldı!” derler. (*)
Açıklama:
(*) Bu çalışmanın bazı yerlerinde dikkat çekildiği gibi (Bakara Sûresi/2: 7, not 7; 22, not 16), Mâide Sûresi/5: 115, not 25, küfrün ana sebebi kibir, gurur, zulüm, yanlış bakış açısı, şartlanmışlık ve dünya, makam-mevki tutkusudur. Peygamberlerden farklı farklı mucizeler isteme, küfürde ısrar adına sadece birer bahanedir. Kur’ân-ı Kerim, dikkatleri mucizeye çekmek yerine, Allah’ın her biri gören gözler, işiten kulaklar ve idrak eden kalbler için birer mucize olan kâinattaki eserlerine çekmektedir. Ana sebepleriyle küfür veya inkârın bir başka açıdan izahı ve Kur’ân’ın iman adına kullandığı deliller için bkn. En’âm Sûresi/6: 73, not 15.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَۙ (١٦)
16. Andolsun, gökte birtakım burçlar var ettik ve gözlere ziyafet olarak, bir de ‘bakıp görme’sini bilenler için gökyüzünü süsledik;
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍۙ (١٧)
17. Ve onu, (İlâhî Dergâh’tan, Allah’ın rahmet ve huzurundan) kovulmuş her türlü şeytandan muhafaza altına aldık.
اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ (١٨)
18. Şu kadar ki, (cinler, şeytanlar içinde semanın sakinlerinden) kulak hırsızlığıyla bir bilgi, bir haber kapmaya teşebbüs eden olursa, onu da apaçık görülebilen parlak bir ışık takip (ve yok) eder. (*)
~Açıklama~
(*) Burç kale, kule, hisar gibi manâlara gelir. Gökyüzündeki bazı yıldız kümelerine de burç denmektedir ki, bunların sayısı 12 olarak tesbit edilmiştir. Dünya güneşin etrafında dönerken bu burçlara uğrar ve bu uğramanın dünya ve içindekilere bazı tesirleri olabileceği üzerinde eskiden beri durulmaktadır. Bu da, gerçekle alâkalı bir yanı olmakla birlikte, bilindiği gibi, Astroloji ilminin yanlışa âlet edilmesi sebebiyle falcılığa yol açmıştır ve açmaktadır. Falcılığın bazı türlerinde cinlerin ve/veya şeytanların insanlara verdikleri bilgilerin de önemli tesiri söz konusudur. Onlar, zaman zaman semaya yükselmeye ve burada semanın sakinlerinin insanlarla ilgili konuşmalarından bir şeyler kapmaya çalışırlar. Fakat buna muvaffak olamazlar. Eğer bir–iki bilgi kırıntısı çalmayı başarabilmişlerse, bu takdirde meteorlarla yok edilirler. Ne var ki, birtakım gaybî bilgilere sahip olmuşlar gibi, kendileriyle teması olan bazı insanlara bunları fısıldarlar. Allah, onların semadan bilgi çalmalarına asla izin vermez. Bunun ayrıntılı bir izahı için bkn. Mülk Sûresi/67: 5, not 4. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus, cinler uzun süreli yaşadıkları ve lâtif varlıklar olarak insandan çok daha hızlı hareket ettikleri için, tarihî ve dünyanın bazı yerlerinde olan hadiseleri kendileriyle temasta olanlara, medyumlara aktarabilirler. Ne var ki, bunlara her halükârda ve her konuda itimat edilmemelidir. Çünkü bilhassa inanmayan cinler, bir tane doğru söylerlerse, yüz yalanla insanları aldatırlar. Bilhassa gaybî bilgiye katiyen sahip değillerdir.
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ (١٩)
19. Yeryüzünü de genişliğine yaydık ve içinden sağlam dağlar çaktık; ayrıca orada (şekil, nitelik ve miktar olarak, kısaca) her bakımdan ölçülü her bitkiden bitirdik.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ (٢٠)
20. Orada sizin için olduğu gibi, rızkı size ait olmayan, rızıklarını vermeye muktedir olmadığınız bütün varlıklar için de geçimlikler var ettik.
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢١)
21. Hiçbir varlık yoktur ki, hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim yanımızda bulunmamış olsun. Şu kadar ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz.
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ (٢٢)
22. Rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderir ve böylece gökten bir tür su indiririz de, onunla su ihtiyacınızı gideririz. O suyu yerde kaynaklar halinde depolayan da siz değilsiniz. (*)
~Açıklama~
(*) Büyük müfessir ve tefsirinde rivayetlere yer veren İbn Cerir et-Taberî (839–923), âyete dayanarak, asırlarca önce rüzgârların bulutları aşıladığından ve bunun neticesinde yağmurun meydana geldiğinden söz eder. Âyet de, açıkça görüldüğü üzere bunu ifade buyurmaktadır. Bilim adamları, bu gerçeği, yani yağmurun meydana gelmesi için yağmur bulutları arasında bir eksi–artı kutup karşılaşması ve elektrik boşalması olması gerektiğini daha son zamanlarda keşfetmişlerdir. Allah (c.c.), yağmuru indirdiği gibi, onu yerin yüzeyine yakın taş havuzlarda depolar. Bu su, tuzlardan ve kirlerden arıtılır ve başka varlıklar gibi, insanın da içme dahil, pek çok yollarla kullanımına sunulur.
وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ (٢٣)
23. Ve hiç şüphesiz ve ancak Biz’iz hayatı veren ve alan ve Biz’iz herkesin yaptıklarına vâris olduğumuz gibi, herkes öldükten sonra onlara da vâris olacak olan.
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ (٢٤)
24. Andolsun, sizden önce yaşayıp gidenleri ve sizin içinizden ölenleri de biliyoruz; yine andolsun, nesliniz içinizde henüz hayatta olanları ve sizden sonra gelecekleri de biliyoruz.
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ۟ (٢٥)
25. Kuşkusuz senin Rabbindir onların hepsini Mahşer’de toplayacak olan da. O, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır; her şeyi hakkıyla bilendir.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ (٢٦)
26. Andolsun, insanı kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.
وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (٢٧)
27. Cinlere gelince, onları ise daha önceden, deri gözeneklerinden vücuda nüfuz eden kavurucu ve dumansız ateşten yaratmıştık. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de insanın yaratılış maddesi olarak toprak, çamur, balçık gibi maddelerden söz edilir. Bunlar, insanın maddî menşeinin değersizliğini ve fizikî özelliğini, hattâ karakterinin bazı yanlarını ortaya koymada birer sembol olduğu gibi, insanın vücudunun menşeinin topraktan, sudan, havadan gelen unsurlar olduğunu da belirtir. Buradan aynı zamanda, insanın gerçek değerinin onun maddî olmayan yanında yattığını da kavrarız. İnsan gibi irade sahibi ve düşünme, öfke ve şehvet gibi güçleri bulunan cinlere gelince, Kur’ân, onların maddî menşei olarak ise yakıcı, dumansız, deri gözeneklerine işleyen bir ateşten söz eder. Bazıları bundan enerji veya röntgen ışınları gibi ışınları anlamaktadır. Cinler, insandan önce yeryüzünde fitne çıkarmış ve orayı fesada vermişlerdi.
Melek, cin ve insan gibi şuur sahibi varlıkların menşei konusunda bir fikir sahibi olmak bakımından, Bediüzzaman’ın şu mütalâalarını nazara alabiliriz:
Varlığın kemali hayat iledir. Belki varlığın hakikî varlığı hayat iledir. Hayat varlığın nûru, şuur ise hayatın ışığıdır. Mademki hayat ve şuur bu kadar önemlidir ve madem kâinatta eksiksiz bir düzen, intizam ve arızasız bir mükemmellik vardır, ayrıca madem şu küçük yeryüzü, âdeta başıboş gibi feza boşluğunda gezip duran küremiz had ve hesaba gelmez canlılarla, hem de ruh ve idrak sahibi canlılarla doludur, öyle ise, şu semavî köşkler ve yüksek burçlar dahi kendilerine uygun, canlı ve şuur sahibi varlıklarla dolu olmalıdır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi bu canlılardan bulunur. Ateş ışığı yakmaz, belki ona yardım eder. En âdî maddelerden, (toprak gibi) en kesif ve (su gibi) yarı kesif unsurlardan hadsiz canlı ve şuurlu varlık yaratan ve kesif maddeyi hayat vasıtasıyla şeffaflaştıran, hayat nurunu her şeye bol bol serpen ve şuur ışığıyla pek çok varlığı yaldızlayan ezelî ve daima bir hikmet çerçevesinde icraatta bulunan İlâhî Kudret, elbette ışık gibi, esir gibi, ruha yakın ve münasip daha başka şeffaf maddeleri de ihmal edip hayatsız bırakmaz; cansız ve şuursuz bırakmaz. Dolayısıyla, O’nun ışık maddesinden, hattâ karanlıktan, esir maddesinden, hattâ manâlardan, havadan, kelimelerden âdeta sınırsız sayıda yarattığı ve şuurla bezediği pek çok türde ruhanî yaratıkları vardır ki, bunların bir kısmı melâike, bir kısmı ruhanî ve cin türleridir. (Sözler, “29. Söz, Mukaddime ve Birinci Maksat, Birinci Esas”tan)
Bediüzzaman’ın bunları yazmasından en az 60 yıl sonra, okyanus diplerindeki termal kaynaklarda en az 300 canlı organizma türünün yaşadığı keşfedildi. Bir biyolog olan Verena Tunniclife, 20’nci asır biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden biri olarak nitelediği bu keşif hakkında şöyle demektedir:
Hayatın her türlüsü enerji gerektirir ve yeryüzündeki hemen hemen bütün hayat, enerji kaynağı olarak güneşe dayanır. Fakat güneş enerjisi, yeryüzünde kendisinden faydalanılabilecek tek enerji türü değildir. Yer kabuğunu harekete geçiren ve bu kabukta patlamalara yol açan enerjiyi düşünün. Aktif bir yanardağa baktığınızda, yerin içindeki radyoaktif çökmenin meydana getirdiği ısının boşta kaldığına şahit olursunuz. Bu ısı, neticede yerin yüzeyine ulaşır. Karaları harekete geçiren ve dağların oluşmasına yol açan aynı nükleer enerjiyle bağlantılı biyolojik topluluklar neden olmasın? Bu topluluklar, güneş enerjisiyle değil de, kimyevî enerjiyle neden beslenmesin? Çoğumuz, yerin içinden ısının kurtulmasını şiddetli olaylarla, patlamalarla ve istikrarsız fizikî şartlarla, ayrıca son derece yüksek sıcaklıklar ve zehirli gazların ortaya çıkışıyla bir arada hatırlarız. Bunlar ise, hayat için hiç de olumlu şartlar değildir. Jeolojik olarak aktif bir çevrede biyolojik toplulukların ortaya çıkabileceği düşüncesi hepimiz için bir fantezi idi. Son zamanlara kadar da, güneş enerjisinden beslenmeden yaşayabilen çok az sayıda organizmanın varlığını biliyorduk. Fakat şimdi biliyoruz ki, güneş enerjisi olmadan yaşayabilen çok sayıda biyolojik topluluklar var. Yaklaşık 300 çeşit mikroorganizmadan oluşan bu toplulukların keşfi, 20’nci yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden birini oluşturuyor. Bu topluluklar, okyanus dibinde, yerin yüzeyine sızan ısının meydana getirdiği ortalama 400 derece sıcaklıktaki termal kaynaklarda, son derece zor ve değişken şartlarda yaşıyorlar. (American Scientist, 1995)
Verana Tunniclife’ın, 20’inci yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden biri dediği, okyanus dibindeki termal kaynaklarda 400 derecelik bir sıcaklıkta yaşayan bu biyolojik toplulukların keşfi, daha başka pek çok gerçeğe de ışık tutmaktadır. Anlaşılıyor ki, varlığın özü, Kur’ân’ın nur dediği ve belki bildiğimiz ışıktan daha lâtif bir ışıktır. Allah, önce nûru yaratmış, sonra yaratılış, düzenli merhaleler silsilesi takip ederek gelmiştir. Allah, nûru yarattığı zaman, ondan canlı ve şuurlu varlıklar olarak meleklere ve daha başka ruhani varlıklara, onu takiben yarattığı, Kur’ân-ı Kerim’in tabiriyle, dumansız ve gözeneklerle işleyen ateşten, belki enerjiden, röntgen ışınları gibi ışınlardan cinlere ve daha sonra yarattığı sudan, suyun katılaşması neticesinde oluşan kaya veya taş tabakalarının ufalanmasıyla meydana gelen topraktan da bitki, hayvan ve insana vücut vermiştir. Bir başka ifadeyle, ışıktan daha lâtif ışıkla (nur) başlayıp toprakla sona eren yaratılış merhalelerinin her safhasında Allah (c.c.), o safhaya uygun canlılar var etmiş ve bu canlıların bazılarına şuur da vermiştir. Dolayısıyla, kâinatın her alanında, o alana münasip canlı türleri mutlaka vardır. Ayrıca, nasıl Allah ışık, esir, hava, ateş, su ve topraktan canlılar yaratmaktadır, aynı şekilde O, insanın sarfettiği her sözden ve işlediği her işten de insana bir başka dünya hazırlamaktadır. Bu dünya, Âhiret’te, yani diğer dünyada onun karşısına Cennet veya Cehennem olarak çıkacaktır. Nasıl O, küçücük bir tohum veya çekirdekten dev gibi ağaç çıkarıyorsa, aynı veya benzer şekilde, Kıyamet’in sarsıntılarıyla ve bu sarsıntılar neticesinde Âhiret’e has bir keyfiyet kazandıracağı bu dünyanın malzemesinden de çok geniş Âhiret alemlerini yaratacaktır. Yukarıda ifade olunduğu gibi, insanın dünyada yaptıklarından da, keyfiyetini tam olarak kavramamız mümkün olmayan bu âlemde onun cennet veya cehennemine vücut verecektir.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ (٢٨)
28. Ve hatırla ki, Rabbin meleklere “Ben” demişti, “kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir beşer yaratacağım.
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ (٢٩)
29. “Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhum’dan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak ve ona yardımcı olma manâsında) secdeye kapanın.” (*)
~Açıklama~
(*) Yukarıda temas edildiği gibi, insanın asıl şerefi onun manevî yanında yatar ve varlıklar hiyerarşisinde ona en üst mertebeyi kazandıran da bu yanıdır. Bunu da Allah, “Ruhum” demekle Kendisine atfetmektedir. Ruh, maddî ve manevî hayatın kaynağıdır; dolayısıyla maddî değildir. O, doğrudan Allah’tandır. Allah başka icraatlarına sebepleri perde yaparken, nur ve hayat gibi yarattığı en şeffaf şeyler için ise herhangi bir sebep yoktur. Onlar, Allah’ın doğrudan hediyesidir. Dolayısıyla, bilim adamlarının hayatı bir maddeye bağlama çabaları sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Nasıl insanın maddî varlığı olarak toprak, çamur, kara balçık gibi birtakım âdî maddelerden söz ediliyor ve böylece onun maddî menşeinin değersizliğine dikkat çekiliyorsa, onu asıl yücelten unsurun manevî yanı olduğunu ifade için de Allah’ın ona Kendisi’ne atfettiği ruhtan üflemesi nazara verilmektedir. Bu, ayrıca şu gerçeğe de parmak basar: Bediüzzaman, “Allah, tabir yerinde ise, bütün isimlerinin önüne vehmî bir hat çekmiş ve insanı yaratmıştır.” der. Yani, insanda Allah’ın kâinata varlık kazandıran bütün isimleri şu veya bu derecede tecelli halindedir. Dolayısıyla o, hayvanlardan ayrı olarak şuur, irade, vicdan, çok daha öte ilim ve öğrenme kapasitesi, çok girift duygular, akıl, muhakeme gibi melekeler ve benlikle birlikte istiklâliyet duygusuna sahiptir. Meleklerden ayrı olarak ise, gelişmiş bir hayvanî yan olarak nefisle ve onunla mücadelesinin neticesinde terakkî kabiliyetiyle de donatılmıştır. Kısaca, Cenab-ı Allah’a en kâmil ve parlak ayna insandır. İşte Allah (c.c.), onun bu yanını Kendi’ne atfettiği ruhtan üfleme şeklinde ifade etmektedir. (Bu nokta, Bakara Sûresi/2: 31–34 ve not 32–34’te açıktır.) Yoksa, haşa, Cenab-ı Allah’ın insan gibi vücudu, nefsi, ruhu var demek değildir. Kur’ân, Allah’ın insanın seviyesinde konuşması (tenezzülât-ı İlâhî) olduğundan, çok girift meseleleri ve mücerret gerçekleri mecaz, istiare, teşhis ve temsil gibi yollarla anlatır ve en güzel misal ve temsilleri de Allah’ın isim, sıfat ve şe’nleri için verir (Nahl Sûresi/16: 60). Yoksa bunlar, zahirî manâlarıyla ele alınmamalıdır. Çünkü hiçbir şey O’nun gibi değildir (Şura Sûresi/42: 11); O, yarattıklarının hiç birine benzemez ve benzetilemez.
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ (٣٠)
30. Bunun üzerine, (emri alan) bütün melekler derhal secdeye kapandılar.
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ (٣١)
31. İblis ise secde etmedi; (kendisine de secde emredildiği halde,) secde edenlerle birlikte olmaktan kaçındı. (*)
~Açıklama~
(*) Ayrıntılı açıklama için bkn: Bakara Sûresi/2: 34, not 36.
قَالَ يَٓا اِبْلِيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ (٣٢)
32. Allah, şöyle buyurdu: “Ey İblis, sana ne oluyor ki, secde edenlerle birlikte değilsin?”
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ (٣٣)
33. İblis, “Ben” dedi, “kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir beşere secde edemezdim.”
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌ (٣٤)
34. “Çık oradan!” buyurdu Allah; “Sen, artık huzurumdan ve rahmetimden kovulmuş birisin.
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ (٣٥)
35. “Hesap Günü’ne kadar hep lânetlenmiş olarak yaşayacaksın!”
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِ۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (٣٦)
36. “Rabbim!” dedi (İblis), “madem öyle, insanların diriltilip kabirlerinden çıkarılacakları güne kadar bana süre tanı.”
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَۙ (٣٧)
37. Allah, “Haydi” buyurdu, “sana süre tanındı,
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ (٣٨)
38. “Ama katımda malûm bulunan (Kıyamet) ân(ın)a kadar.”
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَنِي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٣٩)
39. İblis, “Rabbim,” (*) diye ekledi: “madem Sen benim azgınlık edip sapmama yol verdin, ben de andolsun, yeryüzünde (dünya hayatını ve günahları) onlara çok güzel gösterecek ve andolsun, onların hepsini azdırıp saptıracağım;
~Açıklama~
(*) Şeytan’ın inatçı küfrü, üzerinde çok durulması gereken bir husustur. Şeytan, Allah’ı ve O’nun yaratan, koruyan, besleyen, yani bütün varlıkların Rabbi olduğunu biliyordu. Ayrıca, bütün irade ve şuur sahibi sorumlu varlıkların dünyada yaptıklarından sorguya çekileceği bir günün geleceğini de biliyordu. Fakat bütün bu bilgisi, onun inadını, kibrini ve gururunu aşıp da, Allah’a inanarak emirlerine teslim olmaya yetmedi.
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ (٤٠)
40. “Ancak içlerinde ihlâsa erdirilmiş olan kulların müstesna.”
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ (٤١)
41. Allah buyurdu: “Bu (ihlâs, samimiyet ve teslimiyet) yolu, kullarımı Bana iletmesini üzerime aldığım dosdoğru yoldur.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal