- A-18. Kehf Sûresi [62/110.Ayetleri]
- B-19.Meryem Sûresi [1/49.Ayetleri]
–A–
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا (٦٢)
62. Kararlaştırdıkları yeri farkına varmadan geçip bir müddet gittikten sonra Musa arkadaşına, “Şu kahvaltımızı getir artık,” dedi, “gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.”
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَانِيهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَبًا (٦٣)
63. “Şu işe bak!” dedi arkadaşı, “O kayanın yanında mola verdiğimizde ben balığı unutmuşum. Onu sana hatırlatmama ancak şeytan mani oldu. O, tuhaf bir şekilde denizde kendine bir yol bulup kaybolmuştu.”
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًاۙ (٦٤)
64. Musa, “İşte bu idi aradığımız!” dedi. Hemen izleri üzerinde gerisin geriye döndüler,
فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا (٦٥)
65. Kayanın yanına vardıklarında seçkin kullarımızdan öyle has bir kul buldular ki, O’na katımızdan hususî bir nimet bahşetmiş ve nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Musa’nın bu yolculuğu ve kayanın yanında bulduğu seçkin kulla arkadaşlığı, pek çok yoruma mevzu olmuştur. Bilindiği gibi Hz. Musa (a.s.), Cenab-ı Allah’ın (c.c.) insanlar için kendisine hidayet kaynağı bir kitap (Şeriat) verdiği beş büyük rasûlden biridir (Şûrâ Sûresi/42: 13).
Rasûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’in beyan buyurduğu üzere, ümmetinden biri Hz. Musa’ya, Cenab-ı Allah’ın kulları içinde O’ndan daha fazla ilim verdiği bir kul bulunup bulunmadığını sorar. Cenab-ı Allah da (c.c.) Hz. Musa’ya (a.s.), kendisine katından hususî bir rahmet, nimet ve ilim bahşettiği bir kulunu haber verir. Bu kulun ilmi, herkesin sahip olabileceği türden bir ilim değildi. O sıralarda o ilim Hz. Musa’ya da verilmemişti.
Allah Rasûlü (s.a.s.), bu kulun isminin Hadr (Hazr) veya Hıdr (Hızır) olduğunu buyurmaktadır (Buhari, “Kitabü’t-Tefsir”, 18). Hadr, “yeşil” manâsına gelir ve sonsuz hayat ifade eder. Bakara Sûresi’nin mealini verirken, 120’nci notta Bediüzzaman hazretlerinden nakledildiği gibi, insanî hayatın beş mertebesi vardır.Bunlardan ikinci mertebede olan Hz. Hızır (a.s.), bizim hayatımızın yeme-içme gibi gereklerine mahkûm değildir. Aynı anda pek çok yerde bulunabilir.
İşte, pişirilmiş balığın dirilip denizde kaybolup gitmesi, Hz. Hızır’ın özel misyonunu anlama bakımından önemlidir; yani o, yukarıda ifade edildiği gibi, sürekli hayat veya hayatiyeti, diriliği temsil etmektedir. Varlık, görünen maddî âlemle sınırlı değildir. Onun ötesinde, karşılıklı aynalardaki iç içe görüntüler gibi, birbirinden daha şeffaf âlemler veya varlık boyutları vardır. Her ne kadar Hz. Musa ve arkadaşının yer üzerinde bir noktaya kadar seyahat ettiğini kabul etsek bile, bu yolculuğun temelde manevî bir boyutu söz konusudur ve o, bir bakıma Cenab-ı Allah’a yolculuğu (seyr u sülûk) andırmaktadır. Dolayısıyla, onların ulaşıp Hz. Hızır’la buluştukları nokta, maddî ve manevî dünyaların kesişme noktası gibidir. Balığın dirilmesi, artık Hz. Hızır’ın sahasına girildiğine bir işarettir ve bu sahada her şey bir yönüyle ebedî diridir.
Böyle bir yere veya noktaya yolculuk da, gerçekten yorucudur. Hz. Musa’nın Hz. Hızır’a verilen hususî ilimden haberdar olması için böyle bir yolculuğu yapması gerekiyordu. Yine hadis-i şeriflerde, Hz. Musa’nın yanındaki yol arkadaşı yiğit gencin, Hz. Musa’dan sonra kendisine peygamberlik verilecek olan Hz. Yuşa (a.s.) olduğu belirtilmektedir.
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا (٦٦)
66. Musa, dedi ki: “Bir hususta doğruya ulaşabilmem maksadıyla, size öğretilen ilimden bana da öğretmeniz için size tâbi olabilir miyim?”
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (٦٧)
67. “İyi de” dedi (ilm-i ledün sahibi zat [Hızır]), “sen, benimle beraberliğe asla katlanamazsın.
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (٦٨)
68. “Haklarında bütün yönleriyle bilgi sahibi olmadığın meseleler karşısında nasıl katlanabilirsin ki?” (*)
~Açıklama~
(*) Âyetler, Hz. Hızır’ın sahip bulunduğu ilmin, en azından o âna kadar Hz. Musa’ya verilmediğini ifade etmektedir. Hz. Musa (a.s.), misyonu hidayete ermeleri ve Allah’ın hükümlerine göre bir hayat sürmeleri için kavmine rehberlik yapmak olan bir rasûldü. Bir başka ifadeyle O, yeryüzünde yaşayan ve hidayetlerinden sorumlu bulunduğu farklı karakter ve anlayış seviyelerindeki insanlara rehberlik etmekle mükellefti. Allah rızası istikametinde böyle bir rehberlik misyonların en büyüğüdür ve bunun için gerekli olan bilgi de, en önemli ve en değerli bilgidir.
Hz. Hızır’a gelince, peygamber mi velî mi olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Cenab-ı Allah’ın O’na olan nimetlerinden bahsederken Kendisi hakkında Biz zamirini kullanması (seçkin kullarımızdan öyle has bir kul buldular ki, O’na katımızdan hususi bir nimet bahşetmiş ve nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik: âyet 65), Hz. Hızır’ın da bizzat yaptıklarını izah ederken aynı zamiri tercih etmesi (âyet 81) ve yaptıklarını Allah’a atfetmesi (âyet 82), O’nun hususî bir sahada hususî bir misyonla görevli bir mürsel (gönderilmiş, görevlendirilmiş zat) olduğu konusunda ipucu teşkil edebilir.
O, gelecek âyetlerde takip edeceğimiz üzere, insanların tamamını, hattâ büyük çoğunluğunu ilgilendirmeyen ve öğrenmeleri de mecbur olmayan bazı hususî meselelerde bilgi sahibiydi. Dolayısıyla, bu bilgisinden dolayı o Hz. Musa’dan daha büyük değildi. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bu konuya şöyle ışık tutmaktadır: “Hızır, Musa’ya şöyle dedi: ‘Ben, sende olmayan bir tür bilgiye sahibim, sen de bende olmayan bir tür bilgiye sahipsin’.” (Buhari, “Kitabü’t-Tefsir”, 18)
قَالَ سَتَجِدُنِ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَٓا اَعْصِي لَكَ اَمْرًا (٦٩)
69. “İnşâallah” diye cevap verdi Musa, “beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.”
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْـَٔلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا۟ (٧٠)
70. “Pekalâ” dedi (Hızır), “Madem bana tâbi oluyorsun, o halde, her ne olursa olsun ben onun hakkında sana söz açmadıkça bana soru sorma.”
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا (٧١)
71. Böylece birlikte yola koyuldular. (*) Nihayet bir gemiye bindiler ve (Hızır) gemiyi deliverdi. Musa, dayanamayıp sordu: “Ne yaptın öyle? İçindeki yolcuları suda boğmak için mi deldin gemiyi? Çok kötü bir iş yaptın gerçekten!”
~Açıklama~
(*) İlgi çekicidir ki, yeni başlayan bu yolculukta artık Hz. Musa’nın genç arkadaşı yoktur. Bu yolculuğu bütünüyle ve Hz. Hızır’ın sahip bulunduğu ilim çerçevesinde ele alacak olursak, onun içinde yaşadığımız şu maddî âlemde geçmediğini düşünebiliriz.
Pek çok insan uyanıkken, başkalarının uykuda gördükleri cinsten, yani rüya cinsinden hadiseleri yaşar ki, buna müşahede diyoruz. Rüyalardakine benzer şekilde ruh, Misal Âlemi’ne girer ve burada bazı tecrübeler yaşar, bazı gerçeklere muttali olur. Bu hal, sâdık rüyalara benzerse de, rüya uykuda iken görülmesine karşılık, müşahede uyanıkken cereyan eder. Rüyalar gibi, maddî âlem ölçüleri içinde o da çok kısa sürebilir. Bu Âlem-i Misâl yolculuğunu yapan birinin yanında, maddî dünyada o anda başkaları da bulunsa bile, bunlar o yolculuktan habersizdirler. Bu sebeple, Hz. Musa ile Hz. Hızır bu esrarengiz yolculuğu birlikte yaparlarken, Hz. Musa’nın daha önceki genç yol arkadaşı bu yolculukta bulunmamıştır.
Cenab-ı Allah (c.c.), manevî yönden büyük mertebe sahibi olmayan mü’minlere de müşahede bahşedebilir. Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın (a.s.) yolculuğu sadece ruhî bir müşahede olmanın da ötesinde, Hz. Musa’nın bedeninin o anda ruha yakın, belki ruhun kılıfının sahip olduğu bir şeffafiyet kazanmasıyla, ruh-beden birlikte gerçekleşmiş olması akla daha yakındır. Bu açıdan da, bu yolculukla Peygamber Efendimiz’in miracı ve Hz. İsa’nın semaya kaldırılması arasında benzerlikler vardır. Şu kadar ki bu yolculuk, Hz. Musa dünyada iken belli bir boyutta gerçekleşmiş, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) miracı ise, varlığın bütün boyutlarında cereyan etmiş ve O, insanların hidayeti ve İslâm nimetinin tamamlanması adına yeni hükümlerle dünyaya dönmeyi tercih buyurmuştur. Hz. İsa (a.s.) ise, rasûl olarak artık yeryüzündeki misyonu bittiğinden, ruhu ve şeffafiyet kazanmış bedeniyle birlikte semaya kaldırılmış, denebilir ki O’nun vefatı böyle gerçekleşmiştir ve O, kaldırıldığı bu semada sakin bulunmaktadır. (Her şeyi hakkıyla bilen ancak Allah’tır.)
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (٧٢)
72. “Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi (Hızır).
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ اَمْرِي عُسْرًا (٧٣)
73. “Ne olur,” dedi Musa, “unuttuğum bir şeyden dolayı beni sorguya çekme ve şu işimde bana güçlük çıkarma.”
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا (٧٤)
74. Tekrar yola koyuldular. Nihayet yeni yetme bir gence rastladılar; (Hızır,) bu defa da onu öldürüverdi. “Ne yaptın?” dedi Musa, “Kimseyi öldürmemiş masum bir cana mı kıydın? Doğrusu, görülmemiş derecede kötü bir iş yaptın!”
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا (٧٥)
75. (Hızır) yine, “Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi.
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِيۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا (٧٦)
76. Musa, “Eğer” dedi, “bundan sonra sana yaptığın bir işten dolayı bir daha soru soracak olursam, artık benimle arkadaşlığı bırakabilirsin. Senden bir daha özür dileyebilecek durumda değilim.”
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا (٧٧)
77. Bir defa daha yola koyuldular. Bu sefer, vara vara bir beldeye vardılar. Halktan yemek istedilerse de, ahali onları misafir etmekten kaçındı. (Hızır) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördü ve onu derhal tamir etti. “Eğer dileseydin,” dedi Musa, “yaptığının karşılığında bir ücret alabilirdin.”
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا (٧٨)
78. “Artık bu noktada yollarımız ayrılıyor.” dedi (Hızır). “Şimdi sana, tahammül edemediğin meselelerin içyüzlerini tek tek anlatacağım.
اَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا (٧٩)
79. “Önce gemiden başlayalım. O, geçimlerini denizden sağlayan birtakım fakirlere aitti. İstedim ki, onda bir kusur meydana getireyim. Çünkü önlerinde her sağlam gemiyi gasbeden zalim bir kral vardı.
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ (٨٠)
80. “Öldürdüğüm delikanlıya gelince: Onun ebeveyni mü’min insanlardı. Fakat o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا (٨١)
81. “Bu sebeple, o ebeveynin Rabbilerinden diledik ki, o çocuğa bedel kendilerine daha temiz, daha hayırlı, onlara karşı daha merhametli ve daha itaatkâr bir çocuk lutfetsin.
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِيۜ ذٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۜ۟ (٨٢)
82. “Gelelim duvara: O, şehirde iki yetim çocuğa aitti; altında da o çocuklara ait gömülü bir hazine bulunuyordu; (merhum) babaları ise salih bir zattı. Rabbin diledi ki, çocuklar yetişkinlik çağına gelsinler ve Rabbinden bir nimet olarak kendilerine ait o hazineyi çıkarsınlar. Ben, yaptıklarımın hiç birisini kendi görüşümle yapmadım. İşte, tahammül edemediğin meselelerin iç yüzü”! (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Hayatta meydana gelen veya kişinin yaşadığı her hadisenin insanlara ait görünür bir sebebi ve manâsının yanısıra, bir de görünmez, Cenab-ı Allah’ın küllî hikmetinin gerektirdiği ve Kader’e bakan asıl sebebi ve manâsı vardır. Kader ve İlâhî Hikmet, her hadiseye, hem Hz. Âdem’den Kıyamet’e kadar bütün bir insanlık tarihinin bütünlüğü içinde ve onlarla alâkası bulunan bir parça (cüz’î) olarak, hem de bizatihî kendisi olarak (cüz) bakar. Ve Kader, asla zulmetmez; mutlaka adalet eder; çok defa da bu adalet, rahmet buutlu, rahmet yörüngelidir. Hayatta herkes, bilhassa başına gelen kötülükler açısından hak ettiğini veya müstahak olduğunu bulur. Bununla birlikte Cenab-ı Allah (c.c.), asla cezalandırmakta acele etmez; her şeyden önce, kullarının pek çok hatalarından geçer; cezayı hak eden suçlar karşılığında da tevbe etsinler ve yollarını düzeltsinler diye kullarına süre tanır. Ama her şeye rağmen bir kula ceza vermişse bu, artık o kulun o cezayı mutlaka hak ettiğinden dolayıdır.
Bediüzzaman hazretleri, “Bir mahkeme seni işlemediğin bir suçtan dolayı cezalandırabilir ve zulmeder; fakat bu ceza, işlediğin ama gizli kalmış bir başka suçundan dolayıdır; dolayısıyla aldığın ceza, Kader açısından mutlak adalettir.” der. Hz. Musa ile Hz. Hızır arasında geçenlerden anlıyoruz ki, Hz. Hızır’ın misyonu, eşya ve hadiselerin görünmeyen iç yüzüyle, yani kaderî boyutuyla ilgilidir. Fakat biz dünyada görünür sebeplere bakarak hükmederiz; tabiî ki bu hiçbir zaman, meselenin gerçeği araştırılmayacak demek değildir. Ama geleceğe, gelecekle ilgili beklentilere veya tahminlere bakarak hüküm vermeyiz. Hattâ hadisenin gelecekte alacağı şekille alâkalı güçlü tahminlerimiz ve bilgilerimiz olsa bile, yine de bu, hukukî kararlarımızda gerekçe teşkil etmez. Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s.) Hz. Hızır’a itiraz ederken Şeriat açısından haklıdır ve her defasında ikaz edilmesine rağmen her üç hadisede de hemen İTİRAZ ETMESİ, O’nun hakperestliğini gösterir. Bu sebeple, önceki notta da ifade edildiği gibi, söz konusu hadiselerin bu maddî dünyada cereyan ettiği tartışmaya açık bir husustur. Allah (c.c.), bu tecrübeyle Hz. Musa’ya Kader’in mahiyetini, hadiselerin gerçek manâsını, te’vilini ve kaderî boyutunu öğretmeyi dilemiş olsa gerektir.
(**) Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf kıssası ve biri bağlar sahibi iki kişi temsilinden sonra Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın esrarengiz yolculuğuna yer vermekle, iman hareketinde Hızır çeşmesinden de hayat suyu içmenin, yani imanda derinleşme, kalbî safiyete ulaşma, eşya ve hadiselerin ledünnüne, iç yüzüne, gerçek manâsına nüfuz edebilmenin önemini hatırlatmış olmaktadır.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًاۜ (٨٣)
83. (Ey Rasûlüm!) Sana bir de Zülkarneyn (*)’den soruyorlar. “Size O’nun hakkında da bir bahis açayım” de.
~Açıklama~
(*) Hz. Zülkarneyn’in kimliği hakkında farklı mütalâalar vardır. O’nun Pers İmparatoru Büyük Daryus (M.Ö. 549–485, hükümdarlık yılları: 521–485) olduğunu söyleyenler vardır. Gerçekten, Tevhid’e içten inanmış, önemli kanunlar yapıp, köleliğe karşı mücadele etmiş ve “insan hakları”na büyük önem vermiş, İsrail Oğulları’nın Babil sürgününden sonra Kudüs’te Ma’bed’i yeniden yapmalarına müsaade etmiş, doğuda Maveraünnehir’e, hattâ bazılarına göre Çin’e kadar, kuzeyde Kafkasya ve Ermenistan dağlarına, hattâ Sibirya’ya kadar uzanıp buralarda yaşayan vahşî-çapulcu kabileleri kontrol altına almış, batıda Mısır’a ve Balkanlara kadar sefer yapıp Tuna’yı geçmiş bulunan Daryus’un hayatı ve yaptıkları, Hz. Zülkarneyn’in Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan hayatına ve misyonuna büyük benzerlikler arzetmektedir. Ama bunlardan hareketle Hz. Zülkarneyn’in Daryus olduğu sonucuna varamayız. Fakat önemli olan, O’nun gerçekte kim olduğu değil, Kur’ân’ın O’nun hakkında anlattıklarının bize verdiği derstir.
Hz. Hızır gibi, Hz. Zülkarnenyn’in de bir peygamber mi yoksa bir velî mi olduğu hususu da tartışmalıdır. Ama O’na olan konuşmasını naklederken Cenab-ı Allah’ın Kendisi hakkında yine Biz zamirini kullanması, Hz. Zülkarneyn’in de Hz. Hızır gibi, en azından belli sahada misyon sahibi gönderilmiş, görevlendirilmiş bir zat olduğunu akla getirmektedir. İlâhî vahyin bilhassa “deme, söyleme” fiiliyle ifadesi, daha çok risaleti çağrıştırır. Vahiy, bazen de ilham manâsına, hayvanlar hakkında ise, daha çok baştan verilmiş bilgi, yönlendirme, sevk-i İlâhî manâsına kullanılır. Meselâ arıya vahyetme, bu son manâdadır (Nahl Sûresi/16: 68). Peygamber olmayan Hz. Musa’nın annesine gelen vahiy (Kasas Sûresi/28: 7) ilham manâsınadır. Hz. Zülkarneyn konusunda kesin olan bir şey varsa, O’nun en azından, Hz. Ali efendimizin buyurduğu gibi, Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kul (Yazır, 5: 3279), ayrıca, kendi zamanındaki devletlerarası dengede söz sahibi, tamamen adaletle hükmeden çok büyük bir devlet adamı ve komutan olduğudur.
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًاۙ (٨٤)
84. Biz, O’na yeryüzünde sağlam bir iktidar verdik ve O’nu hedeflerine ulaşmada (akıl, ilim, kuvvet, servet ve idarecilik gibi) her türlü imkânla donattık.
فَاَتْبَعَ سَبَبًا (٨٥)
85. Gün geldi, gerekli imkânla donanmış olarak batı yönünde sefere çıktı.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًاۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا (٨٦)
86. Nihayet, güneşin battığı yere ulaştı ve onu kızgın, kara ve çamurlu bir gözede batıyor gördü. (*) Orada bir halk buldu. “Ey Zülkarneyn,” dedik, “bakalım onlara nasıl muamele edeceksin; (gücüne dayanarak) cezalandırma yolunu mu seçeceksin, yoksa onlara güzel mi davranacaksın.” (**)
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. Zülkarneyn’i seyahatinin batı ucunda bulduğu topluluğa istediği gibi davranma konusunda serbest bırakmış değildir. Denebilir ki bu, O’nun idrak ve basiret ufkunu, bir de elindeki gücü nasıl kullanacağını bir nevi sınama mahiyetindedir.
(**) Âyette güzel davranma fiilinin nesnesi bulunmasına mukabil, cezalandırma fiilinin nesnesi yoktur. Bu da, o topluluğun hepsinin cezayı hak etmiş zalimler olmadığını göstermektedir. Hz. Zülkarneyn’in bundan sonraki âyette gelecek kararı, O’nun söz konusu sınamadan başarıyla geçtiğini ve gerçekten iman, akıl, şuur, basiret, adalet, merhamet ve takvayı bir araya getirmiş bir cihangir olduğunu göstermektedir. Güneşin battığı yer ve aşağıda 90’ıncı âyette gelecek olan güneşin doğduğu yer ifadeleri, Zülkarneyn’in doğu ve batı istikametinde çok uzun seferler yaptığını da ifade etmektedir.
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا (٨٧)
87. Zülkarneyn, dedi: “Kim her bakımdan zalim kesilirse, biz onu cezalandıracağız; sonra böylesi, Rabbisinin huzuruna çıkarılır ve O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular.
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَٓاءًۨ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًاۜ (٨٨)
88. “Ama iman edip, imanı istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha dönük işler yapana gelince, onun için ise karşılığın en güzeli vardır. Ona kolaylık gösterir, kendisini zor işlere koşmayız.”
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا (٨٩)
89. Sonra, gerekli imkânla donanmış olarak yeni bir yol tuttu.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًاۙ (٩٠)
90. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaştı ve onun kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper, ev, örtü nasip etmediğimiz bir halkın üzerine doğduğunu gördü.
كَذٰلِكَۜ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا (٩١)
91. Zülkarneyn’in haşmet ve saltanatına karşılık onların durumu böyle idi. Andolsun Biz, Zülkarneyn’in maddî ve manevî yönden nelere sahip olduğunu biliyorduk; (dolayısıyla, O’nun böyle bir kavme karşı nasıl davranacağı da belli idi.) (*)
~Açıklama~
(*) Son âyetler, Hz. Zülkarneyn’in doğu istikametinde de ilerlediğini ve bu istikamette de ulaşabileceği son noktaya ulaştığını ortaya koymaktadır. Zülkarneyn’in ulaştığı bu nokta, ihtimal o zamanki medenî dünyanın doğu ucuydu ve artık bundan ötede yaşayan kavim bina yapma, elbise dikme gibi zenaatlara bile vakıf olmayan bir kavim idi. Allah (c.c.), Hz. Zülkarneyn’in bu topluluğa nasıl davrandığını açıkça bildirmiyorsa da, bunu Zülkarneyn’in maddî ve manevî haşmetini nazara vererek akıllara havale etmektedir. Herhalde, Hz. Zülkarneyn bu topluluğu Hak Din’e davet etmiştir.
Eğer bu topluluk Hak Din’i kabul edip, hayatlarına hayat yapmışsa, bu takdirde olup bitenleri Hak Din olan İslâm’ın insanları dönüştürücü gücüne bakarak tahmin edebiliriz.
- Birtakım 19’uncu asır batılı tarihçi ve gözlemcilerinin bile, İslâm’ın kendisini kabul eden Afrika kabileleri üzerindeki etkisiyle ilgili tesbitleri bunu ortaya koymaya yeter:
İslâm’ın kendisini kabul eden zenci kabileler üzerindeki tesiri pek açıktır. Çoktanrıcılık hemen ortadan kalkmakta ve büyücülük, getirdiği kötülüklerle birlikte zamanla kaybolmaktadır. Yerliler, tarihlerinde ilk defa olarak giyinmekte ve pejmürdelik ve dağınıklık, yerini tertip ve temizliğe bırakmaktadır. Misafirperverlik, dinî bir vazife olmakta ve sarhoşluk artık istisnaî bir hal almaktadır. Saflık ve doğruluk, yüce faziletler olarak kabul edilip gitgide yaygınlaşmaktadır. Tembellik gidip, yerine çalışkanlık gelmektedir. Suçlar, artık kabile reisinin kaprislerine göre değil, yazılı kanunlara göre değerlendirilmektedir. Cami, tüm sosyal faaliyetlerin merkezi olmakta ve zencinin gözünde mimarisi ile en önemli yeri almaktadır. Edebiyat için olduğu gibi, Kur’ân tefsiri ve ilimlerle felsefe için de büyük bir susuzluk baş göstermektedir.” (Waitz’den B. Smith, Muhammad and Muhammadanism, 42–43, nakl. İzzetî, 111–112, 117–118, 231)
- Aynı konuda, Isaac Taylor, 19’uncu asrın sonlarında Church Congress of England (İngiltere Klise Kongresi)nde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
Muhammedîlik (İslâm için yanlış bir ifade–AÜ) kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslâm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet haline gelir. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik, yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, bâtıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hakimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vazeder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hakimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan şarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlık’tan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed’in itikadına bağlanması bir mucize, belki bir insandan ziyade, aklın mucizesidir. (a.g.e., 235–237)
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا (٩٢)
92. Zülkarneyn, bunun da ardından, gerekli imkânlarla donanmış olarak yeni bir sefere çıktı.
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًاۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا (٩٣)
93. Nihayet, karşılıklı iki büyük set gibi yükselen dağların arasına vardığında, onların önünde hiç söz anlamayacak kadar konuşma bilmeyen bir topluluk buldu.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا (٩٤)
94. “Ey Zülkarneyn,” dediler, “Ye’cuc ve Me’cuc, (*) bu bölgede sürekli olarak bozgunculuk yapıp durmaktadır. Sana vergi versek de, bizimle onların arasına aşamayacakları bir set inşa etsen”?
~Açıklama~
(*) Ye’cuc ve Me’cuc, Kitab-ı Mukaddes’te de geçer ve İngilizce’de Gog ve Magog olarak anılır (Tekvin, 10: 2; Tarihler, 1: 5; Hezekiel, 38: 2, 39: 6; Yuhanna İncili, 20: 8). Onlar, büyük ihtimal kuzey veya kuzey–doğu Asya steplerinde yaşayan vahşî ve çapulcu topluluklardı. Medenî dünyaya doğru sürekli akınlar yapıyor ve yollarına düşen ilkel toplulukları da çiğneyip geçiyorlardı. 12’nci asrın sonlarından itibaren, arkalarında çok büyük yıkımlar bırakarak İslâm dünyasını Filistin’e kadar çiğneyip geçen ve Orta Avrupa’ya kadar yayılan Moğolları hem Müslümanlar, hem de Avrupalılar Ye’cuc ve Me’cuc olarak görmüşlerdir. Kur’ân-ı Kerim, Zülkarneyn’in yaptığı seddin yıkılacağını ve Ye’cuc ile Me’cuc’un medenî dünyayı bir defa daha istilâ edeceğini haber verir (Kehf Sûresi/18: 98; Enbiyâ Sûresi/21: 96).
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’dan gelen rivayetlerde bu istilânın Kıyamet alâmetlerinden olduğu beyan buyurulur. Bediüzzaman hazretleri, çekirgelerin bazı yıllarda büyük sürüler halinde ortaya çıkıp ekinleri yiyip bitirmesi gibi, Ye’cuc ve Me’cuc’un da medenî dünyayı defalarca istilâ edip, sonra kabuklarına çekilen, fakat yok olmayan vahşî topluluklar olduklarını ifade eder (Şualar, “Beşinci Şua”)
قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَاَعِينُونِي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًاۙ (٩٥)
95. Zülkarneyn, şöyle cevap verdi: “Rabbimin bana bahşettiği imkânlar, sizin vereceğiniz vergiye ihtiyaç bırakmayacak kadar çok ve yeterli, benim için de daha hayırlıdır. Fakat siz bana iş gücünüzle yardımcı olun da, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.
اٰتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَارًاۙ قَالَ اٰتُونِ۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًاۜ (٩٦)
96. “Haydi bana demir kütleleri getirin!” Zülkarneyn, iki dağın arasını dağların dik yamaçlarıyla aynı seviyeye gelinceye kadar doldurdu. Sonra, “Şimdi ateş yakın ve körükleyin!” dedi. Demir yığınlarını âdeta ateş haline getirince de, “Şimdi de bana erimiş bakır getirin de, şunun üzerine dökeyim!” diye emretti.
فَمَا اسْطَاعُٓوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا (٩٧)
97. Artık Ye’cuc ve Me’cuc ne o setti aşabildi, ne de onda bir delik açabildi.
قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّيۚ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّاۜ (٩٨)
98. Zülkarneyn, “Bu” dedi, “Rabbimin bir rahmeti, bir lütfudur. Şu kadar ki, Rabbimin tayin buyurduğu vakit gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va’di haktır ve mutlaka gerçekleşir.”
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًاۙ (٩٩)
99. O gün bütün insanları, deniz dalgaları gibi birbirine girip çarpışmaya ve dehşetli bir herc ü merç yaşamaya terkederiz; (*) artık Sûr’a da üfürülür de, onların hepsini bir araya toplarız.
~Açıklama~
(*) Âyetler, Hz. Zülkarneyn’in medenî dünya içinde doğu, batı ve kuzey veya kuzey–doğu istikametinde büyük fetihler yapıp, deniz, çöller ve dağ sıraları gibi ‘tabiî’ sınırlara kadar ilerlediğini açıkça ifade buyurmaktadır. Kur’ân, Ashab-ı Kehf kıssası ve biri bağlar sahibi iki kişi temsilinden sonra gelen Hz. Musa’nın Hz. Hızır’la olan seyahatinin ardından Hz. Zülkarneyn’i anmakla, bu kıssalara bir nokta koyar. Bundan daha önemli olan ise, iman hareketinin, mükemmel ve salih insanlarca temsil edilmesi gerektiğidir. Onu özellikle Allah Rasûlü’nden sonra temsil edenler ve edecekler, her bakımdan doğru, güvenilir ve Allah Rasûlü’nün misyonuna, şüphesiz peygamberlik dışında, tam vâris kimseler olmak mevkiindedirler. Hz. Zülkarneyn’in yaptığı set hakkında da farklı görüşler mevcuttur.
Bazıları, onu Hazar Denizi ile Karadeniz arasında aramış, bazıları Maveraünnehir’le Moğollar ülkesi arasında, Buhara yakınında Demir Kapı olarak görmüş, daha başka bazıları da Çin Setti olarak değerlendirmişlerdir. Burada önemli olan, Ye’cuc ve Me’cuc’un, yani vahşî, çapulcu ve istilâcı kavimlerin medenî dünyaya saldırılarına karşı bir zaman bir settin yapılmış olmasıdır. Eğer bu kavimlerin son saldırısı, 13’üncü asrın ilk yarısında İslâm dünyasını ve Orta Avrupa’ya kadar da Avrupa’yı çiğneyen Moğol akınları değilse –ki, âyetlerden (Kehf Sûresi/18: 99; Enbiyâ Sûresi/21: 96) ve ilgili bazı hadislerden olmadığı anlaşılıyor– medenî dünya, gelecekte tarihin en büyük yıkımına şahit olacak demektir. Eğer 94’üncü âyette geçen set kelimesinin manevî bir çağrışımı da varsa, yani, en azından işarî olarak Kur’ân manevî bir setten de söz ediyorsa, bu takdirde, bu son yıkımdan önce manevî bir settin yapılmış olacağını da söyleyebiliriz.
Bazı hadis-i şeriflerde, her Cuma Kehf Sûresi’nin başından ve sonundan 10 âyet okuyanın Deccal şerrinden emin olacağı buyurulur. Öyle anlaşılıyor ki, bu sûrede anlatılan kıssaların Âhir Zaman’da dünya ölçeğinde cereyan edecek hadiselerle çok yakın münasebeti vardır.
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِرِينَ عَرْضًاۙ (١٠٠)
100. O gün de Cehennem’i bütün dehşetiyle kâfirlerin önüne koyarız.
اَلَّذِينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ فِي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا۟ (١٠١)
101. O kâfirler ki, gözleri Benim Kitabıma ve Benimle ilgili her şeye karşı perdelidir ve onların sesine kulak vermeye de asla tahammülleri yoktur.
اَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِنْ دُونِ۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا (١٠٢)
102. Yoksa o küfredenler, Beni bırakıp da kullarımdan bir kısmını kendilerini sahiplenip koruyacak velîler edinmelerinin geçerli olacağını mı zannediyorlar? Doğrusu Biz, Cehennem’i (böyle itikat eden) kâfirler için bir konak olarak hazırlamış bulunuyoruz.”
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَرِينَ اَعْمَالًاۜ (١٠٣)
103. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi?
اَلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا (١٠٤)
104. “Onlar, (dünya hayatını yegâne hayat edinen ve) dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (özellikle âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, çok büyük bir tehdit ve pek çok ikaz ihtiva etmektedir. Her şeyden önce şu bilinmelidir ki, bir insanın yaptığının güzel olduğunu düşünmesi, onun güzel olduğu manâsına gelmez. Güzel olan, Allah katında makbul olup, dolayısıyla O’nun güzel gördüğü ve güzelliğini ilan ettiğidir. Bu sebeple, güzel işler yapmak ve yaptığını güzel yapmak ilme, yani hangi işin ve onu ne şekilde yapmanın Allah’ın rızasına uygunluğunu bilmeye dayanır. Bu da, ya her tercihte, her işte, tutulan her yolda iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bilme ve ayırt edebilme ilim, basiret, feraset ve kabiliyetine sahip olmaya, ya da bunlara sahip bir rehbere tâbi olmaya bağlıdır.
- Âyetin ilk bölümü pek çok hususa parmak basmakta ve pek çok ikaz ihtiva etmektedir. Kısaca:
Kâfirler ve müşrikler, dünya hayatında, dünya hayatı adına birtakım güzel şeyler yapabilirler. Fakat bu yaptıklarının Âhiret’te de geçerli olması imana bağlıdır. Dolayısıyla iman olmadıkça ne yaparlarsa yapsınlar, dünyadaki güzel işlerinin Âhiret’te onlara hiç bir faydası olmayacaktır. Allah yolunda çalışan, inancında, muamelelerinde samimi, sözü ile özü birbirine uyan ve “kurşundan dökülmüş duvar” gibi birbirlerine tutkun mü’minler var oldukça, inkârcılar ne yaparlarsa yapsınlar, bütün yaptıkları sonunda boşa gidecektir. Tarihte inanmayanların üstün oldukları zaman parçaları bulunabilir; fakat bunlar geçicidir ve nihaî âkıbet, Âhiret’te mutlaka, ama dünyada da yine mü’minlere aittir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِهِ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا (١٠٥)
105. Onlar, Rabbilerinin (Kitap’ta, kâinatta ve hayattaki bütün) âyetlerini ve bir gün O’nunla buluşacaklarını inkârda diretmişler ve bu yüzden bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Allah katında kabul görmüş, dolayısıyla tartıya girecek hiç bir amelleri olmadığından,) Kıyamet Günü onlar için Terazi bile koymayız.
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا (١٠٦)
106. İşte, küfretmeleri ve âyetlerimle birlikte rasûllerimi de alaya almaları sebebiyle cezaları olan Cehennem.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًاۙ (١٠٧)
107. Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince: konak olarak onlar için ise Firdevs cennetleri vardır.
خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا (١٠٨)
108. Orada sonsuzca kalırlar ve usanç duyup da, oradan başka tarafa geçmek (yer değiştirmek) gibi bir istek ve arayışları olmaz.
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا (١٠٩)
109. De ki: “Rabbimin (bütün İsimleri’nin ve Sıfatları’nın tecellileri ve O’nun icraatı olan) kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hattâ onlara bir o kadar daha ilâve etseydik, bütün bu denizler biterdi de, Rabbimin kelimeleri yazmakla tükenmezdi.”
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ۪ٓ اَحَدًا (١١٠)
110. De ki: “Ben, başka değil, ancak sizin gibi bir beşerim. Şu farkla ki bana, ‘İlâhınız, ancak tek ilâhtır.’ diye vahyolunuyor. Artık kim Rabbisiyle buluşacağını umuyor ve bekliyorsa, doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapsın ve Rabbisine ibadette hiç bir şeyi O’na ortak koşmasın.”
***
B◼19.Meryem Sûresi [1/49.Ayetleri]
19. Meryem Sûresi : Mekke’de, büyük işkencelere uğrayan müminlerden büyük bir çoğunluğun Allah Rasûlü’nün risaletinin 5’inci yılında muvahhid Hıristiyan bir kral tarafından yönetilen Habeşistan’a hicretinden önce nazil olmuştur. Kureyş, Abdullah ibn Rabia ve Amr ibn Âs’ı bu mü’minleri iade etmesi için Habeşistan’a göndermiş, Kral’ın muhacirlere inançlarının mahiyetini ve Hz. İsa hakkındaki inançlarını sorması üzerine, muhacirler arasında bulunan Hz. Cafer ibn Ebî Talip, cevap olarak bu sûrenin 35’inci âyetine kadar olan ilk bölümünü okumuştur. Sûre’nin ilk bölümünde Hz. Zekeriya, Hz. Meryem ve Hz. İsa hakkındaki gerçekler açıklanırken, daha sonra, hayatı hicretlerle geçmiş bulunan Hz. İbrahim’e temas edilmekte, ardından Peygamber Efendimiz’in önceki peygamberlerden farklı bir yol izlemediği beyan buyurulmakta, son olarak da, Allah Rasûlü’nün İslâm’ı tebliği karşısında müşriklerin ortaya koydukları kötü tavır şiddetle tenkit edilmekte ve Sûre boyunca olduğu gibi, Sûre’nin sonunda da mü’minler hem teselli edilmekte, hem de nihaî başarının kendilerine ait olacağı, gökte ve yerde kalblere kendileri için sevgi konacağı müjdesi verilmektedir. İsmini Hz. Meryem’den alan Sûre, 98 âyettir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
كٓهٰيٰعٓصٓۜ (١)
1. Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd.
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاۚ (٢)
2. Bu, senin Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan lütf u ihsanına dair bir bahistir:
اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا (٣)
3. Bir defasında Zekeriya, Rabbisine gizlice niyaz etmişti.
قَالَ رَبِّ اِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤)
4. Şöyle demişti O: “Rabbim, kemiklerim zayıflayıp inceldi; başım, ihtiyarlıktan beyaz alevler gibi tutuştu; ve ben Rabbim, Sana hangi konuda dua etmişsem hiç mahrum ve bedbaht olmadım.
وَاِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَٓاءِي وَكَانَتِ امْرَاَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ (٥)
5. “Doğrusu, arkamdan bana mirasçı olacak yakınlarımdan ötürü endişeliyim. Karım da kısırdır. Ne olur, bana lütf u kereminden bir yakın (bir oğul) nasip et.
يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦)
6. “Bana mirasçı olduğu gibi, Yakup Ailesine de mirasçı olsun. Ve Rabbim, O’nu kendisinden razı olacağın bir kul eyle.”
يَا زَكَرِيَّٓا اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍۨ اسْمُهُ يَحْيٰىۙ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧)
7. (Allah, melekler vasıtasıyla) “Ey Zekeriya!” (diye vahyetti): “Sana ismi Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Bu ismi daha önce kimseye vermedik (ve O’na bahşedeceğimiz bazı güzel niteliklerle daha önce kimseyi övmedik).” (*)
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah (c.c.), bazı sözleri kullarından nakleder ve hadiseleri anlatırken, çok defa o sözleri yalnızca lâfızlarıyla, hadiseleri de bir nakilci gibi değil, sözleri lâfza yansımayan, yansıtılamayan, fakat niyette ve kalbde yer alan yanlarıyla, hadiseleri de onlardan gerekli ders çıkarılacak şekilde, hadisenin anlamı ve sebepleri, ayrıca kahramanlarının niyetleri, duruşları, konumları, statüleri, hadisedeki yerleri gibi faktörleri de nazara alarak nakleder. NBu sebeple, aynı söz ve hadiselerin Kur’ân’ın değişik yerlerinde değişik lâfızlarla nakledildiğini görürüz ki, buradaki farklılıkta sözün nakledildiği yerde ele alınan konunun da şüphesiz tesiri vardır. Hz. Zekeriya’nın söz konusu duası, Âl-i İmran Sûresi 38’inci âyette, “Rabbim, bana katından tertemiz, hayırlı bir zürriyet lütfet. Şüphesiz Sen, duaları hakkıyla işitensin.” şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla, O’nun yakından kasdının bir oğul olduğunu anlıyoruz.
Hz. Zekeriya’nın (a.s.) istediği vârisin neye mirasçı olacağı müfessirler arasında tartışılmıştır. Bazıları, “Biz peygamberler miras bırakmayız. Bizim bıraktığımız sadakadır.” rivayetinden hareketle, bunu O’nun peygamberliğine mirasçılık olarak değerlendirmiştir. Fakat bu, peygamberliğin babadan oğula mirasla devredilmediği gerçeğine ve Hz. Zekeriya’nın duasındaki “Ve Rabbim, O’nu kendisinden razı olacağın bir kul eyle.” dileğine uygun düşmediği için çok kabul görmemiştir.
Fahreddin er-Razî, söz konusu mirasçılığın Hz. Zekeriya’nın malına mirasçılık olduğunu benimser ve yukarıda meali verilen hadis-i şerifin buna mani teşkil etmediği, çünkü Hz. Zekeriya ve istediği vârisin durumunun bir istisna teşkil edebileceğini belirtir. Hz. Zekeriyanın bir nebî-rasûl olduğunu düşündüğümüzde, bu mirasçılığın, eğer Fahreddin er-Razî’nin savunduğu gibi Hz. Zekeriya (a.s.) ve istediği vârisin durumunu bir istisna olarak görüp mala mirasçılık olarak da kabul etsek bile, O’nun misyonuna mirasçılık olduğu görüşü herhalde daha tercihe şayandır. Peygamberin misyonuna, vahiy alma dışında mirasçı olunabilir. Âlimler, büyük mürşidler, peygamberlerin vârisleridir. Bununla birlikte Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. Zekeriya’ya bahşettiği oğlu Hz. Yahya’yı (a.s.) büyük bir nebî-rasûl kılmış, O’na daha önceden kendileriyle başkalarını övmediği birtakım güzel nilelikler ve meziyetler bahşetmiştir (bkn. Âl-i İmran Sûresi/3: 39; bu sûre 12 ve 15’inci âyetler).
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَاَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨)
8. Zekeriya, (müjdedeki mucizenin hayreti ve süruru içinde) “Rabbim, karım kısır, ben ise iyice ihtiyarlamışken benim nasıl, hangi yolla çocuğum olacak ki?! deyiverdi.
قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْـًٔا (٩)
9. (Allah, melek vasıtasıyla) “Budur hakkındaki takdir, (Allah ne dilerse yapar)!” buyurdu. (Melek, devamla) dedi: “Rabbin diyor ki, ‘Bu, Benim için pek kolaydır. Nitekim seni de yoktan var etmiştim’.”
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِ۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِيًّا (١٠)
10. Zekeriya, “Rabbim, bana açık bir emare, bir alâmet lütfet!” dedi. Allah buyurdu: “Sana emare, (dilin zikir ve tesbihe dönerken) insanlarla tam üç gün konuşamamandır.”
فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١)
11. Bunun üzerine Zekeriya mâ’betteki bölmesinden halkının karşısına çıktı ve onlara, “Sabah akşam Rabbinizi anın, O’nu tesbih edin!” diye işarette bulundu.
يَا يَحْيٰى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍۜ وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّاۙ (١٢)
12. (Derken Yahya doğdu ve Cenab-ı Al-lah’a muhatap olacak çağa gelince kendisine emrettik:) “Ey Yahya! Kitaba (Tevrat) var gücünle sarıl!” Daha çocukken O’na derin ve doğru anlayış, hikmet ve firaset bahşetmiştik.
وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكٰوةًۜ وَكَانَ تَقِيًّاۙ (١٣)
13. Yine O’na, tarafımızdan büyük şefkat ve merhametle birlikte saffet, samimiyet ve tertemiz bir gönül ihsan ettik. O, günahlardan çok sakınan bir insandı.
وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا (١٤)
14. Anne–babasına karşı da çok içten ve çok iyi davranan hayırlı bir evlâttı; hiçbir zaman zorba ve isyankâr biri olmadı.
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا۟ (١٥)
15. Selâm olsun O’na doğduğu gün de, vefat ettiği gün de ve diriltilip yeni bir hayata mazhar kılınacağı gün de.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَۢ اِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ اَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّاۙ (١٦)
16. (Ey Rasûlüm,) Kitap’ta Meryem’i (*) de an. O, ibadet ve tefekkür için ailesinden ayrılıp, Ma’bed’in doğuya bakan bir odasına çekilmişti.
~Açıklama~
(*) Hz. Meryem, son derece iffetli, tertemiz ve her türlü çirkin halden uzak bir kadındı. Annesi, kendisini Ma’bed’e adamış bulunduğundan Ma’bed’in hizmetini görür, orada namaz, dua, secde, şükür ve tefekkürle meşgul olurdu. Kalbinde meleklerin ilhamlarını hissederdi. Kur’ân-ı Kerim, O’nu Efendimiz’den önceki kadınlık âlemi içinde iki büyük örnek kadından biri olarak anarken (Tahrim Sûresi/66: 12), Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Cennet kadınlarının efendisi dört kadındır: (Hz.) Asya (Firavun’un zevcesi), (Hz.) Meryem, (Hz.) Hatice ve (Hz.) Fatıma.” buyurmuşlardır. (Buharî, “Enbiyâ”, 45)
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (١٧)
17. İnsanlarla arasına perde çekerek kendisini tamamen ibadet ve tefekküre vermişti ki, bir gün ona Ruhumuz’u gönderdik de, Ruhumuz kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. (*)
~Açıklama~
(*) Ek 13’te açıklandığı üzere ruh, hem maddî hem manevî hayatın kaynağıdır.
Bu sebeple Kur’ân, vahiy ve vahiy meleği Hz. Cebrail’i de zaman zaman ruh olarak tavsif buyurur. Hz. Cebrail’in ruh olarak anılmasının bir sebebi de, meleklerin bütünüyle nûranî varlıklar olmasıdır. Müfessirlerin çoğunluğu, Hz. Meryem’e tam bir insan şeklinde görünen Ruh’un Hz. Cebrail (a.s.) olduğu görüşündedir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Cebrail’den Rûhu’l-Kudüs (Kudsiyet Ruhu) (Nahl Sûresi/16: 102) ve Rûhu’l-Emîn (her bakımdan Güvenilir Ruh) (Şuarâ Sûresi/26: 193) olarak da söz eder.
Hz. Meryem’e görünen Ruh, aşağıda gelecek 19’uncu âyette kendisini Allah’ın bir elçisi olarak takdim ederken, Kur’ân da Hz. Cebrail için ayrıca kerim bir elçi tabirini de kullanmaktadır (Hâkka Sûresi/69: 40). Bu âyette anlatılmaya başlayan hadise, Âl-i İmran Sûresi 45–47’nci âyetlerde de nakledilir. O âyetlerde, meleklerin Hz. Meryem’e Hz. İsa’yı müjdelediğinden bahsedilir.
Burada ise, sadece Ruh anılmakta ve o, Allah’ın Hz. Meryem’e tertemiz bir oğul hediyesine bir bakıma sebep olma fonksiyonu görmektedir. Bilindiği gibi melekler, Cenab-ı Allah’ın kevnî (yaratılışla ilgili) icraatını alkışlar, ona sebep olma vazifesi yaparlar. Melekler müjdeyi seslendirirken, Hz. Cebrail olduğu ifade edilen Ruh da görevini yerine getirmektedir. (Krş., Meâric Sûresi/70: 4, not 1)
İnciller, Hz. Meryem’in daha sonra marangoz Yusuf’la evlendiğini ve ondan erkek ve kız çocukları olduğunu yazar. Katolikler, bunu yorumlar ve böyle bir şeyi kabul etmezler. Hz. Meryem gibi iffet âbidesi ve kendisine erkek eli değmemişken Hz. İsa gibi bir peygambere anne kılınmış bir kadının daha sonra evlenmiş olması, akla yatkın gelmemektedir. Bu âyette, ruhanîlerin temessülüne, yani iki boyutlu cisim giyerek görünmelerine ve ruh çağırma kabilinden, ruhlarla münasebet kurulabileceğine de işaret vardır. Fakat bu ruh çağırma ve münasebet kurma, modern dünyada bazılarının yaptığı gibi bir oyun, illüzyon, aldanma ve çağrılan ruhlar yerine, onlar gibi görünen inançsız cinler veya şeytanlara oyuncak olma şeklinde değildir. Muhyiddin ibn Arabî gibi zatlar, ruhlarla görüşebilirlerdi. Âyetler, ilim yoluyla da bunun kısmen mümkün olabileceğine dikkat çekmekte ve ilmin bu hususta ulaşabileceği son noktaya parmak basmaktadır. (Bkn., Sözler, “Yirminci Söz”)
قَالَتْ اِنِّ۪ٓي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨)
18. Meryem irkildi ve “Ben” dedi, “senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah’tan korkup, günahlardan sakınan bir kimse isen.”
قَالَ اِنَّمَٓا اَنَا۬ رَسُولُ رَبِّكِۗ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا (١٩)
19. “Ben” diye cevap verdi Ruh, “sadece Rabbinin bir elçisiyim; O’nun sana tertemiz bir erkek çocuk ihsanına vasıtalık yapmak için geldim.”
قَالَتْ اَنّٰى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ اَكُ بَغِيًّا (٢٠)
20. Meryem, “Benim nasıl çocuğum olabilir ki?” dedi hayretle, “bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmadı; sonra ben, iffetsiz bir kadın da değilim!”
قَالَ كَذٰلِكِۚ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌۚ وَلِنَجْعَلَهُٓ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّاۚ وَكَانَ اَمْرًا مَقْضِيًّا (٢١)
21. (Allah adına konuşan Ruh,) “Hakkındaki takdir budur” dedi (ve ilave etti): “Rabbin, ‘Bu, Benim için çok kolaydır.’ buyuruyor. ‘Çünkü Biz O’nu, (doğumuyla) insanlara (kudretimiz için) apaçık bir işaret ve delil, (risaletiyle de) tarafımızdan bir rahmet, bir nimet kılacağız. Artık bu, hükme bağlanmış ve olup bitmiş bir iştir’.”
فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا (٢٢)
22. Meryem, çocuğa hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi.
فَاَجَٓاءَهَا الْمَخَاضُ اِلٰى جِذْعِ النَّخْلَةِۚ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا (٢٣)
23. Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) “Keşke” dedi, “bu iş başıma gelmeden önce öleydim de, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!”
فَنَادٰيهَا مِنْ تَحْتِهَٓا اَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤)
24. (Bir ses,) alt tarafından ona seslendi: “Üzülme; bak Rabbin senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.
وَهُزِّ۪ٓي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّاۘ (٢٥)
25. “Haydi, şu hurma ağacını da kendine doğru silkele de, üzerine olmuş, taze hurmalar dökülsün. (*)
~Açıklama~
(*) Bazı müfessirler, Hz. Meryem’e aşağıdan seslenenin Ruh olduğu görüşünde ise de, bazıları konuşanın o anda doğmuş bulunan bebek İsa olduğu, Hz. Meryem’in ayak ucunda suyun bir mucize olarak birden beliriverdiği ve hurma ağacının ise aslında kuru olup, yine bir mucize eseri birden yeşererek taze hurmalar verdiği düşüncesindedirler. Bu müfessirler, âyette O’na aşağıdan konuşanın Ruh olduğuna dair bir işaret bulunmadığına, buna karşılık, gelecek 29’uncu âyette Hz. Meryem’in kendisine yöneltilen sorulara cevap vermesi için kucağındaki bebeyi işaret ettiğine ve O’nu buna sevkedenin de, 24, 25 ve 26’ncı âyetlerdeki konuşmaları yapanın bebek olmuş olabileceğine, yani Hz. Meryem’in onun konuşmasına şahit olduktan sonra, kendisine sorulan sorulara cevap vermesi için bebeğe işarette bulunmuş olabileceğine dikkat çekmektedirler. Peygamber Efendimiz’in doğumunda pek çok mucizelere şahit olunması gibi, bir peygamberin doğumunda mucizelerin görülebileceği elbette inkâr edilemez. Şu kadar ki, hurma ağacı birden yeşermiş ve akar su birden ortaya çıkmış olsun veya olmasın, Mü’minûn Sûresi’nin 50’nci âyetinden, Hz. Meryem’in sığındığı yerin üzerinde rahatça kalmaya elverişli, ağaçlı, güzel ve suları bulunan bir tepe olduğunu öğreniyoruz.
فَكُلِي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْنًاۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَدًاۙ فَقُولِ۪ٓي اِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّاۚ (٢٦)
26. “Artık ye iç, gözün aydın olsun. Herhangi bir insana rastlayacak olursan, işaretle ‘Ben, Rahmân için oruç adadım. O bakımdan, bugün kimseyle konuşmayacağım!’ dersin.”
فَاَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـًٔا فَرِيًّا (٢٧)
27. Meryem, çocuğu kucağına alıp, O’nunla birlikte toplumuna geldi. “Meryem,” dediler, “gerçekten sen görülmedik bir iş yaptın!
يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِيًّاۚ (٢٨)
28. “Ey Harun’un kız kardeşi,(*) baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi.”
~Açıklama~
(*) İsrail Oğulları’nda hayırlı kimselerin isimleri çocuklara verilir, çocuklar bu kişilere nisbet edilirdi. Ayrıca, bir insan, ataları arasında hayırlı ve tanınmış birine nisbet edilerek de anılırdı. Kavminin Hz. Meryem’e “Ey Harun’un kız kardeşi!” diye seslenmesinde her iki durum da söz konusu olabileceği gibi, ağır basan görüş, Hz. Meryem’in Hz. Harun soyundan olduğudur.
فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا (٢٩)
29. Meryem, (bana değil, O’na sorun manâsında) çocuğa işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşabiliriz ki?” dediler.
قَالَ اِنِّي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّاۙ (٣٠)
30. Bebek dile geldi ve konuşmaya başladı: “(Önce şunu belirteyim ki) ben, Allah’ın bir kuluyum. (*) O, takdir buyurdu ki, bana Kitap verecek ve beni bir peygamber yapacaktır.
~Açıklama~
(*) Tertemiz bir kadından babasız doğmuş bulunan, yani doğuşuyla mucize olan bir insanın etrafında daha sonra farklı mülâhazaların örülebileceği açıktır ve nitekim Hz. İsa (a.s.), yeryüzünden alınmasının üzerinden çok geçmeden –haşa– Tanrı’nın oğlu, Tanrı’nın kendisi, annesi Hz. Meryem de, bir yandan bazıları bilâhare bir beşerle evlenip çocuklar sahibi olduğunu iddia ederken, diğer yandan yine bir tanrı ve tanrı annesi olarak görülmeye başlanmıştır. Cenab-ı Allah (c.c.), beşikte iken konuşturduğu Hz. İsa ile bu konudaki gerçeği ta baştan ortaya koymakta, yani O’na, her şeyden önce Allah’ın bir kulu olduğunu söyletmektedir. Nasıl İslâm’ın “Şahadet ederim ki başka ilâh yok, sadece Allah vardır ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür.” şeklindeki ana umdesinde, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın önce kul, sonra rasûl olduğu vurgulanıyorsa, aynı şekilde, Hz. İsa da önce kul, sonra Kitap sahibi bir rasûl olduğunu vurgulamaktadır. Beşikteki çocuğun henüz Kitap almadığı ve rasûl de olmadığı açıktır; fakat O, hakkındaki gerçeği açıklamakta, böyle olacağını bildirmektedir.
وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَانِي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَيًّاۖ (٣١)
31. “Her nerede bulunursam bulunayım, beni insanların faydalanması adına hayır ve bereket sebebi kıldı; ve hayatta kaldığım sürece bana namaz kılıp, (imkânım olursa) zekât vermeyi ve onları insanlara emretmemi takdir buyurdu. (*)
~Açıklama~
(*) Bu çalışmada yeri geldikçe vurguladığımız gibi, bütün peygamberler aynı inanç, ibadet, yaşayış ve ahlâk esaslarıyla gelmiş ve gelişen zamanla birlikte değişen şartların getirdiği yeni hükümler, hep bu esaslar üzerine bina edilmiştir. Peygamberlerin mesajları arasındaki farklılıklar da, işte sadece bu değişen hükümlerdedir. Hz. İsa da (a.s.), önce Allah’ın varlık ve birliğini, sonra kendisinin O’nun kulu ve rasûlü olduğunu tebliğ etmiş, ibadet adına da iki ana temel olarak namaz ve zekâtı öne çıkarmıştır.
وَبَرًّا بِوَالِدَتِيۘ وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا (٣٢)
32. “Yine beni, anneme karşı çok içten, çok iyi davranan iyi bir evlât kıldı ve beni asla zorba ve hayırsız bir bedbaht yapmadı.
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَيًّا (٣٣)
33. “Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diriltilip yeni bir hayata iade edileceğim gün de bana selâm olsun.”
ذٰلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ (٣٤)
34. İşte, hakkında (Yahudilerin ve Hıristiyanların) şüpheye düşüp tartışageldikleri Meryem oğlu İsa ile ilgili hak söz budur.
مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ (٣٥)
35. Allah için çocuk edinme gibi bir şey asla söz konusu olamaz; O, (yaratılmışa ait bu tür özelliklerden) mutlak manâda münezzehtir. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der ve o da oluverir (olma sürecine giriverir).
وَاِنَّ اللّٰهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (٣٦)
36. “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O’na ibadet edin. Bu, (üzerinde yürünmesi gereken) doğru bir yoldur.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu sözün de Hz. İsa’ya ait olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü aynı söz, O’nun ağzından Âl-i İmran 51’inci âyette aynı lâfızla nakledilmektedir. Açıklama için bkn. Âl-i İmran Sûresi/3: 51, not 10. Bu âyetle birlikte hemen arkadan gelecek 37’nci âyet, çok yakın lâfızlarla Zuhruf 64–65’te de geçmektedir.
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٣٧)
37. Ne var ki, bilâhare gruplar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) O’nun hakkında ihtilâfa düştüler. Bütün gerçeklerin meydana çıkıp, hesapların görüleceği büyük bir günün duruşmasından dolayı vay küfredenlerin başlarına geleceklere!
اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٣٨)
38. Huzurumuza gelecekleri o gün neler işitecek, neler görecekler! (İnkâr ettikleri gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkacak.) Ama (Allah hakkında şirk ve benzeri yanlış inançlar besleyerek en büyük zulmü işleyen) o zalimlere o gün görüp işittikleri artık hiç fayda vermeyecek ve onlar apaçık bir kayba uğrayacaklardır.
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٩)
39. (Rasûlüm,) onları artık haklarında hükmün verilip uygulamaya konacağı ve her şeyin bitmiş olacağı o hasret ve pişmanlık günüyle uyar. Onlar, tam bir gaflet içindedirler ve iman etmemektedir onlar.
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟ (٤٠)
40. Şurası bir gerçek ki, yeryüzüne ve yeryüzünde bulunan bütün şuurlu canlılara sonunda Biz vâris olacağız ve onların hepsi neticede Bizim huzurumuza getirileceklerdir.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰهِيمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا (٤١)
41. Şimdi de Kitap’ta İbrahim’den bir bahis aç. O, gerçekten özü–sözü doğru bir insandı, bir peygamberdi.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْـًٔا (٤٢)
42. Bir zaman geldi, atası (Âzer’e), (*) “Babacığım” dedi, “niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan putlara tapıyorsun?
~Açıklama~
(*) Âzer hakkında bkn: En’âm Sûresi/6: 74, not 16; Tevbe Sûresi/9: 114, not 24.
يَٓا اَبَتِ اِنِّي قَدْ جَٓاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِ۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا (٤٣)
43. “Babacığım! İnan ki, sana ulaşmayan bir ilim geldi bana; o halde ne olur bana tâbi ol da, seni dümdüz ve asla saptırmayan bir yola yönelteyim.
يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا (٤٤)
44. “Babacığım! (Putlara tapman için yaptığı davete uyarak) sakın şeytana ibadet etme; gerçekten şeytan, Rahmân’a isyan içindedir.
يَٓا اَبَتِ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا (٤٥)
45. “Babacığım! Bu gidişle o Rahmân’dan sana bir cezanın gelip dokunmasından ve neticede şeytana tam bir dost, onun elinde bir âlet olmandan korkuyorum.”
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَتِي يَٓا اِبْرٰهِيمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا (٤٦)
46. “Ne o İbrahim?” dedi atası: “Yoksa sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bu işten vazgeçmezsen, bilesin ki seni taşlatıp öldürürüm. Şöyle uzun bir müddet buralardan uzak dur, seni gözüm görmesin!”
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّيۜ اِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا (٤٧)
47. İbrahim, “Madem öyle, hoşça kal!” dedi, “Allah sana sağlık ve afiyet versin. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. O, bana karşı hep lütufkâr olmuştur.
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبِّيۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبِّي شَقِيًّا (٤٨)
48. “(Ey atam ve ey halkım), şimdi sizden ve Allah’ı bırakıp da ilâhlaştırdığınız ve kendilerine dua edip yalvardığınız her şeyden uzaklaşıyorum; ben, sadece Rabbime dua edip yalvarırım. Ümit ediyorum ki, Rabbime karşı duamda mahrum ve bedbaht olmam.”
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا (٤٩)
49. Böylece İbrahim onlardan ve Allah’ı bırakıp da ilâhlaştırdıkları ve kendilerine dua ettikleri her şeyden ayrıldı. Biz de kendisine İshak ve Yakub’u armağan ettik. Onların her birini peygamber kıldık. (*)
~Açıklama~
(*) Bilindiği gibi Hz. Yakup (a.s.), Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu değil, Hz. İshak’tan (a.s.) torunudur. Hz. İbrahim’in diğer bir oğlu Hz. İsmail’dir (a.s.). Burada Hz. İsmail’in değil de Hz. İshak ve Hz. Yakub’un zikredilmesi, bundan önceki iki sûre olan İsrâ ve Kehf sûreleriyle birlikte bu sûrede de mihver konu etrafında Kitap Ehli’ne (Yahudiler ve Hıristiyanlar) atıflarda bulunulmasındandır. Bilindiği gibi Yahudiler, Hz. Yakub’un 12 oğlundan gelmişlerdir. Hz. İbrahim’in burada anlatılan atası ve halkıyla olan mücadelesinin ayrıntıları için bkn: En’âm Sûresi/6: 74–84.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal