58-] Fussılet Sûresi [1-54] Şûrâ Sûresi [1-35] (Ali Ünal)

41. Fussılet Sûresi 

41. Fussılet Sûresi : Hz. Hamza’nın Müslüman oluşundan sonra, Hz. Ömer ise henüz daha Müslüman olmadan önce Mekke’de inmiş olup, 54 âyettir.
İsmini, 3’üncü âyetinde geçen ve “açıkça ifade edilip, belli bir sistem dahilinde dizilmiş” manâsına gelen fussılet kelimesinden alır. Hâ-Mîm Secde olarak da anılmaktadır. Kur’ân’ın birtakım hususiyetleri ve vahyedilmesindeki bazı maksatlar üzerinde durur. Nübüvvet ve vahyin mahiyetinden de söz eder. Allah’ın birliğinin kâinattaki bazı delillerine, Allah’ın vahyini yalanlayan birtakım eski toplulukların fecî âkıbetlerine ve mü’minlerin nail oldukları mükâfatlara dikkat çeker.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓۜ (١)

1. Hâ-Mîm.

تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِۚ (٢)

2. Bu, Rahmân (rahmetiyle bütün varlıkları kucaklayan, yaşamaları için onlara rızıklarını veren) ve Rahîm (bilhassa mü’minlere hususî rahmetiyle muamele eden Allah) tarafından bölüm bölüm indirilmekte olan Kitap’tır.

كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ (٣)

3. Bir Kitap ki, (özellikle dilden) anlayan, (üslûp ve beyan bilgisi ve) ilimle alâkası bulunan (her) bir topluluk için âyetleri açıkça ifade edilmiş ve belli bir sistem dahilinde dizilmiştir fasih Arapça, okunur bir kitap (Kur’ân) olarak,

بَشِيرًا وَنَذِيرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ (٤)

4. Ve (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı olarak. (*) Ama ne var ki, onların (Mekke halkının) çoğu ondan yüz çevirmekte ve ona kulak vermemektedir.

~Açıklama~

(*) Son üç âyet, Kur’ân’ın bazı özelliklerini ortaya koymaktadır. Meselâ:

(1) Kur’ân, taklit edilemez.

(2) Kur’ân, bir kitaptır.

(3) Bölüm bölüm indirilmiştir.

(4) Onda, Cenab-ı Allah’ın diğer sıfatlarının yanı sıra Rahmâniyet ve Rahîmiyet’i de tecelli halindedir; yani o, bütün varlıklar, özellikle mü’minler için baştanbaşa bir rahmettir.

(5) Âyetleri, hiçbir karışıklığa meydan vermeyecek şekilde bir sistem dahilinde sıralanmıştır ve açıkça ortaya konmuştur.

(6) Aynı şekilde, harflerinin ve kelimelerinin mümkün olduğunca manâlarının hakkı verilerek okunmalıdır.

(7) Arapça’dır ve dolayısıyla Arapça olması, Kur’ân’ın ayrılmaz bir özelliğidir.

(8) İlimle münasebeti bulunanlar, bilhassa dil bilenler, bir kitap olarak onun hususiyetlerini daha iyi anlayabilirler.

(9) İman edip, salih işler yapanları dünyada iyi bir gelecek ve ebedî Âhiret saadetiyle müjdeler.

(10) Sapıklık yollarında gidenleri ise, bu yollarda kendilerini bekleyen tehlikeler ve bilhassa kötü âkıbetle uyarır. (bkn. Suat Yıldırım, ilgili âyetin mealinde)

Kur’ân’ın Arapça olarak indirilmiş olması, onun mesajının evrensel olmasına mani değildir. Allah Rasûlü (s.a.s), daha Mekke’de iken bütün insanlara gönderildiğini (A’râf Sûresi/7: 158), mesajının onun ulaşacağı herkes için geçerli olduğunu (En’âm Sûresi/6: 19) açıkça ilan etmiştir.

وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِ۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَفِ۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ (٥)

5. Şöyle diyorlar: “Senin bizi davet ettiğin inançlara karşı kalbimiz örtülerle sarılıdır; kulaklarımızda ağırlık, seninle aramızda perde vardır. Durum bu, yine de yapacağın bir şey varsa yap, biz de bildiğimiz gibi yapmaya devam edeceğiz!”

قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَۙ (٦)

6. De ki: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Şu kadar ki, bana ilâhınızın ancak tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Şu halde, dosdoğru O’na yönelin, sapmadan O’nun yolunda yürüyün ve (günahlarınız için) O’ndan bağışlanma dileyin.” O’na şirk koşanların vay haline!

اَلَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (٧)

7. Onlar ki, mallarından muhtaca verip, arınma yoluna gitmezler ve Âhiret’i de bütün bütün inkâr içindedirler.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟ (٨)

8. İman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlara gelince, onlar için kesintisiz ve hesapsız bir mükâfat vardır.

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَۚ (٩)

9. De ki: “Siz, yeryüzünü iki günde yaratana mı (*) (şirk koşup, dolayısıyla O’nu) inkâr ediyor ve O’na denkler tutuyorsunuz? Oysa O, bütün varlıkların Rabbidir.

~Açıklama~

(*) Ar‘âf Sûresi not 11’de belirtildiği gibi, Kur’ân’da gün kavramı izafî bir zaman ölçüsü ifade etmektedir. Dolayısıyla burada “iki gün” ifadesi iki merhale veya iki devre manâsında kullanılmış olup, (i) yaratılıştaki ilk maddenin gök ve yer olarak ayrıldığı (Enbiyâ Sûresi/21: 30) ve (ii) yeryüzünün şekillendirilip, hayata hazır hale getirildiği (Ra’d Sûresi/13: 3; Nâziât Sûresi/79: 30–33) iki devreye işaret etmekte olabilir.

وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَٓا اَقْوَاتَهَا فِ۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِلِينَ (١٠)

10. Yerde içinden yukarıya (semâya) doğru yükselen sağlam dağlar var etti, orayı bereketlerle donattı ve orada bütün canlılar için gerekli gıdayı, rızklarını O’ndan bekleyip, O’ndan isteyen bütün varlıkların hayatî ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dört devrede elde edilmek üzere takdir buyurdu.

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاۜ قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِعِينَ (١١)

11. Ve (ilim, irade, kudret ve inayetini) bir gaz bulutu halindeki göğe yöneltti de, göğe ve yere “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa gelin!” buyurdu. Onlar, “Gönüllü olarak geldik ve emrine boyun eğdik!” dediler. (*)

~Açıklama~

(*) Birtakım modern bilim adamları (Halûk Nurbaki, 13–24), bu âyetten şunu anlamaktadırlar: Bu âyetiyle Kur’ân, gök ile yerin karşılıklı uyum ve işbirliğinde bir güçlüğün bulunduğuna işarette bulunmaktadır. Bilindiği gibi, atmosferdeki molekül ve atomlar uzaya kaçmaya, buna karşılık yer de onları çekmeye çalışır. Atmosferin oluşması için ise moleküllerin kaçmasına sebep olan gücü doğuran hareketlerin yerin çekim kuvvetiyle dengelenmesi gerekir. Fakat bu, gerçekleşmesi imkânsız denecek derecede zordur. Jeofizik (Yerfiziği) açısından böyle bir şeyin olabilmesi için üç önemli dengenin korunması zaruridir:

(i) Atmosferin ısısı,

(ii) yeryüzünün çekim gücü,

(iii) uzaydan gelen çok çeşitli enerjilerle bu dengenin bozulmaması.

İşte Kur’ân, bütün bu olguları, O, göğe ve yere, “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa gelin!” buyurdu. Onlar, “Gönüllü olarak geldik ve emrine boyun eğdik!” dediler cümleleriyle ifade etmektedir. Söz konusu olan imkânsız derecedeki zorluğu mümkün kılan sadece Allah’ın Kudreti’dir ve bütün varlıklar gibi gök ve yer de bu Kudret’e teslim olmuştur.

فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى فِي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَۗ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (١٢)

12. Bunun üzerine O da, (göğün yerinde bulunan gaz bulutlarını) iki gün içinde yedi gök (*) olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendine ait işi vahyetti. Ve Biz, (yere) en yakın (görünen) dünya semasını lambalarla (yıldızlarla) süsledik ve (çökmeye, yıkılmaya, bir de sema ehlinin konuşmalarını dinlemeye teşebbüs eden şeytanlara karşı) koruma altına aldık. (**) Bütün bunlar, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip,) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)in takdiridir. (***)

~Açıklama~

(*) Kur’ân’ın, yedi gök tabiri farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumların en önemlileri şunlardır: Sonsuzca geniş görünen feza, varlığını fiziğin kabul ettiği, fakat kendi metotlarıyla henüz ispatlayamadığı esir maddesiyle doludur. Bu madde ısı, ışık ve benzeri şeylerin yayılmasının ortamını oluşturduğu gibi, gök cisimlerinin hareketleri için Cenab–ı Allah’ın koymuş olduğu kanunlar arasındaki icraat ortaklığının da sağlanması ortamını oluşturmaktadır. Nasıl su, asıl niteliğini kaybetmeden buhar ve buz gibi maddelere dönüşebiliyorsa, bunun gibi esirin de benzer şekilde farklı maddelere dönüşme özelliği vardır. İşte Kur’ân, yedi gök tabiriyle esirin bu farklı oluşumlarına veya farklı maddelere dönüşümüne işaret ediyor olabilir. Bilindiği gibi, gökte sayısı henüz bilinemeyen pek çok galaksiler vardır ve Samanyolu bunlardan sadece birisidir. Nasıl kül, kömür ve elmas, işlenmesi sırasında aynı hammaddeden meydana gelen maddelerdir ve nasıl ateş, alev ve duman üretir, bunun gibi, sema kendisine şekil verilme esnasında aynı temel maddeden farklı madde veya katmanlar meydana gelmiş olabilir. Daha başka bazı dillerde olduğu gibi Arapça’da da 7, 70 ve 700 gibi rakamlar çokluk ifade etmek için de kullanılır. Dolayısıyla göklerin sayısı 7’den fazla da olabilir. Kur’ân güneş, ay ve yıldızların yer aldığı göğe yere en yakın gök veya dünya göğü demektedir (Mülk Sûresi/67: 5). Diğer 6 gök, Âhiret âlemlerinin gökleri olabilir.

(**) Açıklama için bkn: Hıcr Sûresi/15: 16–18, not 4; Sâffât Sûresi/38: 6–7, not 3.

(***) Bu sûredeki yaratılışla ilgili 9–12’nci âyetleri Bakara Sûresi/2: 29, Enbiyâ Sûresi/21: 30 ve Nâziât Sûresi/79: 27–30’uncu âyetlerle bir arada ele aldığımızda, konu hakkındaki gerçek bilgiyi Cenab–ı Allah’a havale ederek, şu sonuca varabiliriz:

Başlangıçta gökler veya güneş sistemi ile yeryüzü, yayılma ve nüfuz etme, ayrıca nasıl su yerde hayat ortamını oluşturuyorsa, en başta Allah’ın yaratmasına ortam teşkil etme açısından da suya benzeyen esir maddesinden Kudret Eli’nin yoğurduğu bir “hamur” parçası halinde idi. Arşı suyun üzerinde idi (Hûd Sûresi/11: 7) âyeti buna işaret etmektedir. Cenab-ı Allah (c.c.), bu esir maddesinden atom ve molekülleri yarattı ve bunların bir kısmını yoğunlaştırıp katılaştırarak yeri oluşturdu. Yer bu şekilde göklerle bir arada bulunduğu ilk yaratılış maddesinden ayrıldığı zaman, gök gazlardan müteşekkil bir bulut halinde mevcut bulunuyordu. Yani, Allah (c.c.), gök ile yeri, yaratılışın ilk maddesini ayırarak aynı anda var etti (Enbiyâ Sûresi/21: 30).

Ardından, gaz bulutu halindeki göğü yedi gök olarak tesviye buyurdu veya şekillendirdi ve dünyaya en yakın duran göğü güneş, ay ve yıldızlarla süsledi. Sonra da yeri tamamen katılaştırıp bir kabukla sardı, gök tarafından yağmurlar indirdi, yerin üzerinde dağlar var etti, nehirler akıttı ve onu hayata hazır hale getirdi (Nâziât Sûresi/79: 27–30). Dolayısıyla, 11’inci âyetin başında yer alan ve kelime olarak “sonra” manâsına gelen sümme, burada zaman itibariyle değil, derece ve önem itibariyle bir sonralık ifade etmektedir.

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ (١٣)

13. (Böyle bir Allah’a davetten) halâ yüz çeviriyorlarsa, onlara de ki: “Sizi, Âd ve Semûd halklarını yıldırım gibi çarpan bir cezanın sizi de çarpabileceği gerçeğine karşı uyarıyorum.”

اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (١٤)

14. Rasûller, onlara bütün meşrû vasıtaları kullanarak ve gerçeğin bütün delillerini sunarak (şu mesajı ilettiler): “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin!” Onlar ise, “Eğer Rabbimiz (bize rasûller göndermeyi ve onlarla bizi uyarmayı) dileseydi, muhakkak melekler indirirdi. Öyle yapmadığına göre, biz de sizinle gönderildiğini iddia ettiğiniz her şeyi ret ve inkâr ediyoruz.” diye karşılık verdiler.

فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ (١٥)

15. Âd halkı, hiçbir gerçek ve hak–hukuk tanımadan ülkelerinde büyüklük tasladı ve hep zalimce davrandılar; “Var mı” dediler, “bizden daha güçlü–kuvvetlisi?” Oysa, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan çok daha güçlü olduğunu görmemişler miydi? Onlar, Bize işaret eden bütün deliller, gönderdiğimiz vahyî gerçekler karşısında bile bile diretiyorlardı.

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا صَرْصَرًا فِ۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ (١٦)

16. Neticede üzerlerine o felâket günlerinde şiddetli bir kasırga gönderdik ve böylece onlara dünya hayatında rüsvaylık azabını tattırdık. Âhiret azabı ise çok daha rüsvay edicidir. Orada asla bir yardım da görmezler.

وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ (١٧)

17. Semûd’a gelince: Onlara da doğru olan yolu gösterdik, fakat onlar doğru yolda gitmektense körlüğü (ve dolayısıyla sapkınlığı) tercih ettiler. Neticede, bizzat işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlar sebebiyle başlarına yıldırım gibi inen alçaltıcı bir azap kendilerini kıskıvrak yakalayıverdi.

وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ (١٨)

18. İman edip, Bize gönülden saygı duyan ve Bize karşı gelmekten, dolayısıyla azabımızdan sakınanları ise kurtardık.

وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٩)

19. Gün gelecek, Allah’ın bütün düşmanları mezarlarından diri olarak çıkarılıp Ateş’e sokulmak üzere bir araya toplanacak ve (hesap yerine) sıra sıra sevk olunacaklardır.

حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢٠)

20. Nihayet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri bütün kötülükleri söyleyip, aleyhlerinde şahitlik yapacaktır.

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذِ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢١)

21. Derilerine, “Aleyhimizde niçin şahitlik ediyorsunuz?” diye soracaklar; derileri ise, “Bizi söyleten, her şeyi konuşturan Allah’tır.” diye cevap vereceklerdir. (*) O’dur sizi ilk başta yaratan ve O’na döndürülmektesiniz.

~Açıklama~

(*) Âhiret yurdu ise, işte o, (her şeyin diri olduğu) gerçek hayattır (Ankebût Sûresi/29: 64) âyetinde ifade buyurulduğu ve Furkan Sûresi/25, not 4’te izah edildiği üzere, Âhiret’te her şey canlı olacaktır. Bu sebeple, insanın her bir azası, onun hakkında şehadet edebilecektir. 21’inci âyette şahadetin deriye hasredilmesinin sebebi ise, derinin insan ile dış dünya ve başka insanlarla temas organı, dolayısıyla vücutla işlenen her amelin ihtimal “kayıt zemini” olmasıdır. Ayrıca, önceki âyette kulak ve gözler de anılmış olduğu üzere, deri ile insanın bütün davranışlarında kullandığı eklemleri ve vücut azalarının kastedilmiş ve özellikle kadın–erkek arasındaki gayr–ı meşrû münasebetlere atıfta bulunulmuş olması da mümkündür.

وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ (٢٢)

22. Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik yapacağını düşünmüyor ve bunlarla işlediğiniz günahları gizleme gereği bile duymuyordunuz. Ayrıca, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette, “yaptıklarınızı Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz” değil de, “yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz” denmesi, hitap edilen kimselerin ilim sahibi yüce varlık olarak Allah’a inandıklarını, fakat sanki yaptıklarının çoğundan habersizmişçesine son derece kayıtsız davrandıklarını veya Allah’ın ilminin her şeyi kuşatan hususiyetine inanmadıklarını, dolayısıyla Allah’ı gerektiği gibi tanımadıklarını ortaya koymaktadır.

وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٢٣)

23. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki, sizi helâke yuvarladı da, hüsrana uğrayanlardan oldunuz.

فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ (٢٤)

24. İster sabretsinler ister sabretmesinler, her halükârda onların yerleşme yeri Ateş’tir. Ondan kurtulmak için merhamet dilenecek bile olsalar, kendilerine merhamet olunmaz.

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِ۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ۟ (٢٥)

25. (Küfür ve günahkârlığı iman ve takvaya tercih ettikleri için) yanlarına şeytanca yoldaşlar katarız da, bu yoldaşlar onların gelecek ve geçmişlerini, yapmaya niyetlendikleri ve yaptıkları her kötülüğü onlara cazip gösterirler. Böylece, kendilerinden önce yaşamış benzer cin ve insan toplumları hakkında gerçekleşen ceza sözü, onlar hakkında da geçerli olur. Gerçekten hüsrana uğrayanlardır onlar.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ (٢٦)

26. Küfre batmış olanlar, “Şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okunurken yaygara koparın ki, başkaları tarafından da dinlenip anlaşılmasını engeller ve belki bu şekilde onu bastırabilesiniz.” diyorlar.

فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢٧)

27. Madem öyle, Biz de o küfre batmış olanlara çetin bir azap tattıracak ve onları yapageldikleri işlerin en kötüsüne göre cezalandıracağız. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette sözü edilen en kötü iş, şüphesiz küfür ve yine bir tür küfür olan şirktir. Âyet, küfredenleri küfürden, şirkten şiddetle sakındırmaktadır. Allah, Âhiret’te müşrikleri, öncelikle en kötü iş olan şirk koşmalarından dolayı; kâfirleri yine öncelikle en kötü bir diğer iş olan küfürlerinden dolayı cezalandıracak; mü’minleri ise, öncelikle en güzel iş olan imanları sebebiyle mükâfatlandıracaktır.

ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ (٢٨)

28. İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimiz karşısında bile bile ayak diremeleri sebebiyle orada onlar için ebedî (ceza) yurdu vardır.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَلِينَ (٢٩)

29. Küfre batmış olanlar (orada), “Rabbimiz,” derler, “cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o şeytanları bize göster de, onları ayaklarımızın altına alalım ve rezillerden daha rezil, alçaklardan daha alçak olsunlar!”

اِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ (٣٠)

30. Buna karşılık, “Rabbimiz Allah’tır” diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onların korumasına hizzmet eder, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) “(Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!

نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَۜ (٣١)

31. “Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz,

نُزُلًا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ۟ (٣٢)

32. “Affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak.” (*)

~Açıklama~

(*) Cennet mutlak temizlik, paklık yeri olup, Cennet’e en azından oraya kadar artık bütünüyle temizlenenler gireceğinden, Cennet ehlinin istedikleri de, canlarının çektiği de muhakkak temiz şeyler olacaktır.

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (٣٣)

33. İnsanları Allah’a, O’nun yoluna çağıran ve kendisi imanın gerektirdiği doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diye ilan eden kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ (٣٤)

34. İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. (*) O zaman bir de görürsün ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi, candan, sıcak bir dost oluvermiştir.

~Açıklama~

(*) Yani, bâtılı hak ile sav; zarara zararla mukabele etme ve hak bir gaye için daima hak vesileyi takip et. Bu, İslâm ahlâkının ve İslâmî tebliğin en temel düsturlarından biridir. Ayrıca, müslüman bir fertten kendisine yapılan kötülüğü affetmesi ve kötülüğe en güzel şekilde mukabelede bulunması beklenir.

وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الَّذِينَ صَبَرُواۚ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ (٣٥)

35. Ancak, böyle davranabilme, (sıkıntılara, nefsin ve şeytanın iğvalarına karşı ve Allah’a itaatte) sabredenlerin kârıdır; böyle davranabilme, insanî kemalât ve faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٣٦)

36. Bununla birlikte, eğer (vazifeni yaparken ve günlük hayatında) şeytandan bir dürtü gelecek olursa, o takdirde de hemen Allah’a sığın. O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ ۩ (٣٧)

37. Gece ve gündüz, güneş ve ay (–kâinatta gördüğünüz her nesne–), O’nun (bizzat varlığına, Birliği’ne ve diğer sıfatlarına işaret eden) âyetlerindendir. Güneşe de, aya da secde etmeyin, ancak onları da yaratan Allah’a secde edin, tabiî ki, sadece O’na kullukta bulunuyorsanız.

فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْـَٔمُونَ (٣٨)

38. Eğer o (müşrikler, inkârcılar) kibirlenip, Allah’a secdeden yüz çevirirlerse, gerçek şu ki, Rabbinin nezdinde olan (melekler ve O’nun insanlardan ve cinlerden samimi kulları) gece ve gündüz O’na tesbihte bulunur (O’nun her türlü kusurdan ve O’na yaraşmayan her türlü sıfattan mutlak manâda münezzeh olduğunu ilan ve ikrar eder) ve bundan asla usanmazlar.

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّذِ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٣٩)

39. O’nun (ve diğer iman esaslarının) kevnî delillerinden biri de şudur ki, yeri boynu bükük, kupkuru görürsün. Derken onun üzerine yağmuru indiririz de, hemen harekete geçer, kabarır (ve hayata erer). İşte onu böyle dirilten, hiç şüphesiz ölüleri de diriltecek olandır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

اِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَاۜ اَفَمَنْ يُلْقٰى فِي النَّارِ خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَأْتِ۪ٓي اٰمِنًا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْۙ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٤٠)

40. (Kâinattaki ve Kur’ân’daki) âyetlerimiz konusunda haktan sapanlar, (*) Bize gizli değildir. O halde kim iyi ve arzu edilir bir konumdadır bir düşünün: Ateş’e atılacak olan mı, yoksa Kıyamet Günü tam bir güven içinde (korku ve endişe duymayacak) olan mı? İstediğinizi yapın; muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

~Açıklama~

(*) Allah’ın âyetleri konusunda hak yoldan sapmak değişik şekillerde olur. Meselâ, güneş, ay, yıldızlar gibi gök cisimlerini veya insanlardan ya da cinlerden bazılarını ma’bud edinmek bunlardan biri olduğu gibi, bu varlıkları, modern materyalist bilim anlayışında görüldüğü üzere, Allah’ı kâinatın Yaratıcısı ve mutlak Hakimi olarak inkâra vasıta yapmak, bir diğeridir. İlâhî Kitabı tahrif etmek, O’nun âyetlerini gerçek manâ ve muhtevaları dışında ele almak, onları dünyevî maksatlar uğruna istismar etmek, keyfî yorumlara tâbi tutmak da, yine Allah’ın âyetleri konusunda haktan sapmanın daha başka şekilleridir.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌۙ (٤١)

41. Kendilerine gelen bu şânı yüce dersi (Kur’ân) inkâr edenler, (Ateş’e atılanlar arasında olacaklardır). Oysa o, şerefli, pek kıymetli ve mağlûp edilemez bir kitaptır.

لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ۪ۜ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ (٤٢)

42. Bâtıl, ona ne (beşerî felsefelere dayalı olarak ileri sürülecek itirazlar ve saldırılarla) önünden ve ne de (vahye dayalı ama tahrif edilmiş eski kitaplardan hareketle yapılacak itiraz ve saldırılarla) ardından yol bulamaz. (*) O, Hakîm (bütün hüküm ve icraatında mutlak hikmet sahibi), Hamîd (bütün hamd ve övgü Kendisi’ne mahsus bulunan Allah) tarafından bölüm bölüm indirilmektedir.

~Açıklama~

(*) Sağlam bir kalbin gözleriyle Kur’ân’a baktığınızda, onun altı yanının da öylesine parlak ve şeffaf olduğunu görürsünüz ki, hiçbir karanlık ve dalâlet, şüphe ve aldanış ona nüfuz edemez. Onda, böyle şeylerin kendisine yol bulabileceği hiç bir delik ve çatlak yoktur. Üstünde icaz (mucize oluşunun) mührü, altında delil ve bürhan, ardında onun kaynağı, dayanağı olan vahiy, önünde dünya ve Âhiret saadeti, sağında gerçekleri konusunda insan aklının tasdiği, solunda vicdanın şahadeti bulunur. İçi, Rahmân’ın sâfi hidayeti, dışında imanın nuru vardır. (Sözler, “25. Söz”, 480)

مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَۜ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَلِيمٍ (٤٣)

43. (Kâfirler tarafından) senin hakkında her ne (menfi) söz söyleniyorsa, aynısı senden önceki rasûller hakkında da söylenmiştir. Rabbin, gerçekte hem bağışlaması olandır, hem de acı bir azabı.

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ۟ (٤٤)

44. Eğer Kur’ân’ı yabancı veya kaba, işlenmemiş bir dilde gönderseydik, şimdi onu inkâr edenler, hiç şüpheniz olmasın ki, “Onun ifadeleri neden apaçık, anlayacağımız bir dilde değil? Muhatabı fasih Arapça konuşan Arap toplumu iken, neden yabancı ve kaba bir dilde?” derlerdi. De ki: “O, iman edenler için eşsiz ve dupduru bir hidayet kaynağı ve (bilhassa cehalete ve kalb hastalıklarına karşı, ayrıca kalb, göz ve kulak gibi duyular için) bir şifadır.” Ama iman etmeyenlerin kulaklarında (onu ve mesajını duymaya mâni) bir ağırlık vardır ve o, onlara kapalı ve karanlıktır. Onlar, (Kur’ân karşısında sesi işitemeyecek ve çağıranı göremeyecek kadar) uzak bir yerden kendilerine seslenilen kimseler gibidir.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (٤٥)

45. Musa’ya da Kitap vermiştik de, (nasıl senin halkın Kur’ân konusunda farklı tutumlar içinde ise,) o kitap konusunda da farklı tutumlar içine girilmiş, (bazıları ona inanırken, bazıları ise inanmamıştı. Eğer insanlar hakkında) Rabbinden sâdır olmuş bir söz bulunmamış olsaydı, (*) hiç şüphesiz (inananlar ve inanmayanlar arasında) hüküm çoktan verilmiş ve iş bitmiş olurdu. Buna rağmen, Allah’ın Kitabı (ve ona karşı tavırları hakkında da) derin bir şüphe ve kararsızlık içinde bocalayıp durmaktadırlar.

~Açıklama~

(*) Bu söz veya ilk hüküm, insanlık hakkında Bakara Sûresi/2: 36 ve A’râf Sûresi/7: 24’te ifade buyurulan hükümdür: “Yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.”

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (٤٦)

46. Kim meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmetmez.

اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِهِ۪ۜ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَهِيدٍۚ (٤٧)

47. Kıyamet’in ne zaman kopacağının bilgisi Allah’a aittir ve O’na havale edilir. O’nun bilgisi ve izni dışında ne bir meyve döllenip tomurcuğundan çıkabilir, ne bir dişi hamile kalabilir, ne de hamile olan biri doğum yapabilir. Ve, O’nun “Neredeymiş Benim sözde ortaklarım?” diye onlara sesleneceği o gün müşrikler, “İçimizde Senin ortakların bulunduğuna şahadet edecek kimsenin olmadığını Sana arzederiz!” derler.

وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٤٨)

48. Önceden (dünyada iken) ilâhlaştırıp kendilerine yalvardıkları varlıklar, onları bırakıp kayboluvermişlerdir. Kaçıp kurtulma imkânlarının olmadığını da artık anlamışlardır.

لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ (٤٩)

49. İnsan, kendi lehine gördüğü şeyi istemekten usanmaz; ama bir sıkıntıya maruz kalınca da hemen ye’se kapılır ve bütün bütün ümitsizliğe düşer. (*)

~Açıklama~

(*) Bu hâl, hayrın ve şerrin yaratıcısı olarak Allah’a ve Kader’e inanmamanın tipik bir sonucudur. Bu inancı taşımayan bir insan, dünya nimet ve zevklerinin peşinde koşar ve eline geçen her şeyi, her başarısını kendi bilgi ve kabiliyetine verir ve her hadiseyi sebep–sonuç münasebeti içinde değerlendirir. İstediği şeyi elde edemediği veya bir kayba uğradığında, bir de başvurduğu bütün sebepler işe yaramamışsa, bu defa bütünüyle ye’se kapılır. İnanan bir insan ise, sebeplerin, kendi bilgi ve kabiliyetlerinin sadece birer vasıta olduğunun ve gerçek yaratıcı, rızık ve nimet verici olan Allah’ın onları bir hikmete binaen yaratıp kullandığının şuuru içindedir. Ayrıca o, hayrın da şerrin de Allah’ın iradesi ve kudreti dahilinde olduğunu çok iyi bilir. Dolayısıyla, ne eline bir şey geçtiği veya bir maksadı gerçekleştiğinde sevinip şımarır ve bunu kendisine verir, ne de istediğine kavuşamadığı ve elinden bir şey çıktığında üzülür. Sadece bunların sebeplerini ve hikmetlerini araştırır, hataları varsa bunları telâfiye ve tevbeye yönelir ve daima rıza ve teslimiyet içinde bulunur.

وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا لِيۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبِّ۪ٓي اِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ (٥٠)

50. Gerçek şu ki, maruz kaldığı sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak, bu defa da hiç şüphesiz şöyle der: “Zaten bu benim hakkımdı; sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da sanmıyorum. Haydi koptu diyelim, Rabbimin huzuruna çıkarıldığımda, o zaman da hiç kuşkusuz, O’nun katında hak ettiğim en güzel mükâfatı bulurum.” O küfredenlere dünyada yaptıklarını elbette bildirecek ve bunlardan dolayı kendilerini hesaba çekip, onlara çok sert bir azap tattıracağız.

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهِ۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَرِيضٍ (٥١)

51. İnsana nimet bahşettiğimizde kibirle Rabbisinden uzaklaşır; kendisine bir sıkıntı dokunduğunda ise, bu defa uzun uzun dua eder yalvarır.

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ (٥٢)

52. De ki: “Eğer (bu Kur’ân) Allah tarafından gönderilmiş de fakat siz onu ret ve inkâr ediyorsanız, (söyleyin bakalım,) bu durumda haktan bütün bütün uzaklaşıp ona muhalefet edenden daha şaşkın, daha sapkın kim olabilir?”

سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٥٣)

53. (Varlığımızı, mutlak Birliğimiz’i ve diğer iman hakikatlerini apaçık ortaya koyan) bütün delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de bizzat kendi içlerinde, öz varlıklarında göstereceğiz ve nihayet Kur’ân’ın gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için de gün gibi ortaya çıkacaktır. (*) Aslında, Rabbinin her şeye şahit olması ve her şeyin O’na işaret etmesi (en büyük delil olarak) yetmez mi? (**)

~Açıklama~

(*) Bu cümle, pek çok manâya işaret etmektedir. Kısaca: Mekke müşrikleri, Kur’ân’ın ve Allah Rasûlü’nün gelecekleriyle alâkalı verdiği haberlerin doğruluğunu göreceklerdir. Ayrıca, daha başka bütün gelecek hadiseler, yaşanacak gelişmeler, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın davetinin gerçek olduğunu ortaya koyacak, Mekke müşrikleri de en azından bunu itiraf etmek mecburiyetinde kalacaklardır. “Tabiî” ilimlerde ve insan fizyoloji ve fizyonomisi ilminde meydana gelecek gelişmeler, İslâm inancının, özellikle de Allah’ın varlık ve birliğinin gerçekliğini ispat edecektir. Bu sebeple de, hemen hemen bütün insanlık, Kur’ân’ın ve Allah Rasûlü’nün peygamberliğinin gerçek olduğunu itiraf etmekten başka çare bulamayacaktır. İlimlerdeki gelişmelerden ayrı olarak gelecek tarih de, Kur’ân’ın gerçek olduğunu dünya çapında ortaya koyacak, Nûr Sûresi/24: 55’inci âyette ifade buyurulan va’din doğruluğu, nasıl Allah Rasûlü zamanındaki mü’minler hakkında apaçık ortaya çıkmışsa, Kıyamet öncesi bütün mü’minler hakkında da aynı şekilde apaçık ortaya çıkacaktır.

(**) Yani, Allah (c.c.), her şeyi, her hadiseyi görür, her sesi işitir. Ayrıca, bütün eşya ve hadiseler, O’nun bütün kâinatın yegâne Yaratanı, Rabbi, İlâhı, Meliki ve her canlının rızkını veren olduğunu göstermektedir. Her bir şeyde ve her bir hadisede O’na, birliğine, isim ve sıfatlarına açık işaretler vardır. Önyargı, şartlanmışlık, günahlar, kibir, zulüm ve yanlış bakış açısı gibi sebeplerle kalbi ölü veya mühürlenmiş, gözleri gerçeğe kör ve kulakları sağır olmayan herkes için O, her şeyden, hattâ bizzat insanların kendi varlıklarından bile daha ayandır (açık, belli), daha gerçektir.

اَلَٓا اِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (٥٤)

54. Ama şunu bilin ki, onlar (yaptıklarının hesabını vermekten kaçıp kurtulma kuruntuları beslemekte, bu sebeple) Rabbileriyle nihaî buluşma konusunda maksatlı şüpheler içinde boğulup gitmekte (ve bundan dolayı da Kur’ân’a inanmaya yanaşmamaktadırlar). Ama yine bilin ki O, her şeyi (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatmıştır.

***

42. Şûrâ Sûresi [1-35]

42. Şûrâ Sûresi : Mekke’de inmiş olup, 53 âyettir. İsmini 38’inci âyetinde geçen şûrâ (meşveret, danışma) kelimesinden alır. Meşveret, istişare veya danışma, İslâm’da içtimaî hayatın en önemli düsturlarından biridir. Bu sûre, vahyin yanısıra, bütün peygamberlerin aynı temel gerçeklerle gelip, bu gerçekleri teblîğ ettikleri üzerinde durur. Bu gerçeklere karşı çıkanları uyarırken, onları kabul edenlere ise müjdeler verir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓ (١)

1. Hâ-Mîm.

عٓسٓقٓ۠ (٢)

2. Ayn-Sîn-Kâf. (*)

~Açıklama~

(*) Büyük âlim Taberî, tefsirinde bu harflerin anlamıyla ilgili olarak şu rivayette bulunur: Bir zat Hz. İbn Abbas’a gelerek bu harflerin anlamını sorar. İbn Abbas (r.a.), o kişi sorusunu üç defa tekrar etmesine rağmen sorudan hoşlanmaz ve cevap vermez. O sırada İbn Abbas’ın yanında bulunan Huzeyfe ibn Yeman (r.a.), soru sahibine şöyle der: İbn Abbas, sorundan hoşlanmadı ve cevap vermedi. Çünkü o harflerin bir manâsı şudur: Bir zaman gelecek, doğuda bir nehrin iki yanında bir şehir kurulacak ve bir dönem burada İbn Abbas’ın soyundan Abdülilâh veya Abdullah adlı biri hükmedecek. Sonra, Allah adaletiyle onun devletinin ve süresinin bitmesine izin verdiğinde şehrin bir tarafında bir gece büyük bir ateş çıkacak ve insanlar karanlık bir sabaha uyanacak. Nihayet o şehirde Allah’a âsi her inatçı zorba bir araya gelir ve sonunda Allah, hepsini yerin dibine geçirir. Gerçekten de bu konuşmanın üzerinden bir asır kadar geçtikten sonra 766 yılında Dicle’nin iki yanında Bağdat kuruldu. Aradan yaklaşık 12 asır geçti ve Bağdat’ta İbn Abbas’ın soyundan emir Abdülillâh (Abdullah) 1939 yılında fiilen iktidar oldu. O’na karşı 1958 yılında general Abdülkerim Kasım ihtilâl yaptı ve çok kan döküldü. 1963 yılında da Baas ihtilâli geldi ve Bağdat’ta, Irak’ta zulüm daha da arttı ve o gün bugündür her inatçı zorba Bağdat’ta hükmediyor ve Bağdat çalkalanmaya, yıkılmaya devam ediyor.

كَذٰلِكَ يُوحِ۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣)

3. Nasıl senden öncekilere aynı şekilde vahyetmişse, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) Allah, sana da böyle (pek çok manâlar ve sırlar ihtiva eden harfler ve harflerden oluşan kelimelerle okunan) vahiy göndermektedir.

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)

4. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur; ve O, Aliyy (mutlak yüce ve aşkın)dır, Azîm (sonsuz azamet sahibi)dir.

تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥)

5. (Vahyin haşmeti karşısında) gökler neredeyse üstlerinden çatlayıp yarılacak. Melekler de Rabbilerine hamd ile tesbihte bulunur, (O’nu O’na ait sıfatlarla över ve her türlü noksandan, O’na yakışmayan nitelemelerden tenzih eder) ve O’ndan yeryüzündekiler için) bir hidayet yolu vazedip, onu takip edenleri) bağışlamasını dilerler. İyi bilin ki Allah, gerçekten Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır, Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususi rahmeti pek bol olan)dır. (*)

~Açıklama~

(*) Bu ilk âyetler, vahiy hakkındadır. Vahiy, kelime manâsı itibariyle bir manâyı muhataba hususî bir yolla iletmek demektir. Terim olarak ise, Cenab-ı Allah’ın mesajlarını peygamberlerine hususî bir yolla ulaştırması manâsına gelir. Onun gerçek mahiyetini tam olarak bilmemiz mümkün değildir. Bu sûrenin 51’inci âyetinde ifade buyurulacağı ve Tâ-Hâ Sûresi/20, not 5’te açıklandığı üzere vahiy, üç şekilde gerçekleşir. Allah, mesajını nebîsine ya bir perde gerisinden seslenerek, ya manâyı nebîsinin kalbine koyarak, ya da bir melek vasıtasıyla iletir. Nebî (peygamber), perde gerisinden kendisine seslenenin de, manâyı kalbine koyanın da, kendisine melek gönderenin Allah, gelenin melek olduğundan da emindir. (Ayrıca bkn., bu sûrede âyet 51, not 17) Vahiy, son derece azametli bir hadisedir. Azametine binaen, onun peygambere gelmesi esnasında gökler neredeyse üzerlerinden yarılacak gibi olur. Çünkü vahiy, göklerden daha öte, daha yüce âlemlerden gelir. Bizzat gökler de yedi kat ve/veya kendileri boyunca meleklerin seyeran ettiği, Allah’ın emirlerinin inip, şuurlu varlıkların amellerinin yükseldiği yedi yol halindedir (Mü’minûn Sûresi/23: 17). Söz konusu yükseklik veya ötelik, şüphesiz maddî veya fizikî değildir. Sâffât Sûresi/37, not 1’de, sûrenin başlangıç âyetleriyle ilgili olarak açıklandığı üzere, bazı melekler, vahyi Cenab-ı Peygamber’e getiren Hz. Cebrail’e yol boyu eşlik ederlerdi. Bu melekler vahyin yolu boyunca saf saf dizilirler ve vahye müdahale etmek, ondan bazı şeyler kapmak isteyen şeytanları kovarlar, içlerinden bazıları da Allah Rasûlü’ne Hz. Cebrail’in yardımcıları olarak Kur’ân dışında vahiy de getirirlerdi.

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦)

6. (Güya işlerini gördürmek için) Allah’tan başka birtakım velîler edinen (ve böylece Allah’a şirk koşanlara) gelince, Allah onları daima gözetleyip kontrol etmekte ve her yaptıklarını kaydettirmektedir. Sen, onların sorumluluklarını yüklenmek için üzerlerine tayin edilmiş bir vekil değilsin.

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِۜ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧)

7. İşte (nasıl senden önceki peygamberlere vahiyde bulunmuşsak,) sana da Arapça bir Kur’ân (okunacak bir Kitap) vahyediyoruz ki, merkez şehir olan Mekke halkı ile etrafındaki insanları uyarasın; (*) gerçekleşeceğinde asla şüphe bulunmayan o Toplanma Günü ile uyarasın. (Neticede o gün onların) bir kısmı Cennet’te, bir kısmı da Alevli Ateş’te olacaktır.

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a vazifesine en yakın akrabalarından başlaması (Şuarâ Sûresi/26: 214), sonra bütün Mekke halkını (bu âyet) ve bütün Arapları (bu âyet ve Fussılet Sûresi/41: 3), daha sonra da bütün şuurlu ve sorumlu varlıkları (insanları ve cinleri) uyarması (Sâd Sûresi/38: 87; Enbiyâ Sûresi/21: 107) emredilmiştir.

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ فِي رَحْمَتِهِ۪ۜ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٨)

8. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onların hepsini (aynı inanç ve hayat tarzı üzerinde) tek bir ümmet kılardı, fakat O, dilediğini rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince, onlar için ne bir işlerini üzerine alacak koruyucu vardır, ne de bir yardımcı. (*)

~Açıklama~

(*) Açıklama için bkn: Mâide Sûresi/5: 48, not 11. Burada şunu da ekleyebiliriz ki, Allah, zalim olmayanları rahmetine dahil edip, onları bilhassa ebedî azaptan korur. Allah’a şirk koşan ve insanlara zulmeden zalimleri ise rahmetinden ebediyen uzaklaştırır.

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ۟ (٩)

9. Gerçek bu iken, Allah’tan başka, işlerini kendilerine havale edecekleri velîler mi ediniyorlar? Oysa yalnızca Allah’tır işlerin kendisine bırakılacağı gerçek velî, gerçek koruyucu; ölüleri diriltecek olan da O’dur ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُنِيبُ (١٠)

10. “Hangi konuda ihtilâfa düşerseniz düşün, o konuda nihaî hükmü verecek olan Allah’tır. İşte budur Rabbim olan Allah; ben, O’na dayandım ve bütün gönlümle yalnız O’na yönelirim.”

فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ فِيهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١)

11. Gökleri ve yeri yaratıp, onlara belli ve sabit bir sistem verendir O. Sizin için kendi nefislerinizden, öz mahiyetlerinizden eşler var ettiği gibi, hayvanlar için de (kendi cinslerinden eşler) var etmiştir ve bu düzen içinde sizi (ve hayvanları) üretip çoğaltmaktadır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. (*) O, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Basîr (her şeyi hakkıyla gören)dir.

~Açıklama~

(*) Bu kısacık ifade, Cenab–ı Allah’ın yaratılmışlar cinsinden olmadığını ve dolayısıyla O’nunla ilgili her türlü insan tasavvurunun ötesinde bulunduğunu vurgulamak içindir. O’nun eşi, benzeri olmadığı gibi, O doğmamıştır, doğurmamıştır; çocuk sahibi olmaktan, zaman ve mekânla sınırlı bulunmaktan mutlak manâda uzaktır. Aynı şekilde, O’nun sıfatları da –işitmesi, görmesi, İlim, Kudret, İrade ve yaratması, vb.– yine bizim tasavvurlarımızın ötesindedir.

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢)

12. Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları da O’nundur. Rızkı dilediğine bol verir, dilediğine ise kısar ve ölçülü verir. O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِهِ نُوحًا وَالَّذِ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ۪ٓ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى وَعِيسٰٓى اَنْ اَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَبِ۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِ۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣)

13. O, “Din’i dosdoğru anlayıp (itikadî, amelî ve ahlâkî) bütün hükümlerini hakkıyla yerine getirin ve onu anlayıp uygulamada birbirinize muhalif farklı yollar tutup, grup grup olmayın!” diye, Nuh’a önemle emredip, tutulması için söz aldığı aslî ve değişmez düsturları ve hükümleri, sana vahyettiğimiz bütün düsturları ve hükümleri, aynı şekilde İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya yine önemle emredip, tutulması için söz aldığı aslî ve değişmez düsturları ve hükümleri sizin için Din olarak takip edilmesi gereken bir yol (şeriat) kıldı. İnsanları inanıp uymaya çağırdığın (bu tevhid dinini kabullenmek), müşriklere pek ağır gelmektedir. Allah, dilediği kullarını bu Din için seçip, Kendisine iman ve ibadette bir araya getirir ve Kendisine gönülden yönelenleri ona hidayet eder. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, pek çok gerçeklere işaret etmektedir. Kısaca: Cenab-ı Allah’ın (c.c.) tarih boyu insanlar için tesbit ve tayin buyurduğu Din, temelde birdir; yani aynı iman, ibadet, amel (hayat, davranış) ve ahlâk kaidelerine sahiptir. Allah, nebîler arasından bazılarını rasûl olarak ve rasûller içinde de Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i (aleyhimis-selâm) seçmiştir. Bu beş rasûlden her biri için Din’de itikat, ibadet ve ahlâk esaslarının yanısıra davranış ve muamele kaideleri ve cezalar (ukûbât) tayin buyurmuştur. Bu kaideler ve cezalar özde aynı olmakla birlikte, zamana ve şartlara bağlı ikinci–üçüncü dereceden meselelerde aralarında farklılıklar da vardı (bkn: Mâide Sûresi/5: 48, not 11). Bütün bu esaslar ve söz konusu davranış kaideleri ve cezalar, bir bakıma bir hayat tarzı oluşturuyordu. Son peygamber Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bütün insanlara peygamber olarak geldi ve O’na vahyedilen hayat tarzı, önceki peygamberlerin şeriatlarının da yerini aldı. (İslâm’ın önceki peygamberlerin şeriatlarıyla ilgili tavrı hakkında bkn: Bakara Sûresi/2: 106, not 95.)

Kabul edilip inanılması ve hayata tatbik edilmesi gereken temel İlâhî düsturlar bütününe Din denirken, Din’in amelî yanına, yani pratik olarak hayata yansıtılmasına Şeriat adı verilir. Yani Şeriat, Din’in bir bakıma amelî yanı, pratiği ve bu pratiğiyle ilgili kaidelerinin bütünüdür. Âyette Cenab-ı Allah’ın önceki büyük rasûllere “önemle emretmek ve tutulması için söz almak” manâsında tavsiye kelimesi kullanılırken, Peygamber Efendimiz’le ilgili olarak ise vahyetmek kelimesi kullanılmıştır. Bunda Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) şeriatlarının zaman, mekân ve muhataplar bakımından evrensel olmayıp, onlarda bazı hususlara bilhassa dikkat çekildiğine, buna karşılık, Allah Rasûlü’nün davetinin ve şeriatının evrensel olduğu gibi, onun (Kur’ân ve Sünnet olarak) temelde vahye dayandığına işaret vardır.

Âyet, önce Hz. Nuh’u, ardından Allah Rasûlü’nü zikretmekte, sonra da tarih sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’yı anmaktadır. Bu, Hz. Nuh tarihte kendisine ilk şeriat verilen rasûl ve Allah Rasûlü de tamamının en büyüğü, şeriatı da bütün önceki şeriatların esaslarını ihtiva eden evrensel ve kıyamete kadar geçerli bir şeriat olduğu içindir. Benzer bir sıralama, Ahzab Sûresi/33: 7’de, bu defa umumî olarak peygamberler dendikten sonra Allah Rasûlü’nü önce zikredip, sonra da Hz. Nuh ve diğer üç en büyük rasûlü anarak yapılmış, yani Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) bütün peygamberlerin en büyüğü olduğuna, Dini’nin de bütün önceki rasûller tarafından tebliğ edilen aslî ve değişmez hakikatleri kapsadığına dikkat çekilmiştir.

Şeriat’ı veya Din’in pratiğinin ana kaidelerini çok iyi bilip onları yerine getirmenin, Din’i herhangi bir değişiklik ve sapmadan korumada ve Din’in esaslarında ihtilâflara düşüp grup grup olmaktan korunmada vazgeçilmez bir yeri vardır. Bütün “bâtın” yollarında yürümenin ölçüsü ve bu yolların sınırlarını çizen de yine Şeriat’tır. Cilt insan vücudu için onun iç ve hayatî organlarını koruma adına ne ifade ediyorsa, Şeriat da Din için aynı şeyi ifade eder. Dolayısıyla, her bir rasûlden sonra Din’de görülen aslî sapmaların ve Din’i de değiştirmenin en önemli sebeplerinden biri, Şeriat’ı bilmeme ve gerektiği ölçüde uygulamama olmuştur.

وَمَا تَفَرَّقُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذِينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤)

14. Geçmiş ümmetler, (başka bir zaman değil,) kendilerine hem de (takip etmeleri gereken yol ve nasıl davranırlarsa neyle karşılaşacaklarına dair) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset, haline ve elindekine razı olmama ve hırs gibi tesirlerin altında birbirlerinin haklarına tecavüz) sebebiyle grup grup oldular. Eğer Rabbinden (insan nesliyle ilgili olarak, haklarındaki nihaî hükmü) belli bir süreye (Kıyamet’e) kadar erteleme (ve bu süre içinde onları yeryüzünde barındırma) sözü sâdır olmamış olsaydı, hiç şüphesiz aralarında hüküm çoktan verilmiş ve iş bitmiş olurdu. (Rasûllerin arkasından grup grup olanlardan) sonra gelen ve Kitab’a vâris olanlar, o Kitap konusunda gerçekten derin bir şüphe içindedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, daha çok Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (aleyhimesselâm) ümmetleri hakkındadır. Sonraki nesillerin Kitap hakkında derin şüpheler içinde olmasıyla kastedilen, bu nesiller içinde bazılarının onun ve/veya ondaki her şeyin gerçekten İlâhî bir kitap olup olmadığı, bazılarının Kitabın kendilerine aslî şekliyle ulaşıp ulaşmadığı, daha bazılarının ise Kitap ve içindeki bilgiler hakkında pek çok şüpheler taşıdıkları gerçeğidir. Yahudilerin ve Hıristiyanların tarihinde bu konudaki tartışmalar baştan beri sürüp gelmektedir.

فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُۜ (١٥)

15. Sen ise, insanları Rabbinin senin için tayin buyurduğu yola davet et; ve her konuda sana nasıl davranman emredilmişse, o şekilde dosdoğru davran; sakın (o kendilerine Kitap verilen ve grup grup olanların) heva ve heveslerine uyma ve şöyle ilan et: “Ben, Allah Kitap olarak ne indirmişse ona iman ettim. Bana aranızda (zengin–fakir, güçlü–zayıf, Arap–acem, siyah–beyaz vb. ayırımı yapmadan) adaletle davranmam ve adaleti gerçekleştirmem emrolunuyor. Allah, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Aramızda herhangi bir tartışmaya girmeye gerek yok. Nasıl olsa Allah, bir gün hepimizi bir araya toplayacak ve aramızdaki hükmünü verecektir. O’nadır nihaî dönüş.” (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, Âl-i İmran 64 âyetinin bir bakıma tefsiri gibidir veya onunla aynı manâyadır:

-De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle aramızda aynı olan bir kelimeye, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler edinmesin.”

-Senin bu çağrından sonra yine de yüz çevirirlerse, (ey Müslümanlar,) siz şunu ilân edin: “Şahit olun, şüphesiz ki biz, (Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş) Müslümanlarız.” Bkn: İlgili not 14.

وَالَّذِينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (١٦)

16. Daveti kabûl görüp (gönderdiği Din’in doğruluğu kabûl ve itiraf edildikten sonra) Allah hakkında ileri geri konuşup tartışan (ve Din’e karşı mücadele edenlere) gelince, onların itiraz ve tartışmalarının Rabbileri nazarında hiçbir değeri yoktur; büyük bir gazap vardır onlara ve çetin bir azap vardır onlar için.

اَللّٰهُ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَۜ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧)

17. Allah O’dur ki, gerçeğin ta kendisi olarak, (gerek inişi, gerekse tebliğ edilişi esnasında) bâtılın kendisine asla yol bulamayacağı şekilde ve hak bir gaye için Kitab’ı, bir de Mizan’ı (inanç, düşünce ve davranışta adalet ve denge ölçüsü) indirmiştir. Ne biliyorsun ki, (Kitap ve Mizan’ın bütün bütün terk edilmesi sonucu gelecek olan) Kıyamet’in vakti belki de yakındır.

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَاۚ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَاۙ وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّۜ اَلَٓا اِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (١٨)

18. Kıyamet’e inanmayanlar, (alaylı alaylı) onun bir an önce gelmesini istiyorlar. Buna karşılık iman edenler ise, ondan ürperir ve onun bir gerçek olup mutlaka geleceğini bilirler. Dikkat edin, Kıyamet hakkında bilgisizce konuşup tartışanlar, hiç şüphe yok ki tam bir şaşkınlık ve hakkın çok uzağında bir sapıklık içindedirler.

اَللّٰهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ۟ (١٩)

19. Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır; dilediğini (dilediği tarz ve miktarda) rızıklandırır. O, sonsuz kuvvet sahibidir, her işte üstün ve mutlak galip olandır.

مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠)

20. Kim Âhiret’i gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun Âhiret’te hiçbir nasibi olmaz. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, insanların geçimleri konusunda iki önemli prensibi açıklamaktadır.

Birincisi şudur ki: Cenab–ı Allah (c.c.), bütün canlıların yaratıcısı olarak her birinin hayatı için gerekli rızkı da tayin buyurur ve bu rızkı ona ulaştırır. Rızkta insanlar birbirlerine eşit değildirler ve Allah, pek çok hikmetine binaen bazısına çok bazısına az verir.

İkinci olarak, Âhiret’i hedef alan ve dünya hayatını ona göre yaşayanlara Âhiret’te hak ettiklerinden çok daha fazlasını verirken, dünya hayatını hedef alanlara ise bu hayatın kazanç ve mahsulünden de verir ama, böylesinin Âhiret’te hiçbir nasibi yoktur. Bu demektir ki, dünya nimetleri ve kazancı konusunda hırs gösterenler, hiçbir zaman dünyadan istedikleri her şeyi elde edemez ve gerçek doyuma ulaşamazlar.

Şu halde insan, Âhiret’i gaye edinmeli, dünya hayatını ona göre yaşamalı, geçimi için helâlinden kazanmalı ve kazancına terettüp eden vazifeleri de yerine getirmelidir.

اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٢١)

21. Yoksa onların Allah’a ortak bazı rabbileri var da, haklarında Allah’ın izni olmayan bazı kaide ve hükümleri onlar için din adına takip etmeleri gereken bir yol olarak mı tesbit etmişler? (Bundan dolayı mı diledikleri şekilde davranıyor ve diledikleri şekilde hüküm veriyorlar?) Eğer (Allah’tan, insanların yeryüzünde belli bir vakte kadar kalacaklarına dair) nihaî bir hüküm sâdır olmamış olsaydı, aralarında hüküm çoktan verilip icra edilmiş ve işleri çoktan bitirilmişti. Zalimleri bekleyen elbette acı bir azaptır.

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْۜ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢)

22. (Allah’ın yolundan başka bir yol tesbit etmeye kalkan) zalimlerin (Kıyamet Günü), dünyada iken bizzat işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlardan dolayı titrediklerini görürsün. Fakat (hak ettikleri o acı azap) mutlaka başlarına gelecektir. İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, nimet ve güzelliklerle dolu Cennet bahçelerinde olacaklardır; diledikleri her şeyi Rabbileri katında hazır bulacaklardır onlar. Gerçek büyük başarı ve kazanç işte budur.

ذٰلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًاۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣)

23. Allah, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları işte bu (kazanç ve başarı) ile müjdelemektedir. De ki: “(Size bu başarı ve kazancı getirecek olan Din’i) tebliğim karşısında sizden hiçbir ücret istemiyorum; (sizden istediğim, vazifem noktasında) yakınlarımı sevmenizdir.” (*) Kim güzel bir iş gerçekleştirirse, bunun karşılığında ona vereceğimiz güzel mükâfatı arttırırız. Hiç kuşkusuz Allah, günahları çok bağışlayandır; her güzel iş ve davranışın karşılığını bol bol verendir.

~Açıklama~

(*) Sevgi, temelde Allah’adır ve bütün başka sevgiler O’nun içindir, O’nun için olmalıdır. Yani insan, sevdiğini Allah için, O’nun sevgisi dolayısıyla ve onun Allah ile olan münasebetine göre sevmelidir. Aksi halde, Allah düşünülmeden ve sevilenin Allah ile münasebeti nazara alınmadan beslenen her sevgi, seveni helâke götürebilir. Hıristiyanların çoğunluğu tarafından Hz. İsa’nın, bazı Şiilerce Hz. Ali’nin ilahlaştırılması ve bazı Şiilerin de Hz. Ali’ye Peygamberimiz dışındaki peygamberler üzerinde mevki verip, Sahabe’nin pek çoğunu ta’n etmeleri, buna önemli birer örnektir. İşte, Peygamber efendimizin, yakınları, özellikle Ehl-i Beyt’i için sevgi istemesi, onların Kıyamet’e kadar İslâm’a yapacakları hizmet ve bu sahada ifa edecekleri önemli vazifeler dolayısıyladır.

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۚ فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَۜ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ۪ۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٤)

24. Yoksa senin hakkında, “Bir yalan uydurup onu Allah’a mal ediyor” mu diyorlar? Oysa eğer Allah, dilerse senin kalbini mühürler (ve sen onlara vahiy adına hiçbir şey nakledemezsin. Senin onlara Biz’den naklen anlattıkların ise vahiydir.) Ayrıca Allah, bâtılı imha eder, hakkı ise gönderdiği kitaplar ve icraatıyla hak olarak ispat eder ve zafere ulaştırır. Gerçekten O, göğüslerin gizledikleri(ne varıncaya kadar her şeyi) hakkıyla bilendir.

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ (٢٥)

25. Bununla birlikte O, kullarının tevbesini (ve tevbe ile Kendisi’ne yönelişlerini) kabûl eder, (işledikleri) kötülüklerden geçiverir ve her ne yapıyorsanız bilir O.

وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (٢٦)

26. İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanların ibadet ve dualarını da kabûl buyurur ve bizzat Kendi fazl u kereminden onlara fazla fazla karşılık verir. Kâfirlere gelince, onların hakkı çetin bir azaptır.

وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧)

27. Eğer Allah kullarına her zaman bol rızık verseydi, hiç şüphesiz yeryüzünde sürekli taşkınlık yaparlardı. Ama O, rızkı dilediği ölçüde indirir. O, kullarının her hal ve hareketinden hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨)

28. O’dur ki, kulları ümitsiz kaldığı bir anda (bütünüyle fayda getirici) yağmuru indirir ve rahmetini (canlılar için) her tarafa yayar. O, (yarattıkları için) gerçek dost ve koruyucudur, hakkıyla hamde ve övgüye lâyık olandır.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَدِيرٌ۟ (٢٩)

29. O’nun (kudret, rahmet ve Birliği’nin) en açık delillerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması ve O’nun (göklerde ve yerde) canlıları yaymasıdır. O, onları dilediği zaman bir araya getirmeye de elbette kadirdir. (*)

~Açıklama~

(*) İlk dönem müfessirlerinden Mücahid ve günümüzde Fethullah Gülen gibi, eski ve yeni bazı âlimler, bu âyeti göklerin bazı bölgelerinde de yerdekine benzer canlıların bulunabileceği şeklinde anlamaktadır.

وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍۜ (٣٠)

30. Başınıza gelen her musibet, bizzat işlediğiniz ve kaydınıza geçen günahlar, (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir; bununla birlikte O, sizi (her günah ve hatanız sebebiyle cezalandırmayıp,) onların pek çoğundan geçiverir. (*)

~Açıklama~

(*) Prensip olarak, herkes, her ne hak etmişse, onun karşılığını görür. Şu kadar ki, bir mü’minin hata ve günahları sebebiyle başına gelen herhangi bir musibet günahının affına ve ona yeni bir mükâfat kapısının açılmasına sebep olur. Şurasını da belirtmeliyiz ki, en büyük musibetlere maruz kalanlar, peygamberler ve imanlarının, Allah ile olan münasebetlerinin derecesine göre diğer mü’minlerdir. Peygamberler gibi masumların başına gelen musibetler, onların sürekli terakkilerine sebeptir. Ayrıca bkn., Fâtır Sûresi/35, not 15.

وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٣١)

31. Siz, yeryüzünde (Cenab-ı Allah her ne dilerse O’nu icra etmesine) mâni olabilecek değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne (sizi koruyabilecek ve işlerinizi kendisine havale edebileceğiniz) bir velîniz, ne de yardımcınız vardır.

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۜ (٣٢)

32. O’nun (kudret, rahmet ve Birliği’nin) en açık delillerinden bir diğeri de, denizlerde akıp giden dağlar gibi gemilerdir.

اِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِهِ۪ۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍۙ (٣٣)

33. Eğer O dilerse rüzgârı dindirir de, gemiler denizin üstünde kalakalır. Elbette bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için (kudret, hikmet ve rahmetiyle Allah’ı ve aczinizle kendinizi tanıma adına) dersler, işaretler vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Mü’minlerin başına bir şey gelirse, onlar buna sabrederler; bir nimetle serfiraz kılındıklarında ise Allah’a şükrederler. Yani onlar, her iki durumda da kazanırlar.

اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍۘ (٣٤)

34. Veya (özellikle yolcuların) hataları, ihmalleri, işledikleri kötülükler ve kazandıkları günahlar sebebiyle o gemileri batırır; bununla birlikte O, işlenen günah ve yapılan hataların pek çoğundan geçer.

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِ۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥)

35. Ve, âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşup tartışanlar da bilmelidirler ki, onlar için kaçıp kurtulabilecekleri hiçbir yer yoktur.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 59 kez okundu