57-] Mü’min Sûresi

  • 40. Mü’min Sûresi :

İsmini Firavun ailesine mensup ve en kritik bir zamanda Hz. Musa’ya destek çıkan has bir mü’minin anıldığı 28’inci âyetteki mü’min kelimesinden alır.

3’üncü âyette Allah’ın Ğâfiru’z-zenb (günahları bağışlayan) olarak zikredilmesinden dolayı Ğâfir ismiyle de anılır.

Mekke’de, mü’minlere işkencelerin arttığı bir dönemde, Zümer Sûresi’nin ardından inmiş olup, 85 âyettir.

Müşrikleri Allah’ın dinine karşı Firavuncasına tepkilerinden dolayı şiddetle sarsmakta, tepkileri ne ve nasıl olursa olsun nihaî zaferin mü’minlere ait olacağını haber vermektedir.

Sûre, Firavun ailesinden çıkan ve sözünü ettiğimiz mü’min zatın uzun bir kıssasını da anlatır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓۜ (١)

1. Hâ-Mîm.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِۙ (٢)

2. Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) Allah tarafından parça parça indirilmekte olan Kitap’tır.

غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)

3. O, günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden, aynı zamanda cezalandırması çetin, bununla birlikte lütuf ve ihsanı pek geniş olandır. (*) O’ndan başka ilâh yoktur. Nihaî dönüş de O’nadır.

~Açıklama~

(*) Âyette insanları imana ve salih amellere teşvik, küfür, şirk ve diğer günahlardan sakındırma adına çok dikkat çekici bir üslûp vardır.
Âyet, önce Cenab–ı Allah’ı günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden olarak anmakla küfür ve şirk içinde olanlara, ayrıca günahkâr mü’minlere büyük ümit vermekte ve onları tevbeye, hallerini ıslaha çağırmakta, ardından, Allah’ın cezalandırmasının çetin olduğunu hatırlatmakla küfür, şirk ve diğer günahlardan şiddetle sakındırmakta ve O’nun günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden olduğuna güvenip de günaha dalmaya karşı ikazda bulunmaktadır. Ardından, Cenab-ı Allah’ın lütuf ve ihsanının pek bol olduğunu, herkesin nihaî olarak O’na döneceğini buyurmakla da, her iki dünyada bol lütuf ve ihsana nail olmak için kalbleri harekete geçirmekte, bununla birlikte, huzurunda hesap vereceğimiz hatırlatılarak, dikkatli yaşamamız konusunda yeni bir ikaz yapılmaktadır.

مَا يُجَادِلُ فِ۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ اِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ (٤)

4. Allah’ın (Kur’ân’daki ve kâinattaki) âyetleri konusunda ancak küfürde ısrar edenler tartışma çıkarır. Fakat onların şehirlerde zahirî bir hakimiyet içinde çalımlı çalımlı dolaşmaları seni aldatmasın!

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْاَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْۖ وَهَمَّتْ كُلُّ اُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَاَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٥)

5. Onlardan önce Nuh kavmi ve daha sonra gelen birtakım topluluklar da, (Allah’ın dinini ve kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar. Her toplum, kendisine gönderilen rasûle karşı, O’nu derdest edip (öldürmek veya sürgüne göndermek) için yanıp tutuştu ve harekete geçti; bâtıla dayanarak ve onunla hakkı yıkmak için mücadele etti. Ama Ben, onların hepsini kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış görün!

وَكَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ اَصْحَابُ النَّارِۢ (٦)

6. Neticede, küfredenlerin Ateş’in yoldaşları olduklarına dair Rabbinin sözü kaçınılmaz oldu ve kesinleşti.

اَلَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ اٰمَنُواۚ رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٧)

7. Arş’ı taşıyanlar ve onun etrafında bulunanlar, (*) Rabbilerini hamd ile tesbih (O’nu O’na has sıfatlarla anıp över ve Kendisi’ne yaraşmayan her türlü sıfattan tenzih) eder, (**) (kâinatın yegâne İlâhı, Rabbi ve Meliki olarak) O’na inanır ve mü’minlerin günahlarını affetmesi için O’na yalvarırlar: “Rabbimiz, Sen’in rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır; (her bir varlığı bütün ihtiyaçlarıyla tanır ve rahmetinle donatır, ihtiyaçlarını giderirsin.) O halde, tevbe ile Sana yönelen ve Sen’in yoluna uyanları bağışla ve onları Kızgın Alevli Ateş azabından koru!

~Açıklama~

(*) Meleklerin mahiyet ve vazifeleri hakkında bkn: Bakara Sûresi/2: 30, not 30; Arş hakkında: A’raf Sûresi/7: 54, not 11; Hûd Sûresi/11: 7, not 2; İsrâ Sûresi/17: 42, not 20, ve Arş’ı taşıyanlar hakkında: Hâkka Sûresi/69: 17, not 7. Arş’ın taşınması, bir manâda, kâinatın Rabbi ve Meliki olarak Allah’tan çıkan emirlerin yerine getirilmesi demektir. Arş’ın etrafında bulunanlar, Allah’a çok büyük yakınlığı bulunan melekler olsa gerektir.

(**) Allah’ı hamd ile tesbih etmek, kısaca, Cenab–ı Allah’ı O’na has ve yakışır sıfatlarla, bir manâda “Allah nedir?” sorusunun cevabı olan O’na yakışan ifadelerle anmak, senâ etmek ve şükürde bulunmak, buna karşılık, O’nu O’na asla yaraşmayan sıfatlar, ayrıca her türlü eksiklik ve kusurdan tenzih etmek, bir bakıma O’nu, “Allah ne değildir?” sorusuna cevap olacak ifadelerle anmak, O’nun bu tür şeylerle asla alâkasının bulunmadığı ilan etmektir.(Bkn. Fâtır Sûresi/35, not 11.)

رَبَّنَا وَاَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُۚ (٨)

8. “Rabbimiz! Onları kendilerine va’dettiğin sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerine koy; onlarla birlikte atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Şüphesiz ki Sensin Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Sensin Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan).

وَقِهِمُ السَّيِّـَٔاتِۜ وَمَنْ تَقِ السَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ۟ (٩)

9. “Onları (Âhiret âlemlerine ait) her türlü dehşet ve zorluktan koru! Sen o gün kimi dehşet ve zorluklardan korursan, şüphesiz ki ona rahmetinle muamele etmişsin demektir. Budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.”

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْاِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠)

10. Küfürde direten ve kâfir olarak ölenlere (Cehennem’de azap görürlerken) şöyle seslenilir: “Allah’ın size olan ‘buğz u nefret’i sizin şu anda, (Cehennem’e girmeye sebep bizzat kendiniz olduğunuz için) kendinize olan buğz ve nefretinizden daha şiddetlidir. (*) Çünkü siz imana çağrılıyor, fakat inkârda diretiyordunuz.”

~Açıklama~

(*) Kâfirler, Cehennem azabını hak eden, Cehennem’e girmelerine sebep bizzat kendileri olduğu için kendilerinden nefret edeceklerdir. Ne var ki, küfür ve/veya şirk, hem Allah’a, hem başta Allah (c.c.) olmak üzere bütün iman esaslarına şahitlik yapan, delil teşkil eden topyekün kâinata ve hem de yeryüzünde şuurlu varlıkların yaratılmasından Kıyamet’e kadar gelmiş gelecek ve içlerinde yüzbinden fazla peygamber, milyonlarca evliya bulunan bütün mü’minlere karşı işlenmiş öylesine büyük bir suç ve günahtır ki, sebep olduğu Allah’ın “buğz” ve “nefret”i elbette kâfirlerin kendilerine olan buğz ve nefretini kat kat aşacaktır. Dolayısıyla bu âyet, esasen küfür ve şirkin emsalsiz çirkinliğini ifade etmektedir.

قَالُوا رَبَّنَٓا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١)

11. Onlar, “Rabbimiz,” derler, bize iki defa ölüm verdin ve bizi iki defa dirilttin. (*) Artık günahlarımızı itiraf ediyoruz. Dolayısıyla buradan çıkmaya bir yol yok mudur?”

~Açıklama~

(*) Ölmek, her bir canlı (nefs) için ruhun bedenden ayrılması, ruh için ise ‘fizikî’ canlılığı kaybetmedir. Dolayısıyla ölüm, ruhun bedenden ayrı olması hali, ruhun kendisi için ise fizikî açıdan hayatsız olma durumudur. İnsan dünyaya gelmeden önce, onun bedenini oluşturacak zerreler Allah’ın İlmi’nde bellidir, tayin edilmiştir ve “tabiat”ta (havada, suda, toprakta) saçılmış haldedir. Kur’ân, bu durumu ölüm hali olarak niteler (Bakara Sûresi/2: 28, bkn: Not 27), ama burada söz konusu olan, Allah’ın insanı hayata mazhar kıldıktan sonra ona ölümü vermesi (imâte) değil, en başta ölü halde bulunmadır. Cenab–ı Allah (c.c.), bu halde, yani cesedi zerreler âleminde toprak, su ve havada dağınık durumda bulunan ve dünyaya gelmesini irade buyurduğu her bir insana anne karnında “Ruhu’ndan üfleyerek” hayat verir. Bu, baştan hayat verme, ruhla bedeni bir araya getirerek hayata mazhar kılmadır.

Bakara Sûresi 28’inci âyetinde söz konusu edilen bu vakıa, ele aldığımız Zümer Sûresi’nin bu 11’inci âyetinin manâsına dahil değildir. Âyetin sözünü ettiği, (mü’minler ölümü bir defa tadarken [Sâffât Sûresi/37: 58; Duhan Sûresi/44: 56]) kâfirlere iki defa ölüm verilip iki defa diriltilmelerinin manâsı, Allahü a’lem şu olsa gerektir:

Dünyaya gelen ruh ve bedenden müteşekkil her insan (nefsi), ruhunu ya Allah’ın bizzat Kendisi’nin veya Azrail ya da Azrail’in yardımcılarının eliyle bedeninden çekip alması ve onda ölümü yaratması neticesinde ilk defa ölümü tadar (Bkn: Secde Sûresi/32: 11, not 7). Allah, Berzah’ta (kabir âlemi) ölüleri diriltecek, yani ruhların cesetleriyle olan münasebetini bu âlemin şartlarında bir şekilde yeniden kuracaktır. Bu, ölümü tattıktan sonra birinci diriltmedir. Kıyamet Günü ise bütün bedenler, kabirde çürümeden kalan özleri üzerinde Âhiret hayatının şartlarına has nitelikte yeniden inşa edilecek ve ruhlar bu bedenlere konacaktır ki, buna ba’sü bade’l-mevt (öldükten sonra dirilme) denir. Kabir hayatı ile Âhiret hayatı birbirine kıyasla, dünya hayatında uykudaki rüya ile uyanıklık hali gibidir.

Kıyamet’te ölümden sonra dirilme noktasında mü’minlerle, en azından Cennet’e sorgusuz-sualsiz alınacak has mü’minlerle kâfirler arasında bir fark vardır. Kur’ân, mü’minlerin ölümü bir defa tadacağını beyan buyurur ki (Sâffât Sûresi/37: 58; Duhan Sûresi/44: 56), bundan mü’minlerin bir defa ölüp, bir defa diriltileceklerini anlıyoruz. Bu diriltilme Berzah’ta olacaktır. Ama her ölen gibi elbette mü’minler de Kıyamet Günü diriltileceklerdir. Şu kadar ki, mü’minlerin Kıyamet Günü diriltilmesi, Berzah’ta diriltilmenin ardından tekrar öldükten sonra dirilme şeklinde olmayacaktır.

Onların bâki olan ruhları Berzah’ta cesetlerinin çürümeden kalacak özüyle münasebetini sürdürür ve mü’min bu münasebet çerçevesinde Berzah hayatını yaşarken, Kıyamet Günü ise cesetler Âhiret hayatının şartlarına göre bütünüyle yeniden inşa edilecek ve ruhlar bu bedenlerle birleşecektir. Yani mü’minler için Kıyamet’teki diriltilmeyi bir alt hayat basamağından daha yüksek ve ebedî hayat basamağına geçme şeklinde değerlendirebiliriz.

Buna karşılık, üzerinde durduğumuz bu 11’inci âyet, bize Cenab–ı Allah’ın (c.c.) Cehennem ehline iki defa ölüm verip, onları iki defa dirilteceğini ifade buyurmaktadır. Şu halde, Cehennem ehliyle ilgili olarak ikinci bir ölüm ve ikinci bir diriltilme olmalıdır.

Sûr’a üflenir ve bunun üzerine Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir defa daha üflenir ve bir de bakarsın ki, bütün ölüler dirilip kabirlerinden ayağa kalkmış, etraflarına bakınmaktadırlar (Zümer Sûresi/39: 68) âyeti, Berzah’ta Berzah hayatının hususiyetlerine göre diriltilen kâfirlerin Sûr’a birinci üflemede tekrar öleceklerini, yani ruhlarıyla birlikte ikinci bir ölümü daha tadacaklarını ve Sûr’a ikinci üflemede tekrar diriltileceklerini düşündürmektedir. Âhiret’i inkâr eden kâfirler böylece ölümü verenin de, diriltenin de Allah olduğunu görecek ve Âhiret’i inkârlarından pişman olacak, inkârla işledikleri günahı itiraf edeceklerdir. Mü’minler ise, yukarıda ifade edildiği gibi, Sûr’a birinci üfürmede ruhlarının ölmesinden muaf tutulacaklardır (Ayrıca bkn: Zümer Sûresi, not 21). Sonuç olarak, kâfirler, dünyadan ayrılma esnasında ölümü birinci defa tadacak, Kıyamet esnasında onu belki ruhlarının da ölümüyle ikinci defa yaşayacak, ilki Berzah’ta, ikincisi Haşir esnasında olmak üzere iki defa diriltilmiş olacaklardır. En doğruyu Allah bilir.

ذٰلِكُمْ بِاَنَّهُٓ اِذَا دُعِيَ اللّٰهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْۚ وَاِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُواۜ فَالْحُكْمُ لِلّٰهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢)

12. Evet, böyle olacak, böyle diyeceksiniz. Çünkü yalnızca bir Allah’a iman ve ibadet çağrısı yapıldığında inatla inkâra gidiyor, buna karşılık, O’na şirk koşulduğunda bunu içten kabulleniyorsunuz. (*) Ama ne yaparsanız yapın, nihaî hüküm ve karar, Mutlak Yüce, Mutlak Büyük olan Allah’a aittir.

~Açıklama~

(*) Âyet, Cehennem ehlinin ileri süreceği ve önceki âyette ifade olunan mazeretlerin temelsiz ve geçersiz olduğunu beyan buyurmaktadır. Onların küfrü meseleleri bilmemekten, gerçeğin kendilerine tebliğ edilmemesinden değil, fakat gerçeği daha başka nefsanî sebeplerle bilerek reddetmelerinden kaynaklanmaktadır.

هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقًاۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُنِيبُ (١٣)

13. O ki, size (dış dünyada, bizzat kendi içinizde, eşya ve hadiselerde) âyetlerini (delil ve işaretlerini) göstermekte ve gökten sizin için rızık indirmektedir. Bütün bunlar üzerinde ancak Allah’a yönelecek temiz bir gönüle sahip olanlar düşünür ve onlardan ders alır.

فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (١٤)

14. Ama siz (ey mü’minler), kâfirler hoşlanmasalar da, dinini bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve yalnız O’nun rızasını düşünerek Allah’a kulluk ve duada bulunun.

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِۚ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِۙ (١٥)

15. Bütün varlık mertebelerinin mutlak üstünde ve hepsi üzerinde mutlak hakimdir O; Arş’ın Sahibi’dir; Buluşma Günü’yle uyarması için, kullarından dilediğinin kalbine (bütünüyle pak ve manevî) emirleri âleminden hayat kaynağı vahyi bırakır.

يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَۚ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌۜ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (١٦)

16. O gün, bütün insanların mezarlarından kalkacağı ve her hallerinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağı gündür. Onlarla ilgili hiçbir şey Allah’tan saklı kalmaz. Kimindir bugün mutlak mülk ve hakimiyet? Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’ındır.

اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (١٧)

17. O gün herkes, dünyada ne kazanmış (ne yapmış ve hesap hanesine ne yazdırmış)sa onun karşılığını görür. O gün kimseye haksızlık yapılmaz. Muhakkak ki Allah, hesapları pek çabuk görendir.

وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَۜ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُۜ (١٨)

18. Onları yaklaşan o müthiş güne karşı uyar! O gün yürekler ağza gelir ve insanı boğacak gibi olur. Zalimler için ne bir dost bulunur, ne de sözüne itibar edilir bir şefaatçi.

يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩)

19. Allah, gözlerdeki haince bakışları ve göğüslerin gizlediği her şeyi bilir.

وَاللّٰهُ يَقْضِي بِالْحَقِّۜ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ۟ (٢٠)

20. Allah, hak ve adaletle hüküm ve infaz eder. O’ndan başka ilâh deyip yalvardıkları ise, hiçbir hüküm veremez, hiçbir infazda bulunamaz. Allah ki, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir O; Basîr (her şeyi hakkıyla gören)dir. (*)

~Açıklama~

(*) Bir konuda, bir meselede hüküm verebilmek için işiten ve gören olmak şarttır. Çünkü işitme ve görme, konuyu bilme, ona şahit olmanın unsurlarındandır. Ancak Allah’tır ki, hakkıyla işitir ve hakkıyla görür. Dolayısıyla, her konuda, her meselede tam ve mutlak adaletle hükmeden sadece O’dur ve hüküm öncelikle O’nun hakkıdır. Hüküm vermek, doğruyu ve yanlışı bilmeyi de gerektirir. Yine ancak Allah’tır ki, her şey gibi neyin doğru neyin yanlış olduğunu da mutlak manâda ancak O bilir. Şu halde, mutlak hüküm ve hükmetme hakkı da yine O’na aittir.

اَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ (٢١)

21. Hiç yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden önce yaşayıp da (onlar gibi küfür ve şirkte direnenlerin) âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsün ve ibret alsınlar? Onlar, gerek kuvvet, gerekse toprağı işleyip, ülkeyi imar etme ve yeryüzünde daha çok iz ve eser bırakma yönünden kendilerinden daha ileride idiler. Ama Allah, günahları sebebiyle hepsini kıskıvrak yakalayıverdi ve onları Allah’a karşı koruyabilecek hiç kimse, hiçbir güç çıkmadı.

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٢٢)

22. Böyle oldu, çünkü kendilerine gönderilen rasûller onlara apaçık delillerle geldiler, fakat onlar o delilleri görmemede ve inkârda direttiler. Allah da hepsini kıskıvrak yakaladı ve cezalandırdı. O, mutlak kuvvet sahibidir, cezalandırması pek çetin olandır.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍۙ (٢٣)

23. Gerçek şu ki, Musa’yı (peygamberliğini ve Mesajımızı ispat eden) delillerimizle, mucizelerimizle ve apaçık bir yetki ile gönderdik,

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ (٢٤)

24. Firavun’a, Hâmân’a ve Karun’a. Ama onlar, “Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancı!” dediler.

فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ اِلَّا فِي ضَلَالٍ (٢٥)

25. O, kendilerine katımızdan gerçeği getirmişti. Onlar ise, (gerçeğe ilmen ve alken karşı çıkamayınca,) “İman edip, Musa ile birlikte olanların oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakıp (maksatlarınız istikametinde kullanın; yerlilerle evlenmeye zorlayıp, iman edenlerin nüfusunu kurutun!)” emrini yaydılar. Ama kâfirlerin tuzakları, neticede boşa çıkmaya mahkûmdur.

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِ۪ٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ (٢٦)

26. Firavun, “Bırakın beni, şu Musa’yı öldüreyim, O varsın Rabbisine yalvarsın. Ben gerçekten, O’nun dininizi değiştireceğinden veya ülkede bozgunculuk çıkaracağından endişe ediyorum.” dedi.

وَقَالَ مُوسٰٓى اِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟ (٢٧)

27. Musa da dedi ki: “Ben, Hesap Günü’ne inanmayan her kibirli zorbadan benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.”

وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ اِيمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ (٢٨)

28. Firavun hanedanına mensup olup, (onun en yakınları arasında yer alan,) fakat o ana kadar imanını gizlemiş bulunan yiğit bir mü’min, (en kritik noktada ortaya atıldı ve) “Ne o, bir insanı, hem de size Rabbinizden apaçık deliller getirmiş bulunduğu halde, sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?” dedi (ve şöyle devam etti): “Eğer o bir yalancı ise, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama eğer doğruyu konuşan biri ise, en azından O’nun sizi kendileriyle tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecek demektir. Şurası bir gerçek ki Allah, haddi aşan, duygu, meleke ve kabiliyetlerini boşa sarfeden ve yalan söyleyip duran kim olursa olsun hidayet etmez, emeline ulaştırmaz.

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْدِيكُمْ اِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ (٢٩)

29. “Ey benim halkım! Bugün hükümranlık sizde, şu topraklarda üstünlük elinizde. Ama yarın Allah’ın geri çevrilmesi mümkün olmayan zorlu azabı başımıza gelirse, söyler misiniz hangi kuvvet bize yardım edebilir?” Bu arada Firavun (devreye girip, savunmaya geçti ve) dedi: “Ben ancak doğru bildiğimi, yapılmasını gerekli gördüğümü size bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yola gösteriyorum.”

وَقَالَ الَّذِ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ (٣٠)

30. İman etmiş bulunan zat devam etti: “Ey halkım! Gerçekten endişe ediyorum ki, daha önce yaşayıp da helâk edilmiş toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket sizin de başınıza gelebilir:

مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ (٣١)

31. “Nuh kavminin, Âd halkının, Semûd halkının ve onlardan sonra gelen daha başka toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket. Ama (şunu iyi bilin ki) Allah, asla kullarına zulmetmek dilemez.

وَيَا قَوْمِ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ (٣٢)

32. “Ey halkım! Gerçekten ben sizin hakkınızda, birbirinizden (boşuna) imdat isteyeceğiniz ve birbirinize lânet okuyacağınız günden de endişe ediyorum. (*)

~Açıklama~

(*) Âhiret’te mü’minlerle inkârcılar ve inkârcıların kendi aralarındaki konuşmalar için bkn: âyetler 47–48; A’râf S./7: 44–50; Sebe’ S./34: 31–33; Sâffât S./37: 21–33. 28’inci âyette Hz. Musa’nın tehditlerinin bir kısmının inkârcıların başına geleceğinin ifade edilmesi, O’nun bazı tehditlerinin doğru olmadığı manâsına gelmez. Tartışmada bütünüyle radikal bir tavır takınmama, insaf tavrıyla çekişmeyi uzatmama veya Cenab-ı Allah’ın Meşieti’ni hesaba katma adına böyle söylenmiş olabilir.

يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٣٣)

33. “O gün, (Ateş karşısında) arkanızı dönüp kaçmaya yeltenirsiniz ama nafile! Sizi Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmaz. Evet, Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösteren olmaz.

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِهِ۪ۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ (٣٤)

34. “Daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız. Ama nihayet vefat edince, ‘Artık Allah ondan sonra bir daha rasûl göndermez.’ dediniz. (*) Allah, haddi aşan, kendisine verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayan ve boş mazeretlerle şüphe içinde bocalayıp duran kim olursa olsun, işte böyle şaşırtır.

~Açıklama~

(*) Yani, “Peygamberlere karşı hiçbir zaman samimi olmadınız. Atalarınız, Yusuf’a hayatında iken inanmadı. Ama vefat edince, kendinizle çelişme bahasına, O’nu kabul eder ve kendisine çok değer verir göründünüz. O kadar ki, sonraki nesiller, ‘O’nun üzerine başka peygamber gelmez’ diyerek, bu inanç ve saygıyı diğer peygamberleri reddetmeye vesile yaptılar.”

اَلَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِ۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ (٣٥)

35. “Böyleleri, kendilerine ulaşmış hiçbir delil, verilmiş hiçbir yetki olmadığı halde, Allah’ın (kâinattaki, bizzat kendi içlerindeki ve Kitabı’ndaki) âyetleri hakında ileri geri konuşur ve tartışırlar. Onların bu hareketleri, hem Allah nazarında, hem de iman edenler nazarında pek kötü, pek çirkin bir davranıştır. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلّ۪ٓي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَۙ (٣٦)

36. Firavun, Hâmân’a dedi: “Ey Hâmân! Benim için büyük bir kule inşa et; öyle ki, gerekli yol ve vasıtaları elde edebileyim:

اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنِّي لَاَظُنُّهُ كَاذِبًاۜ وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا فِي تَبَابٍ۟ (٣٧)

37. “Gökleri tarassut yol ve vasıtalarını. Elde edebileyim de, bakarsın Musa’nın ilâhını görebilirim. Gerçi ben, O’nun bir yalancı olduğundan eminim ama, neyse!” Firavun’un kötü gidişatı kendisine işte böyle güzel görünüyor ve o, doğru yoldan hep uzak kalıyordu. Firavun’un bu tuzağı da hiçbir netice vermedi.

وَقَالَ الَّذِي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِۚ (٣٨)

38. İman etmiş bulunan zat, devam etti: “Ey halkım! Bana uyun ki, size takip edilmesi gereken doğruluk yolunu göstereyim.

يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌۘ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ (٣٩)

39. “Ey halkım! Bilin ki bu dünya hayatı, kısa ve değersiz bir geçimlikten ibarettir. Ama Âhiret’e gelince, orası asıl yerleşilecek ve sürekli kalınacak yurttur.

مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ ف۪يهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ (٤٠)

40. “Kim bir kötülük işlerse, ancak onun kadar cezalandırılır. Ama, erkek veya kadın, kim mü’min olarak doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik bir iş yaparsa, bu kutlu zatlar Cennet’e girecekler ve orada her türden nimete hesapsız nail kılınacaklardır.

وَيَا قَوْمِ مَا لِ۪ٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَنِ۪ٓي اِلَى النَّارِۜ (٤١)

41. “Ey halkım! Bir düşünseniz, ben sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni Ateş’e çağırıyorsunuz.

تَدْعُونَنِي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌۘ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ (٤٢)

42. “Beni Allah’ı inkâr etmeye ve elimde O’nun ortakları oldukları konusunda ilme dayalı hiçbir delil bulunmayan, bulunması da mümkün olmayan şeyleri (ilâh kabul etmeye, dolayısıyla) O’na ortak tanımaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Ğaffâr (bağışlaması pek bol olan) Zât’a çağırıyorum.

لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَنِ۪ٓي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَٓا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ (٤٣)

43. “Hiç kuşkusuz siz beni öyle bir şeye, öyle şeylere inanıp ibadet etmeye çağırıyorsunuz ki, dünyada onlara geçerli (ve ilme dayalı) bir çağrı mümkün olmadığı gibi, Âhiret’te de onlara ne çağrıda bulunulacak, ne de herhangi bir şey için müracaat edilecektir. Sonunda hepimizin varacağı yer hiç şüphesiz Allah’ın huzurudur ve yine hiç şüphesiz, haddi aşan ve Allah’ın kendilerine verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayanlar, evet onlar, Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar.

فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (٤٤)

44. “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.”

فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ (٤٥)

45. Neticede Allah, O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; (*) buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.

~Açıklama~

(*) Âyetlerden anlaşıldığına göre, en kritik noktada Hz. Musa’ya destek olmak için ortaya atılan mü’min zat, Firavun’un yönetici eliti içinde oldukça güçlü ve itibarlı bir zattı. İmanını gizlemeyi başarmış ve Firavun’un Hz. Musa’nın canına kasdettiği noktada ileri atılarak, Hz. Musa’ya tam bir destek verdi. Denebilir ki, Hz. Musa’ya Hz. Harun’dan sonra ikinci bir destekçi oldu ve sahip bulunduğu mevkiden dolayı da Firavun kendisine karşı etkili bir harekete girişemedi; aleyhinde gizli gizli kurduğu tuzaklar da, Allah’ın yardımıyla hep boşa çıktı. Neticede Firavun, yönetici eliti ve ordusuyla birlikte suda boğulurken, Hz. Musa ve İsrail Oğulları Mısır’dan çıkmayı başardılar.

اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّاۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ (٤٦)

46. (Yani) Ateş: Sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar. Kıyamet’in kopup, hesapların görüldüğü gün de, “Bütün Firavun oligarşisini azabın en şiddetlisine atın!” (diye emredilir). (*)

~Açıklama~

(*) Âyetten kabir azabının gerçek olduğu ve onu inkâra mahal bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu azabın da Ateş’le münasebeti vardır. Şu kadar ki, bu azabı hak edenler kabirde Ateş’e karşı tutulur ve ona belli ölçülerde maruz bırakılırken, Âhiret azabı, bizzat Ateş’te yanma şeklinde tecelli edecektir. Kabir, “kafirler için Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

وَاِذْ يَتَحَٓاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِنَ النَّارِ (٤٧)

47. Ateş’in içinde birbirleriyle tartışırlar ve dünyada iken zayıf (ve dolayısıyla körü körüne güçlülere tâbi olanlar), büyüklük ve hakimiyet iddiasıyla diğerlerini ezenlere, “Biz, sizin peşinizde bir topluluktuk. Şimdi, Ateş azabının hiç olmazsa bir kısmını bizden savabilir misiniz?” derler.

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُلٌّ فِيهَٓا اِنَّ اللّٰهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ (٤٨)

48. Büyüklük ve hakimiyet iddiasıyla diğerlerini ezenler ise şöyle cevap verirler: “Artık hep birlikte Ateş’in içindeyiz. Allah, kulları arasında hükmünü verdi (ve herkes, neyi hak ettiyse onu çekiyor. Bundan böyle yapacak bir şey yok).”

وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِنَ الْعَذَابِ (٤٩)

49. Ateş’in içinde bulunanlar, bu defa Cehennem’in vazifeli meleklerine seslenir ve “Ne olur, bizim için Rabbinize yalvarın: Azabımızı bir günlüğüne (*) olsun hafifletsin!” diye yakarırlar.

~Açıklama~

(*) Âyetteki “bir gün”, bazı müfessirlere göre “bir miktar” demektir.

قَالُٓوا اَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ قَالُوا بَلٰىۜ قَالُوا فَادْعُواۚ وَمَا دُعٰٓؤُا الْكَافِرِينَ اِلَّا فِي ضَلَالٍ۟ (٥٠)

50. (O melekler ise), “Size gönderilen rasûller apaçık delillerle gelmediler mi?” diye sorarlar. Onlar, “Evet!” diye cevap verir. Melekler, “Madem öyle, biz değil, siz kendiniz yakarın!” derler. Kâfirlerin yalvarıp yakarmaları, elbette sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

اِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْاَشْهَادُۙ (٥١)

51. Muhakkak ki Biz, rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik yapacakları (*) günde de yardım ederiz.

~Açıklama~

(*) Bkn: Nisâ Sûresi/4: 41.

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ (٥٢)

52. O gün, zalimlere ileri sürecekleri mazeretlerin hiç biri fayda vermez. Onların hakkı, Allah’ın rahmetinden ebedî mahrumiyettir ve onları bekleyen, çok kötü bir yerleşme yeridir.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى وَاَوْرَثْنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ الْكِتَابَۙ (٥٣)

53. Diğer taraftan Biz, Musa’ya yol gösterdik ve O’na hidayet rehber ve kaynağını (Hak Din’i) verdik; (Ondan sonra da) İsrail Oğulları’nı Kitaba vâris kıldık:

هُدًى وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ (٥٤)

54. Bir hidayet rehberi ve gerçek idrak sahipleri için bir öğüt, hatırlatma ve talimat kaynağı olan (Kitaba).

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ (٥٥)

55. (Allah’ın icraat–ı Sübhanîsi böyledir.) O halde sen sabret, çünkü Allah’ın (rasûllerine ve mü’minlerine yardım) sözü gerçektir. Günahların için Allah’tan bağışlanma dile (*) ve ikindi-akşam saatlerinde ve sabahleyin Rabbini hamd ile tesbih et. (*)

~Açıklama~

(*) Masumiyet, peygamberliğin ayrılmaz vasıflarından biridir. Dolayısıyla bütün peygamberler masumdur; yani onlar günah işlemez ve Allah’a asla âsi olmazlar. Dolayısıyla bu âyet, Peygamber Efendimiz’in şahsında mü’minlere Allah yolunda dikkat etmeleri gereken su önemli hatırlatmada bulunmaktadır: Allah’a inanan ve hayatlarını O’nun hükümleri istikametinde yaşamak isteyen mü’minlere düşen, sabırlı olmak, günahlarından istiğfar etmek ve O’nu tesbih ve O’na hamdle meşgul bulunmaktır.

(**) Allah’ı tesbih etmek ve O’na hamdetmenin, bir başka ifadeyle Cenab-ı Allah’ı hamd ile tesbih etmenin manâsı için bkn: Fâtır Sûresi/35, not 11; Mü’min Sûresi/40, not 3.

اِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِ۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۙ اِنْ فِي صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغِيهِۚ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٥٦)

56. Kendilerine gelmiş hiçbir delil ve verilmiş hiçbir yetki olmaksızın (*) Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri tartışanlar, içlerinde taşıdıkları ama hiçbir zaman ulaşamayacakları büyüklük ve üstünlük özentisi sebebiyle böyle yapmaktadırlar. Sen, (onların her türlü hile, desise ve tuzaklarından) Allah’a sığın. Hiç şüphesiz O, O’dur Semî’ (her şeyi hakkıyla işiten), Basîr (her şeyi hakkıyla bilen).

~Açıklama~

(*) Bu sûrenin 35’inci âyetinde olduğu gibi, daha pek çok âyette Kur’ân, Allah’ın âyetleri hakkında konuşan ve tartışanların, kendilerine gelmiş bir delile, verilmiş bir yetkiye sahip olmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü Allah’ın söz konusu âyetleri, Allah (c.c.) ve gönderdiği Din ile alâkalı hususlardır. Dolayısıyla, Allah hakkında konuşmak için, ancak vahiy ve peygamberler yoluyla; bu yolda Şeriat çerçevesinde seyr u sülûk-i rûhanî ile elde edilebilen belli bir marifet derinliğine ihtiyaç vardır. Din hakkında konuşmak ise, onun hakkında içeriden ve sağlam bilgiye sahip olmayı gerektirir. Bunun kaynağı da yine Din’in kendisi veya vahiydir. Şu halde, Kur’ân kaynaklı ve Rasûlüllah’tan gelen sağlam bilgilere yeterince sahip olmadan Allah ve gönderdiği Din hakkında tartışan her kim olursa olsun, söz konusu âyetlerdeki tehdidin kapsamına girmektedir.

لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٥٧)

57. Şurası muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından (ve Âhiret’te yeniden yaratılacak olmalarından) elbette daha büyük bir iştir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler (de Allah’a şirk koşar ve Âhiret’e inkâr ederler). (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, pek çok manâlar ihtiva etmektedir. Meselâ: Pek çok insan, öldükten sonra dirilmeyi imkânsız görür. Oysa, onların yaratılması, diriltilmelerinden asla daha kolay, daha basit bir iş değildir. Bundan da öte, insanı Yaratan, yaratılmaları insanın yaratılmasından yine daha basit bir iş olmayan gökleri ve yeri de yaratmıştır ve bir gün onları yıkıp, sonra yeniden kuracaktır. Şu halde, bunları sonsuz kolaylıkta yapan Hz. Allah için hiçbir şey zor olamaz ve O, bütün insanları, hepsi öldükten sonra diriltecek ve yeni bir hayata mazhar edecektir. Allah’ın âyetleri karşısında insanın büyüklenmeye asla hakkı yoktur. Bir defa, insan, Allah karşısında sonsuzca zayıftır ve dolayısıyla ona düşen, bu zayıflığını, aczini idrak ile Allah’ın sonsuz kudretine dayanmaktır. Gökler, insandan çok daha kuvvetli, şuurlu ruhanî varlıklarla doludur; yerde ise, insandan başka daha pek çok sayıda varlık vardır. Buna ve onca genişliklerine, büyüklüklerine rağmen gökler ve yer, Allah’a isteyerek teslim olmuştur, O’na boyun eğmiştir ve hiçbir sapma göstermeden O’nun emirleri istikametinde varlıklarını sürdürmektedir. Allah (c.c.), insanı yeryüzünde halife kılmıştır ve onu pek çok istidatlarla donatmıştır. Bu sebeple insan, büyük başarılara imza atabilir. Fakat, onun en büyük başarıları bile, Cenab-ı Allah’ın gökleri, yeri ve içindekileri yaratması karşısında sonsuzca sönük kalır. Dolayısıyla insan, asla başarılarıyla övünmemeli ve bunlara dayanarak Allah’ın âyetleri karşısında büyüklük taslamamalı, gönülden Allah’a teslim olup, hayatını O’nun koyduğu hükümlere göre düzenlemelidir.

وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِ۪ٓيءُۜ قَلِيلًا مَا تَتَذَكَّرُونَ (٥٨)

58. Görmeyenle gören bir olmaz; iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlarla kötülüklere batmış bulunanlar da bir olmaz. Ne de az düşünüyor ve ders alıyorsunuz!

اِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (٥٩)

59. Kıyamet mutlaka gelecektir; bunda asla şüphe yoktur. Ne var ki, insanların çoğu iman etmemektedir. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, iyi ile kötünün ancak Âhiret’te tam ayrışabileceğini, dolayısıyla Âhiret olmazsa iyi ile kötü ve iyilikle kötülüğün karşılıklarını gerektiği gibi bulamayacağını belirtmekte ve böylece Âhiret’e aklî bir delil sunmaktadır. İyi ile kötü ve iyilikle kötülüğün karşılığını bulmaması ise ahlâka zıttır. Dolayısıyla Âhiret’e iman, ahlâkın ve içtimaî hayatın en temel rükünlerindendir. Ama bunu ancak inanan ve dolayısıyla görebilenler veya kendilerini gerçeğe karşı kör etmeyenler anlayabilirler.

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِ۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ۟ (٦٠)

60. Rabbiniz şöyle buyuruyor: “Bana dua edin, size cevap vereyim. (*) Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak Cehennem’e gireceklerdir.”

~Açıklama~

(*) Dua ve Cenab-ı Allah’ın ona cevap vermesi hakkında bkn: Furkan Sûresi/25: 77, not 18.

اَللّٰهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ (٦١)

61. Allah’tır ki, sizin için sükûnet bulup dinlenebilesiniz diye geceyi var etmiş, gündüzü de çalışabilesiniz diye aydınlık kılmıştır. Gerçekten Allah, insanlara karşı pek lütufkârdır; ne var ki, insanların çoğu şükretmezler. (*)

~Açıklama~

(*) Yani, bütün geceyi uykuya, dinlenmeye veya eğlenceye hasreder ve ne Allah’ın onca nimeti, ne kâinattaki ve bizzat kendi varlıklarındaki âyetleri, işaretleri üzerinde düşünür, ne de akşam ve yatsı namazlarını kılar ve Teheccüd Namazı için geceyi böler, uykularından fedakârlıkta bulunurlar. Gündüzü sadece kendi geçimleri için çalışmakla geçirir, fakat öğle ve ikindi gibi gündüz namazlarını kılmazlar, Allah yolunda ayaklarına hiç toz dokunmaz ve muhtaçlara yardımda bulunmayı düşünmezler.

ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ (٦٢)

62. Budur Rabbiniz olan (sizi yaşatan, koruyan ve rızkınızı veren) Allah; her şeyin Yaratıcısı. O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da başka başka yollara saptırılıyor (ibadet için başka ilâhlar ediniyor)sunuz)?!

كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ (٦٣)

63. Allah’ın âyetleri karşısında bile bile ayak direyen ve onları inkâr edenlerdir ki, saptırılıyor (ve ibadet için başka ilâhlar ediniyor)lar.

اَللّٰهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (٦٤)

64. Allah’tır ki, yeryüzünü sizin için bir yerleşme yeri, göğü de (onun üzerinde) bir kubbe yapmıştır. Ayrıca, sizi şekillendirmiş, hem de size en güzel, en uygun şekli ve yapıyı vermiştir; sizi helâl, temiz ve sağlıklı nimetlerle rızıklandırmaktadır. Rabbiniz olan Allah’tır bütün bunları yapan. Âlemlerin Rabbi Allah, gerçekten ne yüce, ne mübarek, ne büyük bereketler kaynağıdır!

هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٦٥)

65. O, ezelî-ebedî mutlak Hayat Sahibi’dir, yoktur O’ndan başka ilâh. Öyleyse, Din’i bütün yanlarıyla kabul ederek ve yalnızca O’nun rızasını dileyerek O’na ibadet edin, O’na yalvarın. Âlemlerin Rabbi Allah içindir bütün hamd.

قُلْ اِنِّي نُهِيتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبِّي وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٦٦)

66. De ki: “Allah’tan başka dua edip yalvardığınız her ne ve her kim varsa, ben onlara ibadet etmekten men olundum. Bana Rabbimden (gerçeği bütünüyle ortaya koyan) apaçık deliller gelmiş bulunuyor ve, bütün varlığımla Âlemlerin Rabbi’ne teslim olmam emredildi bana.”

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًاۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُٓوا اَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٦٧)

67. O’dur ki, sizi (her birinizin maddî yaratılış menşeiniz yine toprak olmak üzere, başlangıçta) topraktan, sonra (anne ve babaya ait) bir(kaç) damla sıvıdan, sonra rahim duvarına yapışan yapışkan bir cisimden yarattı; sonra sizi (annelerinizin karnından) bebek olarak dünyaya getirir, sonra da sizi güçlü–kuvvetli çağınıza eriştirir; ardından ihtiyarlık çağına ulaşacak kadar size ömür verir. Bununla birlikte, bu süreçte içinizden kimi vefat ettirilir. Hayatta bırakılanlar olarak, belirli bir vâdeye kadar yaşarsınız. Olur ki, düşünüp akleder ve gerekli dersi çıkarırsınız.

هُوَ الَّذِي يُحْيِ وَيُمِيتُۚ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟ (٦٨)

68. O’dur hayatı da, ölümü de veren. Öyle ki, bir işin meydana gelmesine hükmettiğinde, sadece ona “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma sürecine giriverir).

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِ۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِۜ اَنّٰى يُصْرَفُونَۚۛ (٦٩)

69. Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri konuşup tartışanlara bakmaz mısın, nasıl da haktan yüz çeviriyorlar?!

اَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا۠ۛ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَۙ (٧٠)

70. Kitabı ve rasûllerimizle gönderdiğimiz (daha başka) bütün gerçekleri yalanlıyorlar. Bileceklerdir onlar!

اِذِ الْاَغْلَالُ فِ۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُۜ يُسْحَبُونَۙ (٧١)

71. (Bileceklerdir) boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirlerle yüzdürüldükleri zaman,

فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَۚ (٧٢)

72. Kaynar suda. Sonra da Ateş’te cayır cayır yakılacaklardır.

ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَۙ (٧٣)

73. Bu arada sorulacaktır onlara: “Nerede (yardımlarını umarak) ilâh kabul edip, kendilerine ibadet ettikleriniz,

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـًٔاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِرِينَ (٧٤)

74. Allah’tan başka?” “Bizi bırakıp kayboluverdiler” der (ve ilâve eder)ler: “Gerçekte biz, bundan önce (dünyada iken) birer hiç olan şeylere tapmış ve yalvarmışız!” İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır, böyle saptırır.

ذٰلِكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَۚ (٧٥)

75. (Saptırmasının ve azaba mahkûm etmesinin sebebi) şudur ki, dünyada haram–helâl, hak-hukuk demeden zevklere dalıp neşeleniyor ve taşkınlık yapıyordunuz.

اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٧٦)

76. Şimdi, orada sonsuzca kalmak üzere girin Cehennem’in kapılarından içeri! Büyüklük taslayıp (gerçeğe karşı koyanların) yeri ne fenadır!

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ (٧٧)

77. O halde (ey Rasûlüm), sabret! Hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Onlara va’dettiklerimizin bir kısmını hayatında sana göstersek de, yahut seni vefat ettirip yanımıza alsak da, sonunda huzurumuza getirilecekler (ve anlattığımız acı netice ile karşılaşacaklardır).

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟ (٧٨)

78. Senden önce de birçok rasûl gönderdik. Onların bazısından sana bahsettik, bazısından ise bahsetmedik. Hiçbir rasûl, Allah’ın izni olmadan bir mucize göstermez. Allah’ın emri gelince de hak ve adaletle hükmolunur ve Allah’a şirk koşma gibi bâtıl yollar icat edenler ve hakkı iptale çalışanlar hüsrana uğrarlar.

اَللّٰهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۘ (٧٩)

79. Allah’tır ki, bazılarını (develeri) binek hayvanı olarak kullanabilesiniz diye sizin için ehlî büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar var etti –onların hepsinden yiyecek de elde edersiniz,

وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ (٨٠)

80. Ve sizin için onlarda daha başka menfaatler de vardır– ve içinizde hissettiğiniz (ve onlarla giderebileceğiniz her) bir ihtiyacı onlarla gideresiniz diye. (Karada) onlarla ve (denizde) gemilerle seyahat eder, yüklerinizi taşırsınız. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyette sözü edilen (evci) hayvanlardan maksat koyun, keçi, sığır ve devedir. Bunların tamamının eti yenir; develer ise binek hayvanı olarak da kullanılır. Bu hayvanların dişileri süt verirken, hepsinin derisinden de istifade edilir. Ayrıca, koyun, keçi ve deve gibi bazılarının yününden veya kılından da faydalanılır. Develerle bilhassa çölde uzun mesafelere yük taşındığı gibi, seyahat de edilir. Develer, savaşta da kullanılırdı. Bu yüzden âyetler, bilhassa develerin binek ve yük hayvanı olarak kullanılmalarına vurgu yapmakta, bu hayvanlardan elde edilen diğer faydaları ise ikinci derecede zikretmektedir.

وَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ۪ۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ (٨١)

81. Allah, (varlık, birlik ve kudretinin, Ulûhiyet ve Rubûbiyetinin) apaçık delillerini size sürekli olarak göstermektedir. Böyle iken, Allah’a ait delillerden hangisini inkâr edebilirsiniz?

اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (٨٢)

82.Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, onlardan önce yaşayıp da, (Allah’ın âyetlerini, O’na ait delilleri inkâr edenlerin) âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsün ve ibret alsınlar? Onlar, bunlardan sayıca daha üstün, gerek kuvvet, gerekse toprağı işleyip ülkeyi imar etme ve yeryüzünde daha çok iz ve eser bırakma yönünden daha ileride idiler. Ama bütün kazanç ve başarıları, (başlarında patlayan İlâhî ceza karşısında) kendilerine hiçbir fayda vermedi.

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٨٣)

83. Kendilerine gönderilen rasûller onlara apaçık delillerle geldiler. Ne var ki onlar, (dünya hayatı ve onu yaşamanın vasıtaları konusunda) sahip bulundukları bilgi ile şımarıp, (kendilerine yapılan İlâhî ceza tehdidiyle alay ettiler). Fakat alay konusu yaptıkları (ceza), onları çepeçevre kuşatıverdi. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, modern zamanlar için de bir işaret taşımaktadır. Modern dünya, sadece dünya hayatı ve onun zevkleriyle meşgul bulunup, sürekli olarak bu hayatı daha rahat ve daha bir zevk u safa içinde yaşama yol ve vasıtalarını araştırmaktadır. Ayrıca, bilim ve teknolojideki başarılarıyla övünmekte ve bunları, Âhiret’i hiç nazara almama, hattâ inkâr içinde sadece dünya zevkleri için kullanmaktadır. Sürekli dünya zevkleri peşinde koşma, özellikle “tabiî” kaynakları kullanma ve paylaşmada acımasız bir rekabete ve dünya savaşları gibi çok kanlı çatışmalara yol açmaktadır. Ama bu savaş ve çatışmaların, maruz kalınan daha pek çok felâketin İlâhî birer ceza olduğunu asla düşünmediği gibi, bilimsel materyalizm bataklığında böyle bir ceza düşüncesiyle alay da etmektedir. Modern dünya, bu çizgisini sürdürmeye devam ettikçe daha pek çok musibetlerle sarsılacağı kesindir.

فَلَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ (٨٤)

84. Başlarında patlayan çok şiddetli cezamızı görür görmez, “Sadece Allah’a inandık ve şu ana kadar O’na ortak tanıdığımız başka bütün varlıkları ise ret ve inkâr ettik!” diye çığrıştılar.

فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ (٨٥)

85. Ne var ki, ancak baskın gelen şiddetli cezamızı gördükleri zaman ikrar ettikleri bu iman kendilerine fayda vermedi. Allah’ın kulları hakkında geçerli âdet ve icraatı hep böyle olagelmiştir. Ve kâfirler, işte böyle bir durumda hüsrana uğradılar.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 56 kez okundu