60-] •Duhân Sûresi •Câsiye Sûresi •Ahkaf Sûresi [1-19]

44. Duhân Sûresi

  • Mekke döneminin sonlarında inmiş olup, 59 âyettir.
    İsmini 10’uncu âyetinde geçen duhân (duman) kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’ne inatla direnenleri başlarına geliverecek bir felâketle uyarır ve Firavun’un ordusuyla birlikte denizde boğulmasını nazara verir.
  • Allah’ın kâinatın yegâne Yaratıcısı ve ibadete lâyık tek Mâ’bud, Kur’ân’ın da O’nun Kelâmı olduğu üzerinde yoğunlaşır.
    Mü’minleri ve kâfirleri bekleyen sonu hatırlatır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓۜ (١)

1. Hâ-Mîm.

وَالْكِتَابِ الْمُبِينِۙ (٢)

2. Kendisi (ve Hakk’tan geldiği) apaçık olan ve gerçeği açıklayan Kitaba yemin olsun.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣)

3. Biz onu kutlu, bereket yüklü bir gecede indirdik; Biz,(baştan beri insanları gittikleri yol ve âkıbetleri konusunda) uyarmaktayız.

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكِيمٍۜ (٤)

4. O gecede, belli hikmetlere binaen (Allah tarafından) olmasına hükmedilmiş her bir iş belirlenir,

اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَاۜ اِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَۚ (٥)

5. Katımızdan buyrulacak bir emir olarak; Biz, (kâinatın ve bütün varlıkların hayatlarının devamı ve şuurlu varlıkların hidayeti için meleklerden ve insanlardan) sürekli elçiler göndermekteyiz,

رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُۙ (٦)

6. Rabbinden bir rahmet olarak (*) –hiç şüphesiz O,Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir–

~Açıklama~

(*) Bu âyetleri, Kadir Sûresi (no:97) ile birlikte ele aldığımızda onların Cenab–ı Allah’ın değişmeyen sünnetinden söz ettiği neticesine varabiliriz. Bu sünnetin, biri kâinatın ve bütün canlıların hayatını, diğeri insanlar ve cinler gibi şuurlu ve sorumlu varlıkları ilgilendiren iki yanı söz konusudur. Bütün varlıkların ve hadiselerin Cenab-ı Allah’ın İlmi’nde keyfiyetini tam olarak bilemediğimiz ilk ve küllî (hepsi bir arada) bir varlığı vardır. Yani, henüz her bir varlık ve hadise kendi olarak taayyün etmemiştir ve diğer varlık ve hadiselerle birlikte bir bütün halindedir.

Cenab-ı Allah (cc), her bir varlık ve hadisenin ortaya çıkmasını veya meydana gelmesini diler ve onun kendine has özellikleriyle belirmesine (taayyün) hükmeder. Buna, Kader’in, İlâhî Meşîet’in bir varlık veya hadiseyi kendine has kimlik ve mahiyetiyle belirlemesi deriz. Hiçbir varlık yoktur ki, hayatı ve bekası için gerekli her şeyin hazineleri Bizim yanımızda bulunmamış olsun. Şu kadar ki, Biz onları belirli bir ölçü ile indiririz (Hıcr Sûresi/21) âyeti, bir yanıyla buna bakar. Kader, bu varlık veya hadiseyi,deyiş yerindeyse, İlim’den Kudret’in sahasına aktarır ve Kudret de onu,Kader’in tesbit buyurduğu ölçülere göre yaratır. Kaderin ölçülerine göre yaratma fiiline FaTaRa (masdarı fatren,fatraten,fitraten),her bir varlığa Kader’in verdiği özellikler bütününe, o varlığın fıtratı denir.

İşte, yukarıdaki âyetlerden ve Kadir Sûresi’nden anladığımız kadarıyla, her bir yılın kâinatın ve insanlığın tarihinde kendine has bir yeri, özelliği ve önemi olmalıdır ve her bir yıl içinde de hususî bir gece bulunmaktadır. Bu gece, İlm-i İlâhî’deki o yıl içinde meydana gelecek her bir hadiseye ve ortaya çıkacak varlığa Kader mahiyetini ve fıtratını vermekte ve onu Kudret’in sahasına aktarmaktadır. Kur’ân’ın Ramazan ayında indirildiğini ifade buyuran Bakara Sûresi 185’inci âyetten ve O’nun Kadir Gecesi’nde indirildiğini belirten Kadr Sûresi’nin 1’inci âyetinden anlaşılabileceği üzere, bu gece Kadir Gecesi’dir ki, ona Kader ve Kudret Gecesi diyebiliriz. Bu gece, Ramazan ayı içinde yer aldığı ve Ramazan ayı ay yılına ait bulunduğu, ay yılı da güneş yılından 10–11 gün daha kısa olduğu için, yılın her bir gecesi, belli dönemlerle bu gece olma şerefine ermektedir. (Burada şu noktayı hemen kaydedelim ki, Cenab–ı Allah (cc),O’nun İlmi, Kader ve Kudret’i ile ilgili söylediğimiz sözlerin hepsi bizim açımızdandır ve bizim O’nunla olan münasebetlerimiz çerçevesindedir. Yoksa O’nu da, İlmini, Kader ve Kudreti’ni de zâtında idrak etmemiz mümkün değildir.)

Cenab-ı Allah (c.c.), insanların hidayeti için rasûller göndermiş, kitaplar indirmiştir. Kitapların sonuncusu ve ihtiva ettikleri esaslarla hepsini kapsayan Kur’ân–ı Kerim’in biri bütünüyle, biri de kısım kısım olmak üzere iki tür inişi vardır.

Âlimler, O’nun bütünüyle inişinin Levh–ı Mahfuz’dan dünya semâsına veya Beyt–i Ma’mûr’a olduğunu belirtirler. Tûr Sûresi 4’üncü âyette anılan Beyt–i Ma’mûr’un niteliğini tam olarak bilmediğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim’in buraya inişinin keyfiyetini de bilmiyoruz. Bununla birlikte, bu sûrenin ele aldığımız ilk altı âyeti ışığında denebilir ki, her bir İlâhî Kitab’ın mücmel (toplu) halde yer aldığı İlâhî İlim’den veya Levh–ı Mahfuz’dan veya Ana Kitap’tan (Bkn: En’âm Sûresi/59, not 13; Ra’d Sûresi/39, not 13; İsrâ Sûresi/14, not 10; Zuhruf Sûresi/4)

Kader tarafından muhtemelen tayini, belirlemesi veya bütünlüğü içinde aktarması yapıldığı gibi, Kur’ân da Kadir Gecesi’nde bu ana kaynakta bütünlüğü içinde tayin buyurulmuş veya Rasûl–i Ekrem efendimize (s.a.s.) bölüm bölüm indirilmek üzere oradan aktarması yapılmıştır. (Kesin doğruyu Allah bilir.)

5’inci âyette sözü edilen elçilerden maksat, yine Kadir Sûresi 4’üncü âyette bildirilen, kâinattaki işlerden ve varlıkların hayatından sorumlu bulunan meleklerle, peygamberlere vahiy getiren melekler (Hz. Cebrail ve yardımcıları) ve insanlığın hidayeti için görevlendirilen rasûller olsa gerektir.

6’ncı âyet, Cenab-ı Allah (c.c.) ne buyurur, neye hükmederse, bunun insanlık dahil bütün varlıklar için bir rahmet olduğunu belirtmektedir. Bu rahmet, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin tecellisi olan rahmettir. (Rahmâniyet ve Rahîmiyet için bkn: Fâtiha Sûresi, not 2, 3.)

رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۢ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧)

7. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabbinden, eğer (Elçimiz ve getirdiği Kitap hakkında) kesin bilgi ve itmi’nan peşinde iseniz.

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُۜ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ (٨)

8. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; hayatı da O verir, ölümü de O verir; sizin ve sizden önce geçen bütün atalarınızın da Rabbidir O. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyette Cenab-ı Allah (cc) ile ilgili yapılan bütün tasvirler,kâinatta ve insanlar içinde yaratan, yaşatan, hayatı ve ölümü veren, dolayısıyla kendisine ibadet edilmeye lâyık ve kararlarına göre hayatın düzenlenebileceği başka hiçbir varlığın,gücün,kimsenin bulunmadığını vurgulamak içindir.

بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)

9. Fakat onlar, onulmaz bir şüphe içinde boğulmakta, oyun ve eğlence ile vakit geçirmektedirler.

فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَٓاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍۙ (١٠)

10. Bu bakımdan, göğün aşikâr bir duman çıkaracağı günü gözle;

يَغْشَى النَّاسَۜ هٰذَا عَذَابٌ اَلِيمٌ (١١)

11. Bütün insanları saracak bir duman. (Şöyle sızlanırlar o zaman:) “Acı bir azap bu. (*)

~Açıklama~

(*) Mekke müşrikleri şirkte ve Allah Rasûlü ile Müslümanlara kötü davranmada ısrarla devam edince Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Cenab-ı Allah’a, Hz. Yusuf’a nasıl kıtlık seneleriyle yardım etmişse, kendisine de müşriklerin kötü muameleleri durur mu ve kendilerine gelir de yollarını düzeltirler mi diye aynı şekilde yardım etmesi için dua etti. Cenab–ı Allah da (cc) duasını kabul buyurdu ve şiddetli bir kıtlık ve açlık Mekkelileri yakaladı. Açlıktan dolayı göğü dumanla, sisle kaplanmış gibi hissediyorlardı.

Bazı hadis-i şeriflerde ifade buyurulduğu gibi duman, Âhir Zaman’da bütün inkârcıları kaplayacak,mü’minlere ise nezleye tutulmuşlar gibi tesir edecek İlâhî bir cezaya da işaret etmektedir. Bundan maksat, dünyada pek çok insanı ciddî tesirine alan,mü’minleri de bir dereceye kadar etkileyen felsefî ve “bilimsel” materyalizm ‘duman’ı olabileceği gibi, dünya savaşlarının ve modern silahların etkileri ve gelecekte insanları bekleyen daha başka benzeri cezalar, bir manâda bunların hepsi de olabilir.

رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢)

12. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır, biz artık iman etmiş bulunuyoruz.”

اَنّٰى لَهُمُ الذِّكْرٰى وَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌۙ (١٣)

13. Onlar nerede, düşünüp ders almak nerede? Onlara doğruluğu, peygamberliği besbelli ve gerçeği apaçık ortaya koyan bir rasûl geldi.

ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌۢ (١٤)

14. Ama onlar, O’na sırt döndüler ve “Bu, başkalarının öğrettiği (ve onlardan öğrendiğini bize anlatan), cinlerle haşir-neşir biri!” dediler. (*)

~Açıklama~

(*) Bu tür iftiralar Allah Rasûlü’ne sadece kendi zamanındaki müşrik düşmanları tarafından değil, modern zamanlarda pek çok müsteşrik tarafından da atılmıştır.

اِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَلِيلًا اِنَّكُمْ عَٓائِدُونَۢ (١٥)

15. Haydi o azabı bir süreliğine kaldıralım,siz hemen eski halinize döner (ve tekrar aynı cezaya çarptırılır, en sonunda da ebedî azaba müstahak olursunuz),

يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰىۚ اِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)

16. (Sizi) o en amansız ve karşı konulmaz bir güçle yakalayacağımız gün. (*) Hiç şüphesiz Biz, hak ettiğiniz cezayı veririz.

~Açıklama~

(*) Âyetler, ‘duman’ın yukarıda not 3’te ifade edilen bütün manâlarına işaret eder bir üslûba sahiptir. Bu çerçevede, bu son âyette sözü edilen en amansız ve karşı konulmaz bir güçle yakalama, Allah Rasûlü’nün Mekke’deki en önde gelen düşmanlarının hemen hemen tamamının öldürüldüğü Bedir Savaşı’na, Âhir Zaman’da insanlığı vuran ve vuracak olan büyük savaşlara ve felâketlere ve nihayet Âhiret Günü kâfirlerin Cehennem’e atılmasına atıfta bulunmaktadır denebilir.

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌۙ (١٧)

17. Onlardan önce Firavun’un halkını da imtihan ettik ve iptilâlara maruz bıraktık. Kendilerine çok değerli bir rasûl geldi;

اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِۜ اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٨)

18. (Ve şu mesajı iletti:) “Allah’ın (köleleştirmiş bulunduğunuz) kullarını serbest bırakın ve benimle gelmelerine müsaade edin. (*) Ben, sizin için güvenilir bir elçiyim.

~Açıklama~

(*) Hz. Musa (a.s.), Allah’ın kulları ifadesiyle İsrail Oğullarını kastediyor ve Firavun’la halkına şöyle demek istiyordu: “Onlar, Allah’ın hür yarattığı ve ancak O’na kul–köle olacak, olmaları gereken insanlardı, Allah’ın kullarıydı, ama siz onları haksız yere köleleştirdiniz. Dolayısıyla şimdi onları serbest bırakın.”

وَاَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللّٰهِۚ اِنِّ۪ٓي اٰتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍۚ (١٩)

19. “Ve (benim risaletimi inkâr edip, O’nun emrini yerine getirmemekle) Allah’a baş kaldırmayın. Çünkü ben, size apaçık, kesin bir delil, aklî-manevî bir güç ve yetkiyle geldim.

وَاِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ اَنْ تَرْجُمُونِۘ (٢٠)

20. “Beni taşlayıp öldürmek için girişebileceğiniz her teşebbüsten benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.

وَاِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)

21. “Eğer bana inanmıyorsanız, o zaman bana ilişmeyin ve beni serbest bırakın.”

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢)

22. Nihayet Musa Rabbisine, “Bunlar, hayatları günah hasadından ibaret suçlu bir topluluk! (Artık onları Sana havale ediyorum Rabbim!)” diye yalvardı.

فَاَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَۙ (٢٣)

23. (Biz de kendisine şöyle emrettik:) “Kul-larımla geceleyin yola çık; çünkü arkanızdan geleceklerdir.

وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًاۜ اِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)

24. “(Şimdi de) denizi öyle ikiye yarılmış olarak bırak. (Sizi takip edenler,) haklarında boğulma hükmü verilmiş bir topluluktur.”

كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ (٢٥)

25. (Firavun ve halkı) nice bahçeler, pınarlar ve çeşmeler bıraktılar geride;

وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍۙ (٢٦)

26. Ve nice çiftlikler ve nice güzel konaklar, büyük ve şerefli makamlar, mevkiler;

وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَۙ (٢٧)

27. Ve içinde zevk u safa sürdükleri daha başka nice nice nimetler.

كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا اٰخَرِينَ (٢٨)

28. Ama sonunda olan oldu; (benzeri bütün nimetleri, onlardan olmayan) bir başka topluluğa, (İsrail Oğulları’na) bahşettik. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Musa ile Firavun arasında geçenler hakkında daha etraflı bilgi için bkn: Tâ-Hâ Sûresi/43–79; Şuarâ Sûresi/10–68;Kasas Sûresi/36–40.

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ۟ (٢٩)

29. Onlara gök de yer de ağlamadı; (azabı hak ettiklerinde) kendilerine mühlet tanınmadı ve göz de açtırılmadı.

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِۙ (٣٠)

30. İsrail Oğulları’nı ise kurtardık o alçaltıcı işkencelerden,

مِنْ فِرْعَوْنَۜ اِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)

31. Firavun’dan. Gerçekten Firavun, kibirli bir zorba idi; Allah’ın verdiği kabiliyet ve melekeleri israf edip, haddi aşanlardandı.

وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَۚ (٣٢)

32. İsrail Oğullarını, bir bilgiye binaen (o devirdeki) bütün milletlerden üstün kıldık.

وَاٰتَيْنَاهُمْ مِنَ الْاٰيَاتِ مَا فِيهِ بَلٰٓؤٌا مُبِينٌ (٣٣)

33. Ve kendilerine pek çok mucizeler bahşettik; bu bahşedişimizde açık bir imtihan da vardı. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah (c.c.), daima insanların hayrını ve onlara verdiği istidatların birer kabiliyet haline gelmesini diler. Bütün yanlarıyla hayat ve Cenab-ı Allah’ın gönderdiği Din, bu maksada yönelik bir eğitim vazifesi görür. Aynı zamanda imtihan olan Din ve hayat, bu imtihanın ana gayelerinden biri olarak insanın her bakımdan yetişmesine de hizmet eder.

Sabır ve şükür, ceza ve mükâfat, bu imtihan ve eğitimin olmazsa olmaz unsurlarındandır. İsrail Oğulları, yıllarca Firavunların işkenceleri altında inlediler. Bu, onlarda pek çok kompleksin ve kölelik ruhunun oluşmasına sebep oldu. Allah’ın diniyle şereflenmek ise, her şeyden önce bir hürriyet ruhu kazanmayı, sadece Allah’a kullukla başka bütün kulluk ve köleliklerden kurtulmayı gerektiriyordu. Böyle bir ruhu kazanmak için kölelik ruhu ve komplekslerle ezilmiş ruhların şok tedavilerine ihtiyacı olur.

İşte Cenab-ı Allah (cc), İsrail Oğulları’na Hz.Musa eliyle uyguladığı şok tedavilerinin önemli unsurlarından olarak onlara hem Mısır’da, hem Çıkış’tan sonra üst üste mucizeler bahşetti. Ne var ki, Allah’ın Mesajı’nın mutlak gerçekliğini ortaya koyan bu mucizeler, aynı zamanda birer imtihan manâsı ihtiva ediyordu ve onlardan sonra da inkârda ve itaatsızlıkta diretmek çetin cezayı gerektirirdi.

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَيَقُولُونَۙ (٣٤)

34. Şu (Mekke müşrikleri ise), tutmuş şöyle diyorlar:

اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥)

35. “Biz bir kere öldük mü artık her şey bitmiştir; öyle diriltilip yeni bir hayata falan dönecek değiliz.

فَأْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦)

36. “Eğer (öldükten sonra diriltileceğimiz) iddiasında sadık ve samimi iseniz, haydi babalarımızı diriltin de görelim!”

اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۙ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ اَهْلَكْنَاهُمْۘ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)

37. Onlar mı daha zengin ve daha güçlü–kuvvetli, yoksa Tübba halkı (*) ve onlardan önce yaşamış (ve cezamızı hak etmiş) diğer toplumlar mı? Onların hepsini helâk ettik, çünkü hayatları günah hasadından ibaret suçlu topluluklardı. (**)

~Açıklama~

(*) Tübba, Yemen’de yaşayan Himyer krallarına verilen isimdi. Himyer halkı, ortalama M.Ö. 1100–115 arasında Yemen’de hüküm süren Sebe’ halkının bir koluydu. (Sebeliler için bkn: Neml Sûresi/27, not 10; Sebe’ Sûresi/34, not 10.) Tübba hanedanı Yemen’de M.Ö. 115 civarında iktidara geldi ve M.S. 300’lere kadar ayakta kaldılar. Onların tarihleri de, bir efsane gibi Araplar arasında anlatılırdı.

(**) Âyet, Âhiret’e inanmayan insanların ve toplulukların günahlara dalma ihtimalinin çok büyük olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü böyle insan ve toplulukları günah ve kötülüklerden uzak tutacak manevî bir müeyyide yoktur. Buna karşılık Âhiret inancı, ferdî ve içtimaî hayat için son derece önemlidir.

Çünkü: Çocuklar, toplumun dörtte birini oluştururlar. Onların kırılgan ruhlarına yakınlarını kaybetme, yani ölüm çok ağır gelir. Böyle bir acıdan onları kurtaracak, ruhlarına teselli verecek olan ancak, ölmüş yakınlarının birer Cennet kuşu olduğu ve kendilerinin de Cennet’te onlarla buluşacakları inancıdır.

Yaşlılar, toplumun bir diğer dörtte birini oluştururlar. Onlar da, her an yakınlarında hissettikleri ölümü ancak Âhiret inancıyla kabullenebilir ve ancak bu inançla sevdiklerinden ve dünyadan kopabilirler. Hattâ ölüm, onlar için dünyadaki ızdıraplardan, yaşlılığın getirdiği dertlerden kurtulma vasıtası olur ve Âhiret’te fevkalâde bir hayata mazhar olacakları inancıyla ölümü gülerek karşılarlar.

Gençler, toplum hayatının zembereğidir. Ama ancak Cehennem düşüncesidir ki, onlara kaynayan arzularına, iştah dolu nefislerine karşı koyma gücü verir ve onları kötülükten, güçlerine güvenerek başkalarının haklarına tecavüzden alıkoyar. Yoksa,“hak kuvvettedir” diyerek her türlü tecavüzü yapmalarından onları men edecek ciddî bir güç yoktur. Kanun, hiçbir zaman manevî müeyyidenin verdiğini veremez. Din ve Allah inancı, Âhiret itikadıdır ki, hayatı yaşanılır hale getirir. Aile, dünya hayatının temeli, çekirdeğidir; her bir ev, küçük bir Cennet’tir ve fertlerin küçük dünyasıdır. Evin ve ailenin mutluluğu, onun fertleri arasındaki karşılıklı saygı ve sevgiye dayanır.

Âhiret inancı olmazsa, insandaki bencillik ve ferdiyet duyguları, bu saygı ve sevgiyi yıkar, hattâ aile fertlerini bile birbirlerine rakip hale getirir. Ayrıca, eşler arasında ebedî bir hayatta ebedî arkadaş olmayacakları ve beraberliklerinin ancak dünya ile sınırlı bulunduğu düşüncesi, bir de aralarındaki bağ fizikî cazibeye dayanıyorsa, bu cazibenin kalmadığı bir zamanda, evi zindana, evliliği ızdıraba çevirir. Fakat ebedî beraberlik inanç ve duygusudur ki,karşılıklı sevgi ve saygıyı arttırır. “Ebedî bir hayatta, bırakın solmayı, sürekli artacak bir güzellik içinde birlikte olacağız” düşüncesi, aileyi Cennet, evliliği tam bir mutluluk kaynağı yapar.

Âhiret olmasa, ölümün her an gelebileceği düşüncesi, sevdiklerimizden birer birer ayrılma, gençlik, güzellik gibi bir zaman âdeta perestiş ettiğimiz şeylerin kaybolup gitmesi, maruz kaldığımız haksızlık ve adaletsizlikler, dünyada işlenen zulümler, devam etmeyen mutluluklar, hayatın acıları, dünden bugüne taşınan dertler ve yarın endişeleri, hayatı bütünüyle bir ızdırap haline getirir. Hayatta insana gerçek teselliyi ve acılara katlanma gücü veren, hattâ dert ve ızdırapları tatlılaştıran, ölümü vazifeden paydosa, çalıştıktan sonra ücret alma vesilesine dönüştüren, ancak Âhiret inancıdır. (Sözler,“Onuncu Söz”,123–125)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (٣٨)

38. Biz, gökleri, yeri ve bunların arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

مَا خَلَقْنَاهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩)

39. Onları ancak hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattık; ama o (inanmayanların, Allah’a şirk koşanların) çoğu,bunu bilmezler.

اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٤٠)

40. (Hakla bâtılın, müttakîlerle inkârcı–müşrik günahkârların arasının tamamen ayrılacağı) o Hüküm ve Ayrışma Günü, bütün insanlar için bir araya gelme günüdür.

يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۙ (٤١)

41. O gün, dostun dosta hiçbir şekilde faydası olmayacak ve kimse yardım görmeyecektir,

اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (٤٢)

42. Ancak Allah’ın, hususî merhametine mazhar kılacağı kişiler müstesna. (*) Şüphesiz ki Allah, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.

~Açıklama~

(*) Onlar, Allah’ın âyetlerine inanan ve bütün varlıklarıyla O’na teslim olanlardır (Zuhruf Sûresi/67,69).

اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِۙ (٤٣)

43. Muhakkak ki zakkum ağacı, (*)

~Açıklama~

(*) Zakkum ağacı için bkn: İsrâ Sûresi/60,not 28.

طَعَامُ الْاَثِيمِۚۛ (٤٤)

44. Günahlara batmış olanların yiyeceğidir;

كَالْمُهْلِۚۛ يَغْلِي فِي الْبُطُونِۙ (٤٥)

45. Eritilmiş maden gibidir; karınlarda fokurdar,

كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦)

46. Kaynar suyun fokurdadığı gibi.

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَحِيمِۚ (٤٧)

47. “(Ey Cehennem’in görevlisi melekler!) Tutun o (inançsız-müşrik günahkârı) ve sürükleyin Kızgın Alevli Ateş’in ta ortasına!

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِۜ (٤٨)

48. “Sonra da boşaltın başının üstünden o kaynar su azabını!”

ذُقْۚۙ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ (٤٩)

49. “Tat (şimdi azabı)! Sen pek şerefli, pek güçlü ve asildin değil mi?

اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ (٥٠)

50. “İşte, hakkında şüphe edip durduğunuz, tartışma konusu yaptığınız gerçek!”

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ اَمِينٍۙ (٥١)

51. Beri yandan, içleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınan (müttakî)ler, her türlü azaptan emin bir makamdadırlar;

فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ (٥٢)

52. Bahçelerde, pınar başlarında;

يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَۚ (٥٣)

53. İnce ipek ve parlak atlastan elbiseler içinde karşılıklı otururlar.

كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍۜ (٥٤)

54. Aynen böyle olacak; Biz, onlara ayrıca pak ve güzel gözlü eşler veririz.

يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِنِينَۙ (٥٥)

55. Her türlü zarardan ve reddedilmekten emin olarak canlarının çektiği her meyveden isterler.

لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِۙ (٥٦)

56. (Dünyadan ayrılırken tattıkları) o ilk ölümün dışında bir daha ölüm tatmazlar ve Allah, onları Kızgın, Alevli Ateş azabından korur,

فَضْلًا مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٥٧)

57. Rabbinden bir lütuf olarak. Budur gerçek büyük kazanç, gerçek büyük başarı.

فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٥٨)

58. İşte (bu kazanç ve başarıya ulaşmak içindir ki), üzerinde düşünüp hayatlarını ona göre tanzim etsinler diye Kur’ân’ı senin dilinde indirerek anlaşılmasını kolaylaştırdık.

فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ (٥٩)

59. (Böyle iken, onlar inkârda diretiyorlarsa,) artık olacakları bekle, zaten onlar da (misyonun nasıl ve ne zaman boşa çıkacak diye) beklemektedirler.

***

 45. Câsiye Sûresi

  • Mekke döneminin sonlarında inmiş olup, 37 âyettir.
  • İsmini, 28’inci âyetinde geçen câsiye (diz çökmüş) kelimesinden alır.
  • Sûre, ilk âyetlerinde dikkati Cenab-ı Allah’ın kâinattaki âyetlerine çeker.
  • Ardından, Allah’ın insanlar üzerindeki bazı nimetlerini hatırlatır ve insanları onlar üzerinde tefekkürle Kur’ân’ın çağrısını kabule davet eder.
  • Sonra, İsrail Oğullarının tarihinden kesitler sunar ve nihayet mü’minleri ve kâfirleri bekleyen sonu nazara verir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓۜ (١)

1. Hâ-Mîm.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢)

2. Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) Allah tarafından bölüm bölüm indirilmekte olan Kitap’tır.

اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ (٣)

3. Göklerde ve yerde mü’minler için (Allah’ın birliğine, Rubûbiyetine, hikmetine ve mutlak hakimiyetine dair) kesin deliller, açık alâmetler vardır.

وَف۪ي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَٓابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَۜ (٤)

4. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın yeryüzünde) pek çok türde canlıyı yaratıp, (belli bir ölçek dahilinde ve belli şartlara göre) yaymasında da (yine O’nun Birliği, Rubûbiyeti, hikmeti ve mutlak hakimiyeti konusunda) kesin bilgi ve şüphe götürmez tasdik peşindeki bir topluluk için deliller, açık alâmetler bulunmaktadır.

وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ (٥)

5. Gecenin ve gündüzün birbirini takiben art arda gelip uzayıp kısalmasında ve Allah’ın gökten bir rızk (yağmur) indirip, onunla ölümünün ardından yeri diriltmesinde ve rüzgârları evirip çevirmesinde de düşünüp akleden bir topluluk için deliller, kesin alâmetler söz konusudur. (*)

~Açıklama~

(*) Son üç âyet (3-5), kâinatı okuyup incelemede oldukça önemlidir.
Üçüncü âyet, Allah’ın varlığına,birliğine,Rubûbiyet ve hakimiyetine inanmak için kâinata icmalî bir gözle, yani araştırmaya girmeden genel bir bakışla bakmanın bile yeterli olacağını, onu bir başka açıdan yorumlayacak olursak, mü’minlerin kâinatı Allah’ı gösteren açık alâmetlerle dolu olarak gördüğünü ifade etmektedir. Buna mukabil dördüncü âyet, bizi kendi yaratılışımızı ve ayrıca sayısız denebilecek türde canlının yeryüzüne belli şartlara göre serpiştirilmesini incelemeye çağırmaktadır. Bu inceleme, bizim inancımızı güçlendirecek ve bizi kesin bilgiye dayalı bir inanca (yakîn) götürecektir. Bu noktada, Bediüzzaman hazretlerinin iman adına dış dünyaya sathî bir gözle bakmamızı, kendi varlığımızı incelemede ise ayrıntılara gitmemizi tavsiye etmesi hatırlanmalıdır.

Üçüncü âyet, “iman edenler” şeklinde bir sıla (işaret ismi ve fiilden oluşan tasvir) cümlesi değil de, mü’minler şeklinde ism-i fail (özne isim) kullanmaktadır. Bu ise, kâinatı yüzeyden incelemenin, imanın kendisinde yerleştiği kimseler ve iman için yeterli olduğuna işaret etmektedir. Buna karşılık, dördüncü âyet, kesin bilgi ve şüphe götürmez tasdik peşinde diye tercüme etme gereği duyduğumuz, işaret ismi ve fiil-i muzari (geniş zaman kipli fiil)den oluşan tasvir cümlesi kullanmakta ve böylece bilgiye dayalı kesin imanın devam eden ve gittikçe güçlenen, derinleşen bir süreç içinde elde edilebileceğini nazara vermektedir. Kesin bilgiye dayalı bu imanın (yakîn) dereceleri vardır. Her birine ilmin de dereceleri nazarıyla bakabileceğimiz kesin imanın kesin bilgiye dayalı olanına ılme’l-yakîn, gözlem ve şehadete dayalı yakîne ayne’l-yakîn, bizzat tecrübeye dayalı yakîne ise hakka’l-yakîn denmektedir. Bazı âlimlere göre, iman hakikatleri konusunda hakka’l-yakîne ancak Âhiret’te ulaşılabilir.

Yakîn yolculuğu ömür boyu devam edeceği için Kur’ân-ı Kerim, kelimeyi daha çok geniş zaman kipinde fiil şekliyle kullanır. Burada sözünü ettiğimiz dördüncü âyette de aynı şekilde kullanılmaktadır. Dolayısıyla, varlığımız, vücudumuz, iç dünyamız üzerinde ne kadar çok ve derinliğine çalışırsak, iman hakikatleri konusunda yakînimiz o kadar artacaktır.

Beşinci âyet, bizi gece ile gündüz, yani yerin hareketleri, rüzgârlar, yağmurlar ve yağmurların rızkımıza sebep olması gibi, ilk iki âyete göre daha ayrıntı diyebileceğimiz kâinat gerçekleri konusunda düşünüp akletmeye çağırır. Böyle bir faaliyet, yani kâinat gerçekleri ve hadiseleri üzerinde düşünme, akletme, Kur’an-ı Kerim’de kalbin bir fonksiyonu, aksiyonu olarak geçmekle birlikte, daha sonra kullanıldığı üzere, eğer bir meleke gibi kabul edeceksek, aklı gerektiği şekilde kullanabilme, hakla bâtılı, bize faydalı olanla zararlı olanı ayırmamıza ve iman hakikatlerini anlamamıza hizmet edecektir. Bu ise, iman ve yakîn destekli daha öte bir mertebedir. İman ve yakîn olmadan akıl tek başına bu mertebeye ulaşamaz veya akletmekle bu mertebeye ulaşılamaz. Daha doğrusu, akletme faaliyeti ölür. İman ve yakînin desteğinde gerektiği gibi akleden, aklını gerektiği gibi kullanan bir insan, Kur’ân’ın her kelimesinin, her buyruğunun doğru olduğunu anlayacak, ilmin sebep veya vasıtalarından olan haber–i sâdıkla (Kur’ân ve sahih hadise dayalı haber) akıl arasında bir çelişki görmeyeceği gibi, Din ile (b)ilim arasında da bir çelişki bulmayacaktır. İlk bakışta çelişkili gibi görünebilecek noktalar olur ise, bunları da kolaylıkla uzlaştırabilecektir.

Üçüncü âyet, mü’minler şeklinde fertlerden söz etmekle, kâinatı sathî bir gözle her ferdin inceleyebileceğine ve bu incelemenin iman için yeterli olduğuna işaret ederken, dördüncü ve beşinci âyetlerde fertlerden değil de, kesin bilgi ve şüphe götürmez tasdik peşindeki bir topluluk ve düşünüp akleden bir topluluk şeklinde topluluktan bahsetmekle,varlığı daha ayrıntılı inceleyerek yakîne ulaşma ve aklı gerektiği gibi kullanmada ekip çalışmasının önemine atıfta bulunmakta veya bu hususta gerekli hatırlatmada bulunmaktadır denebilir.

Burada şu noktayı da hatırlatmalıyız ki, iman için ikrar, ona mutlak bir mani bulunmadığı sürece aslî bir öneme sahiptir. Yakîn iman içinde bir derinlik ifade etse de, onun da iman sayılması için ikrar gereklidir. Çünkü iman hakikatlerini vicdanında tasdik eden o kadar çok insan vardır ki, inanmayı inatla reddetmektedirler. Vicdanları onların Allah’tan olduğuna tam kanaat getirdiği halde, bile bile yanlışta ısrar ederek ve boş bir büyüklenme ile onları inkâr ettiler (Neml Sûresi/14) âyeti buna işarette bulunmaktadır.

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ (٦)

6. (Nasıl bunlar Allah’ın açık âyetleri ise, Kur’ân’a dahil olarak indirdiğimiz) bu âyetler de Allah’ın âyetleri olup, onları sana (Cebrail vasıtasıyla) gerçeğin ta kendisi olarak ve tarafımızdan geldiklerinde hiçbir şüphe olmayacak şekilde okuyoruz. Artık Allah’a ve O’nun âyetlerine inanmadıktan sonra başka hangi söze inanacaklar? (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân, hem birbirlerinden noktalarla ayrılan kendi cümleleri ve cümle grupları için,hem de kâinattaki her bir şey ve hadise için âyet kavramını kullanır. Bu demektir ki,Kur’ân da,kâinat da, aynı gerçeğin tecellileri veya aynı gerçeği anlatan birer kitaptır.

Bir başka ifadeyle, her bir Kur’ân sûre, âyet ve kelimesinin,hattâ harfinin kâinatta karşılığı vardır. Kâinat büyük bir saraysa,Kur’ân onu bize tanıtan bir kitaptır. Bundandır ki,Müslüman âlimler kâinata “yaratılmış kitap”,Kur’ân’a ise “vahyedilmiş kitap”, hattâ Kur’ân–kâinat birliğini ifade için Kur’ân’a “vahyedilmiş kâinat” demişlerdir. Şu halde, kâinatı inceleyen ilimler ile Kur’ân birbiriyle asla çelişemez. Bunun gibi, kâinatı okumak ile Kur’ân’ı okumak,aynı derecede önemli ve birbirinin tamamlayıcısı iki faaliyettir. Kâinatı gerektiği gibi anlayabilenler Allah’ın dinini de doğru olarak anlayabilirler; aynı şekilde,Allah’ın dinini doğru anlayabilenler kâinatı da anlayabilir ve onu inceleyen ilimlere prensipler seviyesinde vâkıf olabilirler. Bu aynı gerçek,tarih ve tarihî hadiseleri doğru anlayıp doğru yorumlayabilmek için de geçerlidir. Gelecekte ilimler daha da gelişecektir. Dolayısıyla Müslümanlar olarak,kâinatı okuyup incelemede en önde olmamız ve Kur’ân ile kâinat ve tarih arasındaki bağlantıları iyi keşfedip, İslâm’ı kâinatın ve tarihin,hadiselerin diliyle anlatabilmemiz bir zaruret olarak görünmektedir.

وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَثِيمٍۙ (٧)

7. Vay haline her bir yalancı, iftiracı ve günahkârın!

يَسْمَعُ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُتْلٰى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَاۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ (٨)

8. O, Allah’ın kendisine okunup tebliğ edilen âyetlerini işitir, sonra da gurur ve kibrine kapılarak onları hiç işitmemişçesine inkârında diretir. Acı bir azapla müjdele onu! (*)

~Açıklama~

(*) Kâinattaki her şey, her vakıa, her hadise Cenab-ı Allah’ın varlığının, birliğinin, Ulûhiyet, Rubûbiyet ve hakimiyetinin ve İlim, Hikmet, İrade ve Kudret gibi diğer sıfatlarının apaçık birer delili olmasına, Kur’ân bu delilleri bize en ikna edici şekilde tercüme ve beyan etmesine, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ve bütün önceki rasûller, nebîler şahsiyetleri ve mucizeleriyle bu gerçeği ortaya koymuş bulunmalarına rağmen, aksini iddia etmek ve küfürde, şirkte diretmek, iftiraların ve günahların en büyüğüdür. Bu iftirayı yapan kişi, diğer günahlara da pek kolay dalar. Ve böylesinin hakkı ve ona verilebilecek müjde (!), ancak acı bir azaptır.

وَاِذَا عَلِمَ مِنْ اٰيَاتِنَا شَيْـًٔاۨ اتَّخَذَهَا هُزُوًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌۜ (٩)

9. Âyetlerimiz hakkında bir bilgi edinecek olsa, bu defa da onunla alay eder. Böylelerini bekleyen ancak alçaltıcı bir cezadır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, hem kâinattaki âyetler, ilmî gerçekler, hem de Kur’ân ve İslâm’a ait gerçekler hakkındadır. Onları inkâr edenler, kibir ve günahlarının altında ezilmiş oldukları için ancak böylelerine “yakışan” alay silahına başvururlar ve dolayısıyla kendilerine alçaltıcı bir ceza hazırlamış olurlar.

مِنْ وَرَٓائِهِمْ جَهَنَّمُۚ وَلَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْـًٔا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌۜ (١٠)

10. Peşlerinde de Cehennem. Ne kazandıkları (onca servet, ün, makam ve elde ettikleri başarılar) onlara bir fayda sağlar, ne de Allah’ı bırakıp da edindikleri (ve işlerini kendilerine havale ettikleri) dostlar, merciler. Dehşetli bir azap vardır onlar için.

هٰذَا هُدًىۚ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَلِيمٍ۟ (١١)

11. Bu (Kur’ân), dupduru bir hidayet kaynağı ve rehberidir. Rabbilerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlar için en kötüsünden gayet acı bir azap vardır.

اَللّٰهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِاَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَۚ (١٢)

12. Allah’tır ki, denizi içinde iznine ve kanunlarına tâbi olarak gemiler akıp gitsin ve O’nun lütf u kereminden nasibinizi arayasınız diye emri altında sizin hizmetinize verdi; olur ki şükredersiniz.

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا  فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١٣)

13. Hem göklerde ve yerde ne varsa hepsini tarafından bir lütuf olarak yine emri altında hizmetinize veren de O’dur. Elbette bunda derin ve sistemli düşünebilen bir topluluk için âyetler vardır.

قُلْ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)

14. İman edenlere de ki: (inkârlarının ne manâya gelip ne netice verdiğini) Allah’ın (kendilerine göstereceği) günlerin gelip çatacağını beklemeyenlerin sözlerine ve davranışlarına aldırış etmesinler ve onların kusurlarını bağışlasınlar. (*) Çünkü Allah, hangi topluluk ne kazanmış (ne yapmış da hesap hanesine ne yazdırmışsa) muhakkak karşılığını verecektir.

~Açıklama~

(*) Mü’minler, kâfirlerin ve münafıkların kendi aleyhlerindeki yakışıksız söz ve davranışlarına aynıyla mukabele etmemeli, onların seviyesizliklerine düşmemeli, kendi onur ve vakarlarını korumalıdırlar.

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۘ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١٥)

15. Kim sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik bir iş yaparsa, bu, kendi lehinedir; kim de bir kötülük yaparsa, bu da aleyhinedir. Sonunda her halükârda Rabbinizin huzuruna çıkarılacak (ve yaptığınızın karşılığını göreceksiniz).

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَۚ (١٦)

16. Gerçek şu ki, İsrail Oğulları’na (rasûlleri vasıtasıyla) Kitap, Kitap’la hükmetme yetkisi, hakimiyet ve (içlerinde pek çok kişiye) peygamberlik verdik; onları helâl, temiz ve sağlıklı nimetlerle rızıklandırdık ve (kendi dönemlerinde) bütün milletlerden üstün kıldık.

وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِۚ فَمَا اخْتَلَفُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۙ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٧)

17. Onlara, ayrıca, din ve diyanetleri konusunda apaçık deliller, mucizeler lütfettik. Bununla birlikte onlar, ancak kendilerine gerçeğin ilmi geldikten sonra sadece bağy (birbirlerinin haklarına haset ve rekabetten kaynaklanan tecavüzler) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Şüphe yok ki Rabbin, ihtilâf edegeldikleri konularda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرِيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (١٨)

18. Bunların ardından şimdi de seni Din’den kaynaklanan bir şeriat üzerine yerleştirdik, (*) dolayısıyla sen ona tâbi ol ve (İlâhî hidayet nedir) bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.

~Açıklama~

(*) Bazıları, ısrarla Şeriat’ın, İslâm’ın içtimaî, iktisadî ve siyasî sahalardaki kanunlarının bütünü olduğu iddiasındadır. Oysa bu kanunlar, Medine’de vazedilmiştir.

Şeriat’tan söz eden bu âyetin yer aldığı bu sûre ve 13’üncü âyetinde yine Şeriat’ı söz konusu yapan Şûrâ Sûresi Mekke’de inmiştir. Dolayısıyla Şeriat, İslâm’ın pratik yanını ifade eden, onun bu yanının kaidelerinin bütünü olan bir kavramdır ve meselâ, namaz, oruç, hacc ve zekât gibi ibadetleri yerine getirme kaidelerini de içine alır.

Âyette, “Din’den kaynaklanan” ifadesinde genellikle Din anlamı verilen kelimenin aslı Emr’dir. Buradan Şeriat’ın Âlem-i Emir’den geldiği düşünülebilir. Bu konuda, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli eserinin 3. cildindeki “Ulvî Âlemler” yazısına bakılabilir.

اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۚ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ (١٩)

19. O bilmeyenlerin sana Allah’a rağmen en küçük bir faydaları olmayacaktır. (Allah’ın dinine sırt dönen ve O’nun vaz buyurduğu yolda gitmeyi reddeden) o zalimlerin kimisi kimisinin dostu ve yardımcısıdır; Allah ise, kalbleri O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanların (müttakîlerin) dostu ve yardımcısıdır.

هٰذَا بَصَٓائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٢٠)

20. (Allah’ın vaz buyurduğu yolun ana temelini teşkil eden) bu Kur’ân, insanlar için (gözlerini gerçeğe açacak) iç idrak ışıkları, kesin bilgi ve tasdik peşindeki bir topluluk için ise hidayet kaynağı ve (sonsuz berekette) bir rahmettir.

اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ سَوَٓاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ۟ (٢١)

21. Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendileriyle iman eden ve imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları hayatlarında ve ölümlerinde bir tutacağımızı mı sanıyorlar? (Böyle sanmakla) ne kötü bir yargıda bulunuyorlar!

وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٢٢)

22. Allah, gökleri ve yeri hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattı ve (bu hakikatın gereği olarak bir başka âlem gelecektir ki,) herkes dünyada ne işleyip, (sevap ve günah olarak) ne kazanmışsa karşılığını görsün.Orada kimseye haksızlık yapılmayacaktır.

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهِ غِشَاوَةًۜ فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٢٣)

23. Heva ve hevesini kendine ilâh edinen, (hak–bâtıl, hidayet–dalâlet konusunda) bilgisi olduğu halde (*) neticede Allah’ın kendisini saptırdığı, kulağını, kalbini mühürlediği ve gözünün üzerine de perde çektiği kimseye bakmaz mısın? Allah kendisini böyle saptırdıktan sonra, artık onu kim doğru yola getirebilir? Düşünüp, ders almayacak mısınız?

~Açıklama~

(*) Bu meal, alâ ılmin kısmının mef’ul olan zamirden hal kabul edilmesi durumuna göre verilmiştir. İnsan, aklını ve ilmini İlahî vahyin ışığı ile aydınlatmaz da benlik iddiasına girerse, güneşin aydınlığından kendisini mahrum bırakıp, azıcık ışığına güvendiği için kendisini gecenin karanlığına mahkûm eden ateş böceği durumuna düşer. Çünkü heva ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır, kalbi duygusuz eder. O kimse bilgin de olsa, ilmine rağmen hakkı duymaz olur. Nitekim filozofların ve dünya menfaatlerine düşkün din bilginlerinin birçoğu böyle olmuştur. Diğer muhtemel manâ ise, alâ ilmin kaydını failden hal saymaktır. Buna göre “Allah’ın, durumunu bildiği için şaşırttığı, yahut Allah’ın bir bilgiye göre şaşırttığı” demek olur. Âhiret’i inkâr etmek insanın ahlâkını felç eder. Zira insanı insanlık dairesinde tutan en önemli şey, yaptıklarından Âhiret’te hesap verme inancıdır. Bu inanç olmazsa insan vahşi hayvanlardan daha zalim olabilir. (Suat Yıldırım, ilgili âyetlerin açıklamasında)

وَقَالُوا مَا هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَٓا اِلَّا الدَّهْرُۚ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۚ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ (٢٤)

24. (Âhiret’i inkâr eden o inkârcılar, bir de) şöyle diyorlar: “Hayat, sadece yaşadığımız şu dünya hayatıdır. Kimimiz ölür, kimimiz yaşamaya devam eder, kimimiz dünyaya gelir ve bizi tabiî süreci içinde ancak zamanın akışı yok eder.” Oysa bu konuda onların dayandığı kesin hiçbir bilgi yoktur. Onlar, sadece delilsiz varsayımda bulunmaktadırlar.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥)

25. Kendilerine Âhiret’le ilgili kesin deliller ihtiva eden âyetlerimiz okunduğunda ileri sürebildikleri tek iddia, “Eğer bu inancınızda tutarlı ve samimi iseniz, haydi ölmüş atalarımızı geri getirin!” demek olmaktadır.

قُلِ اللّٰهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ (٢٦)

26. De ki: “Allah’tır size hayat veren (biz değil), sonra canlarınızı alan ve sonra da geleceğinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet Günü diriltip, bir araya getirecek olan.” Ama ne var ki, insanların çoğu, (söz ve iddialarında) ilme dayanmakta değillerdir.

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ (٢٧)

27. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti Allah’a aittir. (*) Kıyamet koptuğu gün, evet o gün, şimdi bâtıl davalar peşinde koşan ve gerçeği iptale çalışanlar, en büyük kayba uğrayacaklardır.

~Açıklama~

(*) Âyetler, Allah’a imanın diğer iman esaslarının da esası olduğunu ve onları da gerektirdiğini açıkça beyan etmektedir. Bundandır ki, âyetlerin kendilerine işarette bulunduğu materyalistler, Allah’ı inkâr cihetine gitmişlerdir. Fakat onların bu inkârı, her türlü bilimsellik iddiasına rağmen sadece bir kabule dayanmaktadır ve delilsiz bir iddiadan ibarettir. Oysa inkâr bir hükümdür ve mutlaka delile, kesin bilgiye dayanmalıdır. Buna karşılık, içindeki her varlıkla birlikte bütün kâinat, Allah’ın varlığına apaçık delildir. Yukarıda 23’üncü âyette buyurulduğu gibi, heva ve hevese, şehvetlere uyma, ayrıca kibir, zulüm, şartlanmışlık gibi sebeplerle kalbi ve kulakları mühürlenmemiş, gözlerine perde çekilmemiş herkes, bunu görüp, Allah’ın varlığını itiraftan başka bir yol bulamaz. Ama kalbi ve kulakları mühürlenmiş, gözüne perde çekilmiş insan için de kimse bir şey yapamaz.

وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً۠ كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَاۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨)

28.O gün, bütün ümmetleri bir araya toplanmış ve (korkudan) diz çökmüş vaziyette görürsün. Her ümmet, (dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere) hesap defterlerini okumaya çağrılır: “Bugün, dünyada iken ne yapmışsanız onun karşılığını göreceksiniz.

هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٩)

29. “İşte, bütün yaptıklarınızı kaydettiğimiz ve size sadece gerçekleri söyleyen defterimiz. Dünyada iken her ne yapıyor idiyseniz, Biz onun bir kopyasını alıyorduk.”

فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ۪ۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (٣٠)

30. Dolayısıyla, dünyada iken iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapmış olanlar var ya, işte Rabbileri onları rahmetine, (rahmetinin tecelli yeri olan Cennet’e) koyar. İşte budur, budur apaçık kazanç ve kurtuluş.

وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا۠ اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ (٣١)

31. İnkâr edenlere gelince, (onlara şöyle denilir): “Âyetlerimiz her ne zaman size okunsa, siz her defasında büyüklük taslayıp onlardan yüz çevirmediniz mi; hayatları günah hasadından ibaret bir topluluk haline gelmediniz mi?

وَاِذَا قِيلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُۙ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ (٣٢)

32. ‘Allah’ın vadi haktır, Kıyamet hakkında en küçük bir şüphe olamaz.’ dendiğinde, ‘Kıyamet, bizim (gibi akıllı insanların yanında) hiçbir manâ ifade etmiyor. O, sadece zihinlerimizde bir düşünceden, bir tasavvurdan ibaret. Bu konuda ikna olmuş falan değiliz.’ şeklinde mukabelede bulunmadınız mı?” (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyette sözü edilen Kıyamet inkârcısı kâfirler, ya 25 ve 26’ncı âyetlerde bahsedilenlerden başkalarıdır veya Kıyamet’i inkârlarına başka mazeret arayan aynı kâfirlerdir. 25 ve 26’ncı âyetlerde sözü edilen kâfirler, Kıyamet’i bütün bütün inkâr edenlerdir. Bunlar ise, ya kendilerini çok akıllı zannedip, Kıyamet hakkında şüpheleri çok daha ağır basan ve kendileri gibi akıllı görmedikleri mü’minlerle ve Kıyamet inancıyla alay edenlerdir veya 25 ve 26’ncı âyetlerde bahsi geçen aynı kâfirler olup, arz edildiği gibi, Kıyamet’i inkârlarına pek beğendikleri akıllarınca mazeret aramakta ve Kıyamet’in vukuuna delil bulunmadığını iddia ederek, kendi idrak ve akıllarını Din’e ve imana hakem tayin etmektedirler.

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ (٣٣)

33. Yaptıkları bütün kötü işler karşılarına çıkmış ve alay edegeldikleri (Cehennem gerçeği), her taraftan kendilerini kuşatmıştır.

وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْسٰيكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٤)

34. Ve kendilerine şöyle denecektir: “Siz nasıl size va’dedilen bugüne ulaşmayı unuttunuz (hiç hesaba katmadınız ve dolayısıyla bugün için gerekli hazırlığı yapmadıysanız), bugün de (af ve mağfiret konusunda) Biz sizi unutuyoruz. Barınağınız Ateş’tir ve size yardım edecek hiç kimse yoktur.

ذٰلِكُمْ بِاَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٣٥)

35. “Evet böyledir; çünkü siz, Allah’ın âyetlerini alay konusu yapıyordunuz ve dünya hayatı sizi aldatmıştı.” Dolayısıyla bugün asla Ateş’ten çıkarılmayacakları gibi, hallerini ıslah gayesiyle dünyaya iade edilmeleri konusunda mazeretleri de dinlenmeyecektir.

فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٣٦)

36. Her zaman için bütün hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

وَلَهُ الْكِبْرِيَٓاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣٧)

37. Yine O’na mahsustur göklerde ve yerde mutlak büyüklük ve hakimiyet. Ve O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.

***

46. Ahkaf Sûresi [1-19]

  • Mekke döneminin sonlarında inmiş olup, 35 âyettir.
  • İsmini 21’inci âyetinde geçen ahkaf kelimesinden alır.
  • Kum tepeleri manâsına gelen bu kelime, Güney Arabistan’da bir bölgenin ismidir.
  • Âd kavminin başına gelenleri hatırlatarak,kötülüklerinde ve Hak Din’e muhalefetlerinde inatla ısrar edenleri uyarır.
  • Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) risaleti hakkında kesin deliller sunar.
  • O’nu Kur’ân okurken dinleyen bazı cinlerin İslâm’ı kabullenip kavimlerini irşad için gittiklerini anlatır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

حٰمٓ (١)

1. Hâ-Mîm.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢)

2. Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) Allah tarafından bölüm bölüm indirilmekte olan Kitap’tır.

مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّٓا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ (٣)

3.Gökleri, yeri ve bunların arasında bulunan her şeyi yerli yerince, gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde, hak bir gaye ve belirli bir süre için yarattık. Ama inkârda diretenler, kendisine karşı ikaz edildikleri (Kıyamet ve Âhiret gerçeği)nden (*) ısrarla yüz çevirmektedirler.

~Açıklama~

(*) Bu demektir ki, Kıyamet ve Âhiret,hem maddî kâinatın varlığı için tayin buyurulmuş olan sürenin sonudur, hem de yaratılışın dayandığı hak, hakikat ve en önemli gayelerden biridir.

قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۜ اِيتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هٰذَٓا اَوْ اَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤)

4. (O inkârcı müşriklere) de ki: “Bakmaz mısınız Allah’tan başka ilâh edinip yalvardığınız varlıklara? Gösterin bana yerin hangi parçasını ve orada neyi yaratmışlar; yoksa göklerin yaratılış ve idamesinde mi Allah ile ortaklıkları var? Eğer (Allah’tan başka ilâhlar bulunduğu iddia ve inancınızda) tutarlı iseniz, bu konuda bir deliliniz varsa, Kur’ân’dan önce gelmiş (ve iddianızı doğrulayan) bir kitap veya en azından kesin bir bilgi kırıntısı getirin.” (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim, gerçek bilginin vahye dayandığını, dayanması gerektiğini veya vahye dayalı bilgi olduğunu kesinlikle tartışma konusu yapmaz ve muarızlarına,kendisine zıt iddialarını ispat için delil veya kesin bilgi ortaya koymaları konusunda daima meydan okur. Çünkü inkâr bir hükümdür, bir sonuçtur ve dolayısıyla kesin delile dayanmalıdır. Delilden kaynaklanmayan hiçbir sonuç ve hüküm kabul edilemez.

Dolayısıyla Müslümanlar da, inkâr akım ve iddialarına karşı koymada ve vahyi bilginin birinci ve kesin kaynağı kabul etmede Kur’ân gibi davranmalı ve bundan asla en küçük bir rahatsızlık duymamalıdırlar. Bu noktada, güya objektif, yani iman hakikatleri konusunda tarafsız olma ve konuya ona göre yaklaşma gibi bir tavır temelde şeytanın ilgası olup, objektiflikten bütünüyle uzaktır ve geçici olarak inkâr etme, dolayısıyla inkârcı tarafı tutma manâsına gelir. Bu konuda agnostik gibi de davranılamaz; yani, “mesele ortada bırakılsın, iddiasını ispat eden ona sahip çıksın da” denilemez. Çünkü iman ile inkârın ortası olamaz; dolayısıyla agnostisizm ateizm değilse de, ate olma, yani Allah’ın varlığını kabul etmeme demektir ve yine orta nokta olmaktan uzaktır. Dolayısıyla inkârcıya düşen, iman hakikatlerinin dayandığı bütün temelleri yıkmak, bütün delilleri çürütmek ve iddiasını ispat etmektir. Bir defa bu, mümkün değildir. İkinci olarak, bir şeyin varlığını ispat için tek bir delil yeterli iken, yokluğunu ispat ise katiyen imkân haricidir. Şu halde, inkârın, küfrün dayandığı hiçbir delil yoktur, olamaz ve inkâr, sadece delilsiz bir iddia, keyfî bir kabulden ibarettir.

وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ (٥)

5. Duasına Kıyamet Günü’ne kadar (hiçbir zaman) cevap veremeyecek olan ve esasen kendilerine yapılan duadan da habersiz varlıkları Allah’tan başka ilâhlar kabul edip, onlara yalvaran kimseden daha şaşkın, daha sapkın biri bulunabilir mi?

وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ (٦)

6. İnsanlar diriltilip de (o en büyük mahkeme için) toplandıklarında, (dünyada iken ilâhlaştırdıkları bu varlıklar Allah tarafından konuşturulacak,) kendilerine tapanlara düşman olacak ve onların kendilerine tapınmış olmalarını şiddetle reddedeceklerdir.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌۜ (٧)

7. Âyetlerimiz kendilerine manâsı ve muhtevası apaçık deliller olarak okunduğunda, önlerine gelen gerçeği inkâr edenler, “Bu, besbelli ki bir büyü!” demektedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Kâfirlerin Kur’ân için büyü demeleri, esasen Kur’ân’ın sıradan bir söz olmadığının ve bir harikalığının bulunduğunun bizzat kâfirlerin ağzıyla itiraf edilmesi demektir.

اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِۜ كَفٰى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٨)

8. Yoksa (senin hakkında), “Kur’ân’ı O uyduruyor” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uyduruyor isem, bu takdirde (Allah mutlaka cezamı verecektir ve) sizin, isteseniz bile benim için Allah karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Ama Allah, Kur’ân konusunda neler uydurduğunuzu, onun etrafında kopardığınız yaygarayı pek iyi bilmektedir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. Ve O, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır, Rahîm (bilhassa mü’minlere karşı hususî merhamet sahibi)dir.”

قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَٓا اَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْۜ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ اِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٩)

9. De ki: “Rasûl olarak gönderilen ne ilk insan benim, ne de rasûller arasında rastlanmadık biriyim. (Allah bana bildirmedikçe,) ileride (dünyada ne olur biter ve) benim de sizin de başınıza ne gelir bilemem. Ben, ancak bana ne vahyediliyorsa ona uyarım ve ben, (karakteri, misyonu) ortada ve açıkça uyaran bir uyarıcıdan başkası değilim.”

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ عَلٰى مِثْلِهِ فَاٰمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ۟ (١٠)

10. De ki: “Söyleyin bana: eğer bu Kur’ân Allah katından ise, böyleyken siz onu inkâr ediyorsanız, fakat İsrail Oğulları’ndan gerçeğe hakkıyla vâkıf âlim zat(lar) onun benzeri bir kitabın Allah katından olduğuna şahadette bulunup, dolayısıyla (Kur’ân’a ve benim risaletime) iman ederken, (ilimle alâkası olmayan) sizler inanmayı kibrinize yediremiyorsanız, (bu, açık bir dalâlet ve zulümden başka bir şey midir)? Şurası muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu hidayete ulaştırmaz.” (*)

~Açıklama~

(*) Bazı müfessirler, bu âyetin Medine’de indiği ve âyette sözü edilen gerçeğe şahit zâtın Medine’deki en büyük Yahudi âlimi Abdullah ibn Selâm olduğu görüşündedirler. Şu kadar ki, daha başka müfessirler, Mekke müşriklerine hitap eden bir âyetin Medine’de inmiş olamayacağını ifade ederler. Dolayısıyla âyeti, önceki âyetle birlikte ele aldığımızda, ortaya çıkan manâ şudur: “Ben, rasûller arasında, onlardan farklı ve rastlanmadık biri değilim. Benden önce, ana öğreti ve ihtiva ettiği düsturlar itibariyle Kur’ân gibi kitaplarla birlikte benzeri rasûller geldi. Bu kitaplardan biri de Musa’ya verilen Tevrat’tır ve İsrail Oğulları içinde hayatı, karakteri ve sahip oldukları ilimle temayüz etmiş pek çok âlimler ona iman etmişlerdir. Böyle iken, risalet ve Kitap hakkında hiçbir bilgisi olmayan sizlere ne oluyor ki, o rasûller gibi bir rasûl olan beni kabul etmiyor, Musa’nın kitabına benzeyen Kur’ân’ı inkâr ediyorsunuz? Bu, açık bir dalâlet, inhiraf ve zulüm değil midir?”

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَٓا اِلَيْهِۜ وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هٰذَٓا اِفْكٌ قَدِيمٌ (١١)

11. İnkârda ısrar edenler, (Kur’ân’ı inkârlarına güya bir başka mazeret olarak) mü’minler hakkında şöyle diyorlar: “Eğer Kur’ân hayırlı ve faydalı bir şey olsaydı, şu insanlar ona inanmada bizi geçemezlerdi.” Kendileri Kur’ân ile hidayeti bulamayınca (–esasen buna niyetleri de yokken–), kalkıp, “Bu, zaten geçmişte kalmış eski bir yalan, bir uydurma!” diyorlar.

وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَامًا وَرَحْمَةًۜ وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُواۗ وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِنِينَ (١٢)

12. Oysa Kur’ân’dan önce (İsrail Oğulları için) bir hidayet rehberi ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. Nitekim bu Kur’ân da, (Musa’nın kitabını) tasdik eden ve zulmedenleri uyarmak, bir de Allah tarafından sürekli görülmekte olduklarının şuuru içinde iyiliğe kilitlenmiş olanlar için ise bir müjde olmak üzere Arapça indirilmiş bir kitaptır.

اِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ (١٣)

13. “Rabbimiz Allah’tır” ikrarında bulunup, sonra da (inanç, düşünce ve davranışta) bu ikrar istikametinde hiç sapmadan hareket edenler –onların korkmaları için hiçbir sebep yoktur ve onlar herhangi bir şekilde üzülecek de değillerdir.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٤)

14. O kutlu zatlar Cennet’in yârân ve yoldaşları olup, yaptıklarına mükâfat olarak orada sonsuzca kalacaklardır.

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَانًاۜ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًاۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَعِينَ سَنَةًۙ قَالَ رَبِّ اَوْزِعْنِ۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِ۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِيۚ اِنِّي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (١٥)

15. İnsana anne–babasına en güzel şekilde, yaptıklarını Cenab-ı Allah’ın gördüğünün şuuru içinde davranmasını önemle emrettik. Annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve yine nice zahmetlerle dünyaya getirmiştir. Onun annesinin karnında taşınma ve sütten kesilinceye kadar emzirilme süresi otuz aydır. (*) Nihayet o (iyiliğe kilitlenmiş insan) gücünü–kuvvetini bulup, (**) sonra kırk yaşına girince “Rabbim” der, “beni, bana ve anne–babama bahşettiğin nimetlerine şükretmeye ve Sen’in razı olacağın sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapmaya yönelt; ayrıca bana, (benim anne–babama davrandığım gibi) iyi davranacak salih bir zürriyet nasip eyle! Sen’in kapına yöneldim (Rabbim) ve ben, bütün varlığıyla Sana teslim olanlardanım.”

~Açıklama~

(*) Bakara Sûresi 233’üncü âyet, annelerin isterlerse çocuklarını iki tam yıl emzireceklerini, Lokman Sûresi 14’üncü âyet de, yine aynı gerçeği, çocuğun iki yıl içinde sütten kesileceğini buyurur.

Söz konusu âyetler, çocuğun anne karnında taşınma ve emzirilmesinin otuz ay olduğunu buyuran bu âyetle birlike ele alındığında, bir çocuğun anne karnında taşınmasının, yani hamileliğin asgarî süresinin 6 ay olduğu ortaya çıkar.

Bakara Sûresi 233’üncü âyet, annelerin isterlerse çocuklarını iki tam yıl emzireceklerini, Lokman Sûresi 14’üncü âyet de, aynı gerçeği ve çocuğun iki yıl içinde sütten kesileceğini buyurur. Söz konusu âyetler, çocuğun anne karnında taşınma ve emzirilmesinin otuz ay olduğunu buyuran bu âyetle birlike ele alındığında, bir çocuğun anne karnında taşınmasının, yani hamileliğin asgarî süresinin 6 ay olduğu ortaya çıkar.

Nitekim Hz. Ali efendimiz (r.a.), 6 ayda doğum yapan bir kadın hakkında zina suçuyla recm cezası verilmesi karşısında bu âyetleri delil getirerek, hamileliliğin asgarî süresinin 6 ay, dolayısıyla 6 ayda doğumun mümkün olduğunu söylemiş ve cezalandırmaya mâni olmuştur.

(**) İnsanın gücünü–kuvvetini bulduğu çağın ilk dönemi 15–18 yaş, ikinci dönemi 33 yaş, zihnî ve ruhî olgunluğa ulaşabileceği çağın da 40 yaş olduğu kabul edilir. Büyük müfessir Fahrüddin er-Râzî, bu âyetten insanın genellikle aklî olgunluk çağına nihayet 40 yaşında ulaşabileceği, dolayısıyla bu yaşa kadar akıl danışacağı ve kendine yol gösterici olarak anne-babasına muhtaç olduğu manâsını çıkarmıştır.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ فِ۪ٓي اَصْحَابِ الْجَنَّةِۜ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (١٦)

16. İşte böyle davrananlar öyle kutlu zatlardır ki, işledikleri (güzel işleri), mükâfatlarını onların en güzeline göre verecek şekilde kabûl eder, günahlarından geçer ve kendilerini Cennet’in yârân ve yoldaşlarından kılarız. Bu, onlara verilmiş ve gerçekleşmesi kesin olan bir sözdür.

وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَٓا اَتَعِدَانِنِ۪ٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (١٧)

17. Fakat bir de öylesi var ki, (kendisini iman etmeye çağıran) anne ve babasına, “Öf be”, der, “bıktım artık (bu çağrınızdan). Benden önce nice nesiller gelip geçti ve içlerinden kimse öldükten sonra geri dönmedi. Böyle iken beni, öldükten sonra (dünyada yaptıklarımın hesabını vermek üzere) diriltilip mezarımdan çıkarılacağım diye mi korkutuyorsunuz?” Buna karşılık anne–babası, oğullarının hidayeti için Allah’a dua eder ve oğullarına, “Kendine yazık ediyorsun. Gel iman et. Allah’ın va’di haktır.” derler. O ise, “Bütün bunlar, eskilerin masallarından başka bir şey değil!” diye diretir.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِ۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۜ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ (١٨)

18. Böyleleri, kendilerinden önce gelip geçmiş benzeri cin ve insan toplulukları hakkında verilmiş ve uygulanmış olan ceza hükmünü aynen hak etmiş olanlardır. Bütünüyle kaybetmiş olanlardır onlar.

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (١٩)

19. (İnanan ve inanmayan topluluklar ve fertlerden) her biri için yaptıklarına göre belli mertebeler, dereceler ve derekeler vardır. Neticede yaptıklarının karşılığı kendilerine eksiksiz ödenecek ve kimseye haksızlıkta bulunulmayacaktır.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 56 kez okundu