49-] Kasas Sûresi [49-88] Ankebût Sûresi [1-69]

Kasas Sûresi [49/88.Ayetleri]

قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٩)

49. De onlara:“Eğer gerçekten (bu her iki Kitabın da sihir olduğunu) iddia ediyorsanız,o halde Allah katından onlardan daha doğru,daha iyi yol gösteren bir başka kitap getirin ve ben de ona tâbi olayım.”

فَاِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَٓاءَهُمْۜ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥٠)

50. Eğer senin bu davetini kabul etmezlerse bil ki, onlar sadece hevalarına uymaktadırlar. Allah’ın yol göstermesinden mahrum olarak nefsinin davetine, heva ve hevesine uyandan daha sapkını bulunabilir mi? Şüphesiz Allah, (hep böyle yanlış tartıp yanlış değerlendiren ve yanlışa dalmış) zalimler güruhunu doğruya yöneltmez,emellerine ulaştırmaz.

وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۜ۟ (٥١)

51. Düşünüp ders alırlar mı diye,sözümüzü onlara birbiri ardınca ulaştırdık.

اَلَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ (٥٢)

52. Ondan önce kendilerine Kitap verilmiş olanlar,ona inanmaktadırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, İslâm’ın tebliğinin daha Mekke döneminde ve bu sûrenin indiği sıralarda Kur’ân’a ve Rasûlüllah’a iman eden Kitap ehli bazı zatlar hakkındadır.

وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِهِ۪ٓ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ (٥٣)

53. Onlara Kur’ân okunduğunda, “Biz ona iman ediyoruz; o, hiç şüphesiz Rabbimizden gelen gerçeğin ta kendisidir. Biz zaten, o gelmeden önce de Allah’a teslim olmuş kimselerdik.” derler.

اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْتَوْنَ اَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٥٤)

54. Onlar,(daha önceden de şirk koşmadan Allah’a teslim olmada ve peşin yargıdan uzak kalarak, dindaşlarının kendilerini kınamaları,reddetmeleri gibi tepkileri de göze alarak Kur’ân’a da inanıp bağlı kalmada) gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alacaklardır. Onlar, kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek,onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.

وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۘ سَلَامٌ عَلَيْكُمْۘ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ (٥٥)

55. Boş, manâsız ve çirkin sözlere maruz kaldıklarında aynıyla mukabeleden uzak durur ve o sözleri sarfedenlere şöyle derler:“Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selâmet dileriz. Ama,(Allah’tan uzak,doğrudan gafil) cahillerle yakın münasebetimiz olsun da istemeyiz.”

اِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (٥٦)

56. Her arzu ettiğin kişiyi doğru yola iletmek senin elinde değildir; ancak Allah’tır ki, kimi dilerse onu doğru yola iletir. O, hidayete lâyık ve yatkın olanları çok daha iyi bilir.

وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاۜ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَمًا اٰمِنًا يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٥٧)

57. “İyi de” diyorlar,“biz sana tâbi olup söylediğin yolda gidecek olursak, (diğer kabileler tarafından) yerimizden yurdumuzdan edilir,burada barındırılmayız.” Oysa Biz onları,bir ihsanımız olarak her türlü ürünün kendisine taşındığı güvenli ve dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu,(kendilerini koruyan ve rızıklandıranın Biz olduğunu) idrak etmiyor (ve putlara tapmalarının çevre kabileleri ticaret için Mekke’ye çektiğini ve kendilerini onların saldırılarından koruduğunu sanıyorlar).

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَاۚ فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ اِلَّا قَلِيلًاۜ وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ (٥٨)

58. Kaldı ki Biz,bol geçimlikleriyle şımarmış nice memleketleri helâk ettik.İşte meskenleri! Kendilerinden sonra,(gelip-geçen yolcuların az bir süreliğine uğradığı) pek azı dışında bir daha onlarda oturan olmadı.Onlara Biz vâris olduğumuz (hepsi ölüp,mülkün hakiki sahibi olarak geriye yine Biz kaldığımız) gibi,neticede her şeye vâris olacak yine Biziz.

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ فِ۪ٓي اُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ (٥٩)

59. Ama Rabbin, merkez konumunda bulunan şehirde halka âyetlerimizi iletecek bir rasûl görevlendirmedikçe herhangi bir memleketi asla helâk edici değildir. Biz, ahalisi (şirki, küfrü, haksızlığı meslek edinmiş) zalimler haline gelmedikçe herhangi bir memleketi katiyen helâk etmeyiz.

وَمَٓا اُو۫تِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟ (٦٠)

60. Size (dünyadan) verilen herhangi bir şey, ancak dünya hayatının geçici bir geçimliğidir ve süsüdür. Allah’ın (gerek güzel davranışlarınızın karşılığı, gerekse fazladan vereceği mükâfat olarak) sizin için sakladığı ise, hem daha hayırlı, hem de kalıcıdır. Halâ düşünüp akletmeyecek misiniz?

اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَرِينَ (٦١)

61. Kendisine güzel bir va’dde bulunduğumuz ve mutlaka ona kavuşacak olan kimse, kendisini dünya hayatında geçici olarak yaşatmamızın ardından Kıyamet Günü hesap ve azap için derdest edilip getirilecek kişi gibi midir?

وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (٦٢)

62. O gün Allah, öylelerine seslenir ve “Hani nerede Benim için iddia ettiğiniz ortaklarım?” der.

قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذِينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ تَبَرَّأْنَٓا اِلَيْكَۘ مَا كَانُٓوا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ (٦٣)

63. (Allah’a şirk koşma ve isyan etmede başı çeken ve dolayısıyla) haklarındaki azap hükmü kesinleşmiş olan (cin ve ins şeytanları), “Rabbimiz” derler,“şunlar, bizim azdırıp yoldan çıkardığımız kimseler. Evet,onları azdırıp yoldan çıkardık,(fakat kendilerini hiç zorlamadık.) Biz, azıp yoldan çıkmıştık; (onlar da bize uyarak arkamızdan geldiler). Ama, bizi Sana ortak diye tanımış olmalarını şimdi burada reddediyor ve bununla bir alâkamızın bulunmadığını arz ediyoruz. Onlar zaten bize değil, (kendi nefislerine) tapıyorlardı.”

وَقِيلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ (٦٤)

64. Bu defa, (onları Allah’a ortaklar olarak tanıyanlara), “Haydi yalvarın Allah’a ortak koştuğunuz o varlıklara!” denir.Yalvarırlar, fakat diğerleri onlara hiçbir cevap veremez ve (cevap olarak) karşılarında ancak azabı bulurlar. Ne olurdu, vaktinde gerçeği görüp doğru yolda gitselerdi!

وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَلِينَ (٦٥)

65. O gün Allah, (o müşrik ve inkârcılara yine) seslenir ve “Size gönderilen rasûllere ne cevap vermiştiniz, onlara nasıl muamelede bulunmuştunuz?” diye sorar.

فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ (٦٦)

66. Birden dünyaları kararıverir, o anda verecek bir kelimelik olsun cevap bulamazlar; birbirlerine soracak durumda da değillerdir.

فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ (٦٧)

67. Ancak (şu anda dünyada iken) şirk ve inkârından vazgeçip Allah’a yönelen ve doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işlerde bulunanlar, evet onlar, (Âhiret’te) kurtulanlardan olmayı umabilirler.

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٦٨)

68. Senin Rabbin dilediğini yaratır ve (kulları için dilediği yolu) seçer ve buyurur. (Allah’ın seçip teşrî buyurduğu yerde) onların seçme hak ve yetkisi yoktur. Allah, (yaratma ve seçmede) onların Kendisi’ne ortak tanımalarından sonsuzca yüce ve mutlak manâda münezzehtir.

وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ (٦٩)

69. Senin Rabbin, onların göğüsleri neyi gizliyor, (hangi gizli düşünce ve niyetleri taşıyor) ve onlar neyi açığa vuruyorlarsa hepsini bilir.

وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٧٠)

70. O Allah’tır, O’ndan başka hiçbir ilâh, (kendisine ibadet edilecek hiçbir ma’bud) yoktur; (bütün güzellikler, mükemmellikler, başarılar ve nimetler O’ndandır.) (Her işin,her muvaffakiyetin) başında da sonunda da, dünyada da Âhiret’te bütün hamd O’nadır.Hüküm ve hakimiyet de O’nundur ve O’na döndürülmektesiniz.

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَدًا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْتِيكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ اَفَلَا تَسْمَعُونَ (٧١)

71. De ki: “Söyleyin bana, eğer Allah Kıyamet Günü’ne kadar geceyi uzatıp sizi karanlıkta bırakacak olsa Allah’tan başka bir ilâh mı vardır ki, size ışık getirsin? Halâ gerçeğe kulak verip yolunuzu düzeltmeyecek misiniz?”

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ (٧٢)

72. De ki: “Söyleyin bana, eğer Allah Kıyamet Günü’ne kadar gündüzü uzatıp size hiç dinlenme imkânı tanımasa Allah’tan başka bir ilâh mı vardır ki, dinlenmeniz için size geceyi getirsin? Gözünüzü açıp halâ gerçeği görmeyecek misiniz?”

وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٧٣)

73. O’nun rahmetindendir ki, birinde istirahat edesiniz, diğerinde çalışıp Allah’ın lütfundan nasibinizi arayasınız, daima da Allah’a şükredesiniz diye sizin için gece ile gündüzü var etti.

وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (٧٤)

74. Gün gelecek ve O, (Kendisi’ni tanımayıp,şükretmek yerine şirk koşanlara) seslenecek ve “Nerede Benim için iddia ettiğiniz ortaklarım?” diyecektir.

وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَهِيدًا فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ (٧٥)

75. O gün her ümmetten de (kendilerine gönderilen Rasûl’ü) şahit olarak çıkarır ve diğerlerine, “İddianıza dayanak yaptığınız bir delil varsa haydi getirin!” deriz. (Elbette getiremeyecek ve) bilecekler ki, (bütün varlıklar üzerinde ibadete lâyık İlâh, Rabb ve mutlak hakimiyet sahibi olmada) hak sadece Allah’ındır. Ve onların Allah’a ortak koştukları uydurma ilâhları kendilerini yüzüstü bırakıverecektir.

اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓواُ بِالْعُصْبَةِ اُ۬ولِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ (٧٦)

76. (Sapkınlardan biri olan) Karun, (*) Musa’nın kavmindendi; fakat (Firavun’la işbirliği yapıp) onlara karşı saldırgan bir hâl aldı. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı kendisine, “Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah, şımaranları sevmez!” diye ikazda bulunurdu.

~Açıklama~

(*) Kur’ân, Karun’un kıssasını, Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimiz’in davetine karşı yaptıkları “Biz sana tâbi olup söylediğin yolda gidecek olursak, (diğer kabileler tarafından) yerimizden yurdumuzdan edilir, burada barındırılmayız.”(âyet:57) itirazına bir başka cevap olarak anlatmaktadır. Bu itirazı yapanlar, Mekke’nin zengin tüccarları, tefecileri ve faizcileriydi. Paralarını daha da arttırmak ve lüks hayatlarını devam ettirmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Halktan pek çoğu ise, onlara özeniyor ve onlar gibi bir hayat yaşamak istiyorlardı. Karun, İsrail Oğulları’ndan olmasına rağmen, Firavun’un çok yakın işbirlikçilerinden biri haline gelmişti.

Kur’ân, onu Firavun ve Hâmân’la birlikte, halka zulmeden ve kendilerine mucizelerle Hz. Musa’nın gönderildiği üç Allah düşmanı içinde anar (Mü’min Sûresi/23–24). Bu da, onun kendi halkına ihanet ettiğini ve İsrail Oğulları’nı ezen düşmanın bir ajanı haline geldiğini gösterir. Karun, bu ihaneti sebebiyle Firavun’un sarayında çok itibarlı bir yere sahipti. (Karun’dan Kitab-ı Mukaddes’te de uzunca söz edilir: Sayılar,16.)

وَابْتَغِ فِيمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ (٧٧)

77. “Allah’ın sana ihsan buyurduğu bu servetle Âhiret yurdunu kazanmaya çalış; dünyadan da (O’nun sana takdir buyurduğu) nasibini unutma. (*) Allah sana nasıl böylesine büyük bir ihsanda bulunmuşsa, sen de başkalarına iyilikte bulun ve ülkede bozgunculuk çıkarma peşinde olma. Allah, bozguncuları sevmez.”

~Açıklama~

(*)  Allah, her canlı için ona takdir buyurduğu ömründe yetecek kadar, yani yaşaması için mutlaka gerekli olan rızkı ayırmıştır. Hiçbir canlı bu rızkı tüketmeden ölmez. Bu rızık, onu elde etme gücünden mahrum bulunan ve bir bakıma Allah’a tam teslimiyetin sembolleri gibi duran bitkilerin ayağına gelir veya gönderilir. Bebekler de onu güçsüzlükleri sebebiyle yine hazır alırlar. Ama insanlar ve hayvanlar gibi canlılar,kendilerinde bir güç hissettikleri andan itibaren ve bu gücü daha fazla hissettikçe, hayatları için gerekli bu rızkı çalışarak elde etme mecburiyeti duyarlar.

İslâm, servet sahibi olmayı asla men etmemiş olmakla birlikte,ona kalbde yer vermeyi yasaklamış, dünyayı çalışıp kazanma açısından değil de kalben terk etmeyi buyurmuş ve servetin insanı kötü yollara düşürme, onu biriktirmeye götürme ve kalbi katılaştırma, neticede insanın servetin kölesi haline gelebileceği tehlikesi sebebiyle mütevazı bir hayat yaşamayı tavsiye ve teşvik emiştir. Ayrıca, zenginlere zenginlikleri ölçüsünde zekâtı emrettiği gibi, bunun dışında Allah yolunda ve muhtaçlar için harcama konusunda da ısrarla durmuştur. Ayrıca, helâlinden kazanıp helâl yerlere harcamak da,İslâm’ın bu konuda emrettiği önemli kurallardandır.

قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫تِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْدِيۜ اَوَلَمْ يَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعًاۜ وَلَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ (٧٨)

78. Karun, (“Niye ki?”) dedi: “Bu servet bana verilmişse, sahip olduğum bir bilgi sebebiyle verilmiştir.” (*) Acaba bilmiyor muydu ki, Allah ondan önce yaşayıp gitmiş nesiller içinde (onun gibi düşünüp davranan, fakat) ondan daha güçlü ve daha büyük servet sahibi kimseleri helâk etmiştir? Hayatları günah hasadından ibaret suçlulara (helâk edilmeden önce) savunma hak ve imkânı da tanınmaz.

~Açıklama~

(*) Bu mukabele, insan gurur, kibir, bencillik ve nankörlüğünün çok tipik bir tezahürüdür.İnsan, başarıları kendine, gücüne, bilgisine, zekâ ve kabiliyetlerine, başarısızlık ve eksiklikleri ise daha çok başka faktörlere bağlar. Oysa, insanın sahip olduğu her güzellik ve onun her başarısı Allah’ın bir nimeti, aynı zamanda bir imtihandır. İnsan, bunları kendisine mal edip de şükürden şirke düşünce, bu defa kendi helâkini hazırlar.

فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِهِ فِي ز۪ينَتِهِ۪ۜ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ قَارُونُۙ اِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ (٧٩)

79. Karun, halkının karşısına bütün şatafat ve debdebesiyle çıktı. Dünya hayatını dileyenler, “Keşke” diyorlardı, “bizim de Karun’a verilen servet gibi servetimiz olsaydı! Adam ne kadar da talihliymiş!”

وَقَالَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللّٰهِ خَيْرٌ لِمَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۚ وَلَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الصَّابِرُونَ (٨٠)

80. Fakat kendilerine gerçeğin ilmi (*) verilmiş olanlar, “Yazıklar olsun size!” dediler. İman edip doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlar için Allah’ın hazırlamış olduğu mükâfat çok daha hayırlıdır. Ama ona kavuşturulacak olanlar, ancak (dünyada musibetler, ayrıca nefis ve şeytanın günaha teşvikleri karşısında, Allah’a itaatte, bir de Allah yolunda hizmette) gerekli sabrı gösterebilenlerdir.”

~Açıklama~

(*) Kur’ân, bu ifadesiyle, sadece dünya hayatını dileyen ve onun peşinden koşanların cahiller olduğunu ima etmektedir. Bir başka âyette (Necm Sûresi/30), böylelerinin pek az bilgiye sahip bulunduğunu, bu bilginin de dünya hayatıyla ilgili olduğunu belirtmektedir. Söz konusu bu her iki âyette de ilim kelimesi belirlilik ifade eden takıyla el-ılm şeklinde gelmektedir. Dolayısıyla, Kur’ân’ın ilimden kastı öncelikle Allah bilgisi (ma’rifet) ve vahyedilmiş bilgidir. Bu bilgiye sahip olanlar, her şeyin üstünde Allah’ı ve Âhiret’i arzularlar.

فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۗ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ (٨١)

81. Neticede Karun’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı ne kendisine yardım edebilecek bir ekip bulabildi, ne de (sahip olduğu serveti ve adamlarıyla) kendi kendisine bir yardımı dokundu.

وَاَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَاَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُۚ لَوْلَٓا اَنْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَاۜ وَيْكَاَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ۟ (٨٢)

82. Daha dün onun yerinde olmayı düşleyenler, “Aman Allah’ım!” dediler: “Meğerki Allah, rızkı kullarından dilediğine bol verir, dilediğine ise kısar ve ölçülü verirmiş. Allah bize lütfuyla muamele etmemiş olsaydı, bizi de çoktan yerin dibine geçirmişti. Demek ki, kâfirler gerçekten felâh bulmazmış.”

تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْاَرْضِ وَلَا فَسَادًاۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ (٨٣)

83. Ama o Âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz. Hayırlı âkıbet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatta kusur etmeyen ve O’nun azabından sakınanlar içindir.

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٨٤)

84. (Âhiret’e) kim güzel işler ve iyiliklerle gelirse, onun için yaptıklarından çok daha güzel, çok daha hayırlı bir mükâfat vardır; ama kim de kötülüklerle gelirse, kötülük işleyenler, ancak işledikleri kadar karşılık görürler. (*)

~Açıklama~

(*) Bir başka âyette şöyle buyrulur: Kim güzel bir iş yapar ve Allah’a onunla gelirse, yaptığının on katıyla mükâfatlandırılır. Kim de bir kötülükle gelirse, sadece o kötülüğe denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez. (En‘am Sûresi/160) Yapılan iyilikler karşılığında Cenab-ı Allah’ın vereceği karşılık on katla da sınırlı değildir. O, hem fazl u kereminden, hem de yapılan işteki samimiyete ve yapıldığı zaman ve şartlara göre dilediğine dilediği kadar arttırır.

اِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ قُلْ رَبِّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٨٥)

85. Kur’ân’ın temsil ve tebliğini sana farz kılan Allah, hiç şüphesiz (sözünde sadık olup seni, terketmek zorunda bırakacakları) yere mutlaka (hem de açık bir zaferle) geri döndürecektir. (*) De ki: “Rabbim,kimin takip edilmesi gereken doğruyu getirdiğini de, buna karşılık kimin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu da elbette herkesten daha iyi bilmektedir.”

~Açıklama~

(*) Âyetin ehl-i tasavvuftan pek çoklarının da virdi olan ve zordakilerin, makbul bir gaye uğrunda çalışanların ve gurbettekilerin okuması tavsiye edilen bu kısmının kelime kelime manâsı şudur:

Kur’ân’ın (temsil ve tebliğini) sana farz kılan Allah,seni dönülecek bir yere mutlaka geri döndürecektir.” Bu ifade üzerinde çeşitli yorumlar yapılmışsa da, onun, sûrenin başındaki “Biz ise diliyorduk ki, ülkede aşağılanıp ezilen o insanlara lütufta bulunalım, onları (zalimlere tâbi olmaktan kurtarıp) kendilerine uyulan bir millet yapalım,içlerinde insanları Allah’ın yoluna yöneltecek rehberler var edelim ve onlara (Firavun ve hanedanının sahip olduğu mülk ve ihtişamın ötesinde bir mülk ve ihtişam bahşetmek için, kendilerini bereketlerle donattığımız ülkeye) mirasçı kılalım. (âyet 5) âyetiyle münasebeti açıktır. Bu sûre indiğinde Mekke’de Müslümanlar ağır işkenceler altında idi.
Âyet, çok erken bir dönemde Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın ve beraberindeki Müslümanların Mekke’yi terke mecbur bırakılacaklarını, fakat oraya muzaffer olarak tekrar döneceklerini ve bu süre içinde Kur’ân’ın hayatlarının bütününe hayat olacağını müjdelemektedir.

وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَۘ (٨٦)

86. Sen, Rabbi’nden büyük bir rahmet bekletisi içindeydin; işte bu Kitap sana başka değil, ancak Rabbi’nden çok büyük bir rahmet olarak vahyediliyor. Şu halde, (aflarını istemek, azap görecekleri endişesiyle yapman gerekende yavaş davranmak gibi yollarla) sakın kâfirlere arka çıkma!

وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَۚ (٨٧)

87. Ve, Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra onları tebliğden sakın seni alıkoymasınlar. Sen insanları Rabbine çağırmaya devam et ve elbette şirk koşanlardan olacak değilsin.

وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٨٨)

88. Elbette Allah ile beraber başka bir ilâh kabul edip, ona yalvaracak da değilsin. (*) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun Vechi (Zâtı ve rızası) (**) dışında her şey yok olup gitmeye mahkûmdur. (***) Hüküm O’nundur ve sonunda O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm için birtakım yasaklar ortaya koyan bu ifadeler, hiçbir zaman O’nun kâfirlere arka çıkacağı veya çıktığı, Allah’a şirk koşacağı ve O’nunla beraber bir başka ilâha yalvaracağı ihtimalinin bulunduğunu manâsına gelmez.
Hz.Musa’nın “Rabbim, bana lütfettiğin bunca nimetler hakkı için, günahkâr suçlulara bir daha hiçbir şekilde yardım etmeyeceğim.”(âyet 17) sözleriyle münasebeti bulunan bu âyetlerde ifade olunan manâ, “Sen böyle bir şey yapmazsın; tabiatıyla senden asla bu tür şeyler beklenmez.” demek olup, âyetler, Kur’ân’ı tebliğ işinde Peygamber Efendimiz’in ve takipçilerinin izlemesi gereken yolu çizmektedir.
Ayrıca bunlarda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şahsında ümmetine ve ondan sonra gelip de Kur’ân hizmetinde bulunacaklara ikazlar bulunduğu gibi, emir ve nehiy buyrulan hususların lütfettiğin bunca nimetler hakkı için, günahkâr suçlulara bir daha hiçbir şekilde yardım etmeyeceğim.”(âyet 17) sözleriyle münasebeti bulunan bu âyetlerde ifade olunan manâ, “Sen böyle bir şey yapmazsın; tabiatıyla senden asla bu tür şeyler beklenmez.” demek olup, âyetler, Kur’ân’ı tebliğ işinde Peygamber Efendimiz’in ve takipçilerinin izlemesi gereken yolu çizmektedir. Ayrıca bunlarda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şahsında ümmetine ve ondan sonra gelip de Kur’ân hizmetinde bulunacaklara ikazlar bulunduğu gibi, emir ve nehiy buyrulan hususların ehemmiyeti de hitabın O’na yapılmasıyla en üst seviyede vurgulanmaktadır.

(**) Cenab-ı Allah için “el, yüz” gibi kelimeler sıfat ifade eder. İnsan için elin ve yüzün fonksiyonu ne ise, bunlar Zât-ı Âlâ ile ilgili olarak o manâda sıfatlara işarette bulunur. Yüz, bir bakıma hem zâtı, hem de onun rızasını temsil eder. Dolayısıyla Allah için yüz, “Sonsuz merhamet sahibi, gören, işiten, konuşan ve her varlığın ihtiyacı için kendisine yöneldiği Zat” demektir. Ayrıca o, ifade edildiği üzere, O’nun rızası demektir de. Nitekim aynı kullanım Türkçe’de de vardır.

(***) Detaylı bilgi için RNK’da

Soru: O’nun Vechi (Zâtı ve rızası) dışında her şey yok olup gitmeye mahkûmdur âyeti Cennet, Cehennem ve bunların ehlini de kapsar mı? (Mektubat,“15. Mektup”, 56–57) bölüme bkz.

***

B-) 29. Ankebût Sûresi [1/69.Ayetleri]

29. Ankebût Sûresi Mekke’de Müslümanların en fazla işkenceye maruz kaldığı bir dönemde inen ve 69 âyetten müteşekkil olan bu sûre, ismini 41’inci âyette geçen ankebût (örümcek) kelimesinden alır. Sûre, bâtıl inançların ve bâtıl inanç sahiplerinin düzenlerinin, tuzaklarının örümcek ağı zayıflığında olduğunu vurgularken, sineklerin pek çok iplikten oluşan bu ağa kolayca yakalanması gibi, onun insanları avlayacak çok sayıda tellerine de dikkat çeker. Mü’minleri işkenceler karşısında sabra ve direnmeye çağıran ve zalim müşrikleri kendilerini bekleyen kötü âkıbetle tehdit eden sûre, Cenab–ı Allah’ın birliği ve Âhiret konusunda çok önemli deliller de sergiler.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

الٓمٓ۠ (١)

1. Elif-Lâm-Mîm.

اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (٢)

2. İnsanlar, sadece “inandık” demekle kendi hallerine bırakılacak ve (bilhassa zorluklar, çileler ve işkencelerle) imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı sandılar?

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ (٣)

3. Şurası bir gerçek ki Biz, onlardan önce yaşayan ve iman ikrarında bulunan herkesi imtihandan geçirdik. Geçirdik ki Allah, ikrarında sadık olanları ortaya çıkardığı gibi, yalancı olanları da ortaya çıkarsın. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetlerde sözü edilen imtihan için ayrıca bkn. Bakara Sûresi/155–157 ve ilgili notlar 121 ve 122.

اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٤)

4. Öte yandan, durmaksızın o kötülükleri işleyenler (ve mü’minlere her türlü işkenceyi reva görenler) de, (bir gün) kendilerini kıskıvrak yakalamamızdan ve haklarında vereceğimiz hükümden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar? Ne de fena hükmediyorlar!

مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٥)

5. Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyor ve bu beklenti ile yaşıyorsa,Allah’ın takdir buyurduğu vade elbette gelecektir. O,Semî‘ (her şeyi hakkıyla İşiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla Bilen)dir. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah (cc), herkesin gerek açıkça gerekse kendi içinde söylediğini duyduğu gibi, bütün halleri, niyetleri, yaptıkları, gizledikleri ve açığa vurduklarıyla herkesi tam manâsıyla bilir de. Hiçbir şey, O’ndan gizli kalmaz, kaçıp kurtulamaz. Bu âyette Cenab-ı Allah’ın İşiten (es-Semî‘) ve Bilen (el-Alîm) isimleriyle anılması, inanç ve beklentisinde samimi mü’minler için bir müjde, iman iddia edip fakat bunda samimi olamayanlar, bir de inkârcılar için bir ikaz ifade etmektedir.

وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (٦)

6. Kim (nefsine ve şeytana karşı koymada, ayrıca iyi bir mü’min olma ve bu yolda her türlü zorluğa direnebilme konusunda) cihad eder (elinden gelen gayreti gösterir)se, ancak kendi iyiliği için cihad eder. Muhakkak ki Allah,bütün varlıklardan müstağnîdir, (kimseye ve kimsenin cihadına ihtiyacı yoktur).

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٧)

7. İman edip, (iyi bir mü’min olabilmek için elinden gelen gayreti gösteren ve) imanları istikametinde sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanların (nefislerine bir anlık mağlûbiyetle işledikleri) bir takım günahlarını elbette siliverecek ve onları yaptıkları güzel işlerin en güzeline göre mükâfatlandıracağız.

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًاۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨)

8. (İyi bir mü’min olabilmenin gerekleri içinde) insana anne-babasına en iyi ve en içten davranmasını ve onlara hep iyilikte bulunmasını emrettik. Fakat, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana ortak tanıman için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme. Neticede dönüşünüz Banadır ve Ben, bütün yaptıklarınızın ne manâya gelip ne netice verdiğini size gösterecek ve onlardan dolayı sizi hesaba çekeceğim.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ (٩)

9. İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları, evet onları mutlaka salihler arasına dahil edip (Cennet’e koyacağım).

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ (١٠)

10. İnsanlar içinde öylesi de var ki,“Allah’a iman ettik!” demekte,fakat bu iman ikrarından dolayı bir eziyete maruz kalınca da, insanlardan gördüğü baskı ve eziyeti Allah’ın azabı gibi tutup (imanından geri dönüvermektedir). Buna karşılık, Rabbinden sana bir başarı erişince, bu defa hiç şüphesiz, “Biz de sizinle beraberdik!” diyeceklerdir. Yoksa Allah, insanların göğüslerinin derinliklerinde nelerin yattığını çok daha iyi bilmekte değil midir?

وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ (١١)

11. Şurası bir gerçek ki Allah, kimlerin gerçekten iman etmiş olduğunu da ortaya çıkaracaktır, kimlerin münafık olduğunu da ortaya çıkaracaktır.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٢)

12. Küfredenler, iman edenlere “Bizim yolumuza uyun,biz de sizin günahlarınızı yükleniverelim!” diyorlar. Oysa onların günahlarından tek bir zerreyi bile yüklenecek, yüklenebilecek değillerdir. Hiç kuşkusuz yalancıdır onlar.

وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالًا مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ (١٣)

13. Ama şurası bir gerçek ki, kesinlikle kendi günahlarının ağırlıklarını yüklendikleri gibi, bu yüklerinin yanısıra daha başka pek çok yükleri de yüklenmektedirler. (*) Kıyamet Günü, Allah (ve diğer iman hakikatleriyle) ilgili durmadan uydurdukları yalanlar ve attıkları iftiralardan dolayı elbette sorguya çekileceklerdir.

~Açıklama~

(*) Ehl-i küfrün özellikle önderlerinin kendi günah yükleri dışında yüklendikleri günahlar, sapmalarına sebep oldukları ve izlerini takip eden kişilerin günahları ile (Nahl Sûresi/25), açtıkları yollardan giden daha başkalarının günahlarıdır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bir hadis-i şeriflerinde, “İslâm’da iyi bir yol, iyi bir çığır açan, o yolda gidenlerin sevabı kadar sevabı onların sevabından eksiltilmemek üzere alır. Kötü bir yol açan ise, o yolda gidenlerin günahı kadar günahı onların günahlarından eksiltilmemek üzere alır.” buyurmaktadır. (Müslim, “Zekât”,69; İbn Mâce, “Mukaddime”,203)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْسِينَ عَامًاۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ (١٤)

14. Nuh’u bir rasûl olarak halkına gönderdik ve aralarında bin yıldan elli yıl eksik bir süre kaldı. Neticede, (Allah’a şirk koşma başta olmak üzere) zulümlerinde ısrar eden o halkı kıskıvrak yakalayıverdik.

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَمِينَ (١٥)

15. Buna karşılık, Nuh’u ve Gemi’de O’nunla beraber olanları kurtardık ve o gemiyi de, o hadiseyi de (arkadan gelecek) bütün insanlar için bir ibret vesilesi yaptık.

وَاِبْرٰهِيمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١٦)

16. İbrahim’i de (rasûl olarak görevlendirdik). O,halkına şöyle dedi: “Yalnızca Allah’a ibadet edin ve O’na gönülden saygı besleyin de, O’na isyandan ve dolayısıyla azabından sakının. Eğer bilirseniz, hakkınızda hayırlı olan budur.

اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ اِفْكًاۜ اِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١٧)

17. “Ama siz,Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor ve korkunç yalanlar uyduruyor, bâtıl inanç, düşünce ve davranış şekilleri ortaya koyuyorsunuz. Allah’ı bırakıp da taptığınız o şeyler, (*) size istifadeniz adına tek bir şey bile veremezler. O halde rızkı ve faydayı ancak Allah’ın nezdinde arayın, yalnızca O’na ibadette bulunun ve daima O’na şükredin. Zaten O’na döndürülmektesiniz.”

~Açıklama~

(*) “O şeyler” olarak çevirdiğimiz kelimenin aslı ellezîne ism-i mevsulü (birleştirme ismi/zamiri) olup,esasen şuurlu varlıklar için kullanılır. Bu da göstermektedir ki, putperest toplumların taptıkları putların çoğu melekler, cinler, peygamberler, kahramanlar, devlet adamları gibi, bir zaman halkın çok sevip, daha sonra tanrılaştırdıkları kimseleri temsil ediyordu. Dolayısıyla âyet, putları nazara verirken,bu gerçeğe de işarette bulunmaktadır. Bunların dışında, insanlar çok defa, iyi veya kötü bildikleri birtakım ‘ruhlar’a, “tabiat kuvvetleri”ne, gök cisimlerine ve daha başka şeylere de tapınmış, Allah’ın İrade ve Kudreti’ni bu şekilde başka pek çok şeylere taksim etmişlerdir. Burada belirtelim ki, putçuluk ve putatapıcılık, geçmişe ait bir vakıa olmayıp, bugün de açık ve örtülü biçimde pek çok şekillerde ve pek çok isim altında devam etmektedir.

وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٨)

18. (Ey inkârcılar!) Eğer siz (Rasûlümüzü) yalanlıyorsanız, sizden önceki pek çok topluluklar da rasûlleri yalanlamıştı. Ama Rasûl’e düşen, (Bizim Mesajımızı) bütün açıklığıyla ve gerektiği şekilde iletmektir, (sizi imana zorlamak değil).

اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌ (١٩)

19. O (inkârcılar), Allah’ın nasıl önce yaratıp, sonra da yaratılışı tekrar ettiğini görüp bilmezler ve en son yeniden yaratacağı üzerinde hiç düşünmezler mi? Hiç şüphesiz bu, Allah için pek kolaydır.

قُلْ سِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌۚ (٢٠)

20. De ki: “(Ey insanlar!) Yeryüzünde dolaşın ve Allah’ın baştan nasıl yarattığı, sonra da (kâinatı) ikinci defa nasıl kuracağı konusunda düşünün ve gözlemler yapın.Muhakkak ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyetle ilgili olarak bkn. Enbiyâ Sûresi/104, not 25. Bu (20.) âyet,kâinatın ilk yaratılışı ve Kıyamet Günü yıkıldıktan sonraki yeniden inşasıyla ilgili iken, 19. âyet, öncelikle sürekli yaratmaya, “zeval-hudûs” şeklinde kesintisiz devam eden hayattan alma–hayata iade etme vakıasına (bkn. Rahmân Sûresi/29, not 11) ve her yıl kışta gördüğümüz ölümlerle birlikte, bahardaki dirilmelere de işaret etmektedir.

يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ (٢١)

21. O, kimi dilerse onu cezalandırır, kimi dilerse ona da rahmetiyle muamele eder. (*) Hepiniz O’nun huzuruna götürülmektesiniz.

~Açıklama~

(*) Bu ifade, pek çok yerlerde temas etme gereği duyduğumuz (Nisâ Sûresi/79, not 18;Hıcr Sûresi/15, not 3; İsrâ Sûresi/54, not 24; Nûr Sûresi/38, not 25) Cenab–ı Allah’ın mutlak irade, adalet ve hususî rahmet–merhameti’ne atıfta bulunmaktadır.

وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ۟ (٢٢)

22. Siz, yerin derinliklerine de girseniz, semanın enginliklerine de çıksanız, Allah’ın hakimiyetinden ve hakkınızdaki hükmünden kurtulamazsınız. Sonra, Allah’tan başka ne size sahip çıkacak bir koruyucunuz, ne de bir yardımcınız vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, insanları bir yandan Allah’a isyandan alıkoymak için onlardaki korku duygusunu harekete geçirirken, diğer yandan, kendilerini her durumda ancak Allah’ın koruyup yardım edebileceğini hatırlatarak, onları kucaklamakta ve Allah’a çağırmaktadır.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٢٣)

23. Allah’ın (gerek kâinattaki gerekse bizzat kendi varlıklarındaki, ayrıca Kur’ân’da yer alan) âyetlerini ve O’nunla buluşmayı inkâr edenler: işte onların Benim rahmetimden (cennetimden) ümitleri yoktur, ümit beslemeye hakları da yoktur ve onlar, kendilerini acı bir azabın beklediği kişilerdir.

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ اَوْ حَرِّقُوهُ فَاَنْجٰيهُ اللّٰهُ مِنَ النَّارِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٢٤)

24. (*) Halkının İbrahim’e mukabelesi ancak, “O’nu öldürün veya yakın!” diye bağırmak oldu. Ama Allah O’nu, (içine attıkları) ateşten korudu. Muhakkak ki bunda iman edecek bir topluluk için ibretler ve mesajlar vardır.

~Açıklama~

(*) 8.18–23’üncü âyetler, Hz. İbrahim’in kavmine olan tebliği münasebetiyle, hem Mekkeli müşriklere hem de bütün insanlara yönelik mesajlar ihtiva eden istidradî (parantez içi) cümleler mahiyetindeydi. Kur’ân, bu âyetten itibaren yeniden Hz.İbrahim’in kavmiyle arasında geçenleri anlatmaya dönmektedir.

وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًاۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَۗ (٢٥)

25. İbrahim, (onlara şöyle) dedi: “Siz, Allah’ı bırakıp, aranızda sadece dünya hayatında kalacak bir sevgi ve dayanışma bağı olarak birtakım putlar edindiniz. Fakat Kıyamet Günü kiminiz kiminizi ret ve inkâr edecek, kiminiz kiminize lânet okuyacak, (*) ama hepinizin varacağı yer Ateş olacak ve (sizi bu azaptan kurtarabilecek) hiçbir yardımcınız bulunmayacaktır.”

~Açıklama~

(*) Âyette sözü edilen ret ve inkâr, şu âyette ifade edilen ret ve inkârdır: Hayır, hayır! İlâh edindikleri o varlıklar (melekler, cinler, peygamberler, azizler, diktatörler), kendilerine yapılan tapınmayı reddedecek ve onlara düşman olacaklardır. (Meryem Sûresi/82). Karşılıklı lânetleşme ise şu âyetlerdeki gibidir: Allah da şöyle buyurur:

Katılın insanlardan ve cinlerden sizden önce geçen toplulukların arasına, girin onlarla beraber Ateş’e!” Bu şekilde bir topluluk Ateş’e girdikçe yoldaşlarına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplanıp bir araya geldiklerinde, sonrakiler öncekiler hakkında şöyle der: “Ey Rabbimiz! Şunlar bizi yoldan çıkardılar; bu sebeple onlara iki kat Ateş azabı çektir!” Allah, şöyle buyurur: “(Saptıranlar, hem kendileri sapıp hem de başkalarını saptırdığı, diğerleri ise onlara uyup saptığı ve onları taklit ettikleri için,) her birinize iki kat azap var, fakat siz bilmiyorsunuz.” (A’râf Sûresi/38–39)

فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ وَقَالَ اِنِّي مُهَاجِرٌ اِلٰى رَبِّيۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٦)

26. Lût, O’na (ve mesajına) iman etti. İbrahim, “Ben” dedi, “Rabbimin rızası için artık dinimi yaşayabileceğim bir yere hicret ediyorum.Muhakkak ki O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.”

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧)

27. O’na İshak’ı ve Yakubu armağan ettik ve O’nun neslinden gelenlerde peygamberliği ve Kitap indirmeyi devam ettirdik. O’na dünyada mükâfatını verdik (*) ve muhakkak ki O, Âhiret’te de salihler içinde olacaktır.

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah (c.c.), Hz. İbrahim’i büyük imtihanlara tâbi tuttu ve O, maruz kaldığı bütün musibetlere Allah için sabretti ve imtihanları kazandı. Neticede Cenab–ı Allah (c.c.), O’nu insanlara “imam” kıldı ve soyundan da imamlar var etti (Bakara Sûresi/124). Aynı zamanda Allah, O’nun ailesini ve soyundan en azından bir çizgiyi tertemiz yapıp, insanlar arasında seçti (Âl-i İmran Sûresi/33) ve onlara hem maddî hem manevî âlemde büyük bir mülk, bir yetki verdi (Nisâ Sûresi/54). Allah, O’na aynı zamanda hicretinin ardından dünyada da güzel ve kutlu bir yaşayış nasip buyurdu (Nahl Sûresi/122).

وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ۪ٓ اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَۘ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ (٢٨)

28. Lût’u da (bir rasûl olarak görevlendirdik). Halkına şöyle dedi: “Gerçek şu ki siz, (toplum olarak) bütün insanlar içinde sizden önce hiçbir topluluğun yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz.

اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَۜ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٩)

29. “Böyle, şehvetle erkeklere varmaya, yollarda (bilhassa erkek yolcuları alıkoymak için) eşkiyalığa ve fıtrî olan üreme yolunu terketmeye, ayrıca topluca bir araya gelip açıktan açığa her türlü çirkin işi yapmaya devam mı edeceksiniz?” Fakat halkının mukabelesi ancak şöyle oldu: “Eğer peygamberlik iddianda ve söylediklerinin doğruluğunda samimi isen haydi, bizi kendisiyle tehdit edip durduğun Allah’ın o azabını getir de görelim!”

قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ۟ (٣٠)

30. Lût, “Rabbim,” diye yalvardı, “ahlâk düşmanı şu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et!”

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰهِيمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَۚ (٣١)

31. Nihayet elçilerimiz (olan melekler İshak’ı) müjdelemek için İbrahim’e geldiklerinde, (*) “Biz” dediler,“şu memleketin halkını helâk edeceğiz. Çünkü o halk, sınır tanımaz derecede zulme batmış bulunuyor.”

~Açıklama~

(*) Bkn. Hûd Sûresi/69–71.

قَالَ اِنَّ فِيهَا لُوطًاۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٢)

32. İbrahim, “Ama Lût da orada!” dedi. “Biz orada kim var kim yok daha iyi biliyoruz. O’nu ve ailesini elbette kurtaracağız, fakat hanımı hariç. Onun geride, helâk olacaklar içinde kalmasına hükmedilmiş bulunuyor.”

وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِ۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٣)

33. Derken elçilerimiz Lût’a vardılar. (Onları halkın tecavüzünden koruyamayacağını düşünen) Lût endişeye kapıldı, göksü daraldı, kendini eli kolu bağlı hissetti. Ama onlar, “Endişe etme, üzülme,” dediler, “seni ve aileni kurtaracağız, ama hanımın hariç. Onun geride, helâk olacaklar içinde kalmasına hükmedilmiş bulunuyor.

اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (٣٤)

34. “Açıktan açığa işledikleri bunca günahlarla bütün bütün yoldan çıktıkları için bu memleketin ahalisi üzerine gökten çok kötü bir musibet indireceğiz.”

وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٣٥)

35. Neticede, düşünüp akleden kimseler için o memlekette apaçık bir ibret vesilesi bıraktık.

وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ (٣٦)

36. Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara dedi ki:“Ey halkım! Yalnızca Allah’a ibadet edin; (dünyada yaptıklarınız karşılığında sorguya çekileceğinizin şuuru içinde) Âhiret Günü’ne hazırlıklı bulunun, o Gün’ü talep edin, onu kazanacak tarzda yaşayın ve ülkede birer bozguncu kesilip, taşkınlık yapmayın.”

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَۘ (٣٧)

37. Fakat O’nu yalanladılar ve neticede korkunç bir sarsıntı kendilerini kıskıvrak yakalayıverdi de, yurtlarında meskenleri içinde cansız çökekaldılar.

وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَۙ (٣٨)

38. Bu arada Âd’ı ve Semûd’u da hatırlayın: Onların başına gelenleri meskenlerinin halinden elbette anlıyorsunuz. Şeytan, yaptıklarını onlara süsleyip püsledi, güzel gösterdi ve böylece onları doğru yolu takipten alıkoydu. (*) Halbuki gerçeği görebilecek kadar zekî ve keskin görüşlüydüler.

~Açıklama~

(*) Şeytan, insanı sadece inkâra, şirk koşmaya, her türlü kötülüğe davet ve yaptığının güzel, yerinde ve doğru olduğunu ona telkin eder. Yoksa onun insanı herhangi bir şey yapmaya zorlayacak gücü yoktur. İnsan, nefsinin, nefsaniyetinin tesirinde onun davetini iradesiyle kabul eder. İnsanın doğruyu görebilme kabiliyeti, hattâ görebilmesi, çıkarlarına ve heveslerine bağlılık, kibir, şartlanmışlık, zulüm gibi kendisini doğrudan alıkoyan faktörleri aşmadıkça doğruyu kabul ve izlemesine yetmez.

وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَۚ (٣٩)

39. Karun, Firavun ve Hâmân’ı da hatırlayın: Şurası bir gerçek ki, Musa onlara apaçık delillerle geldi; fakat onlar, o ülkede kibir ve gururlarına yenik düşerek insanları ezmeye devam ettiler. Ama, haklarındaki hükmümüzü uygulamaya mani olup da cezamızdan kurtulamadılar.

فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِهِ۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًاۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٤٠)

40. Sözü edilen bütün bu topluluklardan ve kişilerden her birini günahıyla yakaladık: Kimisinin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Kimisini korkunç bir patlama, bir çığlık bastırıverdi. Kimisini yerin dibine geçirdik. Kimisini de suda boğduk. (*) Ama gerçek olan şu ki, bütün bunları Allah onlara zulüm olsun diye yapmadı; bilakis onlar, kendi öz canlarına zulmediyorlardı.

~Açıklama~

(*) Üzerlerine taş yağdıran kasırga gönderilen topluluk Âd kavmiydi. Allah, onları sekiz gece yedi gündüz süren taş ve kum fırtınalarıyla helâk etti (A’râf Sûresi/72, Hûd Sûresi/58; Mü’minûn Sûresi/27; Şuarâ Sûresi/120). Aynı şekilde, Lût kavminin üzerine de patlama ve depremler eşliğinde taş yağdı (A’râf Sûresi/84, Hûd Sûresi/82–83; Hıcr Sûresi/73–74).

Korkunç bir patlama ve çığlığın bastırdıkları ise Semûd (A’râf Sûresi/78, Hûd Sûresi/67; Hıcr Sûresi/83) ve Hz. Şuayb’ın kavimleri olan Medyen (A’râf Sûresi/91; Hûd Sûresi/94) ile, maruz kaldığı azaptaki bazı farklılıklarla birlikte Eyke halkıydı (Şuarâ Sûresi/189). Allah’ın, servetiyle birlikte yere geçirdiği Karun (Kasas Sûresi/81), suda boğdukları ise Hz. Nuh’un kavmi ile (A‘raf Sûresi/64; Hûd Sûresi/42–44) Firavun, Hâmân ve ordularıydı (Yunus Sûresi/90; Tâ-Hâ Sûresi77–78; Şuarâ Sûresi/65–66).

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتًاۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٤١)

41. Allah’ı bırakıp da başka koruyucu, sığınıp işlerini havale etmek için başka velîler edinenlerin hali, örümceğin haline benzer. Örümcek, barınmak için kendine bir yuva yapar, fakat yuvaların en zayıfı, en çürüğü örümceğin yuvasıdır. (*) Keşke bu gerçeği bilselerdi!

~Açıklama~

(*) Bu benzetme, zahirdeki manâsının yanısıra, bir başka önemli gerçeğe de işarette bulunmaktadır. Zahirdeki manâsı, Allah’tan başka her sığınak, edinilecek her yardımcı ve işlerin kendisine havale edileceği her otoritenin örümcek ağı kadar zayıf ve çürük olduğudur.

Âyetin işaret ettiği diğer gerçek ise şudur: Bir örümceğin yuvası, pek çok ince tellerden oluşur ve o bir ağdır. Sinek gibi zayıf varlıklar gelip o ağa takılır. Dolayısıyla, nasıl örümcek o ağla sinekleri avlıyorsa, Allah’ın dininden başka düzenler kuranlar, nefislerine mağlûp ve iradeleri zayıf insanları çok rahat bir şekilde o düzenlerinin çok sayıdaki ağlarından birine takabilirler. Bu ağlar, rahat düşkünlüğüdür, arzulara köleliktir, makam-mevki ve para sevgisidir, şehvettir, bencilliktir, korkudur, ırkçılık, kabilecilik veya grupçuluk vb. şeylerdir.

اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤٢)

42. Ama Allah, onların Kendisi’nden başka nelere el açıp yalvardıklarını ve böyle yapmalarının hiçbir gerçeğe dayanmadığını biliyor. O, Azîz’dir, (mülkünde hiçbir ortak ve Kendisi’nden başka ilâh ve rabb kabul etmez; O’ndan başkasına ibadet edilmesine asla razı olmaz); Hakîm’dir (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır).

وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ (٤٣)

43. (Gerçekleri görsünler ve hallerini ıslah etsinler diye) insanlar için böyle misaller veriyor, böyle karşılaştırmalarda bulunuyoruz. Ama bunlar üzerinde ancak âlimler akıl yorar ve onlardaki gerçek manâları kavrarlar.

خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ۟ (٤٤)

44. Allah, gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattı. Şüphesiz bunda mü’minler için apaçık bir delil, bir mesaj vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, ancak iman edenler veya imana açık ruhların yaratılıştaki, eşya ve hadiselerdeki manâ ve maksatları ve Allah’ın bunlardaki hikmetini kavrayabileceğini belirtir.

  • Bu, üzerinde durulması gereken bir husustur, çünkü:

Herhangi bir sanat eserinin değeri ile, onda kullanılan malzemenin değeri birbirinden farklıdır. Eserin, sanatın mükemmelliğine ve sanatçının başarısına ve tanınmışlığına göre sahip olduğu değer, malzemesinin değerinden kat kat fazladır. Malzemesi birkaç yüz liralık bir sanat eseri, taşıdığı sanat sebebiyle binlerce lira, hattâ daha da fazla edebilir. Şu da var ki bu değer, sanatın kıymetini bilen ve takdir eden nezdindedir. Yoksa, söz gelimi demirden yapılan çok kıymetli antika bir eser, meselâ demirciler veya hurdacılar çarşısına gittiğinde, diyelim ki birkaç yüz lira ederken, antikacılar çarşısında kendisine on binlerce lira değer biçilebilir.

İşte, her insan, Cenab–ı Allah’ın fevkalâde değerli bir sanat eseridir. O’nun Sanatkârı Allah’tır. Malzemesi su, toprak, hava da olsa, taşıdığı sanat ve sanatkârı sebebiyle o, kâinattan bile kıymetlidir. Onu nakış nakış dokuyan Cenab–ı Allah’ın isimleridir; ona varlık kazandıran bu isimlerin tecellileridir. Ne var ki, insandaki bu kıymeti ortaya çıkaran, onun görülüp anlaşılmasına sebep olan ise imandır; çünkü ancak iman nuruyladır ki, insanın Allah’ın en büyük bir sanat eseri olduğu anlaşılabilir. Yoksa, kendisine iman nuruyla bakılmadığı ve Sanatkârı’yla irtibatı görülmediği, materyalist gözle maddenin, “tabiat”ın, tesadüflerin eseri olarak algılandığı zaman o, varlığı dünya hayatı ile sınırlı ve bu hayatı da yiyip–içme ve üremeden, yani sadece bedenî arzularını doyurmaktan ibaret ve nihayette toprak altında çürüyüp gidecek et–kemik–kan yığını zavallı bir varlık olur. Ama iman, derecesine göre ondaki İlâhî sanatı ortaya çıkarır. Neticede, imanı ve Allah ile irtibatı ne kadar güçlüyse, değeri de o nisbette artar; çünkü onu dokuyan İlâhî sanatlar daha bir belirgin hale gelir. Bu haliyle o, yeryüzünde Allah’ın Cennet’e lâyık ve ebediyete namzet nazdar bir misafiridir.

İman, insanın gerçek değerini, Cenab-ı Allah’ın onda tecelli eden isimlerini gösterdiği gibi, imansızlığın kâinat ve geçmiş, hâl ve geleceğiyle zaman üzerine geçirdiği karanlık perdeyi de kaldırır. Kaldırır da, gerçekte kâinatın,içindeki bütün varlıklar birbiriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde ve hepsi de kendi diliyle Allah’a ibadet halindeki bir ailenin fertleri olan kutlu bir hane, aynı zamanda bir tekbir, tesbih, tahmid ve tehlil mescidi olduğunu gösterir.

Geçmişin, yüz yirmi dört bin peygamber, milyonlarca evliya ve daha başka pek çok kutlu insanla şereflenmiş bir güzellikler meşheri, geleceğin ise ebedî saadete uzanan bir yol, bir köprü olduğunu ortaya koyar. Kısaca iman, gerçeği olduğu gibi gösteren, her şeyi aslî mahiyet ve keyfiyetiyle ortaya koyan bir nurdur. Ancak bu nuru elde eden eşya ve hadiselerin çehresindeki yazıları okuyabilir, onlardaki manâyı kavrar ve o manânın ötesinde Hakikatler Hakikati’ne yol bulur. (Sözler,“23. Söz”,405–409)

اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ (٤٥)

45. Sana Kitap’tan ne vahyediliyorsa onu okuyup anlat ve bütün şartlarına riayet ederek hakkıyla namaz kıl. Kuşkusuz namaz, insanı fahşâ (çirkinlik, hayasızlık ve ahlâk dışılıklar)dan ve münker (Din’in, selim aklın, Din temelinde oluşmuş örfün ve Şeriat-ı fıtriyenin kabul etmediği kötülükler)den sakındırır ve alıkoyar. (Kur’an’la, namazla, kalb, dil ve davranışlarla) Allah’ı anmak, her şeyden büyüktür, büyük görülmelidir ve fahşâ ve münkerden kaçınmanın daha da ötesini kazandırır; Allah’ın kulunu anması ise, kulun O’nu anmasından çok daha ötedir. Allah, ne yapıyorsanız hepsini bilir.

وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّذِ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ (٤٦)

46. İçlerinde, (şirkte ve saldırganlıkta ısrar ederek) zulme batmış (ve dolayısıyla kendileriyle iyi münasebet mümkün) bulunmayanları dışında Kitap Ehli’yle ancak mümkün olan en güzel tarzda mücadele edin. (*) Şöyle deyin onlara: “Biz, bize indirilen (Kur’ân’a da), size indirilen (kitaplara da) iman ettik. Bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da bir ve aynı İlâh’tır; ve biz, O’na gönülden teslim olmuşuz.”

~Açıklama~

(*) Mekke’de Müslümanların Habeşistan’a hicretleri döneminde inmiş olan bu âyet, Müslümanlara Kitap Ehli’yle, temelde ortak bulundukları başka inanç sahipleriyle din açısından nasıl münasebet içinde olmaları gerektiğini öğretmektedir. Müslümanlar, kendi inançlarını onlara yumuşak söz ve yumuşak tavırla anlatmalı, münakaşa ve kavgadan kaçınmalıdırlar. Çünkü Din, münakaşa ve kavga ile anlatılıp tebliğ edilemez. (Ayrıca: Nahl Sûresi/125, not 29; Hac Sûresi/67–68.)

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ (٤٧)

47. İşte Biz sana, (Allah’a teslimiyet ve önceki kitapları ve peygamberleri de tasdik esası üzerinde) bu Kitabı indiriyoruz. Önceden kendilerine Kitap verilmiş (ve İlâhî vahyi kabul konusunda samimi) olanlar ona inanırlar; o (Mekke) halkı içinde de ona inananlar vardır. Ancak bile bile küfürde ısrar edenlerdir ki, Bizim âyetlerimiz karşısında ayak direrler.

وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ اِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ (٤٨)

48. Sen, bu Kitap sana indirilmeye başlanmadan önce herhangi bir kitap okumuş veya yazı yazmış bir insan değildin. Eğer bunları yapmış olsaydın, Kur’ân’la ilgili bâtıl iddialar peşinde koşanların, onun Allah’tan geldiği gerçeği konusunda şüphe duymaya bir mazeretleri olabilirdi.

بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ (٤٩)

49. Ama o, hiç şüphe yok ki (Allah’ın indirdiği ve) kendilerine gerçeğin ilmi nasip edilenlerin göğüslerinde yer etmiş, (onların zihinlerini ve kalblerini) aydınlatan parlak âyetlerdir. Bizim âyetlerimiz karşısında ancak zulme batmış, doğru görüş ve doğru değerlendirmeden mahrum olanlar ayak direr.

وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّهِ۪ۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٥٠)

50. Bir de kalkmış, “Kendisine Rabbisinden mucizeler indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Bütün mucizeleri yaratan Allah’tır ve onları indirmek Allah’ın irade ve kudreti dahilindedir. Ben, (her istediğini, her istediğinizi yapabilme hürriyet ve gücüne sahip biri değil), ancak gerçeği apaçık tebliğ eden bir uyarıcıyım.”

اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ (٥١)

51. Hem, kendilerine okunan, tebliğ edilen bu Kitabı sana indiriyor olmamız onlar için yeterli değil mi? Onu indirmemizde iman eden bir topluluk için hiç şüphesiz büyük bir rahmet ve yeterli bir ders vardır.

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يدًاۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (٥٢)

52. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan, olup-biten her şeyi bilir. Gerçek dururken bâtıla iman edip, (indirdiği Kitabı ve gönderdiği Rasûl’ü inkâr ederek) Allah’ı reddedenler, işte onlardır gerçekten kaybedenler ve kendilerini helâke sürükleyenler.

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٣)

53. Senden (kendisiyle tehdit edildikleri) azabı hemen getirmeni istiyorlar. Eğer (pek çok hikmetlere binaen) Allah’ın takdir etmiş buyurduğu bir vade bulunmamış olsaydı, o azap başlarına gelmişti bile. (*) Ama o, hiç farkında değillerken başlarında birden patlayıverecektir.

~Açıklama~

(*) 17. Âyetin açıklaması ve benzer ifadeler için bkn: A’râf Sûresi/7: 34, not 8; Yunus Sûresi/10: 98, not 19; Kehf Sûresi/58.

يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَۙ (٥٤)

54. Senden (kendisiyle tehdit edildikleri) azabı hemen getirmeni istiyorlar. Şurası bir gerçek ki Cehennem, bütün kâfirleri (ona girme sebepleriyle birlikte) çepeçevre kuşatmış bulunmaktadır. (*)

~Açıklama~

(*) Yani, küfür ve gayr–ı meşrû işler, davranışlar Cehennem’e girme sebebi olup, kâfirler mutlaka ona gireceklerdir. İkinci olarak, nasıl iman kendinde bir Cennet çekirdeği taşıyorsa, küfür de Cehennem çekirdeği taşımakta olup, aynı zamanda kâfirin kalbinde Cehennem’in bir tür tecellisidir de.

يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٥٥)

55. Cehennem’e girdikleri gün azap onları hem başlarının üstünden, hem de ayaklarının altından bütünüyle kaplayacak ve (Allah) kendilerine, “(Dünyada iken) işleyip durduğunuz günahların karşılığında tadın şimdi azabı!” diyecektir.

يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْضِي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ (٥٦)

56. Ey iman etmiş bulunan kullarım! (Eğer bulunduğunuz yerde dininizi yaşayamıyor, karşı koyamayacak şekilde başka din veya sistemlere teslimiyete zorlanıyorsanız,) Benim yeryüzüm yeterince geniştir, dolayısıyla yalnızca Bana ibadet edin! (*)

~Açıklama~

(*) Yani, “Bana şirk koşmaya zorlanmayacağınız ve ibadetlerinizi serbestçe yapabileceğiniz bir yer arayıp, oraya hicret edebilirsiniz; gerekirse etmelisiniz.”

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (٥٧)

57. Her nefis ölümü tatmaya mahkûmdur (ve dolayısıyla bir gün) onu mutlaka tadacaktır. Sonra da Bizim huzurumuza getirileceksiniz.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلِينَۗ (٥٨)

58. İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları, hiç şüphe edilmesin ki, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan Cennet’te yüksek köşklere yerleştireceğiz ve onlar orada sonsuzca kalacaklardır. Hayatlarını böyle güzel işlerle geçirenlerin mükâfatı ne güzeldir!

اَلَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٥٩)

59. Onlar, (yalnızca Allah’a ibadet edebilme uğruna her türlü zorluğa, sıkıntıya) sabreder ve (başka hiçbir yerden, makamdan yardım beklentisine girmeden) ancak Rabbilerine dayanıp güvenirler.

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦٠)

60. Ne kadar çok canlı vardır ki, hayatları için gerekli rızkı ne depo edebilmekte, ne de yanlarında taşıyabilmektedir. Onların rızkını Allah verdiği gibi, elbette sizi rızıklandıran da O’dur; (*) (dolayısıyla rızık korkusuyla gerektiğinde hicretten geri durmayın). Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla duyandır, hakkıyla bilendir, (sizin ihtiyaçlarınızı da hem duyar, hem bilir).

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah’ın bütün canlıları rızıklandırmasıyla ilgili olarak bkn: Hûd Sûresi/11: 6, not 1.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ (٦١)

61. Eğer onlara, “Gökleri ve yeri yaratan ve güneşi ve ayı emri altında istifadenize sunan kimdir?” diye sorsan, elbette “Allah” demek zorunda kalacaklardır. Öyleyse neden ve nasıl oluyor da doğrudan sapıp, bâtıl yollara sürükleniyorlar?

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٦٢)

62. Allah, (hikmeti ve imtihan gereği) kullarından dilediğine rızkı ister bol verir, ister kısar da az ve ölçülü verir. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilmektedir.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟ (٦٣)

63. Yine onlara, “Gök tarafından su indirip, onunla (kışta) ölmesinin ardından yeri dirilten kimdir?” diye sorsan, elbette (başka cevap bulamayacak ve) “Allah” diyeceklerdir. “Hamd olsun Allah’a (ki, bütün deliller O’nun yegâne İlâh, Rabb ve Ma’bûd olduğunu göstermektedir)” de. Fakat onların çoğu düşünüp akletmemekte (ve dolayısıyla bâtıl yollarda gitmekten kurtulamamaktadır).

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٦٤)

64. Bu dünya hayatı, (kendine bakan yüzüyle) boş bir oyalanma ve oyundan başka bir şey değildir. (*) Âhiret yurdu ise, işte o, (her şeyin diri olduğu) gerçek hayattır. (**) Bunu bir bilselerdi!

~Açıklama~

(*) Dünya ve dünya hayatı için bkn: En’am Sûresi/6, not 5.

(**) Âhiret hayatında her şeyin diri olması konusunda bkn: Furkan Sûresi/12, not 4.

فَاِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَۙ (٦٥)

65. (Allah’a ortaklar da tanısalar,) bir gemide yolculuk yaparken (boğulma tehlikesi ortaya çıkıverse o zaman) bütün kalbleriyle Allah’a yönelir ve (hatırlarına başka hiçbir ilâh getirmeden) sadece O’na yalvarırlar. Ama ne zaman ki Allah onları kurtarıp karaya çıkarır, hemen o andan itibaren yine O’na şirk koşmaya koyulurlar. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette ifade edilen çok önemli tecrübe, sadece deniz yolculuğuna hasredilmemelidir. Denize açılmış, hattâ ortasına ulaşmışken fırtınanın çıktığı ve batmanın artık kaçınılmaz görüldüğü deniz yolculuğu, bir bakıma insanın kendisini kurtulmanın mümkün olmadığı şartlarla çevrili bulmasını sembolize etmektedir veya bu şartların en müşahhas misalidir. Hemen herkesin hayatında defalarca karşılaştığı bu şartlarda insan,ateist,agnostik veya çok tanrıcı da olsa, Allah’ı vicdanında duyar ve O’nu inkâr ettiğini, ikrar edemediğini veya O’nun yanısıra uydurduğu başka tanrılara,güçlere taptığını hiç aklına bile getirmeden doğrudan O’na yönelir ve O’na yalvarır. Dolayısıyla ateizm de,agnostisizm de,çok tanrıcılık da, insanın vicdanıyla zıtlaşması, bir bakıma kendisiyle bile bile çelişmesi demektir.

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۙ وَلِيَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (٦٦)

66. Kendilerine bahşettiğimiz onca nimetlere karşı nankörlükte ısrar etsinler bakalım; salsınlar bakalım kendilerini dünya hayatının geçici zevklerine. (Bir gün gelecek ve yaptıklarının ne demek olduğunu) elbette bileceklerdir.

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا حَرَمًا اٰمِنًا وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَكْفُرُونَ (٦٧)

67. Hiç görmüyor ve düşünmüyorlar mı ki, çevrelerindeki insanlar katliam ve yağmadan kurtulamaz, yerlerinden yurtlarından edilir dururken, Biz onları emin ve dokunulmaz bir yere yerleştirdik. Böyle iken halâ bâtıla inanıp, nankörlükle Allah’ın (Kur’ân ve İslâm) nimetini inkâra devam mı edecekler?

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ (٦٨)

68. Bir yalan ortaya atıp onu Allah’a isnat eden veya hak kendisine geldikten sonra onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için Cehennem’de yer mi yok?

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ (٦٩)

69. Bizim uğrumuzda (iman, ma’rifet ve iyi birer mü’min olabilmek için) gerekli gayreti gösterenlere elbette (bunlara ulaşma) yollarımızı gösteririz. Kuşkusuz Allah, O’nu görürcesine iyiliğe adanmış olanlarla beraberdir.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 50 kez okundu