37-] Kehf Sûresi [1-61]

18. Kehf Sûresi: Mekke’de, müşriklerin İslâm’ın tebliğine olan tepkilerini tırmandırdıkları bir zamanda inmiştir. Mekkeli müşrikler, İslâm’ın tebliğini durdurmak için çeşitli yollar araştırıyor ve bu arada Kitap Ehli’yle, özellikle Medine’deki ve diğer çevre yerlerdeki Yahudilerle temasa geçip, onların öğrettikleri soruları Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a soruyorlardı. Bu sûre, bir zaman imanlarını açıkça ilan ve şirki reddettiklerinden dolayı bir mağaraya sığınmak zorunda kalan ve Mağara Arkadaşları (Ashab-ı Kehf) olarak anılan gençlerin kıssası ile Hz.Musa’nın Hz.Hızır ile olan yolculuğu ve Hz. Zülkarneyn kıssalarını ihtiva etmektedir. Bunlardan başka Sûre’de biri bağlar sahibi iki kişi temsili de yer almaktadır. Sanki bu sûre, İslâm’ın tebliğinde takip edilecek bir yol haritası çizmektedir. Sûre, ismini 9’uncu âyette Ashab-ı Kehf tamlaması içinde geçen kehf (mağara) kelimesinden alır.110 âyettir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًاۜ (١)

1. (İlk insandan bu yana,kim kime hangi sebeple hamdde, teşekkür ve senâda bulunmuşsa) hamdin tamamı Allah’a mahsustur ki,kulu (Muhammed)’e Kitabı indirdi ve onda hiçbir çarpıklık, tutarsızlık ve çelişkiye yol vermedi.

قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا حَسَنًاۙ (٢)

2. Her bakımdan dosdoğru bir kitap olarak indirdi; ta ki,(kâfir ve müşrikleri) Kendi nezdinde onlar için hazırladığı çok çetin bir azapla uyarsın ve imanlarının istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha dönük işler yapan mü’minlere ise onlar için çok güzel bir mükâfat (Cennet) olduğu müjdesini versin,

مَاكِثِينَ فِيهِ اَبَدًاۙ (٣)

3. Hem de, orada ebedî kalmak üzere–

وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۗ (٤)

4. Ve, “Allah çocuk edindi!” diyenleri de uyarsın. (*)

~Açıklama~

(*) İslâm’ın ilk günlerinden beri Yahudi ve Hıristiyanların pek çoğu, Mekkeli müşrikleri İslâm’a karşı desteklediler. Önceki sûre, son âyetinde Allah’ın asla bir çocuk edinmediğini de ifade ile Tevhid’i vurgulayarak bitmişti; bu sûre de,aynı gerçeği tekrarlayarak başlamaktadır. Kur’ân, Allah’ın bir oğul, bir çocuk edinmediğini bilhassa belirtmekle,O’nun doğma,doğurma gibi, yaratılmışların özelliklerinden münezzeh bulunduğunu, ayrıca hem teslisi doktrin haline getiren Hıristiyanların iddia ettiği gibi Hz.İsa’nın, hem de zamanında bazı Yahudilerin ileri sürdüğü gibi Hz.Üzeyir’in –haşa– Allah’ın oğlu olabileceğini ve O’nun Mekkeli müşriklerin yakıştırdıkları gibi kızları olduğunu kesin bir dille reddetmektedir. Müfessirler arasındaki genel görüş, biraz sonra kıssaları anlatılacak olan Mağara Arkadaşlarının (Ashab-ı Kehf) Hz.İsa’nın Tevhid üzerinde sabit takipçilerinden olduğu şeklindedir. Sûre’nin Cenab-ı Allah’ın asla çocuğu,oğlu olamayacağını ifade ile başlaması ve buna vurgu yapması,bu konuda bir ipucu,bir ima teşkil edebilir.

مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِبًا (٥)

5. (“Allah çocuk edindi” iddiasında bulunanların) ne kendilerinin bu hususta dayandıkları kesin bir bilgi vardır, ne de aynı iddiayı taşıyan babalarının ve atalarının vardı. Ağızlarından çıkan o söz ne kadar da korkunç! (*) Onlar,başka değil, ancak yalan söylüyorlar.

~Açıklama~

(*) Âyette geçen ve aslında “babalar” demek olan, fakat “atalar” manâsına da gelen âbâ kelimesi, Kilise Babaları’na da atıfta bulunuyor olabilir. Çünkü âyet, Mekkeli müşriklerin Cenab-ı Allah’a kızlar isnat etmelerini redden daha çok, bunu da içine alacak şekilde, Allah’ın asla oğlu olamayacağını beyan buyurmaktadır. Bilindiği gibi, Hıristiyanlığın inanç esaslarının temelinde Kilise Babaları’nın önemli yeri olduğu gibi, bilhassa Katolik Hıristiyanlık’ta Kilise’nin sözü muteberdir ve halk sadece Kilise’yi taklit eder. Bu bakımdan, Hıristiyanlık’ta iman dogmatik, yani araştırmadan, sormadan bağlanmadır. Meselâ, akla da ters olan teslis itikadı gibi inanç esasları, “bunlar bilmeye, akıl erdirmeye değil, inanca konudur; öyle ise, inanmak gerekir” şeklinde izah edilir. Bu âyet, böyle bir anlayışı da reddetmekte,hiçbir kesin bilgiye dayanmayan babaların –bunlar Kilise Babaları da olsa– inançlarının körü körüne takip edilemeyeceğine vurgu yapmaktadır.

فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَدِيثِ اَسَفًا (٦)

6. Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde,bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin. (*)

~Açıklama~

(*) Bir peygamber, vazifesini hakkıyla yerine getirmekten başka bir şey düşünmez. Onun bütün hayatını kaplayan budur ve o, bu maksatla meşrû olan her yolu kullanır. Öyle peygamberler gelmiştir ki, arkalarından giden olmamış, Kur’ân’ın esefle belirttiği üzere, meselâ melekler, kavmini helâk için Hz. Lût’a (a.s.) geldiklerinde bir evden başka Müslüman bulmamış (Zâriyât Sûresi/36),fakat yine de her peygamber, ömrü noktalanıncaya kadar tebliğden bir an bile geri durmamıştır. Allah’ın dinini tebliğ etmek, hiç şüphesiz ve belki bütün peygamberlerin üstünde olarak Allah Rasûlü’nün de hayatıydı. O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz kaldığı muameleler, işkenceler rahatsızlık veriyordu; O’na rahatsızlık veren, uykularını kaçıran, kendini helâk edecek noktaya getiren, Allah’ın dinini anlatmak ve insanların bu Din’e inanmasıydı. Çünkü bu Din’e inanılmalıydı; Allah, insanların Yaratıcısı, Rabbi ve Kendisine ibadet edilmesi gereken mutlak Ma’bûd’uydu; kaldı ki, insanların dünya ve bilhassa Âhiret selâmet ve saadetleri bu imanda yatıyordu. Bu bakımdan O, Mekke’de 13 yıl insanların peşinden koştu durdu; Hz. Ebû Bekir gibi hemen iman edenlere bir–iki defa gitmişse, imansızlıkta diretenlere, uğradığı hakaretlere rağmen belki elli defa, belki yüz defa gitti. Bundandir ki Cenab-ı Allah, O’ndaki bu hali Kur’ân’da yer yer iltifat edalı olarak tadil etmektedir.

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا (٧)

7. Şurası bir gerçek ki Biz, yerin üzerinde bulunan her şeyi onun için insanları çekecek bir süs olarak var ettik; böylece içlerinde (kim o süse kapılacak ve) kim de (onları Allah yolunda değerlendirip şükrederek) güzel işlerde bulunacak diye insanları sınıyoruz.

وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًاۜ (٨)

8. Yine bir gerçek ki, onun üzerinde bulunan her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline de getirmekteyiz (ve insanlar için sınama dönemi bittiğinde, tamamını bu hale getireceğiz).

اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا (٩)

9. Yoksa sen,hepsi de hayret verici birer mucize olan âyetlerimiz içinde sadece Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i mi (*) hayret verici buluyorsun?

~Açıklama~

(*) Bazı âlimlere göre Rakîm, mağaranın bulunduğu köyün ismidir. Bazılarına göre ise, Mağara Arkadaşları’nın hatıralarına yazılan kitabenin adıdır.

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا (١٠)

10. O yiğit gençler (*) mağaraya sığınmış ve şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, katından bize hususî bir rahmet ver, bize yardım et, önümüzü aç ve şu işimizde doğru ve rızana uygun olan ne ise onu bize nasip eyle!”

~Açıklama~

(*) Burada kullanılan kelime fetâdır. Fetâ (genç) ve fütüvvet’in (gençlik) İslâm’da önemli bir yeri vardır. O, yaşça gençlik ifade etmesinin yanısıra ve bundan daha çok, bir gençte bulunması gereken enerji, hareketlilik, dönüştürücülük, kahramanlık, cömertlik, haya, doğruluk, sadakat, merhamet, ilim, tevazu ve takva gibi sıfatların tamamını kapsar. O, ayrıca başkaları için yaşamanın da adıdır. Dolayısıyla fütüvvet, zulme, şirke, haksızlıklara karşı çıkmanın, ayrıca nefis, şeytan ve dünya sevgisi, mal sevgisi, şehvet, gereksiz ve yanlış yerde kullanılan öfke, bencillik gibi nefsanîliklere hakimiyetin, kısaca, Allah’a kullukla gerçek hürriyeti elde etmenin de unvanı olmuştur. (Daha geniş bilgi için bkn.Kalbin Zümrüt Tepeleri,1,“Fütüvvet”makalesi)

فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًاۙ (١١)

11. Bunun üzerine onları mağaranın içinde yıllarca sürecek derin bir uykuya yatırdık.

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟ (١٢)

12. Sonra onları uyandırdık ki, mağarada ne kadar kaldıkları hakkında (iki gruba ayrılıp,) hangi grubun zamanı daha iyi kestirdiğini (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekleri (*) ) ortaya çıkaralım.

~Açıklama~

(*) Bu gerçekler, dünya hayatının Âhiret’e göre bir gün veya daha az bir süreden ibaret olduğu, her yaştaki insanın dünyada bile geriye dönüp baktığında onu böyle algıladığı, ayrıca, dünya hayatının âdeta bir uykudan ibaret bulunduğu ve asıl hayatın Âhiret hayatı olup, Hz. Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi, insanların ölünce uyanacağı ve gerçeği açıkça göreceği, öldükten sonra dirilmenin kesin bir gerçek olup, bunun Allah’ın Kudreti için hiçbir zorluk teşkil etmeyeceği, insanların uykuya varır gibi ölüp uykudan uyanır gibi dirilecekleri gibi gerçeklerdir.

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ (١٣)

13. Şimdi, onların başından geçen ibretli hadiseyi sana bütün gerçekliğiyle anlatacağız. Onlar, Rabbilerine içten inanmış bir grup genç yiğitti ve Biz de, gerçeğe bağlılıklarını daha da arttırdık.

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا (١٤)

14. Kalblerine tam bir kuvvet ve metanet verdik. Nihayet, (içinde yaşadıkları toplumdaki şirke ve her türlü zulme) başkaldırıp dediler:“Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, asla ilâh diye O’ndan başka varlıklara yönelmeyiz. Aksi halde, gerçek dışı, pek saçma bir iddiada bulunmuş oluruz.

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ (١٥)

15. “Şu bizim halkımız ise tuttular, O’ndan başka ilâhlar edindiler. Yaptıkları doğru ise açık bir delil getirmeli değiller mi? Yoksa yalan uydurup, sonra da bunu Allah’a maledenden daha zalim kim olabilir?”

وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا (١٦)

16. (Hadiseler tırmandı ve içinde yaşadıkları toplumu terketmek zorunda bırakıldılar. Ne yapmaları gerektiğini aralarında görüşüp şu sonuca vardılar): “Mademki onları ve onların Allah’ı bırakıp da taptıkları her şeyi terkettiniz, şimdi o mağaraya sığının da, Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, sizi koruyup gözetsin ve işinizi kolaylaştırsın.”

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟ (١٧)

17. (Mağaraya girdiler ve derin bir uykuya daldılar.) Onlara baksaydın görürdün ki, güneş doğduğu zaman içinde bulundukları mağaranın sağından dolaşıyor, batarken sol taraftan onları makaslıyordu; onlar ise, mağaranın tam içinde geniş bir alanda idiler. Onların bu durumu, Allah’ın âyetlerindendir. (*) Allah kimi doğru yola iletirse doğru yolda olan sadece odur. Kimi de saptırırsa, artık onun için doğruyu gösterecek bir dost, bir sahip bulamazsın.

~Açıklama~

(*) Mağaranın pozisyonu sebebiyle Allah onları güneş ışığından, renklerini değişmeden ve elbiselerini solmaktan koruyordu. Mağarada çok uzun yıllar uykuda kalmış olmalarına rağmen, meselâ sakallarının ve tırnaklarının uzaması gibi, vücutlarında da bir değişiklik olmamıştı. Bu, ya onların ölüm benzeri ve metabolizmalarının âdeta durma noktasında bir uykuya vardırıldıklarını göstermektedir veya Allah (cc), mağaranın konumu, toprak yapısı gibi, ilimlerin üzerinde durması gereken faktörlerle vücutlarında da herhangi bir değişimin olmasına imkân tanımamıştır. Her halükârda, âyette buyrulduğu gibi bu, Allah’ın bir mucizesi, çok önemli bir âyeti, O’nun Kudreti’ne, ayrıca Âhiret’e çok önemli bir delildi.

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِۜ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا (١٨)

18. Sen onları uyanık sanırdın, gerçekte ise uykuda idiler. Kendilerini kâh sağa, kâh sola çeviriyorduk. Köpekleri ise, mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi.Eğer durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve onlardan dolayı için korku ile dolardı. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Âyetten anlaşıldığına göre, gözleri açıktı. Vücutları ve elbiseleri çürümesin, ayrıca vücutları hayatiyetini de kaybetmesin diye Cenab-ı Allah onları sağa–sola çeviriyordu. Dışarıdan bir kimse, dağ başında böyle geniş bir mağarada gözü açık, sağa–sola dönerek uyuyan ve mağaranın ağzında da köpekleri yatan kişileri gördüğünde ürperir. Şu kadar ki, Ashab-ı Kehf’le ilgili olarak ürpertiyi artıracak belki daha başka faktörler de vardı. Çünkü âyet, onları görünce kaçmayı korkuya bağlamamakta ve kaçma ile korkuyu onların hallerine muttali olmanın iki neticesi olarak zikretmektedir.

(*) Kur’ân-ı Kerim’in destanlaştırdığı bu yiğit gençlerin kimler oldukları ve hadisenin nerede geçtiği konusunda farklı mütalâalar vardır. Bu konuda açıklamaya geçmeden önce hemen belirtelim ki, Kur’ân bir tarih kitabı değildir ve o, geçmişteki ibret dolu hadiseleri ana maksatları temelinde insanları irşad için ve irşada en yararlı olacak tarzda anlatır. Ayrıca, benzer hadiseler farklı yerlerde tekrarlanmış olabilir. Önemli olan, bu hadiselerden gereken dersi almaktır.

Merhum Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî gibi bazı müfessirler, Ashab-ı Kehf hakkında Kur’ân’ın anlattıklarıyla, Gregory of Tours’un Urduca tercümesi Miraculorum Libri adlı eserindeki ve M.S. 452’de doğan Hıristiyan papaz Sarug’lu James’in Sermons (Hutbeler) adlı kitabındaki anlatımları arasında büyük benzerlikler bulmaktadırlar. Papaz James’in anlatımına, büyük İslâm âlimi İbn Cerir et-Taberî tefsirinde, Edward Gibbon da The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğunun Gerilemesi ve Yıkılışı) adlı eserinde yer vermişlerdir. Buna göre hadise, Türkiye’nin batısında Efes’te meydana gelmiştir.Yaklaşık M.Ö. 11. yüzyılda kurulmuş olan Efes, daha sonra büyük bir liman şehri halini almıştı. Şehirde ana tanrı olarak ay tanrıçası Diana bulunuyordu. Romalılar,Anadolu’yu fethedince bu tanrıçayı kendi tanrıları içine dahil etmişlerdi.

Hz. İsa’nın mesajı Anadolu’da yayılınca, aristokrat veya idareci sınıftan yedi genç putlara tapmayı reddedip, Âlemlerin Rabbi olarak Allah’a inandılar. Zaman, Hıristiyanlara yaptığı büyük zulümlerle meşhur imparator Desius (249–251) dönemiydi. Müslüman müfessirler, bu imparatora Dakyanus derler. Gençler, imanlarını İmparator’un önünde de açıkça haykırdılar. İmparator, eski dinlerine dönmeleri için bu gençlere üç gün süre tanıdı. Fakat onlar, bir mağaraya sığınmayı tercih ettiler. (Aksi halde, ya eski dinlerine döndürülecekler veya öldürüleceklerdi.) Yolda, geri kalması için ne kadar çalıştılarsa da muvaffak olamadıkları bir köpek peşlerine takıldı ve onlarla birlikte mağaraya kadar geldi. Kendileri mağaraya girip uykuya vardıklarında, köpek de mağaranın ağzında, ön ayaklarını yayıp yatmış bulunuyordu.

Merhum Mevdûdî’nin Towards Understand-ing the Qur’an (Tefhîmü’l-Kur’ân) adlı tefsirinden yaptığımız bu iktibas, Kur’ân-ı Kerim’deki anlatıma yakındır. Mevdûdî, bu anlatımı ve mağaranın Efes’te olduğunu kabul etmektedir. Fakat bu kabulde Efes’teki mağara ve çevresinin Kur’ân’daki tarife uygun olmadığı gözden kaçmış gibidir.

17’nci âyet, mağaranın geniş bir içinin olduğunu açıkça ortaya koyduğu halde, Efes’teki mağaranın böyle bir iç yapısı yoktur.Ayrıca,Efes’teki mağaranın yönü Kur’ân’da anlatılan yönle de uyuşmamakta, bunun yanısıra,o mağaranın yanında, 21’inci âyette geleceği üzere, mescit veya herhangi bir mescit kalıntısı, ayrıca kitabe, mağarada mezarlar da bulunmamaktadır.

İranlı çağdaş müfessir allâme Tabâtabâî, Kur’ân-ı Kerim’deki anlatıma en uygun yer olarak, Suriye sınırları içinde ve Ürdün’ün başkenti Amman’ın 80 km yakınında bulunan Rajib köyünü kabul eder. Bu köyün yakınında 1963 yılında yapılan kazılarda Ashab-ı Kehf’in mağarası olduğuna inanılan bir mağara ortaya çıkarılmış ve bunun üzerine Refik Vefa el-Dücanî, bu mağara ve Ashab-ı Kehf hakkında İktişâfü Kehf-i Ehli’l-Kehf (Mağara Ehlinin Mağarasının Ortaya Çıkışı) adlı bir eser yazmıştır. İçinde yedi veya sekiz kadar görünen mezarların yer alması, duvarlarında Yunanca yazılara, kırmızıya boyanmış bir köpek resmine, etrafında Bizans İmparatoru I. Justinyanus (418–427) döneminden kalma olduğu ortaya çıkarılan paralara ve daha başka eserlere rastlanmış olması, yanında yer alan ve ilk İslâm fetihleri dönemine ait bir mescidin varlığının ve bu mescidin eski bir Bizans kilisesinin enkazı üzerine yapıldığının ortaya çıkarılması, Yakup el-Hamevî’nin Mu’cemü’l-Büldan’ında o civarda Rakîm adlı bir köyün bulunduğunun kaydedilmesi, bu mağaranın Ashab-ı Kehf’in mağarası olabileceği konusunda çok kuvvetli deliller olarak görülmektedir. Bundan başka, Tabâtabâî, yine Mevdûdî’den farklı olarak, Ashab-ı Kehf’in mağaraya, İsa’ya kim inanırsa bir hain olarak öldürüleceğine dair bir emir yayınlayan imparator Trajan (98–117) zamanında sığındıklarını zikreder. Bu durumda, Müslüman müfessirlerin Dakyanus dedikleri kişi, bölgenin valisi olmalıdır.

İbn Kesir gibi bazı müfessirler ise, Ashab-ı Kehf’in Hz. İsa’dan önce yaşamış olabileceği üzerinde dururlar. Dünyada Ashab-ı Kehf’e ait olduğu iddia edilen çok sayıda mağara vardır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim hadiseleri anlatırken yer, zaman gibi ayrıntılara girmez ve hadiseleri bir ibret tablosu olarak evrenselleştirir. Ayrıca, yine yukarıda ifade edildiği üzere, benzer hadiseler tarihte pek çok yerde de yaşanmış olabilir.

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِهِ۪ٓ اِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا (١٩)

19. İşte, onları nasıl uyuttu isek, (mağarada ne kadar kaldıkları hakkında) birbirlerine sorsunlar (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekler ortaya çıksın) diye öylece de uyandırdık. İçlerinden biri, “Bu (uyku) halinde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Bir kısmı, “Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdi. Diğerleri ise,“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dedi. “Şimdi siz onu bırakın da,içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. En temizinden,helâl yiyecek arasın ve ondan bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.

اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذًا اَبَدًا (٢٠)

20. “Kesinlikle bilin ki, eğer yerinizi öğrenir de sizi ellerine geçirirlerse, ya sizi taşlayarak öldürürler, ya da kendi yol ve inançlarına döndürürler; bu takdirde de artık ebediyen felah bulmazsınız.” (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, hadiselere bizatihî hadiseler olarak, yani manâ-yı ismiyle bakmadığı için, şehirde neler olup bittiğinin ayrıntılarına girmez. Fakat kullanılan kelimelerden neler olup bittiği konusunda tahminlerde bulunabiliriz. Eğer hadise Hz. İsa’dan sonra vuku bulmuşsa, o dönemde, yani Ashab-ı Kehf’in uyandığı M.S. 5’inci asrın başlarında Hıristiyan Romalılar, ölümden sonraki hayat konusunda grup grup olmuşlardı ve aralarında çetin tartışmalar geçiyordu. İmparator II. Teodesius, Âhiret inancı konusunda halkı ikna edecek açık bir delil arıyordu ve bu konuda gerçekten samimi olup, Cenab-ı Allah’a içten dua etmişti. İşte bu şartlarda Allah (cc), Ashab-ı Kehf’i birkaç asır süren uykularından uyardı. Nakledildiğine göre, şehre gönderilen zat ekmek almak için bir furuna vardı. Furuncu, elindeki gümüş sikkeyi görünce onun bir define bulduğunu düşündü ve ahaliyi o zatın başına üşüştürdü. Nihayet mesele Romalı valiye veya imparatora arzedildi. Genç adam, gördüklerinden ve yaşadıklarından şaşırmıştı. Halk, putperestliği bırakmıştı ve Allah’a inanıp ibadet ediyordu. Derken, mesele aydınlandı ve genç, arkasında bir kalabalıkla birlikte mağaraya döndü. Ve bu noktada Cenab-ı Allah (cc), mağarada yiğit gençlerin canlarını aldı ve oraya defnedildiler.

İslâmî bir hizmetin önemli kilometre taşlarının kıssalar halinde zikredildiği sûrenin bu ve önceki âyetinde en önemli husus, şirke başkaldırı ve imanla birlikte, vücuda girecek yiyeceklerin her bakımdan temiz ve helâl olmasına dikkat edilmesi gerektiğidir. Diğer önemli husus, faaliyetlerde telattufa dikkat etmek, yani dikkatli davranmak, lâtif hareket etmek, tedbiri elden bırakmamak, hem hareketi hem de ona gönül verenleri korumaktır. Şehidlik bir mü’min için çok önemli bir mertebe de olsa, İslâmî hizmete gönül verenler, ayakta ve hayatta kalmaya çalışmalıdırlar. Ayrıca, uluorta ve dikkatsiz davranma öldürülmekten çok daha öte bir tehlike olan küfür-şirk atmosferine, inanç ve hayat tarzına dönmeye sebep olabilir ki, Allah korusun, bu, ebedî helâk demektir.

وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا (٢١)

21. Böylece, neticede Allah’ın (iman edip salih ameller işleyenleri galip kılacağıyla ilgili) va’dinin hak olduğunu ve Kıyamet’in vukuundan da asla şüphe edilmemesi gerektiğini iyice anlasınlar diye insanları onlardan haberdar ettik. (*) Vefatlarının ardından halk, onlar için ne yapmaları gerektiği konusunda tartışmaya durdular. Bazıları,“Onların hatırasına bir anıt dikin; biz durumlarını tam anlayamadık; onların Rabbi, hallerini çok daha iyi bilir.” dediler. Onlar için ne yapacakları konusunda görüşleri ağır basan (mü’minler) ise ittifakla, “Hayır, onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız.” diye karar aldılar. (**)

~Açıklama~

(*) Daha pek çok hikmetlerinin yanısıra, Ashab-ı Kehf vakası iki temel hikmete dayanıyordu. Bunlardan biri, Allah’ın iman edip salih ameller işleyenleri galip kılacağıyla ilgili va’diydi. Bu, ilk insan Hz. Âdem’den beri süregelen bir va’ddi ve Cenab-ı Allah (cc), bu va’dini sürekli yenilemiştir. Ashab-ı Kehf de, içinde bulundukları toplumdaki şirk ve zulümle birlikte mü’minlere yapılan işkencelerden duydukları ızdırap ile bu va’de inanmışlık içinde onun ne zaman gerçekleşeceği konusunda samimi duygular taşıyorlardı. İkincisi ise, yukarıda 9’uncu notta ifade edildiği gibi, Hıristiyanlık Roma’da hakim olduktan sonra halk arasında Âhiret’e iman konusunda şüpheler başgöstermişti ve bu konuda büyük tartışmalar yaşanıyordu. Allah (c.c.),Kendi yolunda sahip oldukları mevki ve makamı terkederek, İmparator’un ve bütün halkın önünde Tevhid’i haykıran bu yiğitleri, bu gençleri Tevhid’in hakimiyeti ve Âhiret’in şüphe taşımayan bir gerçek olduğunu ispat konusunda çok önemli bir âyeti olarak istihdam buyurdu. Onlar, bu iki vazifeyi, misyonu yerine getirdikten sonra da ruhlarını kabzetti.

(**) Ashab-ı Kehf’in dirilmesiyle Âhiret inancının gerçekliği konusunda büyük bir delil ortaya çıkmışsa da, bazılarının bu açık gerçek karşısında bile şüphe duydukları, “Onların hatırasına bir anıt dikin; biz durumlarını tam anlayamadık; onların Rabbi, hallerini çok daha iyi bilir.” sözlerinden anlaşılmaktadır. Bu çok büyük ve açık mucize karşısında bile diretmişler, hattâ “onların Rabbi” diyerek, Allah’a iman konusunda bile âdeta gizli inkâr, en azından şüphe taşıdıklarını ortaya koymuşlardır.

سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبِّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَلِيلٌ۠ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟ (٢٢)

22. (Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.” diyecek; daha başkaları, “Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.” diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da, “Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.” diyecektir. (Rasûlüm,) de ki: “Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.” Dolayısıyla, onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimseyle münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Âyet göstermektedir ki, bu sûrenin indiği sıralar Kitap Ehli arasında Ashab-ı Kehf’le ilgili bazı hikâyeler anlatılmakta idi. Onların çok anlamlı kıssasından ders almak yerine, sadece onların sayıları, mağarada ne kadar kaldıkları gibi ayrıntılar üzerinde tartışmalar yaşanıyordu. “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi; beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi; yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.” diyenler, Kitap Ehli’ne mensup olanlardı. Âyetin diyecekler şeklinde gelecek zaman kipi kullanması bizi şaşırtmamalıdır; çünkü bununla, Ashab-ı Kehf’in ruhlarının kabzedilmesinden sonra bu tür tartışmaların çıkacağı ve bunun devam edeceği ifade buyurulmaktadır. Kur’ân, bu konuda mü’minlere öncelikle bu hadiseden alınması gereken dersler üzerinde durmaları ve Ehl-i Kitaba onlar hakkında bir şey sormamaları gerektiği konusunda tembihte bulunmaktadır. Bununla birlikte, dikkatle bakıldığında âyetlerin esasen kıssanın bazı ayrıntıları hakkında işarî bilgi vererek, merakları tatmin ettiği de görülmektedir. Çünkü kıssadan gereken dersi aldıktan ve kıssaya asıl bu noktada eğildikten sonra bu tür ayrıntıları araştırmak, elbette yasak değildir.

19’uncu âyet, Ashab-ı Kehf’in uyandıktan sonra mağarada ne kadar kaldıkları konusunda aralarında yaptıkları konuşmaları anlatırken bir kişiyi ve iki grubu anar. Andığı her iki grup için de kullandığı fiil çoğuldur ve Arapça’da çoğul en az üç kişi için kullanılır. Bu bakımdan, onların en az 7 kişi oldukları sonucuna varıyoruz.

22’nci âyette Bazıları da, “Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi” diyecektir ifadesinden sonra sükût edilmesi de, bir bakıma onların yedi kişi olduklarını tasdik eder gibidir.

(*) Kur’ân, Ashab-ı Kehf’in kıssasını anlatmakla ‘kozalite’ denilen ‘sebep-sonuç’ prensibi ve ‘tabiat kanunları’ denilen kanunların da asla mutlak olmadığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada zaman zaman ifade edildiği gibi, ‘tabiat kanunları’ denilen şeyler ve ‘sebep-sonuç prensibi’ gibi prensipler, Allah’ın icraatının unvanlarından ve dolayısıyla sadece birer niteleme veya isimlendirmeden ibarettir. O, dilediği zaman bu kanunları değiştirebilir veya onları geçersiz kılabilir. Fakat hikmetinin gereği olarak Cenab-ı Allah kâinatta sebep-sonuç prensibini ve ‘tabiat kanunları’ denilen kanunları izzet ve azametine perde yapmış, icraatının unvanları kılmıştır. Bunun sebepleri konusunda şunları söyleyebiliriz:

Tabiat Kanunları ve Sebeplerin Gerisinde Yatan Hikmetler

Kâinat zıtlarla örülmüştür ve insan bu zıtlar içinde imtihana çekilmekte, iradesini hayır mı şer mi yönünde kullanacağı konusunda denenmektedir. Bu imtihan, onun âhireti adına olduğu gibi, dünyadaki hayatı adınadır da. Ona irade verilmesi, zıtların varlığını ve böyle bir imtihanı gerektirmektedir; aksi halde irade abes olurdu. Ayrıca bu imtihan, insana verilmiş potansiyellerin gelişmesine, birer kabiliyet olarak ortaya çıkmasına ve irade doğru istikamette kullanıldığı sürece insanın terakkisine sebeptir. Eğer Cenab-ı Allah (c.c.) böyle yapmayıp da, bu dünyayı Âhiret gibi bir kudret yurdu haline getirse ve her şeyi görünür şekilde bizzat yapsaydı, icraatının önüne kanunlar ve sebepler perdesini çekmeseydi, bu takdirde insan varlığının da, ona irade ve birtakım potansiyeller verilmesinin de hiçbir manâsı olmazdı. Bir aynanın iki yüzü gibi, varlığın da önemli iki boyutu vardır: görünen maddî boyut ve görünmeyen manevî boyut. Maddî boyutta zıtlar hakimdir ve madde ile birlikte maddî varlıkların öz niteliklerinden, bir başka ifadeyle, İlâhî tecellileri tamamen alıp yansıtamamaktan kaynaklanan kusurlar, noksanlıklar söz konusudur. Dolayısıyla bu boyutta zahirî aklın güzel görmediği, insana hoş gelmeyen hadiseler, ölüm ve ayrılıklar gibi kabulü sabır isteyen vakalar cereyan eder. Eğer Cenab-ı Allah (cc), bu boyutta icraatına sebepleri ve kanunları perde yapmamış, meselâ can almaya Hz. Azrail ve yardımcılarını sebep kılmamış, onlarla insanlar arasına da ölüme sebep hastalıkları ve daha başka hadiseleri koymamış olsaydı, bu takdirde insanlar, hoşlarına gitmeyen her şeyden doğrudan Cenab-ı Allah’ı sorumlu tutarlar, bu ise, bilhassa Âhiret’te helâkleri demek olurdu. Eğer dünya kanunlar ve sebepler dünyası olmasa idi, insanın potansiyelleri gelişmez, ilim ve teknolojide bir adım ileri gidilemez, hayat katlanılmaz, hattâ yaşanmaz olurdu. Çünkü kanunlar ve sebepler, kâinata ve içindeki hadiselere bir süreklilik (istimrar) vermektedir. Yani biz, meselâ güneşin her gün dünyanın herhangi bir tarafında hangi saatte doğacağını bu kanunlara ve sebeplere bakarak bilebiliyoruz. Güneş, içinde yaşadığımız yerde ve günde saat kaçta doğmuşsa, diyelim ki bir milyon yıl önce de aynı saatte doğmuştur ve –dünyanın ömrü varsa– bir milyon yıl sonra da aynı saatte doğacaktır. Böyle bir şey olmasa ve meselâ, güneşin yarın doğup doğmayacağından emin olmasa idik, herhalde hayat yaşanır olmaktan çıkardı. Bu, tek bir misaldir.

İşte, kanunlar ve sebepler perdesinin yol açtığı süreklilik hayatı yaşanılır kıldığı gibi, insan bu kanunları ve sebepleri keşfetmekle ilimler alanında büyük mesafeler kat etmekte ve bu mesafeler teknolojik gelişmelere kapı açmaktadır. Bu ise, yeryüzündeki insan varlığının, onun yeryüzünde halife olmasının gereklerindendir, hilâfetin fonksiyonlarındandır. Cenab-ı Allah (c.c.), her bakımdan mutlak ve sonsuz bir varlık sahibidir. Güzelliği sonsuz ve mutlak, bunun gibi, bütün isimleri de mutlak kemaldedir. Eğer O, isim ve sıfatlarını kanunlar ve sebepler perdesi olmadan doğrudan tecelli ettirseydi, onlara katiyen dayanamaz, dayanmak şöyle dursun, onların içinde boğulur ve onları da göremez, bilemez, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ı tanıyamazdık. Kendi nûrunun içinde kendi nûruna mağlûp velînin bunun ötesinde nur göremeyip, kendini en büyük velî zannetmesi gibi, Allah’ın sonsuz kemalâtı içinde boğulan insanın O’nu da tanıması elbette mümkün olmazdı. Cenab-ı Allah’ın varlığı her gerçekten daha açık bir gerçek olduğu halde, bazıları O’nu göremeyişimizi O’nu inkâra mazeret yapmaktadır. Varlık bizim gördüğümüzden ibaret olmadığı gibi, O’nu göremeyişimizin sebeplerinden birinin de O’nun varlığının tecellisinin yoğunluğu olduğu söylenir. Deliller, O’nu ve varlığını tanıma adına bu yoğunluğa bir bakıma perde çekmekte, bir nevi sebep ve kanun fonksiyonu görmekte, bizzat kendileri de kanunlar ve sebepler perdesinden derlenmektedir.

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنِّي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ (٢٣)

23. Yapmaya niyet ettiğin herhangi bir hususta da “Yarın şunu yapacağım.” deme.

اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا (٢٤)

24. “İnşâallah (Allah dilerse, izin verirse) yapacağım” de. (*) O’nu hatırdan çıkardığın (veya O’nu anman gereken herhangi bir durumda unuttuğun takdirde) hemen O’nu hatırlayıp an ve “Umarım ki Rabbim, bu konuda beni doğruya en yakın olanı yapmaya, hem de daha kısa bir zaman içinde muvaffak kılar.” de. (**)

~Açıklama~

(*) İnsan için şüphesiz gelecekle ilgili planlar yapması yasak değil, hattâ bazı durumlarda gerekli ise de, onun bu planlarında muvaffak olup olamayacağı tamamen Allah’ın takdir, Meşiet ve hikmetine bağlıdır. Çünkü insan, kendisinin meydana getirmediği bir çevrede yaşamaktadır ve onu sınırlayan pek çok mecburî şartlar vardır. O, bilip hesaba katabildiği bütün şartlar içinde planlar da yapsa, yine bir an sonrasına çıkıp çıkmayacağını, buna ömrünün yetip yetmeyeceğini veya bütün planlarını alt-üst edecek bir hadisenin meydana gelip gelmeyeceğini asla bilemez. Cenab-ı Allah ise her şeyi bilir; bütünlüğü içinde de bilir, ferdî cüzleriyle de bilir. Ayrıca, insanın her istediğini yapmaya mutlak gücü bulunmadığı gibi, onun bazı planları hakkında hayırlı olmayacağından Cenab-ı Allah (cc), onların gerçekleşmesine onun hayrına olarak imkân tanımayabilir.Bu sebeple, insan için de hayırlı olan,Cenab-ı Allah’ın Meşiet ve hikmetine uygun olandır.Dolayısıyla insan, gelecekle ilgili her işi ve planı için inşâallah demeyi ihmal etmemelidir.

(**) Âyetin bu ikinci kısmı, birinci kısmıyla münasebet içinde olmanın yanısıra, daha geniş bir çerçevede, sözgelimi aşağıdaki âyetlerle de bir arada değerlendirilmelidir:

  • Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! (Haşr Sûresi/19)
  • Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar: eğer onlara şeytandan bir sinyal ilişecek olsa hemen kendilerini toparlar ve Allah’ı hatırlarlar; ve artık basiretleri tam yerindedir. (A’râf Sûresi/201)
  • Rabbini sabah ve akşam içten içe, yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan ve kendinin işitebileceği bir sesle zikret ve sakın gafillerden olma. (A’râf Sûresi/205)

وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا (٢٥)

25. Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar; buna dokuz yıl daha eklediler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyetten, İbn Kesir ve Tabâtabâî gibi müfessirler, güneş yılına göre 300, ay yılına göre 309 yıl anlarken, Fahr-i Râzî gibi müfessirler, ek 9 yılın farklı önemde yıllar olabileceği görüşündedir. Elmalılı Hamdi Yazır, ek 9 yılın Ashab-ı Kehf’le ilgili olarak mağaranın yanına mescit yapılmasını savunanların diğerlerine galip gelme yılları olabileceği düşüncesindedir.

قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِهِ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ۪ٓ اَحَدًا (٢٦)

26. De ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir. Göklerin ve yerin bütün bilinmeyenlerinin gerçek bilgisine sahip olan O’dur. (*) O, öyle iyi görür, öyle iyi işitir ki! Bütün varlıkların O’ndan başka bir sahibi, mutlak hakim ve yöneticisi yoktur ve O, hakimiyetinin icrasına hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ortak etmez.

~Açıklama~

(*) Merhum Mevdûdî, müfessirlerin büyük çoğunluğunun kabulünün aksine olarak, İbn Abbas’tan da nakille, 25’inci âyette Ashab-ı Kehf’in mağarada 300 (309) yıl kaldığının anlatılmasını, başkalarının sözlerinin nakli olarak görür. Bu görüşüne bu âyetteki (Rasûlüm,) de ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir.” cümlesini delil olarak da zikreder. Fakat Ashab-ı Kehf’in sayısıyla ilgili söylentileri anan 22’nci âyette, kendisinden sonra aynı şekilde (Rasûlüm,) de ki: “Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir.” cümlesi gelmiş olmasına rağmen, onların sayısının yedi olduğunu, hem de Kur’ân’ın bunu reddetmediği kaydını düşerek kabul eder (Towards Understanding the Qur’an, 5: 99, not 22).

Merhum Mevdûdî’yi, Ashab-ı Kehf’in mağarada 300 (309) yıl değil, 196 yıl kaldıkları düşüncesine götüren, onun Tours’lu Gregory ve Sarug’lu James’in yazdıklarının doğru olduğunu kabul etmesidir. Oysa Kur’ân, bu konuda Rasûlüllah’a, özellikle ayrıntılarla ilgili olarak Ehl-i Kitap’tan bir şey sormamasını ve Kendisi’ne vahyedileni başkalarına anlatıp öğretmesini buyurmaktadır. Bizzat Mevdûdî, Sarug’lu James’in anlattıklarını kitabında nakleden Edward Gibbon’un, bu kitapta yazılanlarla Kur’ân-ı Kerim’in anlattıkları arasındaki birkaç küçük çelişkiden dolayı Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ı –haşa– cahillikle suçlamasına cevap olarak şu çok güzel ve gerçekçi değerlendirmeyi de yapar: “Bu kitap, olay bittikten 30–40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından yazılmıştır. Gibbon, bu olayın ağızdan ağıza yayılırken nasıl değiştiğini göz önünde bulundurmamaktadır. Bu sebeple bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklikten dolayı Kur’ân’ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum, ancak dinî düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen kâfirlerin tutumu olabilir.

Yukarıda 8’inci notta ifade edildiği gibi, merhum Tabâtabâî, Ashab-ı Kehf’in mağaraya M.S. 112’de imparator Trajan zamanında sığındıklarını yazar. O da, müfessirlerin büyük çoğunluğu gibi, Mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve buna dokuz yıl eklediler âyetinden sonra gelen âyetteki (Rasûlüm,) de ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir.” cümlesinin teyit ifade ettiğini ve güneş yılı itibariyle 300 yıl, ay yılı itibariyle 309 yıl kaldıklarını belirtir. Her şeye rağmen, bu konuda nihaî söz, “İlim, ancak Allah’ın katındadır ve gerçeği en doğru şekliyle O bilir.” olmalıdır. Çünkü Göklerin ve yerin bütün bilinmeyenlerinin gerçek bilgisine sahip olan O’dur.

وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا (٢٧)

27. Sen, Rabbinin Kitabı’ndan sana vahyedileni oku ve anlat. O’nun kelimelerini değiştirebilecek ve değiştirme yetkisine sahip hiçbir güç yoktur ve O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın.

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُرِيدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا (٢٨)

28. Sadece O’nun rızasına erme ve Cemâline kavuşma dileğiyle sabah ve ikindi-akşam saatlerinde Rabbilerine ibadet ve dua eden mü’minlerle birlikte olmakta sebat göster; dünya hayatının süsü ve çekiciliği adına (tebliğinin kabul görmesi gibi) bir arzu ile gözün onlardan başkalarına çevrilmesin ve kalbini Bizi anmaktan gafil bıraktığımız, heva ve hevesine uyan ve işi hep aşırılık olan kimselerin sözlerine bakma.

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًاۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقًا (٢٩)

29. De ki: “Gerçek, Rabbiniz tarafından gönderilmiş olan (bu Kur’ân)dır. Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. Doğrusu, şirk ve inkârla en büyük yanlışı işleyen ve böylece bizzat kendi nefislerine en büyük zulmü reva görenlere duvar gibi yükselen alevleri kendilerini çepeçevre saracak bir Ateş hazırladık. Susuzluktan feryat ile su istediklerinde onlara yüzleri haşlayan erimiş maden gibi su verilir. Ne fena bir içecek! Ve (o Ateş,) oturup yaslanmak için ne fena bir koltuk!

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُضِيعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلًاۚ (٣٠)

30. Buna karşılık, iman edip imanlarının istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha dönük işler yapanlara gelince, hiç şüphe edilmesin ki Biz, güzel iş yapan hiç kimsenin mükâfatını zayi etmeyiz.

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا۟ (٣١)

31. Onlar için sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri vardır; ayaklarının altından ırmaklar akar. Orada altın bileziklerle süslenirler; en güzel ipekten, mücevherlerle bezeli yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerindedirler. (*) Ne hoş bir mükâfat! Ve oturup yaslanmak için ne güzel bir koltuk!

~Açıklama~

(*) Krallar, hükümdarlar, bilezikler takar ve en güzel ipekten murassa elbiseler giyerlerdi. İnsanların dünya mutluluğu adına en çok özendikleri de, bu saray refahıdır. Âyet, Cennet’in lezzetlerini, insanların gözündeki ve hayal edebilecekleri en büyük refah ve mutluluk olduğundan, buna kıyas etmektedir. Fakat bu, Cennet’te de dünyadaki mukabillerinin ancak bu şekilde tarif edilebileceği mutluluk sebep ve vasıtaları olmayacak demek değildir.

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًاۜ (٣٢)

32. Onlara şöyle bir temsil getir: İki kişi var; onlardan birine iki üzüm bağı lütfettik, bağların etrafını hurma ağaçlarıyla donattık ve iki bağın arasında da ekin tarlası var ettik.

كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـًٔاۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًاۙ (٣٣)

33. Her iki bağ da (hurma ağaçları ve ekinle birlikte) ürününü verdi, hem de hiç eksiksiz; ve o iki bağın arasında bir de ırmak akıttık.

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَاَعَزُّ نَفَرًا (٣٤)

34. Bağ sahibi için ürünler eksiksiz hazırdı. Arkadaşıyla konuşma esnasında ona, “Ben” dedi, “servetçe senden daha ilerideyim; maiyyet, çoluk-çocuk bakımından da senden daha güçlüyüm.”

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَبِيدَ هٰذِهِ۪ٓ اَبَدًاۙ (٣٥)

35. Derken bahçesine vardı; sahip kılındığı servet ve nüfusun şımarıklığı içinde bütün bunları kendinden biliyor ve böylece kendine yazık ediyordu. “Sanmam ki,” diye devam etti, “bu bağ bozulup yok olsun.

وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبِّي لَاَجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا (٣٦)

36. “Sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da zannetmiyorum. Kopsa bile, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, hiç şüphem yok, bundan daha iyi bir âkıbetle karşılaşırım.” (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, ehl-i dünyadan bilhassa bazılarının çok tipik bir tavrını resmetmektedir. Onlar, dünyada sahip oldukları her şeyi kendilerinden ve sadece kendilerine ait bilir ve fakir, muhtaç gibi kimseleri ondan faydalandırmak istemezler. Sahip oldukları dünyalıkla o kadar şımarıktırlar ki, Allah’ın da –haşa– her istediklerini yapmaya âmâde sadece kendi Rabbileri olduğunu zanneder ve kendilerini böyle bir inançla aldatmayı tercih ederler. Âhiret’e inanmak istemezler, ama Âhiret gelecekse Cennet’i de ancak kendilerine lâyık görürler. Bunlar, kendini beğenmiş, içi boş, mağrur ve kompleksli tiplerdir.

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلًاۜ (٣٧)

37. Söz arasında arkadaşı ona, “Ne o?” dedi, “Yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da (baba ve anneye ait) sıvıların bir(kaç) damlasından yaratan ve bilâhare seni mükemmel bir insan şekline koyan Zat hakkında mı böyle küfre varan sözler sarfediyor, (kendini, sebepleri O’nun Kudreti’nin yerine koyuyor)sun?

لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبِّي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبِّ۪ٓي اَحَدًا (٣٨)

38. “Sen ne dersen de, bil ki O Allah’tır benim Rabbim. Ben, Rabbim için hiçbir ortak tanımam. (O’dur yaratan, büyüten, besleyen ve sahip olduğumuz her şeyi bize veren).

وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالًا وَوَلَدًاۚ (٣٩)

39. “Bağına girdiğinde, ‘Mâşaallah; bütün güç ve kuvvet ancak Allah’ındır!” demen gerekmez miydi? Sonra beni, malca da evlâtça da senden geride görüyorsun, hiç mesele değil ki!

فَعَسٰى رَبِّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًاۙ (٤٠)

40. “Bakarsın Rabbim bana senin bağından–bahçenden daha iyisini verir; senin bağ–bahçene ise gökten bir âfet indirir de o, kupkuru toprağa dönüşüverir.

اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا (٤١)

41. “Veya suyu yere geçer de, artık ondan ümidini büsbütün kesersin.”

وَاُحِيطَ بِثَمَرِهِ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبِّ۪ٓي اَحَدًا (٤٢)

42. Ve çok geçmeden o kişinin bütün bağı, bahçesi, ekinleri kül oluverdi. Çökmüş asma çardaklarının başında, yaptığı onca masrafa yanıp ellerini oğuşturuyor ve “Keşke” diyordu, “Rabbime (hükmünde, iradesinde, kudretinde, Rabb oluşunda, malikiyetinde) hiçbir ortak tanımasaydım!”

وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًاۜ (٤٣)

43. (Herkes gibi) onun da Allah’tan başka (O’nun izni dışında ve O’na karşı) kendisine yardım edecek bir topluluğu olamazdı, olmadı ve kendi gücü de kendisini kurtarmaya yetmedi.

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا۟ (٤٤)

44. (Her zaman olduğu gibi) böyle felâket anlarında da yardım, (ancak kudreti, iradesi, ilmi ve izzetiyle gerçek tedbir ve hakimiyet sahibi olan) Allah’tandır. O’dur mükâfatın gerçekten hayırlı ve güzel olanını da, gerçekten hayırlı ve güzel âkıbeti de nasip eden.

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا (٤٥)

45. Onlara dünya hayatını şöyle bir misalle anlat: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz bir su gibidir; onunla yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir ve sarmaş dolaş olur; sonra da çok geçmeden kurur ve rüzgârların savurduğu çerçöp haline gelir. Allah’ın gücü her şeyi yapmaya hakkıyla yeter. (*)

~Açıklama~

(*) Ashab-ı Kehf’in kıssasından sonra gelen biri bağlar sahibi iki adam misali, iki açıdan önemlidir. İlk olarak, ihlâs, diğergâmlık (başkaları için yaşama), fedakârlık ve Allah’a tevekküle dayanan iman hareketi, maddî açıdan kendi bağlılarının infaklarıyla yükselir. Bunlar büyük servet sahibi olmasa bile, hareketin devamını rahat bir hayata her zaman tercih ederler. Hareket, genellikle bilhassa iktidar ve servet sahiplerinin sert muhalefetiyle karşılaşır. Rahat bir hayattan başka bir şey düşünmeyen bu kesimler, kendi üstlerinde kazanmalarına, harcamalarına karışacak bir güç istemez ve dolayısıyla iman hareketine, İlâhî Din’e karşı çıkarlar. Rahat hayatları kendi gözlerinde o kadar önemli ve büyüktür ki, ayrıca Cennet için çalışmayı düşünmez, Cennet’i dünyada ister ve dolayısıyla Âhiret’e de inanmaz, inanmak istemezler.

Bahçe sahipleri temsilinin dikkat çektiği ikinci nokta, bir iman hareketine herhangi bir seviye ve merhalede gönül verenler ve özellikle onun çilesini çekmemiş olanlar içinde de zamanla durumlarını değiştirenler, dünyanın tadını tadıp dünyaya yönelenler çıkabilir. Bu kesimler, Allah’a inansalar bile güçlerini, servetlerini, kabiliyetlerini ve kazanma,başarılı olma sebeplerini kendilerinden bilerek, nefislerini âdeta O’na ortak tanır,şükrü de unutur ve yavaş yavaş rahat hayat tek varlık gayeleri haline gelir. Bunlar, neticede Âhiret’i de unuturlar. Kendilerine Cennet hatırlatıldığında yaşadıkları hayatı Cennet’le bir tutar, daha da kötüsü, Cennet’in de kendilerine ait olduğunu iddia etmeye giderler. Bu, esas itibariyle iman temeli üzerinde yükselen medeniyetin çöküşe geçmeye başladığının işaretidir. Bu bakımdan Kur’ân, biri bağlar sahibi iki kişi temsilini getirerek, hem mü’minleri kendilerini ve toplumu ıslah yolunda infaka çağırırken, hem de onları ve iman hareketini medeniyet noktasına getirmiş mü’minleri dünyanın çekiciliğinin sebep olabileceği bozulma, çürüme, kokuşma karşısında ikaz buyurmaktadır.

اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ اَمَلًا (٤٦)

46. Mal mülk, evlât… bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Ama (mal ve evlâdı dünya itibariyle değil de, Din ve Âhiret hesabına değerlendirme dahil,) Allah yolunda ve ıslaha yönelik olarak işlenmiş doğru ve yararlı işler ise, Rabbinin katında hem getirecekleri ‘gelir’, hem de kendilerine ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةًۙ وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَدًاۚ (٤٧)

47. Unutmayın ki, gün gelir dağları yürütürüz ve yerin dümdüz hale geldiğini görürsün. İşte, (herkes gibi, Âhiret’e inanmayan) şu inkârcıları da diriltip Mahşer Yeri’nde topladık; içlerinden tek bir kişiyi bile geride bırakmadık.

وَعُرِضُوا عَلٰى رَبِّكَ صَفًّاۜ لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۘ بَلْ زَعَمْتُمْ اَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِدًا (٤٨)

48. Hepsi, (dünyada iken hakimiyetini kabul etmek istemedikleri ve Kendisine ortaklar tanıdıkları) Rabbinin huzuruna sıra sıra arz olundu.“İşte, en başta sizi nasıl yaratmışsak, aynen öyle (dünyevî bütün mal, evlât, makam, isim ve statüden soyunmuş olarak) Bize geldiniz. Size asla böyle bir randevu vermediğimizi iddia ediyordunuz değil mi?”

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَا لِ ‌هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً اِلَّٓا اَحْصٰيهَاۚ وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًاۜ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَدًا۟ (٤٩)

49. Herkesin hesap defteri de önüne kondu. O zaman, dünyada iken işi gücü günah hasadından ibaret olanların defterlerdeki kayıtlardan dolayı korktuklarını görürsün; “Vah bize!” derler, “bu nasıl bir defter ki, küçük büyük hiçbir işi, hiç bir sözü dışarıda bırakmadan, ne yapmış, ne söylemişsek bir bir kaydetmiş!” İşledikleri her şeyi önlerinde buldular. Rabbin kimseye zulmetmez.

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبِّهِ۪ۜ اَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُٓ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّۜ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا (٥٠)

50. Hatırlayın ki meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmiştik de, hepsi hemen secdeye kapanmış, fakat (kendisine de emredildiği halde) İblis secde etmemişti.O, cinlerdendi ve Rabbisinin emrinden dışarı çıkmıştı. (*) Böyle iken siz,Beni bırakıp da, size düşman oldukları halde onu ve soyunu dost, işlerinizi havale edeceğiniz vekil ve başınızda veli mi edineceksiniz? Zalimler için ne de fena bir tercih!

~Açıklama~

(*) Âyetten anlaşılıyor ki İblis, (yeryüzüne indirildikten sonra şeytan,) meleklerden değildi. Kur’ân’ın açıkça ifade buyurduğu gibi, melekler günahsızdır ve Allah kendilerine ne emrederse onu yerine getirirler (Nahl Sûresi/49–50; Tahrim Sûresi/6). İblis ise cinlerdendi; insan gibi irade sahibiydi ve sorumluydu. Bu ve İblis’le ilgili açık gerçeklere rağmen, merhum Muhammed Esed’in, hepsi de sorgulanabilecek daha pek çok şahsî görüşünün yanısıra, şeytanın isyan, küfür ve insanları saptırma gayretini sadece sembolik, sanki kendisine verilmiş bir misyon, bir fonksiyon olarak değerlendirmesini anlamak mümkün değildir. O, şeytanla ilgili bütün âyetleri maalesef bu temel görüşü açısından, bazen de şeytanı insandaki fena dürtüler olarak ele almakta, dolayısıyla pek çok âyet bu yanlış anlayışa kurban gitmektedir. Cenab-ı Allah’ın meleklere Hz. Âdem’e secde emrini verdiği yerde neden İblis’e de aynı emri verdiği konusunda şunu söyleyebiliriz: Meleklerin Âdem’e secdesi, O’nun üstünlüğünü ve yeryüzü hilâfetine liyakatini kabul ve itiraf ifadesiydi. Ayrıca, melekler arasında yeryüzü hayatı ve varlıklarıyla görevli pek çokları olduğu gibi, bizzat insanlarla ve her bir insanla görevli olanları da vardır. Bunlar, insanı koruyup gözetmenin yanısıra, bilhassa mü’minlere belli işlerde, meselâ savaşlarda yardımcı da olurlar. Bu bakımdan, meleklerin secdesi onların bu vazifelerine de bir işaretti. Şeytan ise, cinlerden olarak, esasen bir yeryüzü varlığıydı ve onun da insanın üstünlüğünü kabul etmesi gerekiyordu; çünkü ona karşı vazifeleri olacaktı.

Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Batn-ı Nahle’de cinlerden biat alırken, onlarla insanlar arasındaki münasebetler konusunda da bazı şartlar koşmuş, meselâ ümmetine zararlı hayvanlar şeklinde görünmemelerini istemiştir. Buna karşılık ümmetini de,

  • Evinizde haşereden bir hayvan gördüğünüz zaman, ona üç defa ‘Allah için git!’ deyin. Giderse, cin dostlarınızdandır; gitmezse, haşeredendir.” ikazında bulunmuştur.
  • Cinler de, “Eğer ümmetin herhangi (haram olmayan) bir işe başlarken besmele çekerse ve yemek kaplarını açık bırakmazlarsa, biz onların yiyeceklerine de, içeceklerine de dokunmayız.” demişlerdir.
  • Bir başka hadis-i şerifte de, “İhtiyaç giderdiğinizde kemik ve tezekle temizlenmeyin, çünkü onlar, cin kardeşlerinizin yiyecekleridir.” buyurulmaktadır. (Tirmizî, “Taharet”,14; Buharî, “Menakıbü’l-Ensar”,32; Müslim, “Selâm”, 139)

Bütün bunlar gösteriyor ki, yeryüzündeki hayatın bir özelliği olarak, cinlerle insanlar arasında önemli münasebetler vardır. İşte bu yüzden, şeytana da insana tâbi olması emredilmiş, fakat o reddetmiştir. İnsanın yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanın bir boyutu, hattâ bir bakıma Allah’a açık emrine isyanına bir ceza da olarak kendisine Kıyamet’e kadar süre tanınmış ve insanlara fısıldayarak sapmalarına sebep olma kabiliyeti verilmiştir.Âyet, şeytanın soyundan da bahsetmektedir. Bu, şeytanın karısı ve çocukları olduğu manâsına gelebileceği gibi, bunun yanı sıra, İsrâ Sûresi 64’üncü âyette buyurulduğu üzere o, insanların çocuklarına da ortak olur. Yani, bazı insanlar şeytanlaşırlar. Görünüşte insan da olsalar, iç yapıları ve karakterleri itibariyle artık birer şeytandırlar. Âyet, bu iki manâyı da kastediyor olabilir.

مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُدًا (٥١)

51. (O İblis’i, soyunu ve inkârcıları) göklerin ve yerin yaratılmasında hazır bulundurmadım ve şahitler kılmadım; bizzat kendi yaratılışlarında da hazır bulundurmadım ve şahitler kılmadım. İnsanları saptıranları hiçbir zaman yardımcı da edinmedim. (*)

~Açıklama~

(*) İblis ve soyunun, şeytanların insanlar tarafından velî edinilmeye ne hakları var ki, onlar bizzat Allah tarafından yaratılmış ve O’na muhtaç varlıklar olup, kendilerine bile mâlik değildirler. İnsan ve cin şeytanlarının, kendisine bile malik olmayan, hayatında, aile, çevre, dünyaya gelme ve ölüm yer ve zamanını tercihte, renginde, fiziğinde bile en küçük bir payı ve tesiri bulunmayan varlıkların, aynen kendileri gibi olan başkaları üzerinde mutlak hakimiyet kurmaya ne hakları olabilir?

وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَٓاءِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ مَوْبِقًا (٥٢)

52. Gün gelecek ve Allah, (şeytanları ve daha başkalarını velî edinen, böylece Allah’a şirk koşan o müşriklere), “Çağırın bakalım Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz o varlıkları!” diyecektir. İşte çağırdılar, fakat onlar, çağrılarına cevap verip de yanlarına gelmedi. Biz, aralarına aşılmaz bir uçurum koyduk.

وَرَاَ الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مُوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفًا۟ (٥٣)

53. Dünya hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçlular Ateş’i gördüler ve artık iyice kanaatleri geldi ki, orayı boylayacaklar. Etrafı yokladılar, fakat ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamadılar.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا (٥٤)

54. Biz, insanlar için bu Kur’ân’da farklı farklı yönleriyle her türden delil getirdik, misaller verdik, benzetme ve temsillerde bulunduk. Ne var ki insan, (bu delilleri reddetmesinin bir sebebi olarak) kavga ve münakaşaya pek düşkündür.

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا (٥٥)

55. Kendilerine dupduru hidayet kaynağı (Kitap ve Peygamber) geldiği halde insanları inanmaktan ve Rabbilerinin mağfiretini dilemekten alıkoyan (bir sebep de), kendilerinden önce yaşayıp gitmiş inkârcı toplumlar gibi davranmaları, inkâr edip, peygamberlerinden alaylı alaylı kendisiyle tehdit edildikleri azabın gelmesini istemeleri ve bu azabın başlarına gelivermesidir.

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ اِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَۚ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُٓوا اٰيَاتِي وَمَٓا اُنْذِرُوا هُزُوًا (٥٦)

56. Halbuki Biz, rasûlleri (azap taşıyıcılar olarak değil, iman edip salih amellerde bulunanlar için) müjdeleyiciler ve (her türlü dalâlet yollarına karşı ve bu dalâlet yollarında gidenleri) uyarıcılar olarak göndeririz. Küfürde ısrar edenler ise, bâtıla dayanarak hakkı reddetmek ve ortadan kaldırmak için kavga verir, bütün âyetlerimizi ve kendisine karşı uyarıldıkları azabı, helâki sadece alay konusu yaparlar.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّهِ فَاَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُۜ اِنَّا جَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِ۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرًاۜ وَاِنْ تَدْعُهُمْ اِلَى الْهُدٰى فَلَنْ يَهْتَدُٓوا اِذًا اَبَدًا (٥٧)

57. Kendisine Rabbisinin (Kur’ân’daki, kâinattaki ve insan hayatındaki) âyetleri hatırlatılıp onlarla öğüt verildiği halde onlara sırtını dönen ve bizzat kendi elleriyle kendi geleceği adına gönderdiği günahları unutup umursamayandan daha zalim kim olabilir? Biz, onların kalblerinin üzerine (bütün bu tavırlarından, günahlarından oluşan ve) Kur’ân’ı anlamalarına engel perdeler çektik ve kulaklarının içine de (âyetleri, nasihatları duymalarına mani) ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da, artık onlar ebediyen hidayete gelmezler.

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِۜ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا (٥٨)

58. Senin mağfireti pek bol Rabbin, sonsuz merhamet sahibidir. Eğer işledikleri her suç sebebiyle onları cezalandıracak olsaydı, onlara azabı hemen gönderirdi. Fakat onlar için tanınmış bir süre vardır ki, (eğer bu süre içinde de ıslah olmazlarsa,) artık Allah’ın cezasından kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamazlar.

وَتِلْكَ الْقُرٰٓى اَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِمْ مَوْعِدًا۟ (٥٩)

59. İşte, (kıssalarını anlattığımız ve ticaret yollarınızın üzerine düşen) memleketler! Hepsinin ahalisi zulümde (şirk, isyan ve haksızlıkta) ısrar edince hepsini helâk ettik. Şüphesiz onların her biri için de (yıkıma uğramadan evvel yollarını düzeltirler mi diye) bir süre tayin buyurmuştuk.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَٓا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُبًا (٦٠)

60. Bir zaman Musa, genç ve faziletli arkadaşına, “Durup dinlenmeden iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar gidecek, gerekirse senelerce yürümeye devam edeceğim!” demişti.

فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا (٦١)

61. Derken, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, yanlarına azık olarak almış bulundukları pişmiş balığı orada unuttular. Balık, denizde kendine bir yol bulup kaybolmuştu bile.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal

Bu yazı 55 kez okundu