27. Neml Sûresi [39-93]
قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَمِينٌ (٣٩)
39. Cinler içinde en güçlü–kuvvetlilerden biri, “Şimdi sen, toplantıyı bitirip de makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Şüphesiz bunu yapacak güçteyim ve bana güvenebilirsin, söylediğimi yaparım!” dedi.
قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي۠ لِيَبْلُوَنِ۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ (٤٠)
40. Kitap’tan hususî bir bilgiye sahip olan zat ise, “Ben, onu sana daha gözünü kırpmadan getiririm!” dedi. Süleyman tahtı yanıbaşına konmuş görünce, “Bu, Rabbimin bir lütfudur. Karşılığında şükür mü edeceğim, yoksa (öyle bir lütfu kendimden bilip) nankörlük mü yapacağım diye beni sınıyor. Kim şükrederse, ancak kendi iyiliğine olarak şükreder. Kim de nankörlükte bulunursa, şurası bir gerçek ki, Rabbim mutlak servet sahibidir ve kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; lütuf ve keremi pek boldur.” (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, Sebe’ Melikesi’nin tahtının, birkaç bin kilometre uzaktan Hz. Süleyman’ın sarayına bir anda getirilme mucizesini söz konusu etmektedir. Onu getiren kim olursa olsun, şüphesiz bu hadise, Hz. Süleyman’ın bir mucizesi idi. Bir peygamber–melik ve dolayısıyla günahsız olan Hz. Süleyman (a.s.), elbette en küçük bir zulüm işlemez ve buna müsaade etmezdi. Dolayısıyla ülkesinin tamamında adaletin gerçekleşmesi, olup bitenlerden ve halkının halinden haberdar olabilmesi için, bütün ülkesini ve herkesi aynı anda görüp gözetleyebilecek bir kabiliyete sahip kılınmalıydı. Allah da O’na, rüzgâra binip seyahat etmesi, mü’min–kâfir bütün cinleri emrinde kullanması gibi mucizelerin yanısıra, cisimlerin bile aynen veya görüntüsü ile nakledilmesi mucizesini de bahşetmişti.
Eğer biz, Allah’a dayanır ve bize verilen kabiliyetler diliyle O’na müracaatta bulunursak, eğer inanç, düşünce ve davranışlarımız O’nun hem kâinattaki, eşya ve hadiselerdeki, hem de vahiyle bildirdiği Din’deki kanunlarına uygun olursa, bu takdirde dünya da bizim için büyük bir köy haline gelebilir.
Sebe’ Melikesi’nin tahtı Yemen’deydi; fakat ânında, etrafındaki insanların suretleriyle birlikte bizzat veya görüntüsüyle Kudüs’te, Hz. Süleyman’ın sarayında müşahede edildi ve o insanların sesleri işitildi. Dolayısıyla âyet, uzak mesafelerden bizzat eşyanın veya görüntülerinin, ayrıca seslerin naklinin mümkün olduğunu ima etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey idareciler! Eğer mutlak adaleti sağlamak istiyorsanız, Hz. Süleyman gibi, idarenizdeki bütün yerleri ve insanları görmeye, tanımaya çalışın. Ancak bunu başarmakla, sorumluluğunu tam yerine getirmiş birer idareci olabilirsiniz.”
- Bu mucize münasebetiyle Cenab-ı Allah (c.c.), ayrıca şunu da hatırlatmaktadır:
Ey insanlar! Bir kuluma üzerinde hükmedeceği geniş bir ülke verdim ve bu ülkede mutlak adaleti gerçekleştirebilmesi için, o ülkede olup biten her şeyden onu haberdar kıldım. Her bir ferdi emirlerim istikametinde idarecilik yapabilecek bir kapasite ile yarattığımdan, hikmetimin gereği olarak O’na, yeryüzünü tarayabilme ve orada olanları görüp anlayabilme istidadı da bahşettim. Eğer her bir fert bunu gerçekleştiremese de, bir tür olarak insanlık gerçekleştirebilir. Bunu maddî olarak gerçekleştiremese de, manevî olarak gerçekleştirebilir. Dolayısıyla, bu nimetten istifade etmelisiniz. O halde haydi, bunu başarın. Kulluk vazifelerinizi tam yapın. Öyle davranın ve çalışın ki, yeryüzünü her tarafıyla görebileceğiniz ve her köşesindeki sesleri işitebileceğiniz bir bahçeye çevirin. Rahmân’ın şu fermanına kulak kesilin: O ki, yeri (evcil ve uysal bir hayvan gibi) size boyun eğdirmiştir. Öyleyse onun omuzları üzerinde rahatça dolaşın ve Allah’ın sizin için hazırladığı rızıktan istifade edin. Ama unutmayın ki, nihayet arz olunma O’nadır. (Mülk Sûresi/67: 15) İşte bu âyet, ses, görüntü (ve eşya?) naklinin nihaî sınırını tayin ve bu hususta insanlığı teşvik etmektedir. (Sözler, “20. Söz”, 337–338)
Hz. Bediüzzaman (r.a.), bunları yazmak, özellikle Yemen’deki sarayın etrafındaki insanlarla birlikte Kudüs’te görülmesi ve seslerinin işitilmesini kaydetmekle, icadından çok önce âdeta televizyona işaret etmektedir.
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَدِ۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ (٤١)
41. Sonra buyurdu: “Şimdi, Kraliçe’nin tahtını tanıyamayacağı hale getirin, bakalım gerçeği görüp hidayete erecek mi, yoksa hidayete eremeyenlerden olmaya devam mı edecek.” (*)
~Açıklama~
(*) Kraliçe ve halkı, güneşe tapıyordu. Dolayısıyla, tahtında bunu ortaya koyan semboller, şekiller bulunmalıydı. Vazifesi insanları Allah’ın diniyle tanıştırmak olan Hz. Süleyman (a.s.), büyük ihtimal tahtın üzerindeki bu sembol ve şekilleri sildirip, tahtı İlâhî Din’i, peygamber olarak misyonunu ve kendisine verilen nimetlerin gerçek kaynağını hatırlatacak semboller ve işaretlerle süsletti. Böyle yapmakla, Yemen’de kendi sarayındaki tahtının Kudüs’teki ‘saray’da kendisine gösterildiğini gören Kraliçe’nin, bunu yapan iktidarın normal bir iktidar olmadığını kavrayarak, peygamberliğe ve Hak Din’e gireceğini ümit ediyordu.
فَلَمَّا جَٓاءَتْ قِيلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫تِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ (٤٢)
42. Derken Kraliçe geldi ve kendisine, “Bak bakalım, bu senin tahtın olmasın?” dendi. “Evet, sanki o!” cevabını verdi (Kraliçe ve ekledi): “Zaten bize daha önce (Süleyman ve hükümdarlığı, misyonu, sahip bulunduğu imkânların kaynağı konusunda) bilgi ulaşmıştı ve biz de teslim olmaya karar vermiştik.”
وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ (٤٣)
43. O’nu gerçeği bulmaktan alıkoyan, (inadı, kibri ve aklî–iradî tercihi değil, atalarından gelen bir âdet olarak), Allah’tan başka (sahte) ilâhlara tapmasıydı. İnkârcı bir toplum içinde neşet etmişti.
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۜ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَۜ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ۟ (٤٤)
44. Ardından kendisine, “Buyurun, saraya girin!” denildi. Saraya girince, zemininde engin ve duru su olduğunu, sanki bir havuza girdiğini zannedip eteğini sıvadı. Süleyman, “Bu,” dedi, “tabanı kristal kaplı sırçadan yapılmış bir saraydır.” (Böyle bir mülke herhangi bir hükümdarın değil, ancak bir peygamberin sahip olabileceği neticesine varan Kraliçe,) “Rabbim,” dedi, “ben, şimdiye kadar (Sen’den başkasına tapmakla) kendime zulmetmişim. Artık Süleyman’ın maiyyetinde, Âlemlerin Rabbi Allah’a teslim olmuş bulunuyorum.” (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Seyahatinde gördükleri, ayrıca Hz. Süleyman’ın karakteri, sözleri, davranışları, tavırları ve idaresi, Kraliçe’yi O’nun ancak bir peygamber, Allah’ın bir rasûlü olabileceği sonucuna götürdü. Hz. Süleyman’ın sahip olduğu bütün nimetlerin, üstünlüklerin kaynağı bir insan olamazdı. Dolayısıyla, artık inanmakta tereddüt etmedi.
(**) Hz. Süleyman ile Sebe’ Kraliçesi arasında geçen bu hadiseler, mevcut Kitab-ı Mukaddes nüshalarında kısa olarak ve pek çok bakımdan da farklı anlatılır (bkn. 2 Tarihler, 9: 1–12). Buna karşılık, eski Yahudi âlimlerinden günümüze kadar gelen anlatımlar ise, Kur’ân-ı Kerim’deki anlatıma kısmen yakındır. Ne var ki, bu anlatımlarda da, mevcut Kitab-ı Mukaddes nüshalarında olduğu gibi Hz. Süleyman’la ilgili bir peygamber için asla düşünülemeyecek suçlamalar yer almaktadır (Bkn. The Jewish Encyclopedia, 11: 439–441, 443).
Kur’ân-ı Kerim, Kitab-ı Mukaddes’te aleyhlerinde pek çok yakışıksız ifadeler yer alan diğer bazı İsrailî peygamberler gibi, Hz. Süleyman’ı da (a.s.) sahip bulunduğu gerçek ‘taht’ına oturtmuştur.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ (٤٥)
45. Şurası bir gerçek ki, Semûd’a kardeşleri Salih’i, “Yalnızca Allah’a ibadet edin!” diye çağrıda bulunmak üzere risalet vazifesiyle göndermiştik. O davetine başlayınca, birbiriyle çekişen iki grup oluverdiler.
قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِۚ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٦)
46. Salih, “Ey kavmim!” dedi, “niye iyiliği istemek varken, başınıza acele bir kötülüğün gelmesini istiyorsunuz. Rahmet ve merhamete nail kılınmak ümidiyle, günahlarınızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi?”
قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ (٤٧)
47. “Senin ve beraberinde bulunanların yüzünden uğursuzluğa maruz kaldık!” dediler. Salih, “Uğursuzluk dediğiniz şey, Allah katında takdir buyurulmuş bir haldir. Doğrusu şu ki siz, (hayırlınız şerlinizden ayrılsın diye) imtihana tâbi tutulan bir topluluksunuz.” (*)
~Açıklama~
(*) Peygamberlerin gönderildiği toplumlar, onları genellikle bir kötülüğe ve uğursuzluğa sebep olmakla suçlamışlardır. Bir peygamber geldiğinde insanlar iki gruba ayrılmış ve çok defa, inkâr ve zulümde diretenler helâk olmuşlardır. Allah, peygamberleri:
(i) insanların yolunu aydınlatmak, onlara inanç, düşünce ve davranışta doğru yolu göstermek,
(ii) insanları Allah’a ibadete yöneltmek,
(iii) onlara Allah’ın hem kâinat ve hayatla, hem de Âhiret’i kazanma adına dünya hayatlarını nasıl tanzim edecekleriyle ilgili kanunlarını öğretmek,
(iv) hayatlarında onlara örnek olmak,
(v) dünya ile Âhiret, madde ile manâ/maddî ile manevî, akıl ile ruh vb. arasındaki dengeyi kurmak,
(vi) insanların Âhiret’te Allah’a karşı mazeretleri olmasın diye onlar hakkındaki delilin tamamlanması ve haklarında şahitlik yapmak için göndermiştir. (Sonsuz Nur 1’den)
Peygamberler, her bakımdan mükemmel öğretici ve eğiticidirler. Her insan, dünyaya işlenmesi gereken ham bir maden gibi gelir. Onun gelişip birer kabiliyet halini alması gereken istidatları (potansiyel) vardır. İşte, bu ham madenin işlenip saf gümüş, altın, elmas, pırlanta vb. olabilmesi, her insanın sahip kılındığı potansiyellerin birer kabiliyet haline gelebilmesi ve yükselebileceği kemalât arşına yükselebilmesi için o, işlenmeye, öğrenmeye ve eğitilmeye muhtaçtır ve bunun gereği olarak da pek çok hallere maruz kalacaktır. İşte bunun adı, imtihandır, Kur’ân’daki tabiriyle fitne ve/veya belâdır.
- Bu fitne veya belânın unsurları da Kur’ân-ı Kerim’de anlatılır.
Meselâ: Biz hangi memlekete bir peygamber gönderirsek önce oranın halkını zorluklar, sıkıntılar ve musibetlere düçar ederiz ki, kalbleri yumuşasın, gafletten uyanıp kendilerine gelsinler ve içten Allah’a yönelerek, yalvarıp yakarsınlar. (A’râf Sûresi/7: 94). Bu çok defa, İslâm’a yeni girmiş herhangi bir fert ve toplum için de geçerlidir. Haklarında şüphesiz hayırlı olan bu gerçeğe rağmen insanlar, genellikle peygamberleri kendilerine kötülük getirme ile suçlarken, Cenab-ı Allah’ın, onlar vasıtasıyla bile kendilerine bahşettiği nimetleri kendilerinden bilmişlerdir: Bolluk ve refah gördükleri zaman, “Bu, bizim hakkımız! Kabiliyet ve çalışmamızın ürünü bu!” derler; kötü bir durumla karşılaştıklarında ise, onu Musa ile beraberindeki mü’minlerde iddia ettikleri uğursuzluğa verirler –Hayır, şunu iyi bilin ki, onların uğur veya uğursuzluk dedikleri her şey, Allah’ın hükmü ve yaratmasıyladır. Ne var ki onların çoğu, ilimle alâkaları olmadığı için bunu bilmiyorlardı.– ve şöyle derlerdi: “Bizi büyülemek için ne kadar kendince mucize gösterirsen göster, sana asla inanacak değiliz.” (A’râf Sûresi/7: 131–132).
Hz. Salih’in kendisine yapılan benzer suçlamalara verdiği cevap, Her insanın yazılmış ve yaşanmış kaderini boynuna doladık. Kıyamet Günü onunla ilgili bir kitap çıkarırız da, onu önünde açılmış bulur. “Oku kitabını! Bugün sen, bizzat kendin hakkında hesap görücü olarak yetersin!” (İsrâ Sûresi/17: 13–14) âyetlerinde ifade buyurulan cevaptı. Ayrıntılı açıklama için bkn. İsrâ Sûresi/17, not 10.
وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (٤٨)
48. Şehirde dokuz (kişilik bir) çete vardı ki, bunlar ülkede sürekli bozgunculuk yapıyor ve hiçbir şeyi ıslaha yanaşmıyorlardı.
قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِهِ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ (٤٩)
49. Bir araya gelip, Allah adına yemin ederek şöyle anlaştılar: “Andolsun, Salih ve ailesi üzerine âni bir gece baskını yapıp hepsini öldürecek, sonra da hakkını arayacak yakınlarına öldürülmeleri hadisesini görmediğimizi, böyle bir şeye şahit olmadığımızı kesin bir dille ifade edeceğiz. Kesinlikle doğruyu söylediğimizi de bilhassa belirteceğiz.”
وَمَكَرُوا مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٠)
50. İşte, kendilerince böyle bir tuzak kurdular; Biz de, haklarındaki irademizi uygulamaya koyduk ve tuzaklarını aleyhlerinde bir tuzak kıldık ama, bunun farkında değillerdi.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْۙ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَعِينَ (٥١)
51. İşte bak, tuzaklarının âkıbeti ne oldu? O dokuz (kişilik) çeteyi de, topluluklarını da geriye tek kişi bırakmadan imha ettik.
فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُواۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥٢)
52. İşte, zulümleri sebebiyle yıkılıp gitmiş ve ıssız kalmış evleri! Şüphesiz bunda gerçeği öğrenme peşindeki insanlar için önemli bir ibret vardır.
وَاَنْجَيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ (٥٣)
53. İman edip, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınanları ise kurtardık. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Salih ve kavminin kıssasıyla ilgili olarak, ayrıca bkn. A’râf Sûresi/7: 73–79; Hûd Sûresi/11: 61–68; Şuarâ Sûresi/26: 141–159.
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٥٤)
54. Lût’a da (risalet görevi verdik). Halkına şu tebliğde bulundu: “Göz göre göre bu hayasız ve çirkin işi mi yapıyorsunuz?!
اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ (٥٥)
55. “Kadınlar yerine şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz?! Anlaşılan siz, cahilce davranan ve cahillikte ısrar eden bir topluluksunuz.”
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ (٥٦)
56. Halkının cevabı ancak, “Lût’u ve ailesini ülkenizden sürüp çıkarın; onlar, temizliğe pek düşkün, pek ahlâklı insanlar!” demek oldu.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ (٥٧)
57. Neticede Biz de O’nu ve ailesini kurtardık, hanımı hariç. Onun geride kalıp helâk edilenlerden olmasını takdir buyurduk.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ۟ (٥٨)
58. Ve o halkın üzerine öyle bir yağmur indirdik ki! Uyarılan, fakat uyarıya kulak asmayanların yağmuru ne fena bir yağmur oldu! (*)
~Açıklama~
(*) Hz Lût ve kavminin kıssasıyla ilgili olarak, ayrıca bkn. A’râf Sûresi/7: 80–84; Hûd Sûresi/11: 77–83; Hıcr Sûresi/15: 58–76; Enbiyâ Sûresi/21: 74–-75; Şuarâ Sûresi/26: 160–174.
قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفٰىۜ آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ (٥٩)
59. De ki: “(Bütün bu olup bitenlerden sonra ve her zaman için) hamd Allah’a ve selâm seçtiği kullarının üzerine olsun. Kim gerçekten hayırlı ve ilâh olarak kabul edilmeye lâyıktır: Allah mı, yoksa O’na ortak koştukları varlıklar mı?
اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَنْبَتْنَا بِهِ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ (٦٠)
60. (O varlıklar mı,) yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gök tarafından sizin için su indiren mi? O su ile yüze gülen, gözleri, gönülleri açan pek güzel bahçeler bitiriyoruz. Siz ise, (bırakın o bahçelerin verdiği menfaatleri,) onların ağacını bile bitiremezsiniz. Allah’tan başka bir ilâh daha mı olurmuş? Hayır, hayır.. onlar, haktan sapıp giden bir güruhtur.
اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَٓا اَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ (٦١)
61. Yoksa (hareketine rağmen) yerküreye istikrar verip, onu oturmaya elverişli kılan ve yer yer yarıp içinden ırmaklar akıtan, sonra onun (istikrarı ve fonksiyonlarını görebilmesi için sabit kazıklar misali) dağlar var eden ve birbiriyle birleşen iki büyük su kütlesinin arasına bir engel koyan mı? (*) Allah’tan başka bir ilâh daha mı olurmuş? Hayır, hayır.. onların çoğu, gerçeği bilmemektedir ve öğrenme peşinde de değillerdir.
~Açıklama~
(*) Birbiriyle birleşen, ama aralarındaki engel sebebiyle birbirine karışmayan iki büyük su kütlesi ve aralarındaki engel konusunda bkn. Furkan Sûresi/25: 53, not 11.
اَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَۜ (٦٢)
62. Yoksa çaresiz kalıp O’na dua ettiğinde çaresizin duasına cevap vererek sıkıntısını gideren ve siz bütün insanları (orayı imar edip, kanunları istikametinde yaşayasınız diye) yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah’tan başka bir ilâh daha mı olurmuş? Ne de az düşünüyor ve (bunlardan) gerekli dersi çıkarmaya çalışmıyorsunuz!
اَمَّنْ يَهْدِيكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ۪ۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ (٦٣)
63. Yoksa karanın ve denizin kat kat karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgârları gönderen mi? Allah’tan başka bir ilâh daha mı olurmuş? Allah, onların her türlü şirk koşmalarından sonsuzca yücedir, aşkındır.
اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦٤)
64. Yoksa bütün varlıkları baştan yaratan, sonra sürekli olarak yeniden yaratan ve (hepsinin ölümünden sonra) onları tekrar yeni baştan yaratacak olan (*) ve sizi hem gök tarafından, hem de yerden rızıklandıran mı? Allah’tan başka bir ilâh daha mı olurmuş? De ki: “Eğer (Allah’tan başka bir ilâh daha olabileceği iddiasında) samimi iseniz, haydi delilinizi gösterin!”
~Açıklama~
(*) Hayat, Allah’ın varlığının ve birliğinin en büyük delili ve O’nun lütuflarının kaynağıdır.
Hayat, Allah’ın rahmetinin en lâtif tecellisi ve sanatının en sırlı nakşıdır.
Hayat öylesine lâtif ve sırlıdır ki, onun en basit seviyesi olan bitkilerin hayatı ve her yıl sayısız denecek ölçüde tekrar eden tohumlardaki hayat düğümünün açılmasındaki sır, Hz. Âdem’den beri çözülememiştir.
Hayat, hem mülk, yani görünen maddî ciheti, hem de melekût, yani görünmeyen manevî yanı cihetiyle şeffaftır ve paktır. Cenab-ı Allah (c.c.), başka her şeyi sebepleri perde yaparak yaratırken, hayatı maddî sebeplerin aracılığı olmadan doğrudan verir.
- New York İlimler Akademisi eski başkanlarından A. C. Morrison, hayat hakkında şöyle yazar:
Hayat bir heykeltıraştır ve her şeye biçim verir; her ağacın her yaprağını çizen, çiçeklere, elmaya, ormana ve kuşların kanatlarına renk veren bir sanatkârdır o. Hayat bir müzisyendir ve her kuşa kendine has aşk şarkılarını söylemesini, sineklere de kendilerine has pek çok tonu bulunan seslerle birbirlerini çağırmalarını öğretir. Hayat, çekirgenin ve pirenin bacaklarını, kasları, eklemleri yapan, kalbin yorulmadan sürekli atışlarını sağlayan, her hayvanın sinir sistemini ve her canlının dolaşım sistemini kuran bir mühendistir. Hayat, meyvelere ve baharata tat, güllere koku veren bir kimyagerdir. Hayat, tabiatın henüz karşı koyma ve önleme yolu bulamadığı bir işlemle sürekli yeni sentezler meydana getirir. Hayatın kimyası çok yücedir; çünkü sadece güneş ışınlarını, su ve karbon asidini odun ve şekere dönüştürmek için kullanmakla kalmaz, bunu yaparken, hayvanlara hayat soluğu olarak oksijen açığa çıkarır. Hayat bir tarihçidir, çünkü o çağlar boyu sayfa sayfa kendi tarihini yazar ve tuttuğu notları, sadece doğru yorum bekleyen bir otobiyografi halinde kayalara bırakır. Hayat, yumurtaya depoladığı çok zengin bir gıda ile yarattıklarını korur ve pek çok yavruyu doğumdan sonra aktif hayata hazırlar veya şuurlu bir annelikle yavrular için gıda depolar. Hayat, hayat üretir –acil ihtiyaçlar için süt verir, hem de bu ihtiyacı önceden görür ve gelecek için hazırlıklı bulunur. Madde, kendisiyle ilgili kanunların kendisi için dikte ettiğinin ötesinde hiçbir şey yapmamıştır. Atom ve moleküller, sadece kimyevî münasebetlerin, çekim gücünün, ısının tesirinin ve elektrik sinyallerinin emirlerine itaat etmenin dışında bir şey yapmaz. Madde, inisiyatif kullanmayı bilmez. Fakat hayat, her an yeni desenler, yepyeni yapılar ortaya çıkarır. Hayatın ne olduğunu henüz hiçbir insan kavrayabilmiş değildir; onun herhangi bir ağırlığı veya boyutları da yoktur. Hayatı tabiat yaratmış değildir; ateş altında yanık veren kayalar ve tuzsuz denizler, hayat için gerekli ihtiyaçları karşılamaktan bütünüyle uzaktır. Çekim gücü, maddenin bir özelliğinden, elektrik sadece bir maddeden ibaret olup, güneşin ve yıldızların ışınları çekim gücüyle yön değiştirebilir. İnsan, atomun boyutlarını öğrenmekte ve onun değişmeyen gücünü ölçebilmektedir, fakat hayat, mekân gibi şaşırtıcıdır. Neden? Hayat, esastır ve sayesinde maddenin anlama ulaşabildiği tek şeydir. Hayat, şuurun yegâne kaynağıdır ve sadece hayattır ki, henüz yarı körlükle anlamaya çalıştığımız ve yine de her birinin güzel olduğunu bildiğimiz Allah’ın eserleri hakkında bilgi sahibi olmamızı mümkün kılar. (Morrison, 31–36)
- Hayat gibi, ölüm de Allah’ın varlığını ve birliğini gösterir.
Meselâ, bir nehrin üzerindeki güneşin bizzat kendisini, ışığını ve ısısını yansıtan kabarcıklar ve yer üzerindeki parlak, şeffaf cisimler, güneşin varlığına kesin birer delildir. Diyelim ki, bir nehrin üzerinde bulunan ve güneşi yansıtan kabarcıklardaki güneş, nehir bir tünele girdiğinde kaybolur; nehir tünelden çıktığında ise yeniden görünür hale gelirler. Bundan anlaşılır ki, kabarcıklardaki güneş, kabarcıkların kendinden ve kendilerine ait değil, onlardan bağımsız ve onların sadece yansıttığı ayrı bir varlıktır. İşte, bu kabarcıklar güneşi göstermekle güneşin varlığına, tünelde kendilerinde yansıyan güneşin kaybolması ve nehir tünelden çıktığında güneşin kendilerinde tekrar görülmesiyle güneşin bekasına işaret eder. Bunun gibi, varlıklar hayatlarıyla Allah’ın varlığına, ölüp gitmeleri ve yerlerine yenilerinin gelmesiyle Allah’ın bekasına delildir. Sonbaharda dökülen yaprakların takip eden ilkbaharda misliyle yeniden çıkması, kışın kurumuş kemik haline gelen ağaçların baharda yeniden canlanması, Cenab-ı Allah’ın hem varlığına, hem birliğine, hem de bekasına kesin birer işarettir.
قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٦٥)
65. De ki: “Göklerde ve yerde (kâinatta) hiç kimse gaybı (duyu ötesini) bilemez; gaybı ancak Allah bilir. Onlar (ve Allah’tan başka ilâh diye taptıkları varlıklar, Kıyamet’in ne zaman kopup,) öldükten sonra ne zaman diriltecekleri konusunda da herhangi bir bilgiye ve şuura sahip değillerdir. (*)
~Açıklama~
(*) Gaybın mutlak bilgisi sadece Allah katındadır. Peygamberler gibi, onun hakkında kısmî bilgiye sahip olanlar, ancak Allah’ın bildirmesiyle ona sahip olabilirler. Bu nokta, özellikle Cenab-ı Allah’ın varlığı, birliği ve varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyeti açısından çok önemlidir. Yaratılmış varlıklar içinde en zengin donanıma ve öğrenme kapasitesine sahip olan insan bile, bırakın gaybı, duyularının ve inceleme sahasının dışında kalan alanı, geleceği, Âhiret’i ve Cenab-ı Allah’ın Zâtını, dünü ve içinde yaşadığı ânı bile tam olarak bilemez. İnsan, kendisi hakkında bile mükemmel bilgiye sahip değildir. Öyle ki, fayda ve zararının nerede yattığını dahi tam olarak kestiremez.
Ayrıca, önceki âyette buyrulduğu gibi, her canlı hayatta kalmak için rızka muhtaçtır ve rızık da bütünüyle Allah’ın elindedir. Sonra, ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçların giderilme yollarını belirleyen de canlıların kendileri değildir. Bunun dışında, her bir insan ferdi, diğer türlerin üyelerine nazaran ayrı bir tür gibidir ve başlı başına bir âlemdir. Bütün bunlar açıkça ortaya koymaktadır ki, her türlü özellikleri, ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların giderilme yollarıyla birlikte her bir canlıyı kusursuz bilen ve “tabiat”ı onlar için bir rızık deposu olarak var eden ve bu depoyu sürekli dolduran, dolu tutan, her bir varlığın hayatını devam ettirme gücüne sahip Biri olmalıdır ve elbette vardır. Yine bütün bu gerçekler ortaya koymaktadır ki beşer, mutlak yararına ve adalete dayalı olarak kendi hayatını tanzim etme bilgi ve kabiliyetinden yoksundur. Âhiret hayatı adına ise, onun kendiliğinden karar verip yapabileceği hiç şey yoktur. O, bu açılardan da Allah’a ve O’nun göndereceği Din’e, dolayısıyla Risalet’e ve Kitaba muhtaçtır. Kısaca, Allah’tan başka hiçbir varlığın mutlak ve izafî yanlarıyla gaybı bilememesi, Allah’ın varlığını, birliğini, Risalet’i, Kitabı ispat eden başlı başına büyük ve kapsamlı bir delildir.
بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا۠ بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟ (٦٦)
66. Gerçek şu ki, onlar (hep dünya hayatı peşinde koşup, bütün öğrenme melekelerini dünya hayatıyla ilgili bilgileri edinme yolunda harcadıklarından) (*) Âhiret hakkında bilgiden yoksun kalmışlardır. (Kendilerine vahiy yoluyla bilgi gelmiş,) fakat bu defa da şüpheye batmış bulunmaktadırlar. Hayır hayır, Âhiret(le ilgili onca delil karşısında) körlüğü tercih etmektedir onlar.
~Açıklama~
(*) Bkn. Necm Sûresi/53: 29–30.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ (٦٧)
67. Küfürde ısrar edenler, “Biz ve atalarımız toprak olup gittikten sonra, yani o zaman biz diriltilip kabirlerimizden çıkarılacağız öyle mi?” diyorlar.
لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (٦٨)
68. “Öyle ya, bize de, daha önce atalarımıza da bu tehdit yapıldı durdu. Ama bu, eskilerin masallarından, bâtıl inançlarından başka bir şey değil ki!”
قُلْ سِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ (٦٩)
69. De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın; (gezip dolaşın da) bakın bakalım, hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçluların âkıbeti nasıl olmuş?”
وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ (٧٠)
70. (Tebliğ ettiğin gerçeklere karşı takındıkları tavır sebebiyle) onlardan ötürü sakın üzülme; (gayretlerini boşa çıkarmak ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için) yaptıkları planlardan, kurdukları tuzaklardan dolayı da sakın daralma.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٧١)
71. Bir de, “İddianızda doğru iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ (٧٢)
72. De ki: “Böyle hemen gelivermesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de ensenizde patlamak üzeredir!”
وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ (٧٣)
73. Doğrusu senin Rabbin, insanlara karşı fevkalâde lütufkârdır, fakat onların çoğu şükretmezler. (*)
~Açıklama~
(*) Eğer küfürde, şirkte, günahta, zulümde ısrarlarına rağmen Allah insanlara mühlet veriyor, onları hemen cezalandırmıyorsa, bu O’nun insanlara olan lüûtf u merhametindendir. İnsanlara düşen bunu idrakle şükretmek ve O’nun yolunda gitmek iken, insanlar aksine, Allah’ın ceza tehdidi ve mükâfat va’di sanki boş bir tehdit ve va’dmiş gibi inkâr ve isyanda ısrar etmektedirler.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ (٧٤)
74. Yine Rabbin, onlar göğüslerinin derinliklerinde neleri gizli tutuyor, neleri de açığa vuruyorlarsa hepsini mutlaka bilmektedir. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, Allah’ın va’dini hemen yerine getirmemesi, onların durumundan haberdar olmadığı için de değildir. Çünkü O, değil onların neler yaptıklarını, kalblerinde neleri gizlediklerini de bilmektedir. Ayrıca, inanmaya yakın ve onu düşünen pek çok kalbler de vardır. Dolayısıyla, onlara bir süre de tanınmalıdır. Bunun yanısıra, o insanlar hangi planlar içinde, hangi kötülükleri planlıyorlar, O şüphesiz bunlardan da tam olarak haberdardır. İnsanların içlerinde tuttukları ile dışarı vurdukları her zaman bir değildir; ama Allah, insanların içini de dışını da çok iyi bilir. Dolayısıyla O’nun her hükmünde, her yaptığında mutlak isabet ve hikmet vardır.
وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٧٥)
75. Gökte ve yerde (onlardan ve diğer bütün yaratıklardan) gizli hiçbir şey yoktur ki, içinde her şeyin kayıtlı bulunduğu apaçık bir Kitap’ta muhakkak yer almış olmasın. (*)
~Açıklama~
(*) Apaçık bir Kitap konusunda bkn. Âyet: 1, not: 1.
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٧٦)
76. Bilesiniz ki bu Kur’ân, hakkında ihtilâfa düştükleri şeylerin pek çoğunu İsrail Oğulları’na anlatmaktadır. (*)
~Açıklama~
(*) İsrail Oğulları ve aynı zamanda Hıristiyanlar, Ulûhiyet, Hz. Süleyman, Hz. Meryem, Hz. İsa konusunda ve diğer peygamberlerle ilgili bazı hususlar gibi daha pek çok konuda ihtilâflara düştüler. Kur’ân, bu ihtilâflardan bilhassa iman için önem arzeden meseleleri açıklığa kavuşturmuştur.
وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ (٧٧)
77. Aynı zamanda o, mü’minler için dupduru bir hidayet kaynağı ve baştan sona bir rahmettir.
اِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِهِ۪ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُۚ (٧٨)
78. Rabbin, onlar (inananlar ve inanmayanlar) arasında Kendi kanunlarıyla hükmedecektir. O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ (٧٩)
79. O halde sen Allah’a dayan ve güven. Şüphesiz sen, hakkında ne en küçük bir şüphe ne de bir gizlisi bulunan apaçık gerçeğin üzerindesin.
اِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ (٨٠)
80. Şunu da bil ki, ölülere sesini duyuramadığın gibi, (gerçek kendilerine anlatıldığında) arkalarını dönüp uzaklaşan sağırlara da davetini işittiremezsin.
وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ (٨١)
81. Körleri de savrulup durdukları yanlış yollardan doğru yola çekebilecek değilsin. Sen davetini ancak, (önyargısız ve hem iç dünyalarındaki hem de dış dünyadaki) âyetlerimize inanmaya ve dolayısıyla gerçeğe teslim olmaya yatkın bulunanlara duyurabilirsin.
وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟ (٨٢)
82. O (ölü, sağır ve körler) hakkında azap sözümüzün gerçekleşme zamanı gelince, onlar için yerden bir dâbbe (canlı) çıkarırız. O da, insanların (kendi iç dünyalarındaki, dış dünyadaki ve Kitap’taki) âyetlerimiz hakkında kesin inanç sahibi olmaya yanaşmadıklarını dile getirir. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet ve onda sözü edilen dâbbe (canlı) hakkında yorumlar yapılmış ve hadis–i şerifler rivayet edilmiştir.
- Bütün bunlardan çıkan sonuç –Allahü a’lem– şu olabilir:
Bilhassa bilimlerin gelişmesiyle Allah, Kur’ân’ın ve onda anlatılan her şeyin doğruluğu konusunda insanların gerek kendi iç dünyalarındaki gerekse dış dünyadaki bütün delilleri bir bir sergileyecek, yapısı ve bütün hususiyetleriyle insan ve kâinatın inkârda bile bile ısrar etmeyen ruhlar için baştan başa deliller meşheri olduğu ortaya çıkacaktır. Fakat insanların pek çoğu, özellikle Kıyamet’e yakın neredeyse tamamı, hevâ ve heveslerinin peşinde, Allah’ın kendilerine bahşettiği başarıların gurur ve şımarıklığı içinde inkâr ve zulümde direteceklerdir. İşte bu zamanda, insan ve kâinat hakkındaki yanlış telâkkilerinin neticesinde bilim, belki de mikrop türü, biyolojik ajanlar türü veya daha başka, canlı gibi hareket eden nesnelerin, makine varlıkların üremesine yol açacak ve bunların meydana getirdiği tahrip ve hastalıklar, bütün bunların asıl sebebinin imansızlık olduğunu ortaya koyacaktır.
وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجًا مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ (٨٣)
83. Bir gün de gelir, her ümmet içinde âyetlerimizi yalanlayanlardan bir grubu toplarız da, düzenli bir şekilde hesap yerine doğru sevkolunurlar.
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَاتِي وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْمًا اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨٤)
84. Nihayet oraya vardıklarında (Allah) sorar: “Demek siz, haklarında tam ve kesin bir bilgiye sahip olmadığınız halde âyetlerimi yalanladınız öyle mi? Yok, değil diyorsanız, o halde ne idi yaptığınız?”
وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ (٨٥)
85. Ve (başta Allah’a şirk koşma olmak üzere) işledikleri zulümlerden dolayı haklarındaki azap sözü gerçekleşir. Artık tek bir kelimeyle de olsa mazeret beyan edebilecek durumda değillerdir.
اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٨٦)
86. Hiç görmezler mi ki, geceyi insanlar dinlenip sükûnet bulsunlar diye, gündüzü de etraflarını görüp çalışsınlar diye var ettik. Şüphesiz bunda iman edecek ve imanda derinleşecek kimseler için dersler, işaretler vardır.
وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِرِينَ (٨٧)
87. O gün ki Sûr’a üfürülür (*) ve göklerde ve yerde kim varsa, Allah’ın diledikleri dışında, (yıldırım çarpmış gibi) dehşet içinde donakalır. Ve istisnasız herkes, tam bir boyun eğmişlik içinde O’nun huzuruna gelir.
~Açıklama~
(*) Sûr ve üfürülmesiyle ilgili olarak bkn. Bakara Sûresi/2, not 30; En’âm Sûresi/6: 73, not 14. Daha başka ilgili âyetler de nazara alındığında (Yâ-Sîn Sûresi/36: 51; Zümer Sûresi/39: 68), bu âyette ifade edilen Sûr’a üfürmenin, ölülerin diriltilmesi ve insanların (ve cinlerin) Hesap yerine sevki için meydana gelecek olan ikinci üfürme olduğunu söyleyebiliriz. Bu üfürmenin dehşetinden masun kalacak olanlara gelince, onlar aşağıdaki 89’uncu âyetten ve Enbiyâ Sûresi/21: 101–103’üncü âyetlerden anlaşıldığı üzere, günahsız veya o âna kadar günahlardan arındırılmış, dolayısıyla Cehennem’in hışırtısını bile duymayacak olan has mü’minlerdir. Haklarında hüküm önceden verilmiştir ve onlar, herhangi bir sorguya da maruz kalmadan Cennet’e alınacaklardır. (Ayrıca bkn: Meryem Sûresi/19: 71–72, not: 17.)
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذِ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ (٨٨)
88. Dağları görür ve hareketsiz, yerlerinde sabit sanırsın; halbuki onlar, sürekli hareket halindedir ve bulutların geçip gittiği gibi, (yerin hareketiyle birlikte) geçip gitmektedirler. (Ve Kıyamet Günü de, Âhiret’te oraya has bir şekil almak üzere parçalanıp toz–duman haline geleceklerdir.) Her şeyi muhkem ve kusursuz yapan Allah’ın yapmasıdır bu. Muhakkak ki O, işlediğiniz her şeyden hakkıyla haberdardır.
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ (٨٩)
89. (O Hüküm Günü) kim sadece iyiliklerle (ve günahlardan arınmış olarak) gelirse, onun için yaptığı iyiliklerden daha güzeli, daha üstünü vardır. Üstelik onlar, o gün dehşetli bir korkudan da emin olacaklardır.
وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِۜ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٩٠)
90. Kim de (imandan ve hayırdan mahrum olarak) kötülüklerle, günahlarla gelirse, böyleleri yüzükoyun Ateş’in içine fırlatılır. “Dünyada iken sürekli yaptıklarınızın karşılığından başka bir şey mi bulacaktınız?”
اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ رَبَّ هٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍۘ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَۙ (٩١)
91. De ki: “Bana ancak, bu beldenin onu muhterem ve mukaddes kılan ve her şey Kendisi’ne ait bulunan Rabbine ibadet etmem emredildi ve bana her bakımdan O’na teslim olmuş (Müslümanlardan) olmam emredildi;
وَاَنْ اَتْلُوَ۬ا الْقُرْاٰنَۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (٩٢)
92. Ve, Kur’ân okumam, (böylece O’nun Mesajı’nı tebliğ etmem emredildi). Artık kim doğru yolu tercih ve takip ederse, başka bir şey için değil, ancak kendi iyiliği için tercih ve takip etmiş olur. Kim de sapar giderse, de ki: “Ben, ancak uyarmakla görevli elçilerden biriyim.”
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٩٣)
93. Yine söyle: “Bütün hamd, Allah içindir; O size, (her ne buyurmuşsa onun doğru olduğunu ispat eden) âyetlerini gösterecek, siz de o âyetleri tanıyacaksınız.” Bil ki Rabbin, yapıp durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
***
B-) 28. Kasas Sûresi [1/48.Ayetleri]
28. Kasas Sûresi : Daha çok Hz. Musa’nın (a.s.) hayat ve misyonu ile alâkalı olup, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ve mü’minler için de bir müjde ihtiva eden bu sûre Mekke’de inmiştir ve 88 âyettir. İsmini 25’inci âyetinde geçen kasas (kıssa, kıssa anlatma) kelimesinden alır. İsrail Oğulları’nın tarihi, bir bakıma insanlığın ve medeniyetlerin tarihidir. Bunun yanı sıra, misyonu itibariyle Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a en fazla benzeyen peygamber Hz. Musa (a.s.)’dır. O da, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm gibi yeni bir Şeriat’la gelmiş ve düşmanlarına karşı gerektiğinde savaşla emrolunmuştur. Kitab-ı Mukaddes’in mevcut nüshalarında da yer alan şu âyet, hem bu benzerliğe dikkat çeker, hem de Peygamber Efendimiz’in gelişini müjdeler: “Rab bana, ‘Söyledikleri doğrudur’ dedi. ‘Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek. Adıma konuşan peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım.’” (Tesniye, 18: 17–20) Açıktır ki, bu âyetlerde geçen “kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber” ifadesi, Hz. İsmail’in soyundan gelen bir peygambere işaret etmektedir; çünkü Hz. İsmail (a.s), neslinden İsrail Oğulları’nın geldiği Hz. Yakub’un amcası, O’nun babası Hz. İshak’ın kardeşi olup, İsmail Oğulları ile İsrail Oğulları kardeş çocuklarıdır. Yukarıda ifade edildiği gibi, misyon itibariyle Peygamberimiz’e en çok benzeyen peygamber de Hz. Musa’dır. Bu gerçeğe Kur’ân-ı Kerim’de de, Hakkınızda şahitlik yapacak olan bir rasûl gönderdik size, nitekim Firavun’a da bir rasûl göndermiştik (Müzzemmil Sûresi/73: 15) âyeti işaret etmektedir.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
طٰسٓمٓۜ (١)
1. Tâ-Sîn-Mîm.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢)
2. (Sûreye dahil olarak gelecek bütün) bu sözler, kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir.
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَاِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣)
3. İman edecek ve imanda derinleşecek bir topluluk için sana Musa ve Firavun’la ilgili ve aralarında geçen ibret verici hadiselerin bir kısmını bütün gerçeğiyle anlatacağız.
اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِ نِسَٓاءَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (٤)
4. Doğrusu Firavun (Mısır) ülkesinde ululuk taslayıp, ülke halkını grup grup ediyor, içlerinden bilhassa bir topluluğu aşağılayıp eziyor, erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını ise (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli halkla evlenmeye zorlayarak söz konusu topluluğun nüfusunu kurutmak için) hayatta bırakıyordu. O, gerçekten tam bir bozguncu idi.
وَنُرِيدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَۙ (٥)
5. Biz ise diliyorduk ki, ülkede aşağılanıp ezilen o insanlara lütufta bulunalım, onları (zalimlere tâbi olmaktan kurtarıp) kendilerine uyulan bir millet yapalım, içlerinde insanları Allah’ın yoluna yöneltecek rehberler var edelim ve onlara (Firavun ve hanedanının sahip olduğu mülk ve ihtişamın ötesinde bir mülk ve ihtişam bahşetmek için, kendilerini bereketlerle donattığımız ülkeye) mirasçı kılalım.
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ (٦)
6. Ve onları, o ülkeye yerleştirelim, orada kendilerine geniş imkânlar verelim; Firavun, Hâmân (*) ve ordularının ise onlardan duydukları korkularını başlarına getirelim. (**)
~Açıklama~
(*) Hâmân, bir isim olmaktan çok, Firavunlar dönemi Mısırının dini olan Amon kültündeki baş rahibe verilen Hâ-Amen unvanının Arapçasıdır. Bu rahip, Mısır aristokrasi veya bürokrasisinde hemen Firavun’dan sonra gelen makamı haizdi ve Firavun’a baş danışmanlık vazifesi yapıyordu. (Esed, 590, not 6).
Bu konuda bir diğer iddia Maruice Bucaille’e ait olup, onun araştırmalarına göre Hâmân, Mısır’daki taş işçilerinin başıydı. (http://en.wikipedia.org/ wiki/Haman_%28Islam%29) Gelecek 38’inci âyet bunu desteklemektedir. Bununla birlikte, ihtimal eski Mısır’da taş işçilerinin şefine veya ustabaşına da Hâmân deniliyor olsa bile, âyette Hâmân Firavun’la yan yana anılmaktadır ki, onun Mısır idaresinde Firavun’dan sonraki makamı haiz bulunduğu anlaşılmaktadır. Belki inşaat işleri de onun uhdesindeydi.
(**) Cenab-ı Allah (c.c.) Hz. Yusuf’u ve babası Hz. Yakup’la birlikte O’nun diğer oğullarını Mısır’a yerleştirdikten sonra İsrail Oğulları Mısır’da çoğaldılar ve yüksek mevkilere geldiler. Allah (c.c.), içlerinde peygamberler ve idareciler var etti ve onları kendi işlerinin hakimi hür insanlar kıldı (Mâide Sûresi/5: 20). Fakat daha sonra Firavunlar idareyi ele geçirince, bu defa köleleştirildi ve en ağır işlerde çalıştırılır oldular. Bununla birlikte Firavunlar idaresi, onların eski mevkilerini yeniden elde etmelerinden ve kendi hakimiyetine son vermelerinden korkuyordu (Tâ-Hâ Sûresi/20: 63). Onların erkek çocuklarını kesip kadınlarını ise hayatta bırakarak hem kullanmaları hem de yerli Kıptîlerle evlenmeye zorlamaları, bu korkuyla nüfuslarını azaltmaya, hattâ kurutmaya yönelikti. Yani, bir soykırım uyguluyorlardı.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِعِيهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِيۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٧)
7. (Musa dünyaya gelince) annesine, “(Çocuğun hayatı hakkında herhangi bir endişeye kapılmadan) onu emzir!” diye ilham ettik: “Ne zaman ki hayatından endişe etmeye başladın, o zaman O’nu ırmağa bırak ve hiç korkma, üzülme de! Biz mutlaka O’nu seninle tekrar buluşturacak ve O’nu (Mesajımızı tebliğ için) gönderilenlerden kılacağız.
فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًاۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـِٔينَ (٨)
8. Firavun’un ailesi O’nu ırmakta bulup aldılar; (bilmiyorlardı ki O,) ileride onlar için bir düşman ve başlarına dert olacaktı. Doğrusu Firavun, Hâmân ve orduları, (bilhassa İsrail Oğulları’na muamelelerinde) çok zalimdiler.
وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٩)
9. Firavun’un hanımı (kocasına), “İşte,” dedi, “benim için de, senin için de göz ve gönül aydınlığı olacak bir çocuk. O’nu öldürmeyin. Olur ki bize fayda sağlar, bakarsın kendisini evlât da ediniriz.” Hadiselerin hangi istikamette gelişip, ileride ne olacağının farkında değillerdi.
وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغًاۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠)
10. Musa’nın annesi, içinde gittikçe büyüyen acı bir boşluk hissediyordu. Kendisine verdiğimiz sözün mutlaka gerçekleşeceğine tam bir güven duyabilmesi için kalbini pekiştirmeseydik, (çocuğuna kavuşma ümit ve arzusu içinde) O’nunla ilgili bütün sırları neredeyse açığa vuracaktı.
وَقَالَتْ لِاُخْتِهِ قُصِّيهِۘ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ (١١)
11. Musa’nın kız kardeşine, “Kimsenin bir şey anlamasına meydan vermeden onu izle!” dedi. O da, hiç kimse farkına varmadan kardeşini uzaktan gözetledi.
وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ (١٢)
12. Musa’yı daha ilk günden (sarayda O’nu emzirmek için çağrılan) bütün kadınları emmekten alıkoyduk. (Durumu takip eden ve bunu öğrenen kardeşi onlara,) “O’nun bakımını sizin adınıza yüklenecek, hem de O’na çok içten bakacak bir aileyle sizi tanıştırmamı ister misiniz?” dedi.
فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟ (١٣)
13. Böylece Musa’yı annesiyle buluşturduk ki, annesinin gözü ve gönlü aydın olsun, artık üzülmesin ve tam manâsıyla bilsin ki, Allah’ın va’di haktır, mutlaka yerine gelir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler.
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٤)
14. Derken Musa tam ergenlik, temyiz ve yiğitlik çağına gelip bedenen ve zihnen olgunlaşınca, kendisine manevî sahada hakimiyet, bütün meselelerde doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırtedebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. İyiliğe kilitlenmiş ve Allah’ın kendilerini sürekli gördüğünün şuuru içinde davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.
وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلٰى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّهِ۪ۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ۪ۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ (١٥)
15. Bir gün, halkın ortalıkta olmadığı bir saatte şehre indi. Gördü ki, iki adam birbiriyle dövüşüyor: biri kendi cemaatinden, diğeri ise (halkının) düşmanı olan (Kıptî)lerdendi. Kendi cemaatinden olan düşman taraftan olana karşı kendisinden yardım isteyince Musa adama bir yumruk attı ve adam oracıkta ölüverdi. “Bu (kavga),” dedi Musa, “belli ki şeytanın işi. Doğrusu o, insanı yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır.”
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (١٦)
16. (Hemen Allah’a yönelip,) “Rabbim,” dedi, “hiç şüphesiz kendime yazık ettim. Ne olur, beni bağışla!” Allah da O’nu bağışladı. Gerçekten Allah, günahları pek çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ (١٧)
17. Musa, “Rabbim,” dedi, “bana lütfettiğin bunca nimetler hakkı için günahkâr suçlulara bir daha hiçbir şekilde yardım etmeyeceğim.” (*)
~Açıklama~
(*) Ferdî gibi görünen bazı hadiseler, çok defa önemli ve küllî gerçeklerin ve kanunların birer işareti olabilir. İki kişinin dövüşmesi ve bir yumrukla onlardan birinin ölümüne sebep olmasının Hz. Musa’yı bu âyette ifade olunan karara götürdüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki karar, herhangi bir suçluya yardımcı olmama kararı olabileceği gibi, bir daha Firavun’un sarayına dönmeme ve o zalimlere herhangi bir şekilde hizmet etmeme kararı olarak da anlaşılabilir. Çünkü Allah (c.c.), Kur’ân’da şöyle emreder: (Allah’a şirk koşmakla en büyük) zulmü işleyen ve insanların haklarına da riayet etmeyen, böylece kendilerine yazık eden o zalimlere asla meyletmeyin; aksi halde (dünyada da, Âhiret’te de) size ateş dokunur. Aslında sizin için Allah’tan başka hiç bir yardımcı, koruyucu ve sizi sahiplenecek hiç bir güç yoktur. Sonra, O’ndan da yardım görmezsiniz. (Hûd Sûresi/11: 113) Ayrıca Hz. Musa (a.s.), yardım ettiği kişinin şahsında kendi kavmiyle alâkalı, bilhassa onların geleceğine yönelik bazı gerçekleri sezmiş de olabilir.
فَاَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَٓائِفًا يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۜ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ (١٨)
18. Musa, geceyi şehirde endişe içinde ve etrafı gözetleyerek geçirdi. Sabahleyin bir de ne görsün: Dün kendisinden yardım isteyen kişi, (bu defa yine kavgaya tutuşmuş,) O’ndan yardım diliyor. Musa, “Sen” dedi, “belli ki, doğru davranış nedir bilmez azgının tekisin!”
فَلَمَّٓا اَنْ اَرَادَ اَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ يَا مُوسٰٓى اَتُرِيدُ اَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْاَمْسِۗ اِنْ تُرِيدُ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْاَرْضِ وَمَا تُرِيدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ (١٩)
19. Bununla birlikte, her ikisinin de düşmanı olan (Kıptîlerden) diğer adamı tutup kavramaya yeltenmişti ki, (azarlamasından dolayı O’nun kendi üzerine yürüdüğünü zanneden İsrailî), “Musa,” dedi, “dün bir cana kıydığın yetmemiş gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Belli ki sen, bu ülkede bir zorba olmak diliyor ve katiyen ıslah edici, ara bulucu olmak istemiyorsun!”
وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَدِينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ (٢٠)
20. Bir süre sonra şehrin (sarayın bulunduğu) öte başından (sarayda mevki sahibi) bir adam koşarak geldi; hemen “Musa,” dedi, “idare meclisi şu anda senin durumunu görüşmek üzere toplantı halinde, seni öldürecekler. Hemen şehri terk et. Şüphen olmasın ki, senin iyiliğini isteyen biriyim.”
فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفًا يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ۟ (٢١)
21. Musa, etrafı gözetleyerek endişe içinde şehirden çıktı; “Rabbim,” diyordu, “beni şu zalimler güruhunun elinden kurtar!”
–وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبِّٓي اَنْ يَهْدِيَنِي سَوَٓاءَ السَّبِيلِ (٢٢)
22. Bir süre yol aldıktan sonra, (Mısır’a sınır komşusu olan) Medyen tarafına yöneldi; “Umarım ki Rabbim beni yolun doğrusuna yöneltecek (ve yakalanmaktan koruyacaktır).” diyordu.
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ (٢٣)
23. Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Ayrıca, kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki de kadın vardı. “Siz niçin bekliyorsunuz?” diye onlara sordu. “Çobanlar hayvanlarını suvarıp da buradan ayrılmadan biz hayvanlarımızı suvarmayız. Babamız çok yaşlı olduğu için iş bize kalıyor.” dediler.
فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنِّي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ (٢٤)
24. Bunun üzerine o iki kadının hayvanlarını suvarıverdi ve (onlar ayrıldıktan) sonra gölgeye çekilip, “Rabbim,” dedi, “bana lütfedeceğin her hayra, her nimete muhtacım!”
فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْ۠ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢٥)
25. Az sonra, o iki kızdan biri utana sıkıla çıkageldi; (*) “Babam” dedi, “sizi çağırıyor. Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini verecek.” Musa, kızların babasının yanına varıp başından geçenleri anlatınca o zat, (**) “Korkma, o zalimler güruhunun elinden kurtulmuş bulunuyorsun.” dedi.
~Açıklama~
(*) Hz. Ömer (r.a.), bu âyeti yorumlarken, “Mütevazı ve utana utana yürüyerek geldi. Yüzünü dış elbisesinin bir yanıyla kapatıyordu. Günümüzde geceleri serbestçe dolaşan, sıkılmadan her yere girip çıkan kadınlar gibi değildi.” derdi. (Âlûsî)
(**) Bu zatın Hz. Şuayb (a.s.) olduğu konusunda bazı rivayetler varsa da, İbn Abbas, Hasan-ı Basrî ve Said ibn Cübeyr gibi âlimler ve İbn Cerir et-Taberî ve İbn Kesir gibi müfessirler, bu rivayetlerin sahih olmadığını kaydederler. Kesin olan, bu zatın salih ve ferasetli bir mü’min olduğudur.
قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَأْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَمِينُ (٢٦)
26. Kızlardan biri, “Babacığım,” dedi, “O’nu ücretli olarak tut; zira çalıştıracağın en iyi adam, ancak bunun gibi kuvvetli ve güvenilir biri olmalıdır.”
قَالَ اِنِّ۪ٓي اُرِيدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰٓى اَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَٓا اُرِيدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَۜ سَتَجِدُنِ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧)
27. Babaları Musa’ya, “Seni bu kızlarımdan biriyle nikâhlamak istiyorum. Buna karşılık sen de yanımda sekiz yıl çalışırsın. Ama bu süreyi on yıla çıkaracak olursan, bu da bir iyiliğin olur. Seni zahmete sokmak istiyor değilim. İnşaallah beni dürüst bir insan olarak bulacaksın.” dedi. (*)
~Açıklama~
(*) Anlaşılan o ki, Hz. Musa’yı işçi olarak tutan zat, oldukça basiretli biriydi ve Hz. Musa’nın ruhundaki cevheri, O’nun nasıl bir misyona aday olduğunu keşfetmişti. Hz. Musa’nın da bu misyon için çobanlık yaparak 8–10 yıllık bir eğitime ihtiyacı olmalıydı. Burada Peygamber Efendimiz’in, “Ben dahil, her peygamber belli bir süre çobanlık yapmıştır.” (Buhâri, “İcâre” 2; İbn Mâce, “Ticârât” 5, [2149]) buyurduğunu hatırlayabiliriz.
قَالَ ذٰلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَۜ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۜ وَاللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ۟ (٢٨)
28. Musa, “Bu, ikimizin arasında bir mesele.” diye cevapladı: “Hangi süreyi tamamlarsam tamamlayayım, aleyhime olarak artık benden başka türlü bir istekte bulunulmamalı. Allah, yaptığımız sözleşmeye şahit ve onun üzerinde vekildir.”
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًاۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلِّ۪ٓي اٰتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٢٩)
29. Musa kararlaştırılan süreyi tamamlayıp da (çölde) ailesiyle birlikte yol alırken, Tûr(-i Sina=Sina Dağı) tarafında bir ateş gördü. Ailesine, “Siz burada kalın!” dedi: “(Uzakta) bir ateş gördüm. Bakarsınız, (nerede bulunduğumuz ve takip etmemiz gereken yol konusunda) bir bilgiyle, olmazsa bir korla size dönerim de, onunla ateş yakar ısınırsınız.”
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنِّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَۙ (٣٠)
30. Oraya varınca, o kutlu mekânda yer alan vadinin sağ tarafından, oradaki ağaçtan kendisine şöyle nida edildi: “Ey Musa! Ben, Âlemlerin Rabbi Allah’ım. (*)
~Açıklama~
(*) Âyette anlatılanların izahı için bkn. Tâ-Hâ Sûresi/20, not 5; Neml Sûresi/27: 8, not 5.
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِنِينَ (٣١)
31. “Haydi asânı yere bırak!” (Musa asâsını yere bırakıp da) onun çevik bir yılan gibi süratle ve kıvrıla kıvrıla hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan oradan uzaklaşmaya durdu. “Ey Musa, gel yaklaş! Korkma! (Bir rasûl olarak) emniyettesin. (*)
~Açıklama~
(*) Açıklama için bkn. Neml Sûresi/27: 10–11, not 6.
اُسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٣٢)
32. “(Sağ) elini koynuna götür, kusursuz, pırıl pırıl ışık saçar bir halde çıkacaktır. Korkudan yana açılmış kollarını topla (tevazu ve baş eğmişlik içinde toparlan ve emirlerimi dinlemeye hazır bir vaziyet al)! (*) İşte bu (asâ ve sağ el), Rabbinin sana verdiği, Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine göstereceğin iki delildir. Gerçekten onlar, bütün bütün yoldan çıkmış bir güruh haline gelmiş bulunuyor.”
(*) Bu ifade, namazda kıyamda duruşu tasvir ediyor gibidir.
قَالَ رَبِّ اِنِّي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ (٣٣)
33. “Rabbim” dedi Musa, “ben onlardan bir cana kıydım; bu sebeple beni öldürmelerinden, (dolayısıyla Mesajın’ı onlara tebliğ edememekten) korkuyorum.
وَاَخِي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنِيۘ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ (٣٤)
34. “Kardeşim Harun, O benden daha iyi, daha fasih konuşur, O’nu da benimle beraber yanımda bir yardımcı olarak görevlendir ki, beni tasdik etsin. Çünkü beni yalanlamalarından endişe ediyorum.”
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخِيكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ (٣٥)
35. Allah buyurdu: “Seni kardeşinle destekleyip kuvvetlendirecek ve size öyle bir güvenlik garantisi tanıyacağız ki, (*) âyetlerimiz (mucizelerimiz) sebebiyle size el uzatamayacak, herhangi bir kötülük ulaştıramayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar neticede muzaffer olacaksınız.
~Açıklama~
(*) Bu garanti, rasûl olarak Hz. Musa ve Hz. Harun’un (aleyhimesselâm) sahip kılındığı aklî-manevî güç, Cenab-ı Allah’ın onları hususî koruması, Hz. Musa’ya verdiği mucizeler ve yine Hz. Musa’nın mucizeleri olarak tecelli edip, birbiri peşi sıra Firavun ve halkının başından eksik olmayan felâketler olsa gerektir (Bkn. A’râf Sûresi/7: 133–134).
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِ۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّلِينَ (٣٦)
36. Musa apaçık delillerimiz (kendisine verdiğimiz mucizeler)le onlara vardığında, “(Peygamberliğinin delili mucize diye gösterdiğin) bütün bu şeyler düzmece birer sihirden ibaret. Sonra biz, böyle bir şeyin (Allah’ın mesajı diye anlattıklarının) (*) önceden yaşayıp gitmiş atalarımız zamanında söz konusu edildiğini hiç duymadık.” dediler.
~Açıklama~
(*) Bkn. Tâ-Hâ Sûresi/20: 47–53; Şuarâ Sûresi/26: 23–29.
وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِهِ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٣٧)
37. Musa dedi: “Kim O’nun katından hidayetle gelmiştir ve (dünyada da Âhiret’te de) nihaî mutluluk yurdu kime nasip olacaktır, elbette Rabbim çok iyi biliyor. Gerçek şu ki, zalimler asla felâh bulmaz ve asıl hedefe ulaşamazlar.”
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْر۪يۚ فَاَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا لَعَلِّ۪ٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنِّي لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٣٨)
38. Firavun, (ileri gelen yetkililerine) dönerek, “Ey benim devlet adamlarım ve danışmanlarım!” diye seslendi: “Ben, sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. (*) Sen, ey Hâmân, benim için tuğla ocağını tutuştur, balçığı pişir ve tuğlalardan bana öyle bir kule yap ki, gökleri tarayayım da, bakarsın Musa’nın İlâhı’nı görürüm. Gerçi O’nun yalancının biri olduğuna eminim ya, neyse!”
~Açıklama~
(*) Firavun’un ilâhlık iddiası için bkn. Şuarâ Sûresi/26: 29, not 6.
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ (٣٩)
39. Firavun ve orduları, gerçeğin rağmına ve hiçbir hak-hukuk tanımadan ülkede hep büyüklük tasladılar ve zulmettiler. (Yaptıklarının hesabını vermek üzere) Bize döndürülmeyeceklerini sanıyorlardı.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ (٤٠)
40. Ama Biz, neticede onu ve ordularını kıskıvrak yakaladık ve denize fırlatıverdik. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu?
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَرُونَ (٤١)
41. Onları Ateş’e çağıran önderler yaptık. (Dünyada iken halkı hizmetlerinde kullansalar da,) Kıyamet Günü (hesap ve Ateş karşısında) en küçük bir yardım görmeyeceklerdir.
وَاَتْبَعْنَاهُمْ فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحِينَ۟ (٤٢)
42. Bu dünyada peşlerine lânet taktık, (dolayısıyla daima lânetle anılırlar). Kıyamet Günü de en çok nefret edilen, Rabbin merhametinden en fazla mahrum kılınanlardan olacaklardır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٤٣)
43. Önceki çağlar nesillerini böylece helâk ettikten sonra, insanlar için gözlerini açacak, zihinlerini ve kalblerini aydınlatacak ışık tayfları, ayrıca dupduru bir hidayet rehberi ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya Kitabı (Tevrat) verdik, ki üzerinde sistemlice düşünsün ve gerekli dersleri çıkarsınlar.
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِدِينَۙ (٤٤)
44. (Ey Rasûlüm, bütün bunları sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Çünkü sen), Biz Musa’ya Emrimizi (Tevrat) iletirken, o yerin batı tarafında değildin; dolayısıyla olup biteni gözlerinle görmedin.
وَلٰكِنَّٓا اَنْشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۚ وَمَا كُنْتَ ثَاوِيًا فِ۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۙ وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٤٥)
45. Gerçek şu ki, Biz (sana gelinceye kadar) pek çok nesiller var ettik ve böylece asırlar asırları takip etti. Sen, Medyen halkı arasında da kalmadın ki, (orada Musa’nın başından geçenlerle ilgili) âyetlerimizi, (bizzat olup bitenlerin şahidi olarak) kendi zamanındaki insanlara anlatıyor olasın. Fakat Biz rasûller göndeririz (ve onlar, ancak kendilerine vahyettiğimizi anlatırlar; sen de bu rasûllerden birisin).
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٤٦)
46. Yine, (Musa’ya) seslendiğimiz zaman sen o dağın yanında da değildin. Fakat Rabbinden çok büyük bir rahmet olarak seni, düşünüp ders alsınlar ve ona göre davransınlar diye, senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir topluluğu uyarman için (görevlendirdik).
وَلَوْلَٓا اَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٤٧)
47. Sonra, bizzat işleyip kendi elleriyle gönderdikleri (ve geleceklerini inşada malzeme teşkil eden günahları) sebebiyle başlarına (dünyada veya Âhiret’te) bir musibet geldiğinde, “Rabbimiz, eğer bize bir rasûl göndermiş olsaydın, o takdirde biz âyetlerine uyar ve mü’minlerden olurduk!” demesinler.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَٓا اُو۫تِيَ مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰىۜ اَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۚ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا۠ وَقَالُٓوا اِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ (٤٨)
48. İşte, kendilerine tarafımızdan hak(kın timsali Rasûl) geldi. Ama onlar, “(Madem bir rasûl,) öyleyse Musa’ya (bir defada) verilen Kitap gibi bir Kitap O’na da (bir defada) verilse ya!” diyorlar. (*) Musa’ya verilene inanmayı daha önce reddetmemişler miydi? “Bunlar (Kur’ân ve Tevrat), birbirini destekleyen iki sihir!” demişlerdi. “Biz (Kitap adına ne varsa) hepsini inkâr ediyoruz!” demişlerdi. (**)
~Açıklama~
(*) Bkn. Furkan Sûresi/25: 32.
(**) Müşriklerin Kur’an’a ve Allah Rasûlü’ne inanmama bahanesi olarak Kur’an’ın Tevrat gibi bir defada indirilmesini istedikleri, fakat kendilerine Tevrat ile Kur’an arasındaki benzerlik ve Tevrat’ta Peygamber Efendimiz ve Kur’an’la ilgili müjdeler gösterilince de, bu defa her ikisini sihir diyerek reddettikleri anlaşılıyor.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal