20. Tâ-Hâ Sûresi [ 85-135]
قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ (٨٥)
85. Allah, “Ama bil ki,” buyurdu, “sen ayrıldıktan sonra kavmini (imanın kalblerine tam oturmamış olması sebebiyle) bir imtihana maruz bıraktık. Samirî, onları (içlerinden pek çoğunu) yoldan çıkardı.” (*)
~Açıklama~
(*) Maalesef Peygamberlerle ilgili ve onlar hakkında düşünülemeyecek bazı yakışıksız hadiselere yer veren Kitab-ı Mukkaddes’te (Çıkış, 32: 4, 24) altın buzağı heykeli yapıp, İsrail Oğulları’nı saptıranın Hz. Harun olduğu kaydedilmektedir. Oysa Hz. Harun (a.s.), risalet görevinde Hz. Musa’ya ortak ve yardımcı büyük bir rasûldür. Kur’ân-ı Kerim ise doğruyu haber vermekte ve buzağıyı yapanın Samirî isimli biri olduğunu bildirmektedir. Kur’ân’da Samirî, belirlilik takısıyla es-Samirî şeklinde geçmektedir. Gerek bu takı, gerekse kelimenin sonundaki nisbet ‘y’si, onun bir isimden çok, bir kabile veya yer nisbeti olduğu intibaı vermektedir. Yani Samirî, Samarya adlı bir şehir ve kabileye ait biri olabilir. Her ne kadar oryantalistler, Samarya (Samiriye) adlı şehrin M.Ö. 925’te İsrail krallığının başşehri olarak kurulduğundan hareketle Kur’ân’a ve Peygamberimiz’e dil uzatmaya kalksalar da, bizzat Kitab-ı Mukaddes, Samiriye’nin Kral Omri tarafından Şemer adlı birisinden alınmış bir tepe olduğunu ve şehrin bu tepe üzerine kurulduğunu kaydeder (1 Krallar, 16: 24). Samirî, buradan biri olabileceği gibi, Hz. İbrahim zamanında Irak’ta yaşayan Sümerlerden daha sonra Mısır’a göçmüş biri de olabilir. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim’den iki nesil sonra Hz. Yusuf zamanında Mısır’da hükmeden Hiksoslar, Suriye’den göç etmişlerdi. Samirî’nin gerçek adının Harun olması ve daha sonra İsrail Oğulları’nın ve Tevrat yazarlarının bunu Hz. Harun ile karıştırmış olmaları da mümkündür. Kur’ân, Hz. Harun gibi bir rasûlü böyle bir isnattan temizleyerek, Kitap Ehli’ne yardımcı olmaktadır. Kaldı ki, Kitab-ı Mukaddes, bir yandan buzağı yapma işini Hz. Harun’a yüklerken, başka yerlerde ise kendisiyle çelişmektedir.
Çıkış 32: 27–28’de Hz. Musa’nın Levililere buzağıya tapma gibi “korkunç günahı” işleyenlerin hepsini öldürmelerini emrettiği ve 3000’e yakın insanın öldürüldüğü kaydı vardır. Ayrıca, yine Kitab-ı Mukaddes’e göre Hz. Musa, kavminin bağışlanması için Rab’be müracaat ederek, “Lütfen günahlarını bağışla, yoksa yazdığın kitaptan adımı sil!” demiş, Rab ise, “Kim (buzağıya taparak) bana karşı günah işlediyse onun adını sileceğim.” buyurmuştur (Çıkış, 32: 32–33).Aynı Kitab-ı Mukaddes, Sayılar 18: 5–7’de, Rab’bin Hz. Harun’la konuştuğunu ve Ma’bed’in korunması ve hizmetini ebediyen O’na ve oğullarına verdiğini belirtmektedir. Demek oluyor ki, Hz. Harun’un ismi kitaptan silinmemiştir; o halde O, buzağıya tapma günahından sorumlu değildir.
فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهِ غَضْبَانَ اَسِفًاۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًاۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي (٨٦)
86. Musa, oldukça kızgın ve üzüntülü olarak halkına döndü. “Ey halkım,” dedi, “Rabbiniz size, (dünya ve Âhiret saadetiniz adına Tevrat’ı vermek ve çevresini bereketlerle donattığı o mübarek topraklara sizi yerleştirmek gibi) güzel bir va’dde bulunmadı mı? Sizden ayrılışımın üzerinden uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizden ağır bir cezaya müstahak olup onun üzerinize inmesini mi diliyorsunuz da, bana olan sözünüzden hemen caydınız?”
قَالُوا مَٓا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْنَٓا اَوْزَارًا مِنْ زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ (٨٧)
87. “Biz,” dediler, “sana verdiğimiz sözden, bizzat kendimizden kaynaklanan iradî bir tasarrufla caymadık. Fakat üzerimizde o topluluktan (Mısırlılardan) kalma ziynet eşyaları vardı ve bunlar bize yük oluyordu. Onları bıraktık. Samirî de eritmek için onları ateşe attı.”
فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ (٨٨)
88. Samirî, sonra o ahali için böğürmesi olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı ve kendisine destek olanlarla birlikte, “Aslında ilâhınız budur, Musa’nın ilâhı da budur, fakat O unuttu ve başka ilâh aramaya çıktı.” dediler.
اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟ (٨٩)
89. Acaba hiç görmüyorlar mıydı ki, o buzağı heykeli, kendilerine mukabele için tek bir söz bile söyleyemiyordu; –o halde, ilâh diye kendisine dua ettiklerinde dualarına nasıl karşılık verebilecekti?– zarar ve fayda adına da hiçbir güce sahip değildi ki, ne onlardan bir zararı savabilsin, ne de onlara en küçük bir fayda sağlayabilsin.
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهِ۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُونِي وَاَط۪يعُٓوا اَمْرِي (٩٠)
90. Kaldı ki, Harun kendilerini uyarmıştı da: “Ey halkım,” demişti, “bakın, bu heykel ile bir imtihana maruz bırakıldınız. Hiç kuşkusuz sizin Rabbiniz, Rahmân’dır; O, çok merhametli ve bağışlayıcıdır; dolayısıyla gelin bana uyun ve emrime itaat edin.”
قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى (٩١)
91. “Musa yanımıza dönünceye kadar onun (buzağının) karşısında boyun büküp tapınmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” dediler.
قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ (٩٢)
92. Musa dönünce, (kardeşi Harun ile halkı arasında geçenlerden habersiz, kardeşine çıkıştı ve) “Harun!” dedi, “onları sapmış gördüğünde sana ne engel oldu da,
اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْرِي (٩٣)
93. “Benim yolumca gitmedin? Yoksa emrime karşı mı geldin?” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Musa (a.s.), Tûr’a çıkmadan önce Hz. Harun’u kavmi içinde vekil bırakmış ve O’na, “Kavmim içinde vekilim olarak kal ve daima ıslahçı olup onları güzelce yönet; sakın ha, bozguncuların yoluna uyma!” diye tembihte bulunmuştu (A’râf Sûresi/7: 142).
قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِيۚ اِنِّي خَشِيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي (٩٤)
94. Harun, “Ey anamın oğlu!” dedi, “lütfen sakalımdan ve başımdan tutup da beni böyle sarsıp durma. (Bir defa, bu topluluk beni bir hiç yerine koydu ve linç edip öldürmeye kalktı. Sonra, olup bitene kesin bir müdahalede bulunmaktan sakındım. Çünkü) ‘İsrail Oğulları arasına tefrika soktun; sözümü de dinlemedin!’ demenden korktum.” (*)
~Açıklama~
(*) Daha önce de ifade edildiği gibi (meselâ: A’râf Sûresi/7, not 32; Hicr Sûresi/15, not 10; Meryem Sûresi/19, not 1) Kur’ân-ı Kerim, bir hadiseyi değişik yerlerde anlatırken, o hadisenin o yerde ele alınan konuyla alâkalı kısmını nakleder. Dolayısıyla, halkının buzağı heykeline tapmaya başlaması karşısında Hz. Musa’nın Hz. Harun’a tepkisini naklederken, burada konunun işlenişi ve onunla verilmek istenen ders gereği sadece Hz. Harun’un, “‘İsrail Oğulları arasına tefrika soktun; sözümü de dinlemedin!’ demenden korktum.” sözü verilmektedir. Bu, Hz. Harun’un başka bir şey yapmadığı manâsına gelmez. O, A’râf Sûresi’nde (âyet: 150) buyurulduğu üzere, Tevhid’e karşı girişilen bu ihtilâli önlemek için elinden geleni yapmış, o kadar ki kavmi, üzerine çullanmıştı ve O’nu neredeyse linç edip öldürecekti. Ama Hz. Harun’u (a.s.) daha fazla ileri gidip, bu ihtilâli bütünüyle bastırmaktan asıl men eden, İsrail Oğulları arasında çıkabilecek ve geri dönülmesi imkânsız bir tefrika idi. Böyle bir tefrikanın çıkmaması için kardeşini bekledi; zaten kardeşi belli bir süre için gitmişti. Buradan, bir topluluk içinde tefrikanın ne kadar zararlı olduğunu anlıyoruz.
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ (٩٥)
95. Musa, bu defa Samirî’ye dönerek, “Nedir bu yaptığın korkunç şey?” dedi.
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي (٩٦)
96. Samirî, “Ben,” diye cevap verdi, “onların göremedikleri bir şeyi fark ve idrak ettim de, Elçi’nin izinden bir avuç dolusu (toprak) aldım ve onu (ateşteki ziynet eşyalarının üzerine) attım. Böyle yapmayı nefsim bana hoş gösterdi.”
قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا (٩٧)
97. “Terket burayı!” dedi Musa, “Bundan sonra tek başına vahşî gibi bir hayat yaşayacak ve kimseye karışmayacaksın; sana yaklaşacak olana da hastalıklarından dolayı ‘Bana dokunma!’ diyeceksin. Hem senin için asla kaçıp kurtulamayacağın bir ceza daha var. Bak şu karşısında boyun büküp tapındığın ‘ilâh’ına! Biz onu yakacak, sonra un-ufak edip denize savuracağız.” (*)
~Açıklama~
(*) Başkalarının görmeyip de Samirî’nin gördüğünü, fark ve idrak ettiğini ve Elçi ile Elçi’nin izinden aldığını iddia ettiği şey konularında farklı mütalâalarda bulunulmuştur. Görüşlerin üzerinde toplandığı üç ana nokta şudur: Samirî, Hz. Cebrail’i at üzerinde görmüş ve o atın izinden bir avuç toprak alıp, içinde ziynet eşyalarının eridiği ateşe atmıştır. Yaptığı buzağı heykeli bundan dolayı ses vermiştir. Ebû Müslim İsfahanî’nin Fahreddin Razî ve günümüzde Muhammed Esed tarafından da kabul gören görüşüne göre ise, Samirî elçi Hz. Musa’nın dininden biraz “almış”, fakat bu dinde başkalarının göremediği bazı hususların güya yanlış olduğunu görmüş, sonra o dinden kabul ettiğini de atmıştır. Mevdûdî gibi müfessirler, bu görüşü haklı olarak şiddetle eleştirirler. Âyetin zahirî manâsını almaya mani bir durum söz konusu değilse, mecaza gidilmez. Kaldı ki, böyle bir yorum son derece zorlama bir yorumdur.
Merhum Mevdûdî ve Seyyid Kutup, Samirînin maden eritme ve ondan heykel yapma gibi sanatlarda mahir biri olduğunu, Elmalılı Hamdi Yazır’ın da katıldığı üzere, yaptığı buzağı heykelinde bıraktığı boşluklardan giren hava sayesinde ona böğürme gibi bir ses verebildiğini, İsrail Oğulları’nı bilerek saptırdığını ve Hz. Musa karşısında da, “Ben, onların göremedikleri bir şeyi fark ve idrak ettim de, Elçi’nin izinden bir avuç dolusu (toprak) aldım ve onu (ateşteki ziynet eşyalarının üzerine) attım.” şeklinde yalan uydurduğunu, ilgili âyetin Kur’ân’ın bunları ondan naklinden ibaret bulunduğunu belirtirler.
- Bu görüş, diğerlerinden çok daha makul bir görüş olmakla birlikte, burada şu nokta üzerinde durmak gerekmektedir:
İsrail Oğulları, halkının çiftçi olması hasebiyle sığıra da tapılan eski Mısır’da sığıra tapmadan çok etkilenmişlerdi. Bu etkiyi Kur’ân-ı Kerim, buzağı heykeline tapma konusunda, “buzağı (sevgisi) kalblerine içirilmişti” şeklinde ifade buyurur (Bakara Sûresi/2: 93). Ayrıca, puta tapma veya putlardan ilâhlar edinme duygusu ve temayülü de taşıyorlardı ki, bu da, Mısır’dan çıkışlarında çölde yol alırlarken rastladıkları bir kavimde puta tapıldığını gördükleri anda Hz. Musa’dan, “Nasıl şunların birtakım ilâhları varsa bizim için de öyle bir ilâh tayin et!” (A’râf Sûresi/7: 138) şeklindeki isteklerinde ortaya çıkmıştı. Bundan başka, kavmin içinde paraya, ziynete ve altına düşkün olanlar da çoktu. Ziynet eşyalarından yapılan buzağıya tapma meselesinde bu husus da ayrıca önemlidir.
İkinci olarak, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin parmak bastığı üzere, bazı insanlarda cinlerle münasebet, medyumluk gibi hususiyetler ve kabiliyetler mevcuttur. Bunlar, diğerlerine harika gibi görünebilecek bazı işler ortaya koyabilirler ve yaptıkları işleri abarttıkları gibi, onlara fizik ötesi bir unsur da eklemeyi ihmal etmezler. Kaldı ki Cenab-ı Allah (c.c.), bazılarını bu başarılarından gelen kibir, gurur ve nefsaniyetleri sebebiyle o başarıyı, hattâ bazı harika işlerini onlar için bir helâk vasıtası yapar ki, buna istidrac denmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, buzağı meselesinin İsrail Oğulları için bir fitne olduğunu beyan buyurmaktadır. Samirî, gerçekten Hz. Cebrail’i (a.s.) görmüş olsun veya olmasın, Elçi ile ister Hz. Musa’yı (a.s.) ister Hz. Cebrail’i kastetmiş olsun, “Ben, onların göremedikleri bir şeyi fark ve idrak ettim de, Elçi’nin izinden bir avuç dolusu (toprak) aldım ve onu (ateşteki ziynet eşyalarının üzerine) attım.” demekle, kendisinde vehmettiği veya gerçekten sahip bulunduğu bazı kabiliyetlere ve muvaffak kılındığı bir işe böyle bir esrar ve manevîlik süsü vermek istemiş olabilir. (En doğruyu Allah bilir.)
اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذِي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا (٩٨)
98. “(Ey halkım!) Sizin ilâhınız ancak Allah’tır, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.”
كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْرًاۚ (٩٩)
99. (Ey Rasûlüm,) işte sana daha önce geçmiş önemli hadiselerden bir kısmını anlatıyoruz. Şurası bir gerçek ki, sana tarafımızdan (ikaz, irşad, ilim, ayrıca inanç, ibadet, ahlâk ve davranış düsturları ihtiva eden) bir kitap verdik.
مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْرًاۙ (١٠٠)
100. Kim ona sırt dönerse, hiç şüphesiz Kıyamet Günü bütün vücuduna taşıması mümkün olmayan bir yük yüklemiş olacaktır.
خَالِد۪ينَ فِيهِۜ وَسَٓاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ حِمْلًاۙ (١٠١)
101. Sonsuzca kalacaklardır (vücutlarını kuşatmış) o azap yükünün içinde. Kıyamet Günü onların payına düşecek bu yük ne fena bir yüktür!
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًاۚ (١٠٢)
102. O gün Sûr’a üflenecek ve Biz o gün, hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçluları yorgunluk ve susuzluktan gözleri morarmış ve kör bir halde haşredeceğiz.
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْرًا (١٠٣)
103. O halin dehşeti içinde aralarında fısıldaşır ve içlerinden bir kısmı, “Dünyada olsa olsa on gün kadar kaldınız.” der.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ اِذْ يَقُولُ اَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْمًا۟ (١٠٤)
104. Aralarında konuştukları hususu Biz elbette çok daha iyi biliriz. İçlerinde doğruya daha yakın gören ve düşünenler, “Hayır, belki sadece bir gün kaldınız!” diye karşılık verirler.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًاۙ (١٠٥)
105. (Rasûlüm,) sana Kıyamet Günü dağların ne olacağını sorarlar. Onlara de ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.
فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًاۙ (١٠٦)
106. “Neticede yeryüzünü terkedilmiş bir düzlüğe çevirecek.”
لَا تَرٰى فِيهَا عِوَجًا وَلَٓا اَمْتًا (١٠٧)
107. Orada artık ne iniş ne yokuş, ne çukur ne tümsek görürsün.
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْسًا (١٠٨)
108. O gün herkes, (Hakk’ın) davetçisine hiç yalpa yapmadan, sağa sola sapmadan, mecburi teslimiyet halinde ve mecburi bir yönde tâbi olur. Rahmân’ın azamet ve kudreti karşısında bütün sesler kısılmıştır ve duyacağın sadece bir hışıltıdır.
يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا (١٠٩)
109. O gün, Rahmân’ın kendilerine şefaat izni verdiği ve sözlerinden razı olduğu kimselerden başkasına şefaat yetkisi verilmez ki, (umdukları herhangi bir) şefaatin faydası olsun.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا (١١٠)
110. Allah, bütün kullarını gelecekte ve o Yargı Günü’nde neyin beklediğini ve onların dünyadaki bütün hallerini ve ne yapıp ne söyledikleri dahil bütün geçmişlerini bilir, (bilir de, bazılarına bazıları hakkında şefaat etme yetkisi verir); o (kul)lar ise, (bunu bilmedikleri gibi,) bilme kapasiteleriyle Allah’ı da asla kavrayamazlar.
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِۜ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا (١١١)
111. Bütün yüzler, ezelî-ebedî mutlak Hayat Sahibi ve varlığı hem Kendinden, hem de kendi kendine Kaim Olan’a tam bir teslimiyet içindedir. Ve her kim (en büyük) zulüm (olan şirk) yüküyle gelmişse, gerçekten hüsrana uğramıştır.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا (١١٢)
112. Kim de tam inanmış bir mü’min olarak doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapmışsa (en azından farz hükümleri yerine getirmişse), böyle biri ne haksızlığa uğrama korkusu taşıyacaktır, ne de mükâfatından mahrum bırakılma korkusu.
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ اَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا (١١٣)
113. Görüldüğü gibi, Biz bu Kitabı Arapça bir Kur’ân olarak indiriyor ve onda tehdit ve uyarılarımızı çeşitli yönleriyle, farklı açılardan ve farklı üslûplarla serdediyoruz. Ta ki, (insanların) Bize karşı kalbleri saygıyla dolsun, şirkten, küfürden ve itaatsizlikten sakınsınlar ve böylece azabımızdan korunsunlar; ve ta ki bu Kur’ân, onlar için her defasında ayrı bir ikaz ve uyarma dersi olsun.
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰٓى اِلَيْكَ وَحْيُهُۘ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا (١١٤)
114. Mutlak Hükümdar, Mutlak ve Değişmez Hak olan Allah ne yücedir! (Rasûlüm,) bu Kur’ân’a ait olarak gelen her bir vahyin sana okunması henüz tamamlanmadan onu ezberlemek için tekrar etmekte aceleci davranma ve “Rabbim, benim ilmimi, (bilhassa Kur’ân’ı ve Sen’in muradını idrakimi) artır!” diye dua et.
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا۟ (١١٥)
115. Doğrusu, daha önce Âdem’e de bir ahd vermiş (ve bir ağaca yaklaşmasını yasaklamıştık). Fakat O, ihmalde bulundu; kendisini o an için yeterince sabırlı, (bununla birlikte günaha karşı da ısrarlı) bulmadık.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلِيسَۜ اَبٰى (١١٦)
116. Bir vakit de meleklere, “(ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve O’na yeryüzünün halifeliği vazifesinde yardımcı olmaları manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurmuştuk da, hepsi secde etmiş, ama (cinlerden olan) İblis etmemişti. Emre itaatsizlikte diretmişti o.
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى (١١٧)
117. Biz de, “Ey Âdem!” buyurduk, “Bu İblis, senin ve eşin için tehlikeli ve hilesi çok bir düşmandır. Bu bakımdan, dikkat edin ki, cennetten çıkarılmanıza sebep olmasın, yoksa ihtiyaçlar içinde koşturur durur, bedbaht ve perişan olursun.
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرٰىۙ (١١٨)
118. “Cennette senin için açlık çekmek de yok, çıplak kalmak da.
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُ۬ا فِيهَا وَلَا تَضْحٰى (١١٩)
119. “Orada susuzluk da çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcaklığına da maruz kalmayacaksın.!”
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى (١٢٠)
120. Fakat şeytan Âdem’e vesvese verdi ve “Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?” dedi.
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ (١٢١)
121. Âdem ve eşi, şeytana kanarak kendilerine yasaklanan ağaçtan yediler de, edep yerleri (ve bütün beşerî hususiyetleri) kendilerine açılıp belli oluverdi ve oraları cennet yapraklarıyla hemen örtmeye giriştiler. Âdem, Rabbisinin emrine tâbi olmadı ve bu sebeple yaptığında isabet kaydetmedi.
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى (١٢٢)
122. Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabûl buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى (١٢٣)
123. Âdem ve eşine, “İnin oradan!” dedi: “(şeytan da dahil), hepiniz inin; artık birbirinize düşmansınız (ve bu şekilde bir hayat süreceksiniz.) Bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) safî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse,) artık o ne yolu şaşırır, ne de (yolculuğu süresince ve yolun sonunda) bedbaht olur.” (*)
~Açıklama~
(*) Âyet 115’den itibaren ana hatlarıyla verilen hadiseler ve gerçekler hakkında bkn. Bakara Sûresi/2: 30–39; not 31–44; A’râf Sûresi/7: 11–27, not 2-4.
Burada ek olarak şu birkaç noktayı belirtmeliyiz: Cennette Âdem’e ve eşine yapılan yasak teşriî bir yasak değil, tekvinî bir yasak ve hayatları adına irşadî bir tembih idi. Çünkü âyetlerden bu yasaklardaki önemli bir hikmetin acıkmama, susamama, çıplak kalmama ve güneşte yanmama, yani dünya hayatının zorluklarını çekmeme, yasağa uymamanın karşılığının da yanma, acıkma, susama, çıplak kalma ve güneşte yanma, yani dünya hayatının zorluklarına mahkûmiyet olduğunu anlıyoruz.
İkinci olarak, âyetler, insan için ebediyet arzusunun karşı cinse ve çocuklara karşı duyulan sevgi ve tutku ile, dünya saltanatının yeme, içme ve güneşten korunma ihtiyaç ve tutkularının önünde geldiğini ve insan için en büyük bir kayma noktası olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu ebediyet arzusu, insanlarda çok defa tehlikeli bir şekilde dünya adına tûl-i emel, yani hiç ölmeyecekmişçesine dünyevî hedefler taşıma olarak ortaya çıkmaktadır.
Üçüncü olarak, âyetler, Hz. Âdem’in seçilmesini ve tevbesinin kabulünü işlediği hatanın hemen peşinden zikretmekle, O’nun hakkında bir an için bile olsa zihin ve kalblerimizde menfi bir düşünce meydana gelmesine imkân tanımadığı gibi, işlenen bir hata veya günahtan hemen sonra tevbe edilmesi gerektiğini de ima buyurmaktadır.
Dördüncü olarak, daha önce yukarıda kaydedilen notlarda da ifade edildiği gibi, İblis, cennetten kovulmasından sonra artık şeytan olarak anılmaktadır. O’nun cennetten kovulması Hz. Âdem’den öncedir. Bakara Sûresi’nde “İnin!” fiilinin muhatabı çoğul, yani iki kişiden fazla iken, burada tesniye (ikil)dir. Dolayısıyla burada inme emri öncelikle Hz. Âdem ve Hz. Havva’yadır. “Hepiniz inin!” denilmekle de, emrin muhataplarına şeytanla birlikte ihtimal Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın kendilerinden gelecek soyları da dahil edilmektedir. Âyetlerde ifade edilen birbirine düşmanlık, Kur’an-ı Kerim’de pek çok âyette ifade olunan (ör: Fâtır Sûresi/35: 6) şeytanın insana düşmanlığı ve insanın da onu düşman kabul etmesi gerektiği olduğu gibi, insanlararası düşmanlıklar da olsa gerektir.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Kitab-ı Mukaddes, yasaklanan ağaçtan yeme işinde birinci derecede Hz. Âdem’i değil, Hz. Havva’yı sorumlu tutar (Tekvin, 3: 1–6). Ona göre, Hz. Havva Hz. Âdem’i kandırmıştır. Bundandır ki kadın, Yahudi ve Hıristiyan dünyada uzun asırlar lânetli ve erkekleri yoldan çıkaran bir varlık olarak görülmüştür. Oysa Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda Hz. Havva’yı suçlayan tek bir ifade yoktur. Şeytan Hz. Âdem’e yaklaşmıştır ve öyle anlaşılıyor ki, Hz. Havva, Hz. Âdem’e uymuştur. Bu da bir gerçeğe işaret etmektedir ki, tarihte de, sanılanın aksine genellikle erkekler, kendilerinin olduğu gibi kadınların da sapmalarından sorumlu olmuşlar, kadınlar onlara bağlı kalmışlardır ve insanları saptırma adına kadınları kullananlar da yine erkekler olmuştur.
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَاِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى (١٢٤)
124. Buna karşılık, kim Benim Kitabıma sırt döner ve Beni anmaktan uzak durursa, böylesi için dar, sıkıntılı ve gerçek manâsından yoksun bir hayat vardır ve Biz onu Kıyamet Günü de kör olarak diriltip, duruşmaya öyle alırız.
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِ۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا (١٢٥)
125. “Rabbim,” der, “ben gözleri görür biri iken, neden beni kör olarak diriltip buraya aldın?”
قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَنَسِيتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى (١٢٦)
126. “Öyledir;” buyurur Allah, “âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları nasıl unutup bir kenara bıraktıysan, bugün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.”
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى (١٢٧)
127. İşte, kendilerine verilen her türlü kabiliyeti ve hayatlarını israf edip haddi aşkın davranan ve Rabbisinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Âhiret azabı, (dünyadaki azaptan da, kabir azabından da) elbette daha çetin ve çok daha devamlıdır.
اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟ (١٢٨)
128. Onlardan önce gelip geçmiş ve bugün meskenleri arasında dolaştıkları (onca zalim) nesilleri helâk etmiş olmamızda mı kendileri için bir ders, bir hidayet sebebi teşkil etmiyor? Hiç kuşkusuz bunda heva ve heveslerinin yönlendirmediği gerçek akıl sahipleri için büyük ibretler, önemli mesajlar vardır.
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ (١٢٩)
129. Eğer Rabbin tarafından insan ve toplumların hayatı için daha önce verilmiş bir hüküm (*) ve tayin buyurulmuş bir vâde olmasaydı, elbette hak ettikleri azap onları çoktan yakalamış olurdu.
~Açıklama~
(*) Âyet-i kerimede sözü edilen hüküm, Hz. Âdem (a.s.) hz. Havva ile birlikte cennetten çıkarıldığı zaman ifade buyurulan hükümdür: “(Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” (A’râf Sûresi/7: 24)
فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى (١٣٠)
130. (Rasûlüm), şu halde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et (namaz kıl). Gecenin bazı vakitlerinde ve yine gündüzün de bazı saatlerinde tesbihte bulun. Umulur ki, Allah’ın senin hakkındaki her türlü tasarrufunu gönül rahatlığıyla karşılar ve O’nun senin için takdir buyurduğu her birinden hoşnut olacağın nimetleriyle tam doygunluğa ve sana has rıza mertebesine erersin.
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى (١٣١)
131. Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya hayatının süsünden ibaret olan geçimliklere gözün kaymasın. Biz, bununla onları imtihan ediyoruz. Rabbinin senin üzerindeki nimeti ve sana Âhiret’te vereceği rızık, hem çok daha hayırlı, hem de çok daha devamlıdır.
وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًاۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى (١٣٢)
132. Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah’a ulaşan) takvadadır.
وَقَالُوا لَوْلَا يَأْتِينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُولٰى (١٣٣)
133. Müşrikler, “(Şu peygamberlik iddia eden zat, iddiasını ispat için) bize Rabbisinden bir mucize getirse ya!” diyorlar. Kendilerine, (hem de ümmî bir zat vasıtasıyla iman, ibadet ve makbul bir hayatla ilgili ancak) önceki semavî kitaplarda yer alan gerçekleri ihtiva eden ve (önceden gelip geçmiş ve peygamberlerinden mucize isteyen kavimlerin başlarına gelenleri de) açıklayan bir belgenin (Kur’ân) gelmiş olması, onlar için yeterli değil midir?
وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى (١٣٤)
134. Eğer (kitap ve peygamber göndermeden) onları aslında hak ettikleri bir felâketle helâk edecek olsaydık, bu takdirde “Rabbimiz, ne olurdu bize bir rasûl gönderseydin de, biz böyle rezil–rüsvay olmadan önce Sen’in âyetlerine uysaydık!” derlerdi.
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى (١٣٥)
135. (Rasûlüm,) de ki: “Herkes, gelecek adına bir beklentinin içinde; madem öyle, beklemeye devam edin! Kim düz yolda imiş ve kim beklentilerini doğru çıkaracak bir yol takip ediyormuş, elbette yakında bileceksiniz.”
***
21. Enbiyâ Sûresi [1/78.Ayetleri]
21. Enbiyâ Sûresi : 112 âyetten oluşan bu sûre, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın risaletinin Mekke döneminin sonlarına doğru inmiştir. Tâ-Hâ Sûresi’nin sonunda ifade buyurulan “düz yol”un nasıl bir yol olduğunu açıklar. Mekkeli müşriklerin İslâm’ın inanç esaslarına olan itirazlarını cevaplandırır ve bu aynı inanç esaslarını tebliğ eden önceki peygamberlerin hayatlarından kesitler sunar. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın tebliğ buyurduğu Din’in iman, ibadet, ahlâk, hattâ ferdî ve içtimaî hayat prensipleri açısından diğer peygamberlerin tebliğ ettikleri dinden farklı olmadığını, dolayısıyla bu Din’in, Allah tarafından insanlık için her zaman seçilmiş Din olduğunu beyan buyurur. Ayrıca, peygamberlerin çeşitli ızdırapları ve bu ızdıraplarının nasıl giderildiği anlatılarak Peygamber Efendimiz teselli buyrulur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ (١)
1. İnsanlar için hesap verme vakti yaklaştı, (*) fakat onlar, halâ koyu bir gaflet ve umursamazlık içinde dalmış gidiyorlar.
~Açıklama~
(*) Kıyamet’in ne zaman kopacağının kesin bilgisi ancak Allah’a aittir; o, her zaman ve beklenmedik bir anda gelebilir. Eğer “Bu âyetin indiği günden bu yana asırlar geçti fakat halâ bu yakın zaman gelmedi.” denecek olursa, bu takdirde, insanlığın, bilhassa dünyanın ömrü açısından bu zamanın hiç de uzun bir zaman olmadığını belirtmek isteriz. İkindi vaktinde bir insan, akşam yakındır derse, elbette o doğruyu söylemiştir. Ayrıca, her insan için hesap öldüğü anda başlar ve ölüm ise, insana başka her bir hadiseden daha yakındır.
مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ (٢)
2. Ne zaman onlara kendilerini uyarmak ve aydınlatmak için yeni bir vahiy gelse, onu sadece bir oyun ve eğlence tavrı içinde dinlemektedirler.
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذِينَ ظَلَمُواۗ هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣)
3. Kalbleri de geçici zevklere dalıp gitmiş. Ayrıca, (Allah’a şirk koşmakla en büyük zulmü işleyen o) zalimler, aralarında gizliden gizliye fısıldaşıp (rasûlümüz hakkında), “O da sizin gibi bir beşer, şimdi göz göre göre bir büyüye mi kapılacaksınız?” demektedirler.
قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤)
4. (Rasûlümüz ise) şöyle diyor: “Rabbim, gökte olsun yerde olsun söylenen her sözü bilir. O, Semî‛ (her şeyi Hakkıyla İşiten)dir; Alîm (her şeyi Hakkıyla Bilen)dir.”
بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَأْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ (٥)
5. (Kur’ân’ı nasıl bir kaynağa atfedecekleri konusunda kafaları iyice karışmışlık içinde,) “Yok yok,” dediler, “(bu bir büyü değil;) bu, olsa olsa karmakarışık rüyalardan ibaret bir şey. Hayır hayır, peygamberlik iddia eden o zat, onu kendisi uyduruyor. Hayır, öyle de değil, o zat, galiba bir şair. Şair de değil diyelim, eğer gerçekten peygamberse, daha önce gönderilmiş olan peygamberler gibi o da bir mucize gösterse ya!”
مَٓا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦)
6. Ama (mucize göstermiş bulunan) o önceki peygamberlerin neticede helâk ettiğimiz kavimlerinden hiç birisi (kendilerine gösterilen mucizeden sonra) iman etmemişti ki, (şimdi bunlar iman etsin)!
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا ،نُوحِي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧)
7. (Rasûlüm,) Biz senden önce de peygamber olarak ancak kendilerine vahiyde bulunduğumuz erkekler gönderdik. (Ey müşrikler ve daha başkaları,) eğer bu konuda bilginiz yoksa, (Ehl-i Kitap âlimleri başta olmak üzere) ilim ehline, (bilhassa vahye dayalı bilgiye sahip olanlara) sorun.
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ (٨)
8. O peygamberleri yeme–içme ihtiyacı olmayan birer bedenden ibaret kılmadık ki, (herkes gibi onlar da yiyip içmesin); sonra onlar ölümsüz de değildiler.
ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩)
9. Onlara (yardım ve zafer va’dettik); (*) va’dimizde durduk ve hem onları hem de beraberlerinde bulunan ve kurtulmalarını dilediğimiz mü’minleri kurtardık; (kendilerine verilen hayat, akıl ve kabiliyetler gibi bütün sermayeleri boşa harcayıp) haddi aşkın davrananları ise helâk ettik.
~Açıklama~
(*) Bu va’d için bkn: Yunus Sûresi/10: 103; Sâffât Sûresi/37: 171–173.
لَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ (١٠)
10. (Ey Mekke halkı ve ey bütün insanlar!) Şimdi de size öyle bir kitap indiriyoruz ki, onda (dünya ve Âhiret saadetiniz adına) uymanız gereken bütün kaideler yer aldığı gibi, bütün şerefiniz de ona uymakta yatmaktadır. Buna rağmen, yine de düşünüp akletmeyecek misiniz?
وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا اٰخَرِينَ (١١)
11. Biz, halkı (Allah’a şirk koşmakla) en büyük zulmü işlemiş ve kendilerine yazık etmiş nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra yerlerinde başka topluluklar var ettik.
فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ (١٢)
12. Ne zaman ki hak ettikleri cezanın bir baskın şeklinde gelmekte olduğunu hissettiler, işte o zaman bir bozgun halinde beldelerinden kaçmaya durdular.
لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ (١٣)
13. “Hayır, kaçmayın! Dönün o içine gömülüp şımardığınız refah ve konfora, o meskenlerinize(!) Dönün ki, bakarsınız, fakirler ve ihtiyaç sahipleri bir şey istemek için başınıza üşüşür, size bir şey danışmak, bir şey sormak için gelenler olur..(!)”
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (١٤)
14. “Eyvahlar olsun!” dediler, “Ne yaptık biz! Kendimize yazık ettik; biz gerçekten zalimlermişiz!”
فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ (١٥)
15. Onları ekin gibi biçip bir kül yığını haline getirinceye kadar bu feryatları sürüp gitti.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (١٦)
16. Biz göğü, yeri ve aralarında bulunan her şeyi oyun ve eğlencemiz olsun diye yaratmadık.
لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ اِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ (١٧)
17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, (sizi de kâinatı da yaratmadan) onu Kendi katımızda edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (١٨)
18. Biz, asla boş şeylerle uğraşmayız. Bilakis hakkı bâtılın tepesine indiririz de, hak onun beynini parçalar ve bâtılın hemen canı çıkıverir. Buna rağmen (Allah, yaratılış, hayat, insan ve kâinat hakkındaki) boş düşünce ve nitelemelerinizden dolayı yazık size!
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ (١٩)
19. Göklerde ve yerde kim ve ne varsa hepsi Allah’a aittir. Ve O’nun nezdinde bulunan (melekler), O’na ibadeti asla gurur meselesi yapmadıkları gibi, ibadetten de yorulup usanmazlar.
يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ (٢٠)
20. Gece ve gündüz, usanmadan, ara vermeden Allah’a tesbihte bulunur, (O’nun, ortakları olma, anlamsız iş yapma gibi her türlü kusur ve hususiyetten mutlak manâda uzak bulunduğunu ilan ederler).
اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ (٢١)
21. Yoksa o müşrikler, göklerden ümitlerini kesip, bu defa yerden birtakım ilâhlar edindiler de, onlar mı ölüleri diriltip yerden kaldıracaklar?
لَوْ كَانَ فِيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٢٢)
22. Oysa Allah’tan başka göklerde ve yerde ilâhlar bulunmuş olsaydı, onlardaki denge ve düzen bozulur, her şey karmakarışık olurdu. Öyleyse, Arş’ın Rabbi olan (gökleri ve yeri yaratıp onları mutlak idaresi altında tutan) Allah, Kendisiyle ilgili olarak uydurdukları, (kâinatın tedbir ve idaresinde ortakları bulunmak gibi) her türlü nitelemeden mutlak manâda uzaktır.
لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ (٢٣)
23. O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz; ama onların ilâh edindikleri şuurlu varlıklar yaptıklarından sorumludur ve sorguya çekileceklerdir. (Şu halde bunlar, nasıl ilâh olabilirler?)
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِيۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٤)
24. Demek O’ndan başka ilâhlar edindiler ha! (Rasûlüm,) de onlara: “Madem öyle, haydi delillerinizi getirin. İşte, benimle birlikte olanların uydukları Kur’ân ve işte benden öncekilerin tâbi oldukları Kitaplar. (Bunların hepsinde yazılı olan, Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığıdır.)” Ama onların çoğu, ilimle alâkası olan ve dolayısıyla gerçeği yanlıştan ayırt edebilecek seviyede insanlar değildirler; bu sebeple de ondan yüz çeviriyorlar.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوحِ۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ (٢٥)
25. Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona, “Ben’den başka ilâh yoktur, öyleyse yalnız Bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım.
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ (٢٦)
26. Buna rağmen, bazıları da kalkıp “Rahmân bir çocuk edindi!” iddiasında bulunmaktadır. O, böyle bir şeyden mutlak manâda uzaktır. (Onların evlât dedikleri melekler,) O’nun ikram ve takdirine mazhar olmuş kullarıdır.
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (٢٧)
27. Ancak O’nun söylediklerini söyler, O’nun sözünün üzerine söz katmazlar ve sadece O’nun emriyle işler, ancak O’nun emrini yerine getirirler.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (٢٨)
28. O, onların yaptıklarını da, yapmakta olduklarını ve yapacaklarını da bilir; onlar, ancak O’nun razı olduğu mü’min kulları hakkında şefaatte bulunabilir, (onlar için bağışlanma diler ve dua eder)ler; (yoksa müşriklerin iddia ettikleri gibi, Allah katında onlar hakkında şefaatte bulunacak değillerdir). Hepsi de, O’na duydukları derin saygı ve tazim sebebiyle kalbleri tir tir titrer.
وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنِّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِهِ فَذٰلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ۟ (٢٩)
29. İçlerinden biri kalkıp da, “Allah’ın yanısıra ben de ilâhım!” diyecek olsa, ona vereceğimiz ceza Cehennem’dir. Biz, hadlerini bilmeyip de O’na ortak olmaya kalkan zalimleri böyle cezalandırırız.
اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ (٣٠)
30. (Kâinatın idaresini başka ilâhlara taksim eden) o küfredenler düşünüp nazara almazlar mı ki, göklerle yer kendi içlerinde dürülmüş, bitişik bir halde idi de, Biz onları birbirinden ayırdık. Canlı olan her şeyi de ‘su’dan meydana getirdik. (*) Bu gerçek karşısında halâ iman etmeyecekler mi?
~Açıklama~
(*) Kur’ân, sonsuzca derin manâ katmanlarına sahip olup, hemen her seviyeden her ilim erbabına bu katmanlardan birini sunar. Meselâ, “göklerle yerin bitişik halde iken açılması ve her canlının sudan yaratılması”, âyete lâfzı açısından bakan bir ilim adamına şu manâyı verir: Gök berrak, bulutsuz, yer kuru ve hayatsız, herhangi bir şey bitirmesi mümkün olmayan bir halde iken Cenab-ı Allah (c.c.), göğü yağmurla, yeri yeşilliklerle açıp, ikisi arasında bir tür evlilik ve telkihle bütün canlıları o sudan yaratmıştır. Yani suyu, bütün canlıların çift çift yaratılmasında bir sebep kılmıştır. Bu öyle bir Kadîr-i Zülcelâl’in işidir ki, yer O’nun küçük bir bostanı ve göğün yüzünün örtüsü olan bulutlar O’nun bu bostanında bir süngerdir. İşte o ilim adamı, bu manâyı anlar ve Allah’ın kudretinin sonsuzluğu önünde secde eder.
Âyet, araştırmacı bir ilim adamına şu manâyı sunar: Başlangıçta gök ve yer şekilsiz birer küme, menfaatsiz âdeta birer yaş hamur, herhangi bir şey bitirmeye elverişli olmayan birer madde iken, Allah onları açıp yaydı; her birine güzel bir şekil, faydalı birer suret verip, onları pek çok yaratığına menşe’ etti. Bu ilim adamı da, Allah’ın bu evrensel hikmeti karşısında hayran olur.
Yeni zamanın bilim adamı ise, bu âyetten şunu anlar: Güneş sistemini oluşturan gezegenler, başlangıçta bir gaz bulutu, açılmamış bir hamur şeklinde iken Hz. Allah (c.c.), o hamuru açtı. Bu gaz kütlesi, çok süratli hareketle soğumaya yüz tuttu ve Allah, ona verdiği hareketin süratiyle o hamurdan gezegenler şeklinde parçalar kopardı ve her birini yerine yerleştirdi. Yerin üzerine toprak sererek, gök tarafından yağmur yağdırarak, güneşten ışık serperek dünyayı şenlendirip bizleri içine koydu. Bilim adamı bunu görür, başını tabiat bataklığından çıkarır ve “Bir ve ortaksız olan Allah’a iman ettim.” der.
Bu âyetin bilim adamlarına sunduğu bir diğer manâ da şudur: Kâinat baştan adına esir denilen, (bazılarınca da hidrojen –ki, bilindiği gibi suyun iki temel maddesinden biridir– olarak kabul edilen) çok şeffaf ve akıcı bir madde halinde idi. Allah, bu maddeyi atomlara menşe’ yapıp, her şeyi de bu atomlardan yaratarak, yine bu esir okyanusuna yerleştirdi. (Sözler, “25. Söz”, 515–516)
وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣١)
31. Yer, hareketiyle insanları sarsmasın diye orada sağlam kazıklar (dağlar) var ettik ve şaşırmadan seyahat edip, hedeflerine varabilmeleri için geniş yollar açtık.
وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًاۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ (٣٢)
32. Gökyüzünü de (hem şeytanlara, hem de çökmeye karşı) korunmuş bir tavan kıldık. Böyle iken (o inanmayanlar, gökyüzünde varlığımızı, birliğimizi, mutlak ve ortaksız hakimiyetimizi apaçık gösteren) bunca delili halâ görmek istemiyor, halâ onlardan yüz çeviriyorlar.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٣٣)
33. O’dur geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan; (güneş ve ay gibi, gök cisimlerinin) her biri, kendi yörüngesinde yüzüp durmaktadır. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân’ın kullandığı ve “yüzme, suda akıp gitme” manâlarına gelen SeBeHa ve CeRâ (Ya-Sin Sûresi/36: 38) fiilleri, içinde gök cisimlerinin hareket ettiği fezanın bir boşluktan ibaret olmadığını ve akışkanlığı itibariyle su gibi, fakat ondan çok daha şeffaf bir madde ile dolu olduğunu akla getirmektedir ki, Bediüzzaman bunun esir olduğunu ısrarla belirtir ve feza için “semâ okyanusu” tabirini kullanır.
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ (٣٤)
34. (Rasûlüm), senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Gerçek bu iken, sen öleceksin de, (iştiyakla senin ölümünü bekleyen) o inkârcılar ebedî mi kalacaklar?
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (٣٥)
35. Her nefis, ölümü tatmaya mahkûmdur (ve dolayısıyla bir gün) onu mutlaka tadacaktır. (*) Sizi, gerçek değeriniz nedir ortaya çıksın diye şerler ve hayırlar arasında imtihan ediyoruz. Zaten Bize dönme yolundasınız ve neticede huzurumuza getirileceksiniz.
~Açıklama~
(*) Nefis, Kur’ân’da en çok kullanılan manâsıyla zat, yani şahsın kendisi demektir ki, bu anlamda Kur’ân’da Cenab-ı Allah için de geçer: Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne (Nefsi’ne) karşı gelmekten sakındırır (Âl-i İmran Sûresi/3: 28); “Bende ne var ne yoksa, Sen hepsini bilirsin; fakat ben Sen’de (Sen’in Nefsin’de) olanı bilemem.” (Mâide Sûresi/5: 116) Nefsin ikinci manâsı, insanda maddî hayatın kaynağı olan cevher, yani bir anlamda maddî, ayrıca hayvanî hayatın esası olan boyutuyla ruhtur, candır: O zalimleri, (canlarını almakla vazifeli) melekler, yakalarına yapışmış ve “Çıkarın canlarınızı (nefislerinizi)!” diye bağırdıkları demde, ölümün şiddetleri içinde kıvranırken bir görsen! (En’âm Sûresi/6: 93).
Üçüncü manâsıyla nefis, maddî/dünyevî hayatın esası olarak, bu hayatın ihtiyaçlarını duyan, zevklerini tadan ve insanı bu zevklere, bu ihtiyaçları gidermeye teşvik eden, bir manâda kötülükleri de emreden cevherdir: Nefis, daima ve ısrarla kötülüğü emreder (Yusuf Sûresi/12: 53). Bu nefis, sürekli terbiye gördüğü takdirde, insanı devamlı kötülüğe, şehvetlere çeken nefis olmaktan, artık imanda, Allah’ın rızasında tatmin bulmuş nefs-i nâtıka olmaya yükselebilir: “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak!” (Fecr Sûresi/89: 27–28).
Nefis, bir diğer manâsı ve belki de bütün bu manâları içine alacak şekilde, insan için kullanıldığında mahiyet-i insaniyedir: Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan (onunla aynı tür ve mahiyetten) de eşini yaratarak, bu ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. (Nisâ Sûresi/4: 1)
وَاِذَا رَاٰكَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًاۜ اَهٰذَا الَّذِي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ (٣٦)
36. O küfürde diretenler, seni gördükleri zaman seninle alay ediyor, “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan adam?” diyor (ve sahte ilâhlarına söz edilmesine tahammül gösteremiyorlar). Ama (kendilerini yaratıp besleyen, merhametle sarıp sarmalayan) Rahmân’ın anılmasına dayanamıyor, O’nun Kitabını inkâr ediyor (ve bunu bir suç olarak görmüyorlar).
خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ سَاُر۪يكُمْ اٰيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ (٣٧)
37. İnsan, acelecilik karakteriyle yaratılmış (gibi acelecilik gösterir). (O bakımdan, “Kendisiyle tehdit edildiğimiz şu azap ne zaman?” diye alaylı alaylı soruyorlar.) Şu anda onu Ben’den hemen istemeyin, nasıl olsa yakında size o azabı göstereceğim.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٨)
38. Ama onlar yine de, “Bu tehdidin vakti ne zaman? Doğru sözlüyseniz, (gösterin artık şu azabı!)” diye söylenmekten geri durmuyorlar.
لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٣٩)
39. O küfürde ısrar edenler, Ateş’i yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları, üstelik ondan kurtulma adına hiçbir yardım da görmeyecekleri zamanı keşke bir bilselerdi!
بَلْ تَأْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٤٠)
40. Azap, başlarında ansızın patlayıp onları öyle bir şaşırtacak ki, yerlerinde mıhlayacak. Artık ne onu savmaya güçleri yetecek, ne de kendilerine ondan kurtulma adına bir süre tanınacaktır.
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (٤١)
41. (Ey Rasûlüm!) Şurası bir gerçek ki, senden önce de nice rasûllerle alay edildi. Fakat alay konusu yaptıkları hakikatler, kendisine karşı uyarılıp da istihza ile karşıladıkları azap, maskaralıkla Rasûlleri küçük düşürmeye çalışanların üzerine çöküp, onları mahvetti.
قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ (٤٢)
42. De ki: “Eğer gece veya gündüz size azap göndermek istese, sizi o Rahmân’a karşı kim koruyabilir? Bu apaçık gerçek ortada iken, O’na yönelecekleri yerde, Rabbilerinin kitabından yüz çeviriyorlar.
اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ (٤٣)
43. Ne o, yoksa akılları sıra Biz’den başka kendilerini savunup koruyacak ilâhları mı var? İlâhlaştırdıkları o varlıkların bizzat kendilerine bile yardımları olmadığı gibi, Biz’den de görecekleri hiçbir dostluk, hiçbir yakınlık yoktur.
بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ (٤٤)
44. Gerçek şu ki Biz, o müşriklere de, babalarına da geçimlikler verdik; öyle ki, başlarına bir şey gelmeden uzun asırlar emniyet içinde yaşadılar. (Şu anda kendilerini aldatan da bu.) Ama Bizim (ilim, irade ve kudretimizle) yerde tasarrufta bulunup, onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? (*) Böyle iken, onlar nasıl galip olabilir?
~Açıklama~
(*) Yerin etrafından eksiltilmesi konusunda bkn: Ra’d Sûresi/13: 41, not 14.
قُلْ اِنَّمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ (٤٥)
45. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Ben sizi başka bir şeyle değil, ancak (kendisinde hiçbir şüphe olmayan) vahiyle ve ona dayanarak uyarıyorum; fakat sağırlar uyarıldıkları zaman kendilerine yapılan çağrıyı duyamazlar ki, uyarının tesiri olsun.”
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٤٦)
46. Ama şurası kesin ki, onlara Rabbinin azabından bir esinti bile dokunsa, (*) “Eyvahlar olsun! Biz ne yaptık böyle! Kendimize yazık ettik; biz, gerçekten zalimlermişiz!” derler.
~Açıklama~
(*) Bediüzzaman hazretleri (r.a.), bu cümleyi, Kur’ân-ı Hakîm’in eşsiz belâgatının örneklerinden biri olarak zikreder. Çünkü cümlenin her bir parçası, her bir kelimesi, birbiriyle omuz omuza manâya tam hizmet etmektedir. Şöyle ki: Âyet-i kerime, azabın ağırından sakındırmak için en hafifini haber vermekte ve kullanılan bütün kelimeler, bu hafifliği ifade etmektedir. Şart edatı “sa” (in), şart, dolayısıyla ihtimal manâsı verdiğinden azlık ifade eder. Dokunma, değme manâsındaki messe, esinti manâsındaki nefha, “nekâl” gibi daha ağır ceza belirten bir kelime değil de cezanın hafifini ifade eden azap (azâb) ve rahmet, merhamet ifade eden Rabbin (Rabbike) kelimelerinin her biri azlık, hafiflik belirtmekle, manâya katkıda bulunur. (Sözler, 484–485; İşârâtü’l-İ’câz, 36–37)
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِبِينَ (٤٧)
47. Kıyamet Günü ortaya o güne has tam doğru ve hassas terazileri koyar ve insanların dünyada iken yaptıklarını tartarız da, kimseye en küçük bir haksızlıkta bulunulmaz. Hardal danesi ağırlığınca da olsa yapılan her işi tartıya koyarız. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّقِينَۙ (٤٨)
48. Doğrusu Biz, Musa ve Harun’a Furkan’ı (hakkı bâtıldan ayıran Kitabı) verdik ve onu baştan sona bir ışık ve öğüt kaynağı kıldık, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar için;
اَلَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ (٤٩)
49. Ki onlar, Kendisini görmedikleri halde Rabbilerine karşı tam bir saygı duyup tazim gösterirler ve yine onlar, Kıyamet’ten de korkup titrerler.
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟ (٥٠)
50. İşte bu Kur’ân da, şimdi indirmekte olduğumuz kutlu ve her bakımdan bereket yüklü, öğüt kaynağı bir kitaptır. Hal böyle iken, siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَۚ (٥١)
51. Andolsun, (Musa ve Harun’dan da) önce İbrahim’e, (O’ndaki kalb safiyeti, niyet duruluğu ve Tevhid’e tam bağlılığı sebebiyle) gerçeğin bilgisini vermiştik. Biz, O’nu her bakımdan çok iyi biliyorduk.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هٰذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِ۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ (٥٢)
52. Atasına ve kavmine, “Nedir bu heykeller ki, böyle ibadet kastıyla karşılarında boyun eğip duruyorsunuz?” demişti.
قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ (٥٣)
53. “Biz” dediler, “atalarımızı da onlara tapar bulduk.”
قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٥٤)
54. İbrahim, “Doğrusu şu ki,” diye cevap verdi, “nasıl siz, evet bizzat sizler nasıl apaçık bir sapkınlık içinde iseniz, atalarınız da öyle bir sapkınlık içinde imiş.”
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ (٥٥)
55. “Şimdi senin şu söylediğin gerçek mi, yoksa sen şaka mı ediyorsun?” dediler.
قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ (٥٦)
56. “Şaka ne demek?” dedi İbrahim: “Gerçek şu ki Rabbiniz, göklerin ve yerin onları yaratıp belli bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Rabbidir. Ve ben, bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim.”
وَتَاللّٰهِ لَاَكِيدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ (٥٧)
57. İbrahim, “Allah’a yemin olsun,” diye karar verdi, “siz dönüp gittikten sonra putlarınıza öyle bir oyun oynayacağım ki!”
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ (٥٨)
58. Sonra da o putların hepsini paramparça etti, yalnız halkın en büyük kabul ettiği putu bıraktı ki, dönüp gelsinler (ve durumu ondan öğrensinler)!
قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٥٩)
59. Halk, tapınağa gelip de putları paramparça görünce, “Kimdir bunu ilâhlarımıza reva gören? Her kimse, şüphesiz o zalimin teki olmalı!” diye bağrıştılar.
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُٓ اِبْرٰهِيمُۜ (٦٠)
60. İçlerinden bazıları, “Bir gencin onları diline doladığını işitmiştik,” dediler, “adı İbrahim olan bir genç!”
قَالُوا فَأْتُوا بِه۪ عَلٰٓى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ (٦١)
61. “Öyleyse,” dedi diğerleri, “getirin O’nu halkın önüne; (bakarsınız suçunu itiraf eder de,) aleyhinde şahit olurlar!”
قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰهِيمُۜ (٦٢)
62. “Söyle bakalım İbrahim,” dediler, “sen misin ilâhlarımıza bunu yapan?”
قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَبِيرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ (٦٣)
63. “Kim bilir, belki o yapmıştır,” dedi İbrahim, “işte şu büyükleri. Eğer konuşurlarsa, putların kendilerine sorun!”
فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ (٦٤)
64. Bunun üzerine, gerçeğe uyanan vicdanlarına yöneldiler ve (her biri kendi içinde itirafta bulunup) dediler: “Biziz, evet (en büyük yanlışı ve haksızlığı yapan) asıl zalim biziz!”
ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ (٦٥)
65. Ne var ki, ardından (kendilerini küfre iten aynı sebeplerle) yeniden serkeşliklerine, eski hallerine dönüp İbrahim’e, “Sen de pekalâ bilirsin ki, bunlar konuşmaz!” diye çıkıştılar.
قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْۜ (٦٦)
66. “İyi de,” dedi İbrahim, “o zaman siz Allah’ı bırakıp da, size en küçük bir faydası olmayan ve zarar verme gücü de bulunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?
اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٦٧)
67. “Yuh size ve Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeylere! Halâ düşünüp akletmeyecek misiniz?”
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (٦٨)
68. “Yapmanız gereken bir şey varsa, yakın O’nu ve ilâhlarınıza sahip çıkın!” dediler.
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَۙ (٦٩)
69. Biz de, “Ey ateş!” buyurduk, “İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyette üç güzel noktaya parmak basılmaktadır:
Birincisi: Ateş dahi, diğer tabiî sebepler gibi kendi kendine, kendi tabiatıyla değil, Allah’ın emri altında hareket etmekte ve Allah ona “Yakma!” dediğinde yakmamaktadır. Dolayısıyla, her şey gibi bütün sebepler de Allah’ın emrine bağlıdır.
İkincisi: Ateşin bir derecesi vardır ki, soğukluğuyla yakar. Cenâb-ı Hak (c.c.), Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe “Serin ol” buyurmakla, “İbrahim’i sıcaklığınla yakma!”, “Selâmet ol!” buyurmakla da, “soğukluğunla yakma” diye emretmiştir. Nasıl kış soğukluğuyla yakarsa ve nasıl Cehennem’de de böyle soğukluğuyla yakan bir ateş varsa, bunun gibi ateşin de soğukluğuyla yakan derecesi vardır. Ateşin “nâr-ı beyzâ (beyaz ateş)” denilen (ve günümüzde buzdolaplarının soğutma sisteminin ortaya koyduğu) bu derecesi, sıcaklığı çevresine neşretmez. Bunun yerine çevresindeki sıcaklığı kendisine çeker ve çevresini âdeta dondurur.
Üçüncüsü: Nasıl Cehennem ateşinin sıcaklık ve soğukluğuyla yakıcı tesirini önleyecek iman gibi manevî bir madde ve İslâmiyet gibi bir zırh varsa, dünyada ateşin yakmayacağı ve onun tesirini önleyecek maddî bir madde de vardır. Nasıl ateş, Hz. İbrahim’in vücudu gibi gömleğini de yakmadıysa, insanlar ateşe karşı böyle bir gömlek yapabilirler. İşte âyet, buna da işaret buyurmakta ve bu konuda beşeri teşvik etmektedir. (Sözler, “Yirminci Söz”, 342)
Burada şu hususu da belirtmek gerekiyor ki, ciddî bir meal çalışması yapmış olmasına rağmen, maalesef pek çok şahsî ve Kur’ân’a ters düşen tevcih ve tercihlerinin yanısıra, mucizeleri de mümkün olduğunca mecazî açıdan ele alıp inkâra çalışan merhum Muhammed Esed, Hz. İbrahim’in ateşe atılmadığını da iddia etmekte ve tefsir kitaplarına bunun Talmud’dan geçtiğini ileri sürmektedir. Oysa çok kere hadiselerin ana noktalarını verip, aradaki ayrıntıları akla havale eden Kur’ân-ı Kerim, bu âyetlerde bu konuda itiraza imkân bırakmayacak derecede açıktır.
Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atılmamış olsaydı, ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” demenin ne manâsı olurdu? Açık bir usul kaidesi olarak, hakikî manâ denilen lâfzın birinci derecedeki manâsını almaya bir engel yoksa mecaza gidilmez. Oysa Esed, mucizeleri, ayrıca şeytan ve Âhiret’le ilgili pek çok gerçekleri sürekli mecazî ele almakta ve malesef kabulü imkânsız yorumlarda bulunmaktadır.
وَاَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ (٧٠)
70. İbrahim’i tuzağa düşürmek istediler, fakat Biz onları öyle bir hüsrana uğrattık ki, (asıl tuzağa düşenler kendileri oldular).
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا اِلَى الْاَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ (٧١)
71. O’nu ve (kendisine iman etmiş bulunan) Lût’u bütün insanlar için kutlu ve feyizli kıldığımız (Şam-Filistin) diyarına ulaştırdık ve böylece (o kâfirlerin elinden) bütünüyle kurtardık.
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ (٧٢)
72. O’na ayrıca İshak’ı, üstelik bir de (torun olarak) Yakub’u ihsan ettik. Ve hepsini, her zaman sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapan kimseler kıldık.
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَاِيتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَۙ (٧٣)
73. Onları emrimiz ve yönlendirmemizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine hep hayırlı işler yapmayı, bütün şartlarına uyarak, vaktinde ve aksatmadan namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar, kendilerini Bize ibadete adamış kullarımızdı.
وَلُوطًا اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَۙ (٧٤)
74. Lût’u da (bu önderlerden kıldık ve) kendisine manevî sahada hakimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırtedebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik; iğrenç işler yapan memleket halkından da kurtardık O’nu. Gerçekten o halk, kötülüğe batmış ve bütünüyle yoldan çıkmış bir güruhtu.
وَاَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ۟ (٧٥)
75. Onu rahmetimizle sarıp sarmaladık da. Doğrusu O, daima meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapan seçkinlerdendi.
وَنُوحًا اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِۚ (٧٦)
76. Nuh’u da (söz konusu önderlerden kıldık). O, (İbrahim’den ve Lût’tan da) önce yaşamış ve Bize yakarmıştı. Biz de, yakarışını kabul buyurup, O’nu ve ev halkıyla birlikte kavminden de kendisine iman ederek gerçek ve has ailesi içine dahil olanları o çok büyük âfetten kurtarmıştık.
وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعِينَ (٧٧)
77. Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa karşı yardım etmiştik O’na. O topluluk da gerçekten kötülüğe batmış bir güruhtu ve bu yüzden hepsini suda boğmuştuk.
وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَۙ (٧٨)
78. Davud ve Süleyman da önderlerdendi. Hani bir defasında ikisi birlikte telef edilen bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü bir başkasının tarlasına dalıp, ekinleri telef etmişti. Biz de, bütün peygamberlerin hükümleri gibi, o anda mahkemede olup biten her şeye de şahittik.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal