13. Ra’d Sûresi :Mekke’de inen Ra’d Sûresi, 43 âyettir. 13’üncü sûre olarak ismini 13’üncü âyette geçen râ’d (gök gürültüsü) kelimesinden alır. Diğer Mekkî sûreler gibi, iman esasları etrafında döner ve bu esasların bilhassa “tabiat”ta ve insandaki delilleri üzerinde durur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذِ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)
1. Elif-Lâm-Mîm-Râ. (Kur’ân’a dahil olarak inen ve bu sûrede gelecek bütün) sözler, Kitabın âyetleridir. Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân) gerçeğin ta kendisidir, buna rağmen insanların çoğu yine de iman etmezler.
اَللّٰهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْرِي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)
2. Allah O’dur ki, gökleri gözle görebileceğiniz direkler, destekler olmadan yükseltti; (*) sonra da Arş’ın üzerine istiva buyurdu (**) ve güneşle ayı (her birine kendine has hareket biçimleri ve vazifeler yükleyerek) emrine râm etti. Her bir (gezegen), kendisi için tayin ve takdir buyrulan bir sona ulaşıncaya kadar (yörüngesinde) akıp durmaktadır. O, (tam bir sisteme koyduğu kâinattaki) her işi çekip çeviriyor, her şeyi idare ediyor ve gerçeğin bütün işaret ve delillerini detaylarıyla açıklıyor ki, bir gün gelip Rabbinize kavuşacağınıza kesin iman edesiniz.
~Açıklama~
(*) Bütün gök cisimleri, tam bir düzen ve sistem içinde ve hiçbir arızaya meydan vermeden hareket ederler. Gökleri görünür direkler olmadan yükselten ve gök cisimlerini de aynı şekilde düşmekten, birbirlerine çarpmaktan koruyan, onları belli çizgide hareket ettiren Allah’tır. Allah’ın (c.c.) hikmet diyarı olan bu âlemdeki icraatı genel olarak muttarid (sürekli ve aynı çizgide) olduğu için, biz kâinatı ve ondaki cisimlerin hareketlerini inceleyerek birtakım sonuçlara varır ve bu sonuçlara sebep ve kanun ismini takarız. Yani sebep ve kanun dediğimiz sonuçlar, Cenab-ı Allah’ın kâinattaki icraatının birer unvanından ibarettir. Âyet, gözle görebileceğiniz direkler, destekler olmadan ifadesiyle bir bakıma bu sonuçlara veya sebep ve kanunlara imada bulunmaktadır.
Bununla birlikte, Cenab-ı Allah Kendi icraatıyla, dolayısıyla sebep ve kanunlarla asla bağlı değildir. Dilediği anda dilediği tarzda icraatta bulunabilir. Dolayısıyla, kâinattaki sistemin ve hayatın devamı asla bu sebeplere ve kanunlara bağlı değildir; onlara güvenerek ne yarınlar hakkında hüküm verilebilir, ne de bir an sonra karşımıza çok farklı bir tablonun çıkmayacağı garanti edilebilir. İşte, Allah’ın tutması olmasa, gökler her zaman (yerin üzerine) düşebilir. Bunun vuku bulmaması veya Cenab-ı Allah’ın buna müsaade etmemesi, bütün kâinatın O’na olan mutlak itaatının sonucudur. Modern bilim bu vakıayı merkezkaç ve merkezçek güçleriyle izah etmektedir. Fakat bizim için çok daha önemli olan, bu konuda Einstein veya Newton’un mekanikî ve matematiksel izah veya kavramlarından ziyade, kâinatın Allah’a mutlak itaatı ve bu itaatın altında yatan mutlak ve evrensel rahmettir.
(**) Arş’ın ve Cenab-ı Allah’ın Arş’a istivasının manâsıyla ilgili olarak bkn: Bakara Sûresi/2: 29, not 28; A’râf Sûresi/7: 54, not 11.
وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَارًاۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)
3. Yine O’dur ki, yeri yaydı; onun içinden sağlam dağlar yükseltti ve ırmaklar akıttı. (*) Ve orada her bir ürünü çift çift kıldı, sürekli olarak geceyi de gündüze bürüyüp duruyor. Bütün bunlarda sistemli düşünebilenler için hiç kuşkusuz işaretler, deliller vardır.
~Açıklama~
(*) Âyet, yerin içinden ifadesiyle, dağların köklerinin yerin içinde olduğunu ifade etmektedir. İkinci olarak, ırmakların dağlardan kaynaması, taşların, kayaların İlâhî emirlere ne derece itaatkâr olduğunu harika bir şekilde göstermektedir.
- Bu gerçek, canlı ve şuurlu kalblere şu mesajı sunmaktadır:
Dağlar, asırlardır sürekli ve bol su akıtan ırmakların asıl kaynağı olamaz. Çünkü dağlar bütünüyle sadece su kaynağı bile olmuş olsa, yine de kendilerinden çıkan ırmakları birkaç yıl bile beslemeye kâfi gelmez. Tek bir örnek olarak, tarihin bilinmeyen dönemlerinden beri hem de çöllerden bol su akıtarak geçen binlerce kilometre uzunluğundaki Nil nehrine dünyadaki bütün dağlar su olsa yetmez. Yerin bir veya birkaç metre altına sızabilen yağmur da, ırmakların akıttığı su için asla kâfi değildir. Hiçbir “tabiî” sebep, yeryüzündeki ırmakların kaynağını ve beslenmesini açıklamaya yetmez. Şu halde, bu ırmakların tek kaynağı Cenab-ı Allah’ın (c.c.) tükenmez rahmet hazineleridir ve çok küçük sebepleri çok büyük neticeler adına istihdam eden Allah, ırmakları Kendi görünmez hazinelerinden beslemektedir. Dağlar, sıvı bir maddenin katılaşmasından oluşmuştur.
Peygamber Efendimiz’e atfedilen bir münacatta, “Yeri katılaşmış, donmuş suyun üzerine yayan (Allah)’ı tesbih ederim!” buyurulmaktadır. Yeryüzünün yaratılış sürecinde Allah’ın emriyle sıvı bir madde katılaşmış, bundan dağlar ve kayalar meydana gelmiş ve zamanla dağların ve kayaların aşınması, ufalanması sonucunda da toprak tabakası teşekkül etmiştir. Sıvı madde, üzerinde iskân mümkün olmayacak derecede yumuşak, kaya tabakası ise, kendisinden istifade edilemeyecek ölçüde sert idi. Bu bakımdan, Hakîm ve Rahîm olan Allah (c.c.), kaya ve taş tabakasının üzerine toprak tabakasını yaydı ve onu canlılar için bir mekân kıldı. (Daha öte açıklamalar için bkn. Bakara Sûresi/2: 29, 74, not 28, 78; Kâf Sûresi/50: 6–11; Nebe’ Sûresi/78: 6–8, not 2–3; İnşikak Sûresi/84: 3–4)
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)
4. Yerde birbirlerine yakın (ama aynı zamanda birbirlerinden çok farklı) kara parçaları, ayrıca üzüm bağları, ekili ve ekim için araziler ve aynı kökten, aynı dalda salkım salkım fakat her biri kendine ait bir dalcıkta kendi başına biten hurmalar vardır; bunların her biri aynı su ile sulanmaktadır ama Biz, tat, gıda ve kalite açısından onları farklı farklı yapar ve bazısını bazısına göre bazı bakımlardan daha tercih edilir kılarız. (*) Hiç kuşkusuz bunda da akledip düşünen kimseler için nice dersler, nice işaret ve deliller vardır.
~Açıklama~
(*) Allah, bir şeyden pek çok şey, pek çok şeyden de bir şey yapar. Meselâ, içtiğimiz suyu vücutta pek çok organların oluşmasında kullanır, ayrıca vücuda gıda ve kan haline getirir. Öte yandan, yediğimiz pek çok yiyecekten deriyi ve herhangi bir organı meydana getirir; böylece pek çok ve çeşitli şey, Allah’ın emriyle bir şey olur.
“Tabiat”ta her defasında orijinal ve pek çok maksada yönelik icraat görürüz.
Bunlar, âdeta sonsuz sayıda fakat mükemmel ve kusursuzdur; oysa bir şeyin çokluğu mükemmelliğe manidir. Ayrıca bunlar, sonsuzca kolaylıkla olur, fakat bu kolaylığa rağmen tam bir düzen ve âhenk içindedir. Yine, bu icraat hem çok hızlı fakat sağlam, yerli yerinde ve pek çok maksada yöneliktir. Sayısız denebilecek çoklukta tür bir arada, ama her biri, hattâ pek çok türlerin her bir ferdi diğerlerinden ayırt edici farklılığa sahiptir. Her bir hadise, her bir varlık, âdeta masrafsız ve insan için çok ucuza mal olmakta, fakat kâinat değerindedir.
Meselâ, bir kiraz tanesinin meydana gelmesi için güneşe, yağmura, havaya, toprağa, kiraz ağacı ve tohumuna, bu tohumun kiraz olabilme özelliğine, yerküreye ve yerkürenin hem kendi ve hem de güneş etrafındaki tam düzenli hareketine ve bütün bu unsurların çok esaslı işbirliğine ihtiyaç vardır. Kısaca, bir kiraz tanesinin varlığı için bütün bir kâinat gereklidir. Böyle iken, bunlar insana karşılıksız sunulmaktadır. Türler ve fertler arasında zaman ve mekân bakımından ne ölçüde mesafe bulunursa bulunsun, hem en yüksek derecede benzerlik, hem farklılık söz konusudur. Çokluğa rağmen sonsuz değerde sanat ve mükemmellik, mutlak kolaylığa rağmen kusursuz düzen, sistem ve âhenk, inanılmaz sürate rağmen tam bir denge, tenasüp ve sağlamlık, sonsuzca çokluğa, karışıklığa ve dağılıma rağmen mükemmel ferdîlik ve ayrışma (taayyün), akıl almaz bolluğa rağmen en yüksek değer ve fiyat, Tek ve Benzersiz Yaratıcı’nın eseri ve O’nun varlığına, birliğine, İlim, İrade ve Kudreti’ne delildir. (Mesnevî-i Nuriye, 32)
Bunlardan ayrı olarak, bütün bitkiler, sebzeler ve ağaçlar aynı toprakta bitmekte, aynı su ile sulanmakta, aynı güneşten ısı ve ışık almakta, fakat her biri farklı tatta, farklı renkte, farklı şekilde, farklı kokuda taneler ve meyveler vermektedir. Bu taneler, sebzeler ve meyveler ne kadar besleyici de olsa kokuları ve şekilleriyle insanı cezbetmeseler, yeme arzusunu tahrik edemezler. İnsan yemeli ve içmelidir, çünkü hayatının devamı buna bağlıdır. Taneler, sebzeler ve meyveler çok çeşitlidir, fakat insanın tatma duyusuna bütün tatları ayrı ayrı tadacak, görme duyusuna bütün şekilleri ve renkleri birbirinden ayıracak, koklama duyusuna bütün kokuları temyiz edecek bir kabiliyet verilmemiş olsa, o zaman bu çeşitliliğin ne manâsı olurdu. Demek ki, insan ile bütün kâinat ve özellikle yeryüzündeki bütün varlıklar arasında öylesine temel münasebetler vardır ki, ancak bütün bunları bilen, irade eden ve var etme kudretine sahip olan Biri bu sistemi kurmuş ve insanı yaratmıştır. Öyleyse sadece O, Kendisi’ne ibadet ve emirlerine, hükümlerine itaat edilmeye hakkı vardır; sadece O’na ibadet ve mutlak anlamda itaat edilmelidir.
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا ءَاِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ فِ۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٥)
5. Eğer hayret etmeni gerektirecek bir şey varsa asıl hayret edilmesi gereken, onların “Toprak olduktan sonra mı, yani biz o zaman yeni bir yaratılışa mı erdirileceğiz!?” demeleridir. Onlardır nankörlükle Rabbilerine küfür içinde bulunanlar ve onlardır boyunlarında (başlarını eğip gerçeği görmelerine mani ve kendilerini küfre, neticede de Cehennem’e sürükleyen) tasma olanlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ (٦)
6. Bir de, onlardan önce (birer ibret vesilesi olarak) yaşanmış (ve Kur’ân’da anlatılan, bizzat kendilerinin de bildiği) cezalandırma vakaları geçmiş olmasına rağmen, güzellik içinde yaşama dururken “Haydi, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı hemen getir!” diye sana meydan okuyorlar. Oysa senin Rabbin, her türlü zulümlerine rağmen insanlar için onların kavrayamayacağı ölçüde bağışlaması olandır; bununla beraber senin Rabbin, cezalandırması çok çetin olandır da.
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ (٧)
7. Küfür içinde bulunanlar, “(Peygamberlik iddia eden) şu kişiye Rabbisinden açık bir delil (bir mucize) indirilmeli değil mi?” diyorlar. (Rasûlüm,) sen sadece bir uyarıcısın ve her bir halk için, (seçilip kendilerine gönderilmiş) bir yol gösteren vardır.
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغِيضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ (٨)
8. Allah, (hayvan, insan, bitki) her bir dişinin (döllenme veya hamile kalma ânından doğurma ânına kadar) karnında hangi özellikte ne taşıdığını ve rahimlerin neyi atıp neyi aldığını, (hamilelik süresince) neleri ne ölçüde eksiltip neleri fazlalaştırdığını ve bütün bunların süreye ne ölçüde tesir ettiğini bilmektedir. Her bir şey, O’nun katında bir ölçü iledir.
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ (٩)
9. O, gaybı da şahadeti de (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilendir; Mutlak Büyük ve Yüce-Aşkın Olan’dır.
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ (١٠)
10. İster içinizden biri sözünü gizlice söylesin, isterse bir başkası açıktan konuşsun veya biri gecenin altında kendini (ve düşüncelerini, planlarını) gizlemeye çalışsın veyahut gündüzün ortaya çıksın, O’nun için farketmez.
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ (١١)
11. (Herkes, önünden ve arkasından kendisini saran farklı durumlar arasında hayatını sürdürür ve) Allah’ın emri gereği onu önünden ve arkasından nöbetleşe takip edip koruyan ve her sözünü, her yaptığını kaydeden melekler vardır. Gerçek şu ki Allah, bir topluluğun durumunu o topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe değiştirmez. (*) Allah, (yaptıklarının karşılığı olarak) bir topluluğa da bir belâ isabet etmesini dilemişse, onu da geri çevirecek yoktur. İnsanlar için onları gerçekten koruyup sahiplenecek Allah’tan başka kimse bulunmaz ki.
~Açıklama~
(*) Batı’da ortaya çıkan hemen bütün modern tarih felsefeleri, şu esaslara oturmaktadır:
•İnsanlık, düz bir çizgi halinde olsun, çevrimler halinde olsun, kaçınılmaz olarak belirli ve kesin bir sona doğru ilerlemektedir.
•Bu ilerleme ve tarihî hadiseler, tarihin insandan bağımsız geri çevrilemez kanunlarına göre olmaktadır. Bize düşen, eğer tarihin akışında kaybolup gitmek istemiyorsak, bu kanunları keşfedip onlara itaat etmektir.
•Tarihin geçtiği (ilkel, feodal, kapitalist) bütün evreler, geçilmesi kaçınılmaz olan evrelerdir. Bu tür tarih felsefeleri, içinde bulunduğumuz sosyo–ekonomik ve siyasi şartları, tarih ve “tabiat”ın dikte ettiği en güçlülerin ayakta kalıp zayıfların yok olup gitmesini gerektiren önüne geçilemez şartlar olarak görmektedir. Eğer bu şartlar şu anda Batı’yı ön plana çıkarmışsa, ayakta kalmak isteyen toplumlar Batı’ya ve medeniyetine ayak uydurmaya çalışmalıdır. Post-modern tarih anlayışları veya tarihselcilik, fizikteki gelişmelere paralel olarak izafiliği ön plana çıkarmış da olsa, yine de tarihin kendine has ve insandan bağımsız kanunlarına olan vurgu devam etmektedir.
Oysa Kur’ân, tarihe tamamen farklı perspektiflerden bakar. Her şeyden önce o, tarihi hadiselere göre değil, değişmez birtakım prensiplere göre yorumlar ve bu prensipleri öne alırken, diğer tarih felsefeleri, hadiselerden, daha genel bir ifade ile bizzat tarihten kalkarak tarihi yorumlar. Bu yorumlarda, zaman ve şartların etkisinin ve subjektifliğin hakim olacağı açıktır. İkinci olarak, söz konusu tarih felsefelerindeki cebrî determinizmin ve insanın hadiselerin nesnesi yapılmasının aksine Kur’ân, insan iradesine ve davranışlarına öncelik verir. Kur’ân’a göre biz, dünya ve bugün tarlasını yakın gelecekte dünyada ve uzak gelecekte Âhiret’te biçmek üzere ekeriz. Dolayısıyla tarih, kendine ait amansız kanunlar değil, iradî tercihlerimiz mecmuasıdır. Cenab-ı Allah’ın hikmeti, ne yaparsak ne ile karşılaşırız, yani hangi sebep, niyet ve davranış hangi neticeyi doğurur kaidesine bağlıdır.
İslâm, toplumu şuurlu, irade sahibi ve hem kendilerine hem de başkalarına (Allah’a ve canlı–cansız bütün diğer varlıklara) karşı sorumluluğu olan fertlerin meydana getirdiği bir bütün olarak görür. Dolayısıyla, toplumun tarihini yapan toplumun kendisidir. Nasıl her bir ferdin iradî tercihleri ve bu tercihleri istikametindeki davranışları, Allah’ın fazladan yardımları, af, rahmet ve mağfiretiyle birlikte onun yakın ve uzak geleceğini tayin ediyorsa, bir toplumun bugününü, geleceğini ve tarihini tayin eden de aynı unsurlardır. İşte âyet, bir toplumun durumunun müsbet veya menfî istikamette değişmesini, o toplumun kendisini inanç, itikat, ahlâk, dünya görüşü, davranış ve yaşayış bakımından değiştirmesine bağlamaktadır. Peygamber Efendimiz’in, “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz.” (Kenzü’l-Ummal, 6: 89) hadis-i şerifi de, aynı gerçeğin siyasî veya idarî saha ile ilgili bir başka ifadesidir.
هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ (١٢)
12. O’dur size şimşeği hem korku verecek hem de ümide sevkedecek şekilde gösteren ve yağmur yüklü bulutları inşa eden. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân âyetleri arasında bazen bir münasebet yok gibi görünse de, aslında derin ve temel bir münasebet vardır. Meselâ, bu âyetle öncesi ve sonrasındaki âyetler üzerinde A’râf Sûresi’ndeki 12 no.lu açıklamalar ışığında yapılacak bir tefekkür, söz konusu âyetler arasında ne kadar güzel, etraflı ve anlamlı bir münasebetin olduğunu göstermeye yetecektir.
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِۜ (١٣)
13. Gök gürültüsü, (yağmur için bir ön hadise olarak) O’na hamd ile tesbihte bulunur (bütün atmosfer hadiselerinin O’nun emri ile meydana geldiğini ve icraatında O’na hiçbir şeyin, hiçbir “tabiî” kanun ve cismin ortak olamayacağını ilan eder). Melekler de, O’na karşı saygı ve korku ile aynı şekilde hamd ve tesbihte bulunurlar. Ayrıca O, yıldırımları gönderir ve onlarla dilediği kimseyi çarpar. Böyle iken, (o küfredenler) halâ Allah hakkında tartışıp durmakta ve ileri-geri konuşmaktadırlar. Oysa O, cezası pek çetin olandır.
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِرِينَ اِلَّا فِي ضَلَالٍ (١٤)
14. Geçerli dua, O’na yapılan dua ve geçerli davet, O’na yapılan davettir. Müşriklerin O’ndan başka yönelip dua ve davette bulundukları putlar, onlara hiçbir şekilde karşılık veremez, (güçler ve şahıslar ise, Allah müsaade etmedikçe onlar için hiçbir şey yapamazlar). (Allah’tan başkalarına dua edenlerin) durumu, su ağzına ulaşsın diye avuçlarını önündeki suya doğru uzatan kişinin durumu gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça veya suya ağzını tutmadıkça) su, asla ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin dua ve daveti, işte böyle boşa gider.
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩ (١٥)
15. Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa isteyerek veya istemeyerek, gölgeleri de sabah ve akşam O’na secde eder. (*)
~Açıklama~
(*) Gölge, güneşin yeryüzü ile olan pozisyonuna göre uzayıp kısalır ve dolayısıyla bu uzayıp kısalma, varlıkların Allah karşısındaki, aşağıda izah edilecek secde ve itaatine çok güzel ve anlamlı bir misaldir.
Muhteşem ve emsalsiz bir tarzda işleyen kâinat çarkında her bir şeyin kendine has bir yeri ve vazifesi vardır. Güneş, ay, yıldızlar ve bütün diğer gök cisimleri, fevkalâde bir sistem içinde birbirleriyle tam bir münasebet içindedir ve kendileri için tayin ve tesbit buyrulan yoldan asla ayrılmazlar. Elektronlardan galaksilere kadar her şey, kendisi için konan kanunlar çerçevesinde kendi yörüngesini takip eder. Aynı şekilde her bir insan da, doğumu, büyümesi, hayatı ve hücrelerden beyin ve kalb gibi organlarına kadar bütün vücuduyla, yine kendisi için tayin ve tesbit edilen kanunlara uygun davranır. (Burada bir daha hatırlatalım ki, kanun dediğimiz şey, eşyanın hareketinden çıkardığımız sonuç ve bu hareketlere koyduğumuz birer addır; Allah’ın irade, emir ve icraatının birer unvanıdır.)
Bu sebeple diyoruz ki, İslâm her şeyden önce kâinatın dinidir, çünkü İslâm, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a secde ve teslimiyetin adıdır. Güneş, ay, yeryüzü, kısaca insan vücudu dahil bütün varlıklar, Allah’a itaat içinde olduğundan Müslümandır. İnanmayanlar ve ateistler bile bu manâda Müslümandırlar; çünkü onların vücutları ve biyolojik-fizikî hayatları da Allah’ın çizdiği çerçeve içinde O’nun koyduğu kanunlara tâbidir. Dolayısıyla kâinattaki her şey, isteyerek veya istemeyerek, yani herhangi farklı bir seçeneği olmadan Allah’a secde halindedir, O’na olan teslimiyetini ilan etmektedir.
İkinci olarak, daha önce pek çok yerlerde işaret edildiği gibi (Nisâ Sûresi/4: 79, not 18; Mâide Sûresi/5: 40, not 8; En’âm Sûresi/6: 38, not 8), Cenab-ı Allah (c.c.), her şey üzerinde mutlak hakimdir. O, neyi dilerse onu yapar ve nasıl dilerse öyle hükmeder. Her ne kadar bize cüz’î irade vermiş olup, biz niyet ve davranışlarımızın neticesini görsek de, bütün bunlar da O’nun koyduğu sebep-sonuç kanunları çerçevesinde olmakta, yani hangi sebebin hangi sonucu, hangi davranışın hangi neticeyi vereceğini O tayin ve tesbit etmiş bulunmaktadır. İnsan, bu çerçeveden asla kurtulamaz; kâinatın işleyişini, sebeplerle sonuçlar, düşünce-inanç-niyet-davranış ve neticeleri arasındaki münasebeti asla değiştiremez. İşte bu manâda da canlı-cansız her varlık yine O’na secde halindedir.
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (١٦)
16. Şimdi onlara soruver: “Göklerin ve yerin Rabbi (onları yaratıp sisteme koyan, ayakta tutup varlıklarını devam ettiren) kimdir? (İster istemez “Allah” diyecekleri için cevabı kendin ver ve) “Allah” de! De ki: “Gerçek bu iken O’nu bırakıp da, bizzat kendilerine bile ne fayda verebilme, ne de kendilerinden bir zararı savabilme imkân ve iktidarı bulunan birtakım sahipler, koruyucular ve vekiller mi edindiniz?” De ki: “Hiç körle gören bir olur mu? Karanlıklarla nur hiç bir midir?” Yoksa onlar, Allah için O’nun yarattığı gibi yaratan bazı ortaklar buldular da, yaratma işi kafalarını karıştırıp gerçek Yaratıcı’yı seçmelerine mani mi oldu? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, (isimleri bütün kâinatta tecelli halinde) Tek ve hükmü, gücü her şeyin üzerinde Mutlak Hakim Olan’dır.”
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ (١٧)
17. Gökten bir tür su indirir ve vadilerde akıp giden ırmakların her biri onunla kapasitesine göre dolup akar. Dolu dolu akıp giden bu sular, üzerlerinde kabaran köpükleri yüklenir götürür. İnsanların ziynet veya başka bazı eşya yapmak için ateşte erittikleri madenlerin üzerinde de buna benzer bir köpük oluşur. İşte Allah, hak ve bâtılı böyle bir temsille anlatır. Köpük fazla kalmaz, yok olur gider; insanlara faydası olan öze gelince, o yerde sabit kalır. Allah, işte böyle misaller verir. (*)
~Açıklama~
(*) Yukarıda not 6’da da kısaca temas edildiği gibi, bu âyette ve 12 ile 13’üncü âyetlerde ortaya konan temsiller, A’râf Sûresi 54–58’inci âyetlerdeki misallerle benzerlik arz etmektedir. Her iki yerdeki misallerde, Din ile kâinat ve insan hayatı arasındaki mutabakat çerçevesinde önemli gerçekler nazara verilmektedir.
Bu âyette, gökten inen bir tür su veya yağmur İlâhî vahyi, ırmaklar ise bu vahiyden farklı faydalanma kapasitesine sahip zihinleri ve kalbleri sembolize etmektedir. Nasıl zihinler, kalbler ve ruhlar, kapasitesine göre yağmur alan ve ondan faydalanan vadiler veya ırmaklar gibi ise, aynı şekilde bizzat insanlar da, işlenmesi gereken madenler gibidir. İlâhî vahyi insanlara taşıyan peygamberler ve onların vârisleri, insanları işleyen ve her birini kapasitesine göre saflaştıran, saf birer gümüş, altın, elmas vb. yapan maden işleyicileridir. Hem yağmur sularını alıp akıtan ırmaklarda, hem de işlenen madenlerin üzerinde fazladan ve atılacak köpük oluşur; insan tabiatında da, aynen bunun gibi işlenme esnasında ortaya çıkan pek çok zararlı ve atılması gereken unsurlar vardır. Köpük veya atılması gereken bu zararlı unsurlar, hem hafif, hem değersiz olduğundan yüzeye çıkar ve yüzeyde görünür; o kadar ki, bazen altta akıp giden suyu ve insanda güzel huyları ve kabiliyetleri gizler. Bâtıl, aynen bu köpük ve atılması gereken zararlı ve fazla madde gibidir. Fakat zahire, yani dış görünüme bakarak hüküm vermemek gerekir. Ne var ki, insanlar çok defa zahire bakarak aldanırlar; oysa nasıl köpük içi boş olduğundan patlayıverir veya kaybolup giderse, bâtıl da aynı şekilde içi boş olduğundan yok olup gitmeye mahkûmdur (İsrâ Sûresi/17: 81). Hak ise, bizzat kelimenin anlam ve yapısından da anlaşılacağı üzere kalıcıdır, sabittir ve akıp giden su gibi bulunduğu ve ulaştığı her yerde hayata kaynaklık yapar.
لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ (١٨)
18. (Kendilerini başıboş, sahipsiz ve rehbersiz bırakmayan) Rabbilerinin çağrısına uyanlar için güzel âkıbet ve en güzel mükâfat (olarak Cennet) vardır. Bu çağrıya uymayanlar ise (bilhassa Âhiret’te) başlarına gelecekler karşısında isterler ki, yeryüzünde ne varsa hepsi ve bir o kadarı daha kendilerinin olsun da, başlarına geleceklerden kurtulmak için bunların tamamını versinler. Onlar içindir hesabın kötüsü ve onların barınakları da Cehennem’dir. Ne fena bir yataktır o!
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ (١٩)
19. Şimdi, Rabbinden sana indirilen (Kur’-ân)’ın gerçeğin ta kendisi olduğunu bilen kişi hiç kör olan gibi midir? Fakat ancak gerçek akıl ve idrak sahipleridir ki, düşünüp ders ve öğüt alırlar.
اَلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَۙ (٢٠)
20. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verip bağlandıkları sözden, (bu arada, dünya hayatında İslâm’a bağlı kalma sözünden) asla dönmezler.
وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ (٢١)
21. Yine onlar, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları kurarlar ve korurlar; (*) ayrıca, Rabbileri karşısında saygıyla ürperir ve pek kötü bir hesaptan korkarlar.
~Açıklama~
(*) Önceki âyette geçen Allah’ın ahdi ve bu âyette ifade olunan Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağlar hakkında bkn., Bakara Sûresi/2, not 24.
وَالَّذِينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ (٢٢)
22. Yine onlardır ki, Rabbilerinin rızasını kazanma arzu ve iştiyakıyla (O’nun yolunda karşılaştıkları her zorluğa) sabreder, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz her şeyden (Allah yolunda ve muhtaçlar için) gizli ve açık infakta bulunur ve kötülüğü daima iyilikle savarlar. (*) Onlarındır nihaî Âhiret yurdu:
~Açıklama~
(*) Bu son cümlenin pek çok manâları vardır. Kısaca:
•Yaptıkları her kötülük ve/veya işledikleri her günahı hemen tevbe ile temizler ve silerler.
•Ne zaman bir kötülük yapsalar, hemen arkasından bir iyilik yaparak onu gidermeye bakarlar.
•Kendilerine kötülük yapanlara iyilikle mukabelede bulunurlar.
•Kendilerine vermeyene verir, gelmeyene gider ve zulme uğradıklarında affederler.
Fethullah Gülen, canlı üslûbuyla şöyle yazar: Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..! Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla kendi karakterini aksettirir. Sen, müsamaha yolunu seç ve töre bilmezlere karşı âlicenap ol..! Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen insanı sev; insanlığa hayran ol..! Hak’kın sana karşı muamelesini ölçü kabul edip, halka karşı öyle davranmalısın. O zaman halk içinde Hak’la beraber olur, her iki yalnızlığın vahşetlerinden de kurtulursun… (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101–102)
O, gerçek bir eğitim konusunda da şöyle der: Bir milletin ıslahına fenaları imha etmekle değil, nesilleri millî kültür ve millî terbiye ile insanlığa yükselterek hizmet edilmelidir. Din, tarih şuuru ve gelenekler halitasından ibaret mukaddes bir tohumu yurdun dört bir bucağında çimlendirmedikten sonra, imha edilen her fenanın yerinde birkaç tane yenisi ot gibi bitecektir. (a.g.e., 150)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ (٢٣)
23. Sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri: bu cennetlere kendileriyle birlikte anne-baba ve atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar da girer; öyle ki, melekler de her bir kapıdan yanlarına varıp (şöyle derler):
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ (٢٤)
24. “(Dünyada iken) sabretmenize karşılık selâm sizlere; ne güzeldir bu nihaî Âhiret yurdu!”
وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ (٢٥)
25. Söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp Allah’ın ahdiyle (vicdanî irtibatlarını) söküp atanlara, bununla kalmayıp, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparan ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlara gelince: onların hakkı, rahmetten ebediyen kovulmadır ve en kötü yurt (olan Cehennem’dir).
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟ (٢٦)
26. Allah, (hikmeti ve imtihan gereği) kimi dilerse ona bol rızık verir; (dilediğine de) kısar da, az ve ölçülü verir. Fakat onlar, (bu gerçeğin farkında ve şuurunda olmadıklarından) dünya hayatıyla sevinip şımarmaya durdular. Oysa dünya hayatı, Âhiret’in yanında sadece basit ve değersiz bir geçimlikten ibarettir.
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِ۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ (٢٧)
27. Küfür içinde bulunan o kimseler, “(Peygamberlik iddia eden) şu kişiye Rabbisinden açık bir delil (bir mucize) indirilmeli değil mi?” diyorlar. De ki: “Şurası bir gerçek ki Allah, kimi dilerse onu saptırır (*) ve bütün kalbiyle O’na yöneleni de hidayete erdirir.”
~Açıklama~
(*) Allah’ın dilediğini saptırması ile ilgili olarak bkn. Bakara Sûresi/2, not 10; âyet: 26–27, not 23; En’âm Sûresi/6: 39, not 9.
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ (٢٨)
28. O (çok kıymetli) insanlardır ki, iman etmişlerdir; kalbleri de daima Allah’ı hatırlayıp anmakla doygunluk ve huzur bulur. Evet, bilin ki kalbler, ancak Allah’ı hatırlayıp anmakla doygunluğa ve huzura erer.
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ (٢٩)
29. Onlar ki, iman ettiler ve imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaptılar: Ne mutlu onlara ve sonunda varılacak güzel yer de onlar içindir.
كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّذِ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبِّي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ (٣٠)
30. İşte (ey Rasûlüm,) bu netice için seni kendilerinden önce nice benzer topluluklar geçmiş bulunan bir topluluğun içinde rasûl olarak gönderdik; Rahmân’a nankörlük ve küfür içinde bulunan o insanlara sana vahyettiğimiz Kur’ân’ı açık açık okuyup anlatasın. De ki: “O (Rahmân) benim Rabbimdir; O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben, bütün varlığımla yalnız O’na dayandım ve dönüşüm de sadece O’nadır.”
وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَمِيعًاۜ اَفَلَمْ يَا۬يْـَٔسِ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًاۜ وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ۟ (٣١)
31. Kur’ân ki, (eğer inanmayanlar inansın diye İlâhî bir kitapla) dağlar yürütülecek veya yeryüzü parça parça edilecek ya da ölüler konuşturulacak olsaydı, bunlar ancak onunla olurdu. Gerçek şu ki, (kâinat ve insan hayatıyla ilgili) bütün emir ve irade Allah’a aittir; (O, nasıl dilerse öyle emreder, öyle işler ve O’nun her emrinde, her işinde pek çok hikmetler vardır). Şu halde iman etmiş bulunanlar halâ bilmezler mi ki, eğer Allah dilemiş olsa idi, bütün insanları mutlaka hidayet ederdi? (Ama O, kimseyi inanmaya zorlamaz; daima hikmet yörüngeli davranır. Bununla birlikte) o mü’minler, (inanmalarını arzu ettikleri o kâfirler Kur’ân’a rağmen inkârda direttikleri için) artık kimse inanmayacak diye ümitsizliğe mi düştüler? Şu da var ki, (hidayete ehil olmayan) o küfredenler, Allah’ın (İslâm’ın zaferi veya Kıyamet’le ilgili) va’di gerçekleşinceye kadar, bizzat kendilerinin yaptıkları işler, kurdukları düzenler ve sistemler sebebiyle birtakım musibetlerin başlarında patlamasından veya yurtlarının yakınına inmesinden kurtulamayacaklardır. (*) Allah, asla sözünden dönmez.
~Açıklama~
(*) Bu cümle, insanlık tarihindeki pek çok mühim vakaları anlama açısından oldukça önemli ve mucizevîdir. Gerçeğe ve Allah’ın doğru yoluna tâbi olmayı reddeden inkârcılar, bencilliklerini tatmin için yeni yeni yollar icat etmeye ve yeni yeni düzenler kurmaya, sistemler ve vasıtalar geliştirmeye devam ederler. Onların bu yaptıklarını ifade için âyette kullanılan SaNeA, sanayi kelimesinin kendisinden türediği fiildir.
Her ne kadar Kur’ân bu âyette ilk muhatapları olarak öncelikle Mekkeli kâfirleri hedef alıyor da olsa, Kıyamet’e kadar gelecek benzeri bütün inkârcılar da elbette âyetin şümulüne dahildirler. Kur’ân’ın hedef aldığı türdeki inkârcılar, tarih boyu İslâm’la mücadele etmek için yeni yeni yollar bulmak ve şehvetlerini tatmin için yeni yeni vasıtalar üretmekten, ayrıca yeraltı-yerüstü servetlerini sömürmekten geri durmamışlardır. Nihayet dev bir endüstri kurmuşlar, fakat kurdukları bu endüstri, bilhassa silah endüstrisiyle, başlarında görülmedik musibetlerin kopmasına yol açmışlardır. Bilhassa dünya savaşları ve günümüzde korkunç boyutlara ulaşan nükleer ve kimyasal silah endüstrisi, insanlığın bugünü ve geleceği adına çok büyük tehditlerdir. İnsanlık, Kur’ân’a gözlerini kapamaya devam ettiği sürece, bir kısmı itibariyle daha korkunç musibetlere bizzat ve doğrudan maruz kalacak, bir kısmı itibariyle de bu musibetlerden şu veya bu şekilde etkilenecektir.
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٣٢)
32. (Rasûlüm,) senden önce de nice rasûllerle alay edildi. Fakat (yaptıklarından vazgeçer ve yollarını düzeltirler mi diye) o küfür içinde bulunanlara mühlet verdim; ama (yollarından dönmeyince de) onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasıl oldu bir bak!
اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّبِيلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٣٣)
33. Her bir insanın ne yapıp ettiğini, (günah ve sevap olarak) ne kazandığını görüp gözeten Allah mı (onları cezalandıramayacak da, böyle isyan ve alay etmede diretiyorlar)? Tutup bir de Allah’a ortaklar koşuyorlar. De ki: “(Öyle birine ilâh demekle ilâh olunuyorsa,) deyin durun! Yoksa (gerçekten başka bir ilâh var da), Allah yeryüzüne ait bu gerçeği bilmiyor ve siz de bunu O’na haber mi veriyorsunuz? Veya manâsız, boş lâkırdılarla meşgul bulunuyor olmayasınız! Doğrusu, küfredenlere (inkâr ve inanmama adına) başvurdukları hileler, kurdukları tuzaklar (şeytan tarafından) süslenip güzel gösterilmekte ve (bu şekilde) onlar, hak yoldan alıkonmaktadırlar. Allah her kimi sapkınlığa mahkûm etmişse, artık onu doğru yola getirecek kimse yoktur.
لَهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ (٣٤)
34. Dünya hayatında, niteliğini tahmin edemeyecekleri cezalar beklemektedir onları; Âhiret azabı ise, şüphesiz çok daha ağırdır. Onları Allah’a karşı koruyacak bir kimse de yoktur.
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذِينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِرِينَ النَّارُ (٣٥)
35. Müttakîlere va’d olunan Cennet’in misali ise şöyledir: (Ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akar. Yiyecekleri gibi, gölgeleri de bitevîdir. İşte, Allah’a karşı derin saygı besleyen ve O’na itaatsizlikten sakınanların âkıbeti. Kâfirlerin âkıbeti ise, o malûm Ateş’tir.
وَالَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِهِ۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ (٣٦)
36. Kendilerine daha önceden Kitap vermiş olduğumuz o bazı kimseler, sana indirilen (Kur’ân)’dan memnuniyet ve sevinç duyarlar. Ama o gruplar içinde, o Kur’ân’ın bir kısmını inkâr edenler de vardır. (*) (Ey Rasûlüm,) de ki: “Ben, başka bir şeyle değil, ancak Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolundum. Ben, ancak O’nu (Rabb ve İlâh) tanır, O’na davet eder ve bütün varlığımla ancak O’na yönelirim.”
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de A’râf Sûresi 159, Kasas Sûresi 52 ve Ahkaf Sûresi 10’uncu âyetlerde de ifade buyurulduğu üzere, Habeşistan Hıristiyanlarından ve Medine’deki yahudilerden bazıları gibi, Kitap Ehli’nden daha Hicret’ten önce ve Hicret’in ilk yıllarında İslâm’ı kabûl edenler oldu. Bunlar, bilhassa Kur’ân’ın son vahiy ve Peygamber Efendimiz’in beklenen son peygamber olduğunu biliyor ve Kur’ân’ın, ellerindeki kendi kitaplarını İlâhî menşei itibariyle tasdik etmesinden ayrıca memnunluk duyuyorlardı. Bununla birlikte, bu dönemde içlerinde Kur’ân’ın bazı kısımlarını tasdik ederken, bazı kısımlarını ise işlerine gelmediği için inkâr ederek İslâm’a girmeyenler de vardı. Âyet-i kerime, bu gruplara işarette bulunmaktadır.
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّاۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟ (٣٧)
37. Görüldüğü gibi, (Bir Allah’a iman ve ibadete çağıran ve Kitap Ehli’nin de tasdik etmesi gereken) bu Kur’ân’ı, Arapça dilinde nihaî hüküm ve hikmet kaynağı olarak indirdik. Eğer farz-ı muhal, sana İlim’den gelen bu kadar açık gerçekten sonra, (Kitap Ehli’nden olup da, Kur’ân kendi dillerinde ve istedikleri tarzda gelmedi diye ona inanmayı reddedenlerin) heva ve heveslerine kulak verecek olursan, bu takdirde Allah karşısında ne bir dost, sahip ve yardımcı, ne de bir koruyucu bulabilirsin.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ (٣٨)
38. Senden önce de pek çok rasûl gönderdik; (onlar da melek değil, birer insandı) ve onlar için de eşler ve evlâtlar takdir ettik. Ayrıca, Allah izin vermedikçe herhangi bir Rasûl’ün mucize göstermesi söz konusu olmamıştır. Her dönem için bir takdir, her işin bir vadesi, her vadenin bir hükmü vardır.
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ (٣٩)
39. Allah, (takdir ve hükümleri içinde) neyi dilerse onu siler, neyi de dilerse onu yerinde bırakır. Ana Kitap, O’nun katındadır. (*)
~Açıklama~
(*) Allah’ın kendilerinden bitkileri, eşyayı çıkarıp tam bir mükemmellik ve sanatla şekillendirdiği tohumlar, çekirdekler, kaynaklar, her bir şeyin İlâhî İlim’de kayıtlı ‘ana düsturlar kitabı’na göre tanzim edildiğini gösterir. Tohumlar, kendilerinden meydana gelecek şeylerin plan ve programlarını ihtiva eder. Meselâ, bir ağacın tohumu veya çekirdeğinde kendisine göre o ağacın meydana geleceği plan ve programı kayıtlıdır ve denebilir ki, bu tohum veya çekirdek, kendisinden çıkacak ağacın bütün hayatını tayin edecek İlâhî düstur veya kanunların bir fihristidir. Bunun gibi, bütün bir kâinat ağacı için de böyle bir ilk ve ana tohum veya çekirdek ya da plan ve programlar mecmuası söz konusudur. Aslı Allah’ın İlmi’nde olup, dallarını geçmiş ve gelecekle birlikte gayb âlemlerine de uzatan bu ilk tohum veya çekirdeğe ya da plan, programlar, düsturlar ve kanunlar mecmuasına Kur’ân’da İmam-ı Mübîn (Apaçık İlk Rehber) (Yâ-Sîn Sûresi/36: 12), korunur, değişmez, sabit bir mecmua olması açısından da Levh-i Mahfuz adı verilir. (Ayrıca bkn. En’âm Sûresi/6, not: 13)
Bir bitki ve ağacın tohum veya çekirdek halinde yer altında çimlenmeye durmasından meyve verdiği âna kadar geçen hayatı, onun tohum veya çekirdeğinin açılmış şeklidir ve onun bu hayatı, meyvesindeki çekirdeğine ayrıca kaydolur. Biz buna, bir varlığın hayatı veya pratik/yaşanan kaderi ya da, Kur’ân’daki ifadesiyle, ‘kitab-ı mü-bîn’i, yani apaçık veya açılmış, açıklanmış kitabı deriz. İşte, içindeki her bir şey ve hadise ile kâinat için de pratik veya yaşanan bir kader ya da Kitab-ı Mübîn vardır. İlâhî İlm’in yazdığı İmam-ı Mübîn, bütün bir varlığın menşeine, onunla ilgili kanunlara, plan ve programlara işaret ederken, İlâhî Kudret’in kaleminden çıkan Kitab-ı Mübîn ise, onun bütün bir hayatına işarette bulunur.
İmam-ı Mübîn’in dikte etmesi, bir başka ifade ile, İlâhî Kader’in talimatıyla İlâhî Kudret, atomları varlıkları yaratmada kullanır. Her bir varlığın İlâhî İlim’de bilgi halinde bir ilk ve ana varlığı vardır; Kader, onun bütün bir gelecek hayatının programını çizer ve Kudret, onu bu programa göre yaratır. Bu bakımdan, her bir varlık ve her bir hadise, Allah’ı gösteren apaçık bir işaret, bir âyettir. Yaratma veya varlıkları Kader’in programı ve tayiniyle İlim’den varlık sahasına çıkarma, zaman denilen misalî, yani maddî olmayan âlemlerle maddî âlem arasında yer alan ve ruhun rüyalarda çok defa girdiği Misâl Âlemi’ne ait bir boyutta cereyan eder ki, Kudret, Kader’in programladığı şeylerden bazılarını bu boyutta icra edip, bazılarını da siler. İşte âyet, bu gerçeği ifade etmektedir.
Varlıklar, varlığın zaman denilen misalî boyutunda veya şeridinde kendilerine takdir edilen süre kadar göründükten sonra bir başka âlem olan Berzah Âlemi’ne nakledilirler. Bütün bu işler, İlâhî İlim’deki Levh-ı Mahfuz’un düstur ve talimatlarına göre cereyan eder. Zaman şeridinde veya Levh-ı Mahv ve İsbat’ta sürekli bir hareket ve tahavvülat söz konusudur. Varlık içinde muazzam bir ırmak halinde akan zamanın aslı ve özü, İlâhî Kudret’in varlıkları Kader’den kendi alanına çıkarmasında, yazmasında ve bu yazma işinde kullandığı ‘mürekkep’te yatar. Yani o, yaratma işlem ve sürecinin bir boyutudur.
Nasıl kevnî âlem veya İlâhî icraat âleminde böyle ana ve belirli kitaplar, yazılar veya hükümler varsa, aynen bunun gibi, insan hayatı için de, tamamına Ana Kitap dediğimiz hükümler, kaideler, düsturlar mecmuası vardır. Bu Kitabı teşkil eden düstur ve hükümlerin bazıları her zaman için geçerli ve değişmez, bazıları da belli dönemlere hastır. Bu sebepledir ki Allah, insanlık tarihi boyunca belli kavimlere belli peygamberler göndermiş, onlardan her birine değişmez düstur ve hükümlerin yanısıra, o kavim ve dönemine has kaideler de vaz etmiştir. Bütün bu düstur, hüküm, kanun ve kaideler, nihaî şeklini Kur’ân ve Sünnet şeklinde İslâm’la almıştır. İslâm, en son Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın tebliğ ettiği şekliyle, İlâhî Din’in son ve mükemmel, ayrıca, Allah’ın insanlar için olan nimetinin tamamlanmış şekli (Mâide Sûresi/5: 3) olduğu içindir ki, Hz. Muhammed’in risaleti, bütün önceki risaletlerin onları öz olarak kendinde barındıran meyvesidir.
Bir başka açıdan, bu meyvenin çekirdeği veya O’nun risaleti, bütün bir İslâm tarihinde semavi bir ağaç halini almıştır. Dolayısıyla nasıl her bir kavme, her bir tarihî döneme ait düsturlar, kanunlar, hükümler var ise, gerek bütün bu dönemlerin bir muhassalası, meyvesi olan Efendimiz’in risaleti devresinde, gerekse onun sürekli büyüyen bir ağaç haline gelmiş bulunan İslâm tarihi içinde her zaman ve şart için geçerli kanun, hüküm ve düsturlar olduğu gibi, belli dönemler ve şartlar için geçerli hususî kanun, hükum ve düsturlar da vardır. İşte, şarta ve zamana göre bu hususî kanun ve hükümlerin geçerlilik kazanmasına nesh adı verilir ki, bir bakıma onun da en anlamlı ve özlü ifadesi, yine bu âyette yatmaktadır.
- Bütün bu gerçekler çerçevesinde İslâm, hukuk adına şu üç ana yolu izlemiştir ve izler:
•Önceki İlâhî kitaplarda bulunan veya hakim bulunduğu toplumda geçerli olup da, kendi aslî düsturlarıyla çelişmeyen kanun ve hükümleri ibka eder, yani yerinde bırakır.
•Kendi aslî düsturlarıyla çelişen kanun ve hükümleri değiştirir veya ıslah eder.
•Yeni hükümler koyar.
İslâm, yeni hükümler koyarken, hayatın hem değişmeyen hem de zamana ve şartlara bağlı olarak değişen yanlarını nazara alır. Hayatın bu değişen yanlarıyla ilgili olarak, yeni şartlara göre ve aslî iman, ibadet, ahlâk ve muamelât düsturlarının ışığında gözden geçirilebilecek hükümler getirir. O, bu sürecin niteliği ve işlemesi için de hukukî prensipler vaz etmiştir (Bkn. Bakara Sûresi/6, not 95; Mâide Sûresi/5, not 11).
Aynı süreç, bizzat Rasûlüllah Efendimiz’in risaleti döneminde de işlemiş ve bazı âyet ve hadisler, ihtiva ettikleri hüküm ve lâfızları veya yalnızca ihtiva ettikleri hüküm veya hükümleri ya da yalnızca lâfızlarıyla ortadan kaldırılmıştır ki, yukarıda temas edildiği üzere, bu işe nesh, hükmü ortadan kalkan âyet ve hadislere mensuh, nesh işini yapan yeni âyet ve hadislere de nâsih denmiştir. Aynı kavramlar, bizzat hükümlerin kendileri için de kullanılır.
Unutulmamalıdır ki Kur’ân, bütün âyetleriyle Kıyamet’e kadar mutlak bir hakimiyete sahiptir. İnsan hayatı da, kıvrımları ve yükselip alçalan akıntılarıyla devam eden dinamik bir süreçtir. Dolayısıyla, her ne kadar nâsih ayet veya hükümler Kıyamet’e kadar her bir Müslüman ve İslâm toplumu için nihaî hüküm olarak bâki ise de, İslâm’ın bütünüyle hakim bulunduğu bir toplum için elbette geçerli olan bu nihaî hükümlerin, İslâm’ın tebliği ve hayata hayat olma sürecinin her bir safhasında mutlak manâda nâsih, onların neshettiği fakat lâfızları bâki âyet ve/veya hükümlerin ise yine mutlak manâda mensuh kabûl edilip edilemeyeceği, üzerinde durulması gereken bir husustur.
Herhalde, nesh hadisesi, İslâm’ın tebliğ ve hayata hayat yapılmasının bir dinamiği olarak görülmeli ve onun hayatın akışı istikametinde Kur’ân içinde sürekli cereyan edip edemeyeceği, yani duruma, zamana ve şartlara göre nâsihlerin mensuh, mensuhların ise nâsih olup olamayacağı ciddî olarak incelenmelidir.
وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ (٤٠)
40. Onlara yaptığımız tehditlerin bir kısmını sen hayatta iken yerine getirip sana göstersek de veya sen bunların hiç birini görmeden seni vefat ettirsek de, her halükârda sana düşen tam bir tebliğ, Bize ait olan ise neticeyi tayin ve herkese hak ettiğini vermektir.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ۪ۜ وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (٤١)
41. Hiç görmüyorlar mı ki, (İlim, İrade ve Kudretimiz’le) yerde tasarrufta bulunup, onu etrafından eksiltiyoruz? (*) Allah hükmeder ve O’nun hükmünü denetleyecek ve o hükmün icrasına mani olacak hiçbir güç yoktur. O, pek çabuk hesap görendir de.
~Açıklama~
(*) Bu ifade, müfessirlerin de üzerinde durduğu üzere, pek çok manâya açıktır. Kısaca:
•“Küfredenlerin yurtlarına azap indiriyor ve onları dört bir taraftan kırpıp duruyoruz.” Dolayısıyla bu âyet, Rasûlüllah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm zamanında Arabistan’ın merhale merhale müslümanlaştığını ve Müslümanların eline geçtiğini ifade ettiği gibi, yeryüzünün tamamında da bir gün İslâm’ın hakim olacağına imada bulunmaktadır.
•“Nasıl yeryüzünde imarla yıkımı, hayatla ölümü, yükselmelerle alçalmaları, zenginlikle fakirliği peşpeşe getiriyor ve böylece onu nihaî sonuna taşıyorsak, bunun, gibi, hiç kimse ve hiçbir millet de, içinde bulunduğu refah ve mutluluk halinin devamlı olacağını sanmamalıdır.”
•Bir ülke veya toplum, bilhassa yıkılışa doğru âlimleri, rehberleri, mütefekkirleri ve iyi idarecilerden derece derece mahrum bırakılır.
•Yerküre, artan derecelerde kutuplardan basıktır. Karalar ve dağlık yerler rüzgârlar ve yağmurlarla, sahiller ise dalgalarla sürekli aşındırılmakta, ekilebilir arazilerde ise derece derece çölleşmeler görülebilmektedir.
وَقَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَمِيعًاۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ (٤٢)
42. Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuşlardı. Fakat Allah bütün tuzakları boşa çıkardığı gibi, daima Kendi hükmünü ve (onların anlayamayacağı) en ince ‘plan’larını hakim kılar. Her bir kişinin ne yaptığını, (sevap ve günah adına) ne kazandığını bilir. O kâfirler de, nihaî sonucun kimin lehine olacağını pek yakında bileceklerdir.
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًاۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ (٤٣)
43. Küfür içinde bulunanlar, “Sen, rasûl olarak gönderilmiş biri değilsin!” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter, bir de nezdinde Kitabın ilmi bulunan(lar).” (*)
~Açıklama~
(*) Nezdinde Kitabın ilmi bulunan(lar), Kur’ân’ı hakkıyla tanıyan ve anlayanlar olduğu gibi, Kitap Ehli içinde hem Kur’ân’a hem de kitaplarına iyi niyetle yaklaşıp onları gerektiği şekilde tanıyan, dolayısıyla Peygamber Efendimiz’in risaletini kabul edenlerdir.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal