41-] Enbiyâ Sûresi [79-112] Hacc Sûresi [1-28]

21. Enbiyâ Sûresi [79/112.Ayetleri]

***

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلًّا اٰتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِلِينَ (٧٩)

79. Söz konusu davada isabetli olan hükmü Süleyman’a bildirdik. Biz, peygamberlerin her birine, (kendi misyonları ve içinde bulundukları zaman ve şartlar çerçevesinde) manevî sahada hakimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırtedebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. (*) Dağları, ayrıca kuşları da, Davud’un (ibadet ve münacattaki derinliğine ve sesinin güzelliğine) ram ettik ve onlar, O’nunla birlikte tesbihte bulunuyorlardı. (**) Bütün bunları yapan Biziz.

~Açıklama~

(*) Rivayete göre Hz. Süleyman (a.s.), tarlanın geçici bir süre davarların sahibine bırakılıp, onun ekinler eski haline gelinceye kadar tarlaya bakmasına, buna karşılık davarların da tarla sahibine verilip, aynı süre içinde onun da davarların yününden, sütünden istifade etmesine hükmetmiş, Hz. Davud da bu hükmü beğenmiştir.

Âyette Hz. Davud’un yanlış hükmettiğine dair bir ifade olmadığı gibi, Biz, peygamberlerin her birine, (kendi misyonları ve içinde bulundukları zaman ve şartlar çerçevesinde) hüküm, doğru ve yerinde karar verebilme kabiliyeti, hikmet ve ilim bahşettik cümlesi, Hz. Davud’un yanlış hükmettiği gibi bir izlenimi de ortadan kaldırmaktadır. Şu kadar ki, isabetli hükmün Hz. Süleyman’a bildirilmiş olduğunun zikredilmesi, bizi o davada hükmü Hz. Süleyman’ın verdiği, yani davaya O’nun baktığı sonucuna götürebilir. Burada bir hadis-i şerifin vaz’ ettiği usûlî (metodolojik) bir prensibi zikretmek de yerinde olacaktır: Buhari’de (“İ’tisam”, 21) Amr ibn el-Âs, Efendimiz’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Eğer bir hakim doğru hükme varabilmek için elinden gelen çabayı harcarsa, doğru hüküm verdiğinde iki sevap, yanlış hüküm verdiğinde ise bir sevap kazanır.”

Âyet bunu desteklemekte, içtihada konu bir meselede iki hakim iki farklı hüküm verdiğinde, ikisinin de hüküm verme yetkisine sahip olmaları ve sadece hakikatı ortaya çıkarma niyet ve gayretinde bulunmaları şartıyla, hükmünde ikisinin de sevap alacağını ortaya koymaktadır. Hattâ her ikisinin verdiği hüküm de doğru veya doğruya en yakın (eşbeh) kabul edilebilir.

 

(**) Cenab-ı Hak (c.c.), Hazret-i Davud aleyhis-selâm’ın tesbihatına öyle bir kuvvet, yüksek bir ses ve hoş bir eda vermişti ki, dağları vecde getirip, birer muazzam fonoğraf (veya teyp) benzeri ve birer insan gibi, bir zikir halkası idarecisinin etrafında halka tutup bir daire halinde tesbihatta bulunuyorlardı. Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır? Evet, hakikattır. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle, papağan gibi konuşabilir. Çünkü aksisada vasıtasıyla, dağın önünde “Elhamdülillâh” dediğimizde, dağ da “Elhamdülillâh” der. Madem bu kabiliyeti Cenâb-ı Hak dağlara ihsan etmiştir, elbette o kabiliyet inkişaf ettirilebilir ve dağların yankı yapma özelliği daha fazla geliştirilebilir. İşte, Hazret-i Davud aleyhisselâm, kendisine risaletiyle beraber yeryüzünde halifelik müstesna bir şekilde verildiğinden, o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mucize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle geliştirmiş ki, çok büyük dağlar, birer nefer, birer talebe, birer mürid gibi Hazret-i Davud’a (a.s.) uyup, O’nun lisanıyla, O’nun emriyle celâl sahibi Yaratıcı’ya tesbihat yapıyorlardı. Bununla beraber, her dağın bir şahs-ı manevîsi ve ona münasip tesbih ve ibadeti de vardır. Demek her dağ, insanların lisanıyla, yankı verme sırrıyla tesbihat yaptığı gibi, kendine has diliyle de Cenab-ı Allah’a tesbihte bulunur. (Sözler, “20. Söz”, 339–340)

Hz. Bediüzzaman’ın bu tesbiti çok önemlidir. Özellikle kullandığı “yankı” ve “gramofon” kelimeleriyle şu gerçeğe işaret etmektedir: Dağlarda, belki bütün havada, toprakta her konuşulanı kaybetme kabiliyeti vardır; yani Allah (c.c.), bu kabiliyeti onlara vermiştir. Dolayısıyla, her sözümüz, belki hareketimiz hava ve toprak unsuruna, bir kamera kasetine kaydolur gibi kaydedilmektedir ve ilerde ilimler bunu bir ölçüde keşfedecek, dağları bir kaset-çalar gibi kullanacak, onlara kaydolan sesleri insanlara dinletebilecektir. Âhiret’te de yeryüzü oraya has hale dönüştürüleceği için, dünyadaki dağlar, toprak, ağaçlar, eşya, orada insanların bu dünyadaki sözlerini, fiillerini belki bir sinema ekranı gibi gösterecektir. Ayrıca, inşallah kuşların, karıncaların konuşmaları ve haberleşmeleri de belli ölçülerde keşfedilecek ve insanlar, onları haberleşme gibi önemli işlerde kullanacaklardır.

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ (٨٠)

80. O’na sizi savaşın şiddeti ve silahların darbesinden koruması için zırh yapma sanatını da öğrettik. (Bütün bu nimetlerim karşısında) acaba gerekli şükrü yerine getiren kimseler misiniz?

وَلِسُلَيْمٰنَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِاَمْرِهِ۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ (٨١)

81. Süleyman’ın emrine de fırtına şeklinde esen rüzgârı âmâde kıldık. O, Süleyman’ın emriyle, insanlar için bereketlerle donattığımız (Şam) bölgesine doğru eser (ve O’nu götürür getirirdi.) (*) Biz, her şeyi (gerçek mahiyeti ve bütün hususiyetleriyle) bilmekteyiz.

~Açıklama~

(*) Hazret-i Süleyman (a.s.), rüzgâra binerek havada uçardı. Kur’ân, bununla işaret ediyor ki, havada böyle bir mesafeyi kat edebilmesi için beşere yol açıktır. Öyleyse ey beşer! Madem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisanıyla mânen diyor: “Ey insan! Bir kulum nefsinin kötü arzularını terk ettiği için onu havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp, bazı kanunlarımdan güzelce istifade etseniz, siz de havaya binebilirsiniz.” (Sözler, “20. Söz”, 334)

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَۙ (٨٢)

82. Şeytanlar ve cinler içinde bazıları da O’nun için dalgıçlık edip, denizaltındaki cevherleri çıkarıyor ve daha başka işler de yapıyorlardı. (*) Biz, onları sürekli gözetim altında tutuyor ve O’nun hizmet ve itaatından çıkmalarına mani oluyorduk. (**) / (***)

~Açıklama~

(*) Cinler, Hz. Süleyman için ayrıca kaleler, çok büyük heykeller, havuz büyüklüğünde çanak ve leğenler ve sabit kazanlar gibi, istediği şeyleri yaparlardı (Sebe’ Sûresi/34: 13)

 

(*) Yerin insandan sonra şuur sahibi en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkâr olabilirler. Onlarla temas kurulabilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez insana hizmet edebilirler ki, Cenâb-ı Hak onları Kendi emirlerine boyun eğmiş olan bir kulunun emrine vermiştir. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisanıyla mânen der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cinleri, şeytanları, şerli yaratıkları itaat ettiriyorum. Sen de Benim emrime boyun eğsen, çok varlıklar, hattâ cin ve şeytanlar bile senin emrine girebilir.” Âyet, bu sahada ulaşılabilecek nihaî noktayı tayin ediyor. Bugün insanlık, ruh çağırma ve cinlerle haberleşme gibi şeylerle uğraşmakta, fakat bu, halihazır niteliğiyle, kendilerini çağrılan ölülerin ruhu olarak tanıtan cinlere, şeytanlara ve habis ruhlara maskara ve oyuncak olmaktan öte geçmemektedir. Şeytanlar ve cinler, ancak Kur’ân ile emir ve hizmet altına alınabilirler (Sözler, “20. Söz”, 338–339)

 

(***) Mevcut Kitab-ı Mukaddes’te, ne yazık ki, gerçek bir ilâh ve Allah telâkkisi ve marifeti bulmak mümkün olmadığı gibi, gerçek bir peygamber telâkkisi bulmak da mümkün değildir. Bunun yanı sıra, bu kitaplarda, İlâhî Din’in esaslarından olan ne Kader, ne melek, ne Âhiret, hattâ ne Kitap telâkki ve marifeti de göremiyoruz. Daha da kötüsü, Kitab-ı Mukaddes’te peygamberlere de sıradan bir mü’minin bile işlemeyeceği çirkin fiiller isnat edilmektedir (Çıkış, 19: 30–38; 38: 15–18; 49: 4; II Samuel, 11; I Krallar, 11). Kur’ân-ı Kerim, gerçek Allah, peygamber, Kitap, Âhiret, melek ve Kader telâkkisi ve marifeti verdiği gibi, peygamberleri de bu tür isnatlardan kurtararak, onları sahip bulundukları yüce mevkilere oturtmuştur.

وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَۚ (٨٣)

83. Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an: Hani O, “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” diye yalvarmıştı.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِدِينَ (٨٤)

84. Biz de, O’nun bu yalvarışını kabul buyurup, katımızdan bir rahmet ve kendilerini Allah’a ibadete adamışlar için bir ibret olarak dert ve sıkıntılarını giderdiğimiz gibi, kendisine önceki ailesinin yanısıra bir o kadarını daha bağışladık. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Peygamberlerin birtakım temel sıfatları veya peygamberliğin temel hususiyetleri vardır. Bunlar sıdk (özü-sözü doğru olma), emanet (tam bir emniyet insanı olma), fetanet (aklı aşan bir akıl, basiret ve firaset), tebliğ ve ismet (günah işlememe)dir. Bunlar kadar önemli bir diğer hususiyet de, peygamberlerin fizikî yapılarının da eksiksiz ve kusursuz olmasıdır. O kadar ki, Bediüzzaman hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (hicrî yıl itibariyle) 63 yaş gibi genç sayılabilecek bir yaşta vefatının hikmetini açıklarken bu noktaya parmak basar ve şöyle der: Şer’an ehl-i iman, Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm’ı gayet derecede sevmek ve hürmet etmek, O’nun hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her halini güzel görmekle mükellef olduğundan, Allah, O’nu 60’tan sonraki meşakkatli ve musibetli olan ihtiyarlık dönemine bırakmamış. (Mektubat, 268)

Dolayısıyla, meselâ Hz. Musa’nın konuşma zorluğu çektiği ve kekeme olduğu gibi iddialar nasıl tamamen uydurma ise, Hz. Eyyûb’un (a.s.) hastalığı hakkındaki bazı hikâyelerin de gerçekle alâkası yoktur. İlgili Kur’ân âyetlerinden (Sâd Sûresi/38: 42) anlaşıldığı, (Kitab-ı Mukaddes’teki Eyyûb Kitabı’nda da geçtiği gibi [2: 7]), Hz. Eyyûb, belki kendisine çok ızdırap veren bir deri hastalığına tutulmuş olmakla birlikte, yaralarından çıkan kokulardan dolayı halkın kendisinden uzaklaştığı gibi ilâveler doğru olamaz. Çünkü bir peygamber, fizikî olarak da hiçbir zaman kendisinden uzaklaşılacak ve nefret edilecek biri değildir. Ayrıca, Hz. Eyyûb hakkında Kitab-ı Mukaddes’in O’nun doğduğu güne lânet ettiği (Eyyûb, 3: 1), Cenab-ı Allah’a büyük serzenişlerde bulunup O’ndan şikâyetçi olduğu (7: 20–21), Allah’ı haksız kendisini haklı gördüğü (32: 2), çektiği acılardan dolayı hayatından bıktığı gibi (10: 1) anlatımlarına itibar etmemek gerekir. Kur’ân’ın anlattığı Hz. Eyyûb, müthiş bir sabır kahramanı, Allah’a karşı olabildiğince edepli, halinden asla şikâyet etmeyen, fakat hastalıklarının hakkıyla ibadetine mani olduğunu düşünen büyük bir peygamberdir.

 

(**) Hz. Eyyûb (a.s.), ibadet vazifesini daha fazla hakkıyla yerine getiremeyeceği düşüncesiyle, “Yâ Rab, zarar bana dokundu. Sen’i dil ile zikretmeme ve kalben kulluğuma mani oluyor” diye münacatta bulunmuş. Cenab-ı Hak, o halis, safi, garazsız, sırf Allah için olan münacatı gayet harika bir surette kabul etmiş, Hz. Eyyûb’a tam bir afiyet ihsan buyurduğu gibi, O’nu daha pek çok çeşit merhametine mazhar eylemiş. Bu münacatta bazı önemli nükteler var: Meselâ: Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın zahirî yara hastalıklarına mukabil, bizim bâtınî, ruhî ve kalbî hastalıklarımız var. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açıyor. Hazret-i Eyyûb aleyhisselâm’ın yaraları, O’nun kısacık dünya hayatını tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız ise, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit ediyor. Dolayısıyla, Hz. Eyyûb’un o münacatına o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nûr-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

İkinci olarak: Hayat, musibetlerle, hastalıklarla saflaşır, kemal ve kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, mükemmelleşir ve aslî vazifesini yerine getirir. Monoton, istirahat döşeğindeki hayat, bütünüyle hayır olan varlıktan çok, bütünüyle şer olan yokluğa yakındır ve ona gider.

Üçüncü olarak: Şu dünya yurdu, bir imtihan meydanı ve hizmet yeridir; yoksa lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dünya hizmet ve kulluk yeridir, o halde, hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o kulluğa çok uygun düşüyor ve kuvvet veriyor. Bu sebeple, onlar her bir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şikâyet değil, şükretmek gerektir.

İbadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı, malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, hasta veya musibetzedenin zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine sığınması, O’na yönelip, O’nu düşünmesi, O’na yalvarması ve böylece halis kullukta bulunması şeklindedir. Bu kulluğa riya giremez. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.

Eğer insan, Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, bu kuvvet, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin bastırması, kendi gafleti ve fâni hayatı bakiymiş gibi görmekle insan, sabır kuvvetini geçmiş ve geleceğe dağıtıp halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şikâyete başlar. O kadar ki, Cenab-ı Hak’kı âdeta insanlara –haşa– şikâyet eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şikâyet edip, sabırsızlık gösterir. Geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, sona ermesindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şikâyet değil, belki lezzet alarak şükretmek lâzım gelir. O musibetlere küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla baki ve mesut bir nevi ömür hükmüne geçer.

Dolayısıyla, onlardaki elemleri vehimle düşünüp, bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir. Ama gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şikâyet etmek, akılsızlıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar akılsızca bir divaneliktir, öyle de gelecek günlerdeki şimdi yok olan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onların elemini çekmek, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir akılsızlıktır ki, böyle bir adam, şefkat ve merhamete lâyık değildir. Kısaca, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor, öyle de şikâyet musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati ortadan kaldırır.

Dördüncü olarak, asıl ve zararlı musibet, dine gelen musibettir. Dine gelen musibetten her vakit dergâh-ı İlâhiye’ye sığınıp, feryat etmek gerekir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildir. Bir kısmı, Rahmânî, yani merhamet-i İlâhiye’den gelen birer ihtardır. Nasıl ki çoban, başkasının tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atar, onlar da anlarlar ki bu, zararlı işten kurtarmak için kendilerine bir ihtardır, memnun olarak geri dönerler. Öyle de, çok zahirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı günahlara kefarettir; onların affına sebeptir. Ve bir kısmı da, insandaki gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek, bir nevi huzur vermek içindir. Musibetin hastalık olan türü ise, yukarıda geçtiği gibi, musibet değil, belki bir Rabbanî iltifattır, temizlemedir.

Biz, Hz. Eyyûb’un münacatıyla, günahlardan gelen manevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için ise, kulluğa mani olduğu zaman Cenab-ı Allah’a iltica edebiliriz. Fakat itiraz ve şikâyet eder bir tavırla değil, belki onlardan lezzet aldığımızı gösterir ve yardım dilenir bir tavırla iltica etmeliyiz. Madem Rabbimiz olarak Allah’ın üzerimizdeki tasarruflarına razıyız; şu halde, Rubûbiyeti noktasında verdiği şeylere de rıza göstermek lâzımdır. Yoksa O’nun kaza ve kaderine itirazı hissettirir bir tarzda ah, of edip şikâyette bulunmak, Kader’i bir nevi tenkittir, O’nun sonsuz derecede rahîm oluşunu ithamdır. Kader’i tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli kullanmak nasıl ondaki kırığı arttırır; öyle de, musibete giriftar olan kimse, onu itiraz ve şikâyet eder, ayrıca üzerinde durur bir tavırla karşılarsa, bu sadece musibeti ikileştirir.(Lem’alar, “2. Lem’a”dan sadeleştirilmiş özet.)

وَاِسْمٰعِيلَ وَاِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَۚ (٨٥)

85. Önderler içinde İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (*) hatırla. Onların her biri, sabırla bütünleşmiş kullarımızdandı.

~Açıklama~

(*) Hz. Zülkifl’in (a.s.) kimliği konusunda kesin bir söz söylemek mümkün değildir. Merhum Mevdûdî, Zülkifl’in isim değil, Hz. Yunus hakkında kullanılan “Zünnûn” gibi lâkap olduğunu ve bu peygamberin üstün kişiliği ve Âhiret’teki derecesini ifade manâsında “nasip ve kısmet sahibi” anlamına geldiği görüşünü kaydeder (Tefhimü’l-Kur’ân, 3: 297).

Bununla birlikte, Alûsî’den de naklen, hakkındaki mevcut görüşler içinde, O’nun Kitab-ı Mukaddes’teki Hezekiel (Hızkil) peygamber olduğu tezini daha kabule şayan görür. Profesör Suat Yıldırım bey de, bu görüşü paylaşır. Suat Yıldırım bey, O’nun Habur nehri civarında tebliğde bulunduğunu ve Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde makamı olup, hattâ orada yaşadığına inanıldığını belirtir. Ayrıca, Güneydoğu Anadolu’da yaygın bir isim olan Zülküf adının da ondan geldiğini ilâve eder (Suat Yıldırım, 328).

Hz. Zülkifl (a.s.) gerçekten Hezekiel ise, bu peygamber, Buhtünnasır’ın Kudüs’ü işgal ettiğinde alıp götürdüğü esirlerden biriydi ve kendisine yaklaşık M.Ö. 594 yılında peygamberlik verilmişti. O, 20 yıldan fazla gerek esaretteki İsrail Oğulları’na, gerekse zalim yöneticilere ve adamlarına Allah’ın mesajını tebliğ etmiştir.

وَاَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِحِينَ (٨٦)

86. Onları da rahmetimizle sarıp sarmaladık. Onlar, daima meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapan seçkinlerdendi.

وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَۚ (٨٧)

87. Önderler içinde Zünnûn’u da an. O, (inkârda direten ve uyarılardan hiç etkilenmeyen halkına) kızarak onları terk etmişti. Bizim hiçbir zaman kendisini sıkıştırmayacağımıza inanıyordu. Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” diye yakardı.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ (٨٨)

88. O’nun yalvarıp yakarışını da kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız. (*)

~Açıklama~

(*) Hazret-i Yunus ibni Metta alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm’ın münacatı, en büyük bir münacattır ve duaların kabulüne mühim bir vesiledir. Hazret-i Yunus aleyhisselâm, denize atılmış, büyük bir balık O’nu yutmuş. Deniz fırtınalı, gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette bu münacatı, süratle O’nun için bir kurtuluş sebebi olmuştur. Bu münacatın taşıdığı büyük sır şudur ki:

Balığın karnında tutunacağı hiçbir sebep kalmamıştı. Çünkü o halde O’na kurtuluş verecek öyle bir Zat lâzımdı ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem atmosfere geçebilsin. Çünkü O’nun aleyhinde gece, deniz ve balık ittifak etmişti. Ancak bu üçünü birden emrine ram eden bir Zat, O’nu kurtuluş sahiline çıkarabilirdi. Eğer bütün halk O’nun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. Demek sebeplerin hakiki tesiri yok. Hz. Yunus (a.s.), sebepleri de Yaratan ve Kullanan’dan başka bir sığınak olmadığını bizzat tecrübe ettiğinden, Allah’ın her bir ferdi sarıp sarmalayan rahmet/Rahimiyet tecellisi, Hz. Yunus için sadece O’na yönelme ve O’ndan yardım isteme şeklinde inkişaf etti ve şu münacat birden bire geceyi, denizi ve balığı emrine aldı. O’nun mutlak birliğine, hükmüne ve hakimiyetine iman ile balığın karnı bir denizaltı gibi oldu ve zelzeleli, dağ gibi dalgaların dehşeti içinde deniz âdeta emniyetli bir sahraya, bir dinlenme ve piknik yerine döndü. Yine, o imanın nûru ile gökyüzü bulutlardan arınıp, ay da bir lamba gibi O’nun başı üzerine asıldı. Her taraftan O’nu tehdit ve tazyik eden varlıklar, her cihette O’na dostluk yüzünü gösterdiler. Nihayet kurtuluş sahiline çıktı ve Rab’bin lûtfunu açıkça müşahede etti.

İşte, Hazret-i Yunus aleyhisselâm’ın balığın karnındaki vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz geleceğimizdir ve bu gelecek gaflet gözüyle bakıldığında, O’nun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, feza içinde dolaşıp duran yerküredir. Bu denizin her dalgasında binler cenaze bulunuyor; O’nun denizinden bin derece daha korkuludur. Nefsimizin bizi kendine çeken arzuları balığımızdır; ebedî hayatımızı sıkıp mahvına çalışıyor. Bu balık, O’nun balığından bin derece daha zararlıdır. Çünkü O’nun balığı, yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim balığımız ise, sonsuz bir hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hz. Yunus aleyhisselâma uyarak, doğrudan doğruya Rabbimize sığınmalı, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi-ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendime yazık edenlerden oldum!” demeli ve gözümüzle görür gibi anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve nefsin arzularının zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal emrinde, dünya hükmüne râm ve nefsimiz de idaresi altındadır. (Lem’alar, “Birinci Lem’a”dan sadeleştirilmiş özet.)

وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَۚ (٨٩)

89. Zekeriyya’yı da an. Hani O, “Rabbim, beni kendimden sonra arkamdan vekilsiz, vârissiz bırakma. Biliyorum ki Sen, vârislerin en hayırlısısın!” (*) diye yakarmıştı.

~Açıklama~

(*) Bu ifade, bir vâris isteyen önceki ifade ile çelişkili değildir. Tam tersine, ilk ifadedeki duayı destekleyicidir. Çünkü Allah (c.c.), hikmet ve imtihan yurdu olan dünyada icraatını sebepler gerisinden yapar. Dolayısıyla manâ, “Biliyorum ki Sen, vârislerin en hayırlısısın! Bu sebeple de, bana en hayırlısından bir mirasçı verirsin!” şeklindedir ve Hz. Eyyûb’un (a.s.) “Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!” diyerek merhamet dilenmesi gibidir.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًاۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ (٩٠)

90. O’nun da duasını kabul buyurup kendisine Yahya’yı armağan ettik ve hanımını O’nun için çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Gerçekten onlar (Zekeriya, hanımı ve Yahya), yarışırcasına hayırlı işlere koşuşur ve hem ümit, hem endişe içinde Bize yakarırlardı. Doğrusu, Bize karşı derin bir saygı ve baş eğmişlik içindeydiler.

وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَمِينَ (٩١)

91. İffet ve namusunu örnek bir tarzda korumuş bulunan Meryem’i de an. (*) Bu iffet ve namus timsaline Ruhumuz’dan üfledik (**) ve O’nunla birlikte oğlunu bütün âlemler için bir ibret, (kudret ve eşsiz icraatımıza) bir alâmet yaptık.

~Açıklama~

(*) Hz. Meryem’in peygamber olmadığı halde peygamberlerle birlikte anılması, büyüklüğü ve şerefinden dolayı olduğu gibi, Hz. İsa’yı gerçek keyfiyetiyle takdim içindir de.

(**) Cenab-ı Allah’ın Hz. Meryem’e ve Hz. Âdem’e “Ruhundan üflemesi” ve “Rûhundan üfleme”nin manâsıyla ilgili olarak bkn: Nisâ Sûresi/4: 171, not: 34; Hıcr Sûresi/15: 29, not: 7.

اِنَّ هٰذِهِ۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ (٩٢)

92. İşte, (bütün bu peygamberler ve onların arkasından giden ümmetler de dahil olmak üzere mü’minler olarak) hepiniz, aynı inanç üzerinde tek bir ümmetsiniz; (*) Ben de, (sizi yaratan, yaşatan, koruyan ve sizi de kâinatı da idaresinde tutan) Rabbinizim; dolayısıyla yalnızca Bana ibadet edin.

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, pek çok peygamberi çektikleri sıkıntılar ve Allah’ın onlardan bu sıkıntıları gidermesi ve bir de her birini sahip bulunduğu ve onunla öne çıktığı hususiyetiyle andıktan sonra bütün peygamberlerin, dolayısıyla onların ümmetlerinin tek ve aynı din üzerinde olduğunu, Peygamber Efendimizin de farklı bir din getirmediğini, bu sebeple, bütün peygamberlerin ve ümmetlerinin temelde tek bir ümmet teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Bu ümmetin ana dayanak ve birlik noktası ve onu parçalamaktan koruyacak ana dinamik Tevhid inancı, Rab olarak sadece Allah’a inanmak ve O’na ibadet etmektir. Bu ve bundan sonra gelen âyette ifade buyurulan gerçek, çok yakın lâfızlarla Mü’minûn Sûresi 52’nci ve 53’üncü âyetlerde de söz konusu edilir.

وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟ (٩٣)

93. Ne var ki, (peygamberlerden sonra) insanlar Din’de ihtilâfa düştü ve birliklerini parçaladılar. Ama şurası bir gerçek ki, her grup neticede Bize dönmektedir (ve yaptıklarından huzurumuzda hesap vereceklerdir).

فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ۪ۚ وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ (٩٤)

94. O bakımdan, kim mü’min olarak imanı istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işlerden yaparsa, onun gayreti karşılıksız kalmayacaktır. Biz, bütün gayretlerini onun lehine olarak kaydederiz.

وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ (٩٥)

95. (İnkâr ve günahlarından dolayı artık kesin dalâlet ve) helâklerine hükmettiğimiz bir halkın ise artık imana dönmesi mümkün olmadığı gibi, (yine aynı sebeplerle) yok ettiğimiz bir halkın da Bize dönmemesi ve (döndükten sonra da iman edip salih işlerde bulunmak üzere) dünyaya geri gönderilmesi de mümkün değildir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, vermeye çalıştığımız üç manâya da ihtimali olan bir âyettir.

Ayrıca, 94’üncü âyette bir toplumdan çok mü’min fert söz konusu edilirken, bu âyette bir halktan bahsedilmektedir. Bu da, bozulmanın bulaşıcı hastalık gibi yayılma eğilimli olup, fertlerin daha çok toplum içinde ve yoldan çıkmış insanlara bakarak saptıklarını, helâkin de böyle bütün toplumu, en azından toplumun çoğunluğunu içine alan bir bozulma sonucu geldiğini ima etmektedir. Bu da, toplumun ıslahının, dolayısıyla emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin ne kadar önemli olduğunu gösterir.

حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ (٩٦)

96. Nihayet bir zaman gelir, Ye’cuc ve Me’cuc’un önü açılır ve her tepeden yığın yığın akın etmeye başlarlar. (*)

~Açıklama~

(*) Ye’cuc ve Me’cuc’un bu çıkışı için bkn. Kehf Sûresi/18: 98–99, not: 32.

وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُواۜ يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ (٩٧)

97. Artık, hak olan o (Kıyamet) va’dinin gerçekleşme vakti de gelip çatmıştır; işte o zaman, hayatları boyu küfürde ısrar etmiş olanların gözleri birden donakalır. “Eyvah bize!” diye feryat ederler; “Bu ânı hiç hesaba katmıyor ve bu an sanki hiç gelmeyecekmiş gibi tam bir umursamazlık içinde davranıyorduk. Meğer biz, ne yanlış yapmış, kendimize ne yazıklar etmişiz!”

اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ (٩٨)

98. “Siz, evet siz ve Allah’ı bırakıp da taptığınız o putlar birer Cehennem odunusunuz. Hep birlikte varacağınız yer, işte orasıdır.”

لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ (٩٩)

99. O taptıkları gerçekten ilâh olsaydı oraya girmezlerdi. Ama istisnasız hepsi, orada sonsuzca kalacaklardır.

لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ (١٠٠)

100. İnim inim iniltidir Cehennem’de onları bekleyen; ve (dünyada kulaklarını Allah’ın âyetlerine kapamalarının cezası olarak) orada (kendilerine yarayacak) hiçbir şey duymayacaklardır.

اِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ (١٠١)

101. Buna karşılık, haklarında tarafımızdan va’din güzeli (Cennet, Cemâlüllah ve Allah’ın rızası) takdir edilmiş olanlara gelince, onlar Cehennem’den uzak tutulacaklardır.

لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ (١٠٢)

102. Öyle ki, onun hışırtısını bile duymazlar; (Cennet’te) canlarının çektiği nimetler içinde sonsuzca yaşayıp gideceklerdir onlar.

لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (١٠٣)

103. O en büyük dehşet (olan Sûr’a ikinci üfleyiş) bile onları tasalandırmaz. Kendilerini melekler karşılar ve “İşte, size va’d edilen gün bugündür!” müjdesini verirler.

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُۜ وَعْدًا عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ (١٠٤)

104. Gün gelir, göğü üzerine yazı yazılmış sayfaların dürüldüğü gibi dürüp kaldırırız (da, ondan ve ondaki cisimlerden eser kalmaz). Bütün varlığı baştan nasıl kolayca yaratmışsak, (yine aynı kolaylıkla Âhiret hayatı için) yeniden kurar (ve yine aynı kolaylıkla ölüleri diriltiriz). (*) Üzerimize aldığımız bir va’ddir bu. Ve Biz, neyi va’detmişsek onu mutlaka yaparız.

~Açıklama~

(*) Hiç mümkün müdür ki, kışta ölmüş, kurumuş yeryüzünü dirilten, o diriltme içinde her biri ölmüş insanları diriltmek gibi milyonlarca türde yaratığı yeniden hayata iade ederek yerin üzerine yayan ve böylece kudretini gösteren, birbirine nihayet derecede karışmış ve iç içe varlıkları hiç birini karıştırmadan ve şaşırmadan dirilterek ilminin kapsamını ortaya koyan ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini va’detmekle bütün kullarının nazarlarını ebedî saadete çeviren, bütün varlıkları başbaşa, omuz omuza, elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürerek, ayrıca birbirine yardımcı ve hizmetçi kılarak Rubûbiyetinin azametini gösteren, insanlığı kâinat ağacının en kapsamlı, en nazik ve en nazenin, en nazlı, en yalvarır bir meyvesi yaratıp Kendine muhatap kılarak her şeyi onun hizmetine koymakla da insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr u Rahîm, bir Alîm ü Hakîm, Kıyamet’i getirmesin? Haşri yapmasın ve yapamasın? Beşeri diriltmesin veya diriltemesin? O En Büyük Mahkeme’yi açmasın? Cennet ve Cehennem’i yaratamasın?

Evet, şu âlemin Mutlak Hakimi her asırda, her senede, her günde bu dar, geçici zemin yüzünde en büyük haşrin ve Kıyamet meydanının pek çok misallerini ve nümunelerini icat etmektedir. Meselâ, baharın gelmesiyle birlikte, hem de icraatını sebeplere bağladığı şu hikmet yurdunda beş-altı gün içinde sayısız denebilecek hayvanı ve bitkiyi, ağacı, çiçeği, otu hayata iade ediyor, diriltiyor, haşr u neşr ediyor ve yeri onlarla bir bayram yerine çeviriyor. Maddeten birbirinden çok az farklı, birbirine karışmış tohumcukları, o karışıklık içinde her birini kendisi olarak en küçük bir hataya, karıştırmaya imkân vermeden yeni bir hayata menşe’ yapıyor. Hiç mümkün müdür ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelsin; gökleri ve yeri yaratmış olmasın, insanı bir sayha ile haşredemesin? Haşa!

Acaba, mucizevî işler başaran bir kâtip bulunsa, harfleri ya bozulmuş veya silinmiş gitmiş milyonlarca kitabı tek bir büyük sayfa üzerinde karıştırmaksızın, hiç hata yapmadan ve tek bir harfi, kelimeyi unutmadan çok kısa bir süre içinde hafızasından yazsa, sonra da bu sayfa suya düşüp üzerindeki her şey silinip gitse, bu kâtip o kitabı yeniden yazamaz diyebilir misiniz? Veya, mucize çapında işler başaran bir hükümdarın, iktidarını göstermek veya ibret veya halkının güzel vakit geçirmesi için bir işaretle dağları kaldırdığını, memleketleri değiştirdiğini, denizi karaya karayı denize çevirdiğini gördüğünüz halde, misafirlerinin yolunun üzerine yuvarlanmış bir kayayı oradan kaldıramaz deseniz, bu bir akılsızlık olmaz mı? Yahut, bir günde, kolordu, tümen, tugay, alay, tabur, bölük, manga gibi birimleriyle birlikte çok büyük bir ordu meydana getiren, bu ordunun bütün fertlerini birbiriyle tanıştıran emsalsiz bir komutan, ordusunu eğitimden geçirdikten sonra istirahat için dağıtıp ardından tekrar toplamak istediğinde onları bir boru sesiyle toplayamayacağını iddia etmek, divanelikten başka bir şey midir? İşte, kâinatın yaratılıp, Kıyamet’le bir başka kâinata dönüştürülmesi bu misallerde olduğu gibidir ve onu Yaratan için sonsuzca kolaydır. (Sözler, “10. Söz”den)

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ (١٠٥)

105. Biz, (Levh-ı Mahfuz’da kaydedip,) Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazdık ki, yeryüzüne salih (imanlarından kaynaklanan sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha dönük işler yapan) kullarım vâris olacağı, (Kıyamet ve ona sebep olacak hadiseler öncesi) yeryüzü onlara kalacağı (gibi, Cennet arzına da onlar vâris olacaklardır). (*)

~Açıklama~

(*) Müfessirlerin çoğunluğu, burada Levh-ı Mahfuz olarak da çevirdiğimiz Zikr’in (Levh-ı Mahfuz için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13, 39, not 13; İsrâ Sûresi/17, not 10), Tevrat olduğunu belirtmişlerdir. Fakat buna Levh-ı Mahfuz diyenler de vardır ve âyet, her iki manâya da açıktır. Zebur, Hz. Davud’a inen kitaptır. Hz. Davud (a.s.), peygamberler içinde halife-peygamber olarak O’nunla yeryüzüne salih kulların mirasçı olması arasında bir münasebet elbette vardır. Meşhur Osmanlı şeyhülislâmı İbn-i Kemal, bu âyetten çıkardığı tam on tane delille, Yavuz Sultan Selim’e Mısır’ı fethedeceğini söylemiş ve fetih için teşvikte bulunmuştur. İsrail Oğulları’nda halife-peygamber olarak Hz. Davud’un mukabili, Osmanlılarda halife-sultan olarak Hz. Yavuz’dur denebilir.

Yeryüzü” olarak çevrilen ve aslı “arz” olan kelime, Kur’ân-ı Kerim’de yer yer Mısır için de kullanılır. Dolayısıyla, Hz. Yavuz’la Mısır fethi olarak gerçekleşen bu müjde, Âhir Zaman’da yeryüzü olarak gerçekleşecektir. Cenab-ı Allah (c.c.), bunu Levh-ı Mahfuz’da bir hüküm olarak kaydetmiş, sonra da Zebur’a bir âyet olarak koymuş, Kur’ân’da da tekrarlamıştır. Bu müjdenin muhatabı olan topluluğun birinci özelliği salih olması, ikinci önemli özelliği de, bundan sonraki âyette geleceği üzere âbid, yani kendilerini Allah’a ibadete adamış rabbanî insanlardan teşekkül etmesidir. Bu âyet, Nûr Sûresi 55’inci âyetle birlikte ele alındığında, manâ ve muhteva daha da açık hale gelmektedir.

Âyetin, siyakı itibariyle Cennet’e verasetten söz ettiği de söylenebilir. Bu açıdan, Zümer Sûresi 74’üncü âyetle münasebettardır ve onunla birlikte aynı gerçeğe parmak basmaktadır.

اِنَّ فِي هٰذَا لَبَلَاغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَۜ (١٠٦)

106. Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (١٠٧)

107. (Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet-i kerime, Efendimiz’in misyonunu bütün yanlarıyla ve en veciz şekilde ortaya koymaktadır. Bu misyonun biri tekvinî, diğeri dinî iki yanı vardır. Misyonunun tekvinî yanıyla Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, yaratılış ağacının hem çekirdeği hem en birinci meyvesi, dolayısıyla “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” hadis-i kudsîsinin sırrı ve bir bakıma Cenab-ı Allah’ın Rahmâniyetinin bütün varlıklara ulaşmasında en kapsamlı ve evrensel çapta ayna, tasavvufî ifadesiyle, bütün insan-ı kâmillerin üstünde İnsan-ı Kâmil veya Ekmel’dir. Dinî yanıyla, tek tek her ferdin ve fertlerden oluşan toplumların dünya ve Âhiret saadetlerine vasıta, Âhiret’te en büyük şefaat makamının sahibi, kısaca Cenab-ı Allah’ın Rahîmiyetine yine en büyük, birinci derecede ve evrensel çapta aynadır. O’nun yolu dışındaki hiçbir yol, kurtuluşa götürmez.

قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٠٨)

108. De ki: “Bana (Din adına) vahyolunan temel gerçek şudur: ‘İlâhınız, ancak tek bir ilâhtır.’ Artık, O’na tam bir teslimiyetle Müslüman olmayacak mısınız?”

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ وَاِنْ اَدْرِ۪ٓي اَقَرِيبٌ اَمْ بَعِيدٌ مَا تُوعَدُونَ (١٠٩)

109. (Rasûlüm,) her şeye rağmen yine de yüz çevirirlerse de ki: “Aynı derecede hepinize bildirilmesi gerekeni bildirdim, yapılması gereken ikazı yaptım. Fakat kendisiyle tehdit edildiğiniz o helâk, (dünyada başınızda patlayacak cezalar ve Kıyamet Günü) yakın mıdır uzak mıdır, işte onu bilemem.

اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ (١١٠)

110. “Şüphesiz ki Allah, sözün açıktan söylenenini (İslâm ve davetim aleyhinde açıktan söylediklerinizi) bildiği gibi, içinizde tuttuklarınızı, gizlediğiniz niyetlerinizi, (kurmaya niyetlendiğiniz tuzaklarınızı) da bilir.

وَاِنْ اَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى حِينٍ (١١١)

111. “Ne bileyim, size tanınan süre belki sizin için bir imtihandır ve hayattan biraz daha yararlanmanız, hakkınızdaki hükmün de tamamlanması için bir mühlet vermedir.”

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ (١١٢)

112. (Rasûlüllah,) sözünü şöyle bağladı: “Rabbim, (şu inkârcılarla aramdaki) hükmünü ver ve iki taraf için de gerçek ortaya çıksın. Rabbimiz Rahmân’dır; bunca isnat ve iftiralarınıza karşı yegâne Müsteân’dır.” (*)

(*) Müsteân, “yardımına başvurulan, kendisinden yardım istenen” demektir.

***

22. Hacc Sûresi [1/28.Ayetleri]

22. Hacc Sûresi : Genel kabul gören görüşe göre Mekke’de inmeye başlamış ve inişi Medine’de tamamlanmıştır. 78 âyettir. Sûre, Mekkeli müşriklerin inançlarındaki çelişkileri ortaya koymakta, iman etmiş olmakla birlikte Allah’a inanmanın getirebileceği birtakım zorluklara katlanmak istemeyen zayıf mü’minleri uyarmakta ve Kureyş’in Medine’de de devam eden zulüm ve tacizleri, mü’minleri Medine’de de rahatsız edip durmaları karşısında mü’minlere savaş izni vermektedir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١)

1. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabını üzerinize çekmekten sakının! (Bilin ki,) Kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir.

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَدِيدٌ (٢)

2. Onu görüp yaşayacağınız o gün, yavrusunu emzirmekte olan her anne emzirdiği yavruyu korkuyla bırakıverir ve her hamile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları, sarhoş olmadıkları halde akılları baştan gitmiş görürsün; çünkü Allah’ın azabı çok çetindir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍۙ (٣)

3. İnsanlar içinde öylesi var ki, hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışır durur ve işi gücü şer ve bozgunculuk olan her habis ve azgın şeytana tâbi olur.

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ اِلٰى عَذَابِ السَّعِيرِ (٤)

4. Şeytan hakkındaki İlâhî takdir ise şudur: Kim onu dost edinir ve kendisini onun yönlendirmesine bırakırsa, hiç şüphesiz o, böylelerini yoldan çıkarır ve doğruca Kızgın, Alevli Ateş azabına sürükler.

اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـًٔاۜ وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥)

5. Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilme konusunda şüphe içinde iseniz, (bilin ve üzerinde düşünün ki), Biz sizi başlangıçta (yeryüzünde varlığınız adına hiçbir iz yokken) topraktan yarattık (ve her birinizin maddî yaratılış menşeiniz yine topraktır); sizi sonra (baba ve anneye ait) bir(kaç) damla sıvıdan, sonra rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden, sonra dokuları kısmen belirmiş kısmen belirmemiş bir çiğnem et görünümündeki bir cisimden yarattık. İşte size (öldükten sonra dirilmenin de nasıl olabileceğini) böylece gösteriyoruz. (*) Dünyaya gelmesini dilediğimiz cenini takdir buyurduğumuz belli bir süreye kadar rahimlere yerleşik halde tutar, sonra sizi bebek olarak dünyaya çıkarır, sonra da güçlü-kuvvetli erişkenlik çağına ulaşasınız diye (size imkân tanırız). İçinizden kimi bu arada ve sonrasında vefat ettirilir ve içinizden kimi de hayatının en düşkün çağına kadar yaşamaya bırakılır ki, böyle biri, daha önce bazı şeyler öğrenmişken artık hiçbir şey bilmez hale gelir. Yine, (öldükten sonra dirilmeye bir başka delil ve onu anlamaya bir işaret olarak) görürsün ki, yer kupkurudur. Derken (bildiğiniz) o suyu ona indiririz de, yer hemen harekete geçmiş, kabarmış ve her türden göz alıcı, gönül açıcı bitkiyi erkekli-dişili bitirivermiştir.

~Açıklama~

(*) Günümüzde Embriyoloji ilminin, gelişen teknoloji sayesinde Kur’ân-ı Kerim’den 14 asır sonra büyük ölçüde ortaya çıkardığı insanın anne karnındaki yaratılış safhalarının tamamıyla ilgili olarak bkn. Mü’minûn Sûresi/23: 12–14 ve ilgili not 3.

Kur’ân-ı Kerim, çok yerde öldükten sonra dirilmeyi ilk yaratılışla kıyaslayıp, onun mümkün olduğunu ve mutlaka meydana geleceğini nazara verdiği gibi (Ör. Enbiya Sûresi/21: 104, not 25), insanın topraktan, havadan, sudan başlayıp anne karnında geçirdiği yaratılış safhalarıyla devam eden yaratılışını da öldükten sonra dirilmeye delil olarak takdim buyurur. Henüz adından bile bahsedilmezken anne karnında belli bir süre hiç de insana benzemeyen maddelerden merhale merhale yaratılan insanın var olup öldükten sonra yeniden diriltilmesi, elbette aklın nazarında çok daha kolaydır. Cenab-ı Allah için ise her şey, aynı derecede ve sonsuzca kolaydır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌۙ (٦)

6. Böyledir, çünkü Allah, evet O, Hakk’tır; (değişmez Mutlak Gerçek’tir; her sözü, her icraatı hakikattır ve belli bir gayeye yöneliktir); hiç şüphesiz O, ölüleri diriltecektir ve yine hiç şüphesiz O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧)

7. Yine şu da bir gerçek ki, Kıyamet mutlaka gelecektir: bunda en ufak bir şüphe yoktur. Ve Allah, hiç kuşkusuz kabirlerde yatan ölüleri diriltecektir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍۙ (٨)

8. Gerçek bu iken insanlar içinde öylesi var ki, Allah hakkında tartışır durur da, ne dayandığı kesin bir bilgi vardır, ne bir delil ve marifete istinat eder, ne de kalbleri ve zihinleri aydınlatan İlâhî bir Kitaba.

ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۜ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ (٩)

9. Kibirli kibirli tartışmasını sürdürür ve bütün maksadı, insanları Allah’ın Yolu’ndan saptırmaktır. (*) Böylesinin hakkı dünyada rüsvaylık olduğu gibi, Kıyamet Günü de ona o yakıcı azabı tattırırız.

~Açıklama~

(*) Keşşaf sahibi Zemahşerî, 8’inci ve 9’uncu âyette sözü edilen tartışmacının 3’üncü âyette anılan habis ve azgın şeytan(lar), aynı âyette anılan tartışmacıların ise bunlara uyanlar olduğunu kaydeder. 8’inci âyette bilhassa Cenab-ı Allah hakkında doğru fikir sahibi olabilmek için üç kaynak veya dayanaktan söz edilmektedir ki, hepsi de ilim içinde değerlendirilebilecek bilgi, delil ve/veya marifet ve İlâhî Kitap’tır. Burada “bilgi”den maksat, genel manâda, İslâm’da ilmin sebeplerinden olan akıl, sağlıklı beş duyu ve vahiyle elde edilen bilgi olabileceği gibi, sadece İlâhî Vahy’in (Kitap ve Sünnet) ışığında istidlâl (tümevarım, tümdengelim ve kıyas), muhakeme, tefekkür gibi yollarla ulaşılan sağlıklı bilgi de olabilir. Delil ve marifet olarak çevirdiğimiz hüdâ ile kalb ayağı veya tasavvufî tabirle seyr u sülûkle elde edilen kalbî marifet kastedilmiş olması mümkündür. Işık saçan (kalbleri ve zihinleri aydınlatan) Kitap ise, İlâhî Kitap’tır; son, en kâmil ve her türlü tahriften korunmuş olan Kur’ân’dır.

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ۟ (١٠)

10. “Bu azap, dünyada iken bizzat kazanıp buraya gönderdiğin günahlarının sonucudur. Yoksa Allah, kullarına asla zulmedici değildir.”

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِهِ۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِهِْ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١١)

11. İnsanlar içinde öylesi de vardır ki, Allah’a kenarından (ve dünyevî bir gaye gözeterek) ibadet eder. Bu bakımdan, beklentisi gerçekleşir de bir iyilik görürse onunla rahatlar ve sevinir. Yok, bir sıkıntı ve imtihana maruz kalırsa, yüzüstü dönüverir. Dünyasını da mahvetti, âhiretini de. İşte budur apaçık hüsran.

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٢)

12. Öylesi, Allah’ı bırakır da, (zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen, dolayısıyla) kendisine zararı da faydası da olmayacak şeylere yalvarır. Budur doğru yolun en uzağına düşme.

يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣)

13. Faydadan çok zarar getirecek kişiye (büyük bildiklerine, reislere, bir takım otoritelere) yalvarır tapınırcasına. Oysa yalvardığı o kişi, gerçekte ne fena bir efendi, ne fena bir yandaştır!

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤)

14. Halbuki Allah, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Kuşkusuz Allah, her ne dilerse yapar.

مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥)

15. Kim Allah’ın, Rasûlü’ne dünyada (şanını yüceltme ve dinini hakim kılma konusunda) ve Âhiret’te (O’nu rahmetiyle sarıp sarmalama hususunda) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, o halde hiç durmasın, (Allah’ın söz konusu yardımına, hattâ O’na Kur’ân’ı da indirmesine engel olmak için) elinden ne geliyorsa yapsın: o kadar ki, bir yolunu bulup göğe çıksın, nefessiz kalıncaya kadar uğraşıp didinsin ve baksın bakalım, kurduğu tuzaklar bir işe yarıyor ve gayzını yatıştırmaya yetiyor mu?

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦)

16. İşte böyle (bir kin, gayz ve muhalefet karşısında) Biz Kur’ân’ı, manâ ve muhtevası açık ve her biri birer delil âyetler halinde indiriyoruz. Gerçek şu ki Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِـِٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧)

17. (Allah Rasûlü’ne ittiba ile) Allah’a gerektiği şekilde iman etmiş bulunan mü’minlerle, Yahudi olanlar, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecusîler ve bir de (herhangi bir semavî dinle münasebeti olmaksızın) Allah’a şirk koşanlar: şüphe edilmesin ki Allah, Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir. Allah, her şeye hakkıyla şahittir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet-i kerime, din noktasında temelde üç gruptan söz etmektedir. Bunlardan birinciler, gerçek ve makbul iman sahipleridir ki, Allah Rasûlü’ne imanla, bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettiği Hak Din’e, yani İslâm’a tâbi, dolayısıyla da bütün peygamberlerin gerçek mirasçılarıdırlar.

İkinci grupta dört alt grup yer almaktadır: İsrail Oğulları içinde, dinleri aslında hak dinken sonradan onu bir ırk dini haline getiren ve o dinin itikadında, kitabında ve şeriatında değişiklik yaparak, imanı makbul mü’minler olmaktan uzaklaşanlar. Kuzey Irak’ta yaşayan ve kendilerini Hz Yahya’ya nisbet edenler ya da Hz. Şit ve İdris’e mensup addeden ve genellikle gök cisimlerine tapan Sabiîler.

Hz. İsa gibi beş büyük rasûlden birine tâbi olmakla birlikte, zamanla birtakım bâtıl itikatlara saparak şirke düşen ve Din’in dünya hayatını düzenleyen hükümlerini ise neredeyse bütünüyle ortadan kaldıranlar. Bir de, kendilerini Zerdüşt’e mensup addeden, biri hayır veya ışık, diğeri şer veya karanlık tanrısı olarak iki tanrı kabul eden ve ateşe tapar hale gelenler.

Bunlardan Yahudi ve Hıristiyanları Kur’ân-ı Kerim Kitap Ehli olarak kabul eder. Sünnet’le sabit ve Sahabe uygulaması olarak Sabiî ve Mecûsîler de Kitap Ehli kabul edilmiştir ki, bu âyet, esasen bunu ortaya koymaktadır.

Âyette din bakımından üçüncü grubu oluşturanlar olarak anılanlar, her ne kadar Kitap Ehli içinde Tevhid’i şirke dönüştürmüş olanlar da bulunmakla birlikte, herhangi bir İlâhî Kitaba bağlı olmayan, yaratıcı bir ilâha inansalar da, genellikle putlar şeklinde müşahhaslaştırdıkları daha başka pek çok ilâh ve ilâhe edinen müşriklerdir. Allah, Kıyamet Günü bu grupların her biri hakkındaki hükmünü verecek ve onları birbirinden ayıracak, dünyada her grup inancında ve yolunda kendini haklı bulsa da, haklı gerçekten kimlermiş o gün ortaya çıkacaktır.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ۩ (١٨)

18. Görmez misin ki göklerde bulunan bütün şuurlu varlıklar ve yerdeki her şuurlu varlık, ayrıca güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlar içinde de bir çoğu Allah’a secde etmektedir? (*) İnsanlardan bir çoğu hakkında da azap hükmü kesinleşmiştir. Allah kimi zelil ederse, onu aziz edecek kimse yoktur. Kuşkusuz Allah, her ne dilerse yapar. (**)

~Açıklama~

(*) İnsanlar, yerdeki şuurlu varlıklar içine dahilse de, onların ayrıca anılmasının sebebi, insan dahil bütün varlıkların, dünyaya gelişleri, hayatta kalışları, hayatta kendilerini sınırlayan kanunlar, ölümleri, anne–baba, kabile, ırk, renk ve fizikî yapılarının tayini ve vücutlarının çalışması gibi bütün tekvinî yönlerden Allah’ın takdir ve hükümlerinin dışına çıkamayıp, dolayısıyla O’na secde, yani tam bir teslimiyet halinde olmasıdır. Buna karşılık, insanlar içinde bir çoğu da, Allah’ın dinine, şeriatına uyar, hayatını O’nun koyduğu kaidelere göre yaşar. Bu da, onların iradî ve şuurlu secdesidir.

(**) Allah, dilemesinde ve icraatında mutlak manâda hür olmakla birlikte, insanlar ve cinler gibi irade sahibi şuurlu varlıklarla ilgili hükümlerinde bu varlıkların iradî tercihlerini nazara alır. Bu konuda, A’râf Sûresi’nin 128’inci âyeti ile, Enbiyâ Sûresi’nin onu tefsir eder mahiyetteki 105’inci âyeti güzel bir misal teşkil etmektedir.

A’râf Sûresi’nin 128’inci âyetinde yeryüzünün Cenab-ı Allah’a ait olup, Allah’ın ona kulları içinden dilediklerini vâris kılacağı beyan buyurulurken, Enbiyâ Sûresi’nin 105’inci âyetinde Allah’ın yeryüzüne salih kullarını vâris kılacağı ifade edilmekte, yani Allah’ın yeryüzünün nihaî vârislerini olmasını dilediği kulların salih kullar olduğu açıklanmaktadır.

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْۘ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَمِيمُۚ (١٩)

19. Bunlar, (Allah’a secde eden ve O’na secde etmeyi reddeden) birbirine muhalif iki gruptur. (Her biri içinde farklı yaklaşımlara sahip olanlar bulunmakla birlikte,) Rabbileri hakkında çekişip durmaktadırlar. O’nu inkâr ederek veya O’na şirk koşarak küfürde diretenler için Ateş’ten elbiseler kesilip biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar sular dökülür.

يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ (٢٠)

20. O sularla, vücutları içinde bulunan her şey (bütün organları), bu arada derileri bile eritilir.

وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١)

21. Onlar için, ayrıca demirden kamçılar ve topuzlar vardır.

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ۟ (٢٢)

22. Bunalmışlık içinde ne zaman Ateş’ten çıkmaya teşebbüs etseler gerisin geriye onun içine itilirler ve “Tadın o yakıcı azabı!” denir kendilerine.

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۜ وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٢٣)

23. Buna karşılık Allah, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları ise (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O cennetlerde altından bilezikler ve incilerle bezenirler. Orada elbiseleri de ipektendir. (*)

~Açıklama~

(*) Benzer bir manâ ve ifadeler için bkn: Kehf Sûresi/18: 31, not 17.

وَهُدُٓوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِۗ وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَمِيدِ (٢٤)

24. Onlar, sözlerin en pak ve en güzeline (*) (inanmaya, onu söyleyip onu ilan etmeye) yönlendirilmiş ve Hamîd (her türlü hamd ve övgüye lâyık) Olan’ın yoluna hidayet edilmişlerdir.

~Açıklama~

(*) Yani o mü’minler, Lâ ilâhe illallah’a inanma, onu söyleme ve ilan etme, ayrıca zikir, tesbih, hamd, tekbir gibi yollarla Allah’ı zıkretme, Din’i tebliğ etme ve Kur’ân okuma gibi ancak güzel ve pak sözleri söylemeye yönlendirilmişlerdir ve onlar, boş, manâsız ve lüzumsuz konuşmalardan uzak tutulmuşlardır.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِۜ وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِاِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ۟ (٢٥)

25. Kendileri kâfir oldukları gibi, başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyanlara, bu arada, ister Mekke içinde ister taşrada oturuyor olsunlar inanan bütün insanlar için ibadet yeri olarak tayin buyurduğumuz Mescid-i Haram’ı mü’minlerin ziyaret etmelerine mani olanlara gelince: kim orada böyle zulüm ve haksızlıkla hak ve adaletten sapmaya kalkışırsa, öylesine pek acı bir azap tattırırız.

وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْـًٔا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِفِينَ وَالْقَٓائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (٢٦)

26. Halbuki vaktiyle İbrahim için o Beyt’in yerini bir ibadet mahalli olarak tayin buyurduğumuz zaman şöyle emretmiştik: “Bana hiçbir şeyi hiçbir şekilde ortak tanıma ve Evimi, O’nu tavaf edecekler ve orada elpençe huzurumda ibadete duracaklar, rükûa varıp secde edecekler için maddî-manevî her türlü kirden tertemiz tut.”

وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍۙ (٢٧)

27. Ve bütün insanlar içinde Hacc’ı ilan et ki, gerek yaya, gerekse dünyanın dört bir köşesinden yola çıkan ve yolculuktan zayıf düşmüş develer üzerinde sana gelsinler.

لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ فِ۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْاَنْعَامِۚ فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْبَٓائِسَ الْفَقِيرَۘ (٢٨)

28. Gelsinler de, Hacc’da kendilerini bekleyen (bütün manevî, içtimaî, iktisadî) faydaları müşahede etsinler. Ayrıca, Allah’ın onlara rızık olarak bahşettiği kurbanlık hayvanları belli günlerde mutlaka Allah’ın adını anarak kurban etsinler. O hayvanların etlerinden kendiniz yediğiniz gibi, darda kalmışlara ve fakirlere de yedirin.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 54 kez okundu