46. Ahkaf Sûresi [20-35]
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟ (٢٠)
20. (Herkesin yaptığının karşılığını göreceği) o gün, dünyada iken küfre batmış olanlar Ateş’e sunulur (ve kendilerine şöyle denilir): “(Allah’ın size takdir buyurduğu) bütün güzellikleri ve zevkleri dünya hayatınızda yiyip tükettiniz ve bütün güzel davranışlarınızın karşılığını (Âhiret’i hiç hesaba katmadan) dünyada aldınız. (*) Bugün ise, dünyada iken hiç hak–hukuk tanımadan büyüklük taslamanız ve inanç ve davranışlarınızda hiçbir meşrû sınır tanımamanız sebebiyle aşağılatıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.”
~Açıklama~
(*) Bir hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi, her insan için Cennet ve Cehennem’de takdir buyurulmuş bir yer vardır. Eğer bir insan iman etmez ve Cehennem’e giderse, onun Cennet’teki yerine mü’minler mirasçı kılınır. Bunun gibi, Cenab–ı Allah her insana güzellik ve zevklerden pay ayırmıştır. Bazıları bu payı dünyada tüketmeyi tercih eder ve bütün yaptıklarının karşılığını dünyada görmek isterler. Böylelerinin Âhiret inancı da yoktur. Dolayısıyla Allah (c.c.), onların güzel ve yerinde davranışlarına düşen bütün payı, dünya ona ne kadar zemin teşkil edebilecekse o kadar, yani ancak dünyanın ölçülerine göre dünyada verir; O, kâfir de yapsa hiçbir güzel işi karşılıksız bırakmaz ve kâfirleri makbul işlerinden dolayı dünyada mükâfatlandırır. Mü’min ise, Âhiret’i gaye edinen insandır; dolayısıyla dünyanın tatma yeri olduğunu bilir ve işlerinde asıl nimetlenme ve gerçek zevkler yurdu olarak Âhiret’i hedef alır. Bu zevkler ise Âhiret’te elbette oranın ölçülerine göre tadılacaktır. Bununla birlikte mü’min, dünyada da nasibi olduğunu unutmaz ve onu helâl yoldan elde etmek için çalışır.
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنِّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٢١)
21. Âd halkının kardeşleri (Hûd’u) hatırla. Nasıl O’ndan önce ve O’ndan sonra uyarıcılar gelmişse, O da (bir uyarıcı olarak) Ahkaf’ta halkını, “Yalnız Allah’a ibadet edin. Gerçek şu ki, ben sizin için çok dehşetli bir günün azabından endişe ediyorum.” diye uyardı.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٢)
22. “Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmeye mi geldin?” diye mukabelede bulundular. “Eğer iddianda tutarlı olup doğruyu söylüyorsan, bizi kendisiyle tehdit ettiğin o azabı haydi getir de görelim!”
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِهِ وَلٰكِنِّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٣)
23. Hûd, şöyle cevap verdi: “(O azabın ne zaman geleceğinin) bilgisi ancak Allah katındadır. Ben sadece ne ile gönderilmişsem, onu size tebliğ ediyorum. Ama şurası bir gerçek ki ben, sizi cahilce hareket eden bir topluluk olarak görüyorum.”
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ۪ۜ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ اَلِيمٌۙ (٢٤)
24. Derken o azabın gökte belirdiğini ve vadilerine doğru geldiğini gördüler; “Bu,” dediler, “bize yağmur getiren bir bulut.” “Hayır, o bir an önce gelmesini istediğiniz azaptır. Çok acı bir azap taşıyan bir kasırgadır.
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (٢٥)
25. “Rabbisinin emriyle her şeyi devirip yerle bir eder.” Ve neticede öyle oldular ki, (bir zaman refah içinde yaşadıkları topraklarda) sadece meskenleri görülebiliyordu. İşte, hayatları günah hasadından ibaret suçlu bir topluluğu böyle cezalandırırız.
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَاَبْصَارًا وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (٢٦)
26. Gerçekten onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik; ayrıca, (size nasıl bahşetmişsek) onlara da işitme duyusu, gözler ve iç idrak lâtifeleri bahşetmiştik. Fakat âyetlerimiz karşısında bile bile inkârda diretip de, alaya aldıkları o (azap gerçeği) kendilerini çepeçevre sarıverince ne işitme duyuları, ne gözleri, ne de iç idrak lâtifeleri kendilerine en küçük bir fayda vermedi.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٧)
27. (Ey Mekkeliler!) Şunu iyi bilin ki, etrafınızda yer alan pek çok memleketi helâk ettik; (helâk etmeden önce) gittikleri yanlış yollardan dönerler mi diye (gerçeği apaçık gösteren) delilleri farklı üslûplarla, farklı açılardan ve farklı yönleriyle tekrar tekrar beyan ettik.
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَانًا اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٨)
28. Kendilerine O’nun nezdinde yakınlık sağlasınlar diye Allah’tan başka edindikleri ilâhlar yardımlarına gelseydi ya! Yardımlarına gelmek şöyle dursun, “onları yüzüstü bırakıp” ortalıkta görünmeyiverdiler. Onların (başka ilâhlar) uydurmalarının ve Allah’a karşı iftiralarının neticesiydi bu.
وَاِذْ صَرَفْنَٓا اِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُٓوا اَنْصِتُواۚ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ (٢٩)
29. Hatırla ki, Kur’ân dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yönlendirdik. Onu dinleyecekleri yere gelince birbirlerine, “Susun, kulak verin!” dediler. Okuman bitince de, onları uyarmak üzere kendi topluluklarına döndüler. (*)
~Açıklama~
(*) Bu hadise, Rasûl-i Ekrem efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Taif dönüşü Mekke dışında Batn-ı Nahle denilen yerde dua ederken meydana gelmiştir.
قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِ۪ٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ (٣٠)
30. “Ey halkımız!” dediler, “Biz, Musa’dan sonra indirilmiş, (*) kendinden önceki kitapları (aslî halleri, İlâhî kaynaklı oluşları ve ihtiva ettikleri hakikatler açısından) tasdik eden, gerçeğe ve yolun doğrusuna götüren bir Kitap dinledik.
~Açıklama~
(*) Anlaşılan bunlar, Hz. Musa’yı takip eden Tevrat ehli cinlerdi veya esasen Hıristiyanlar için de Şeriat, Tevrat’ta haram iken Hz. İsa ile helâl kılınan birkaç ahkâm dışında yine Hz. Musa’nın şeriatı, yani Tevrat olduğu için, Kur’ân da Tevrat gibi bütün bir şeriat da getirmiş Kitap olduğundan, Kur’ân ile Tevrat arasında mukayese yapıp, Hz. Musa’yı andılar.
يَا قَوْمَنَٓا اَجِيبُوا دَاعِيَ اللّٰهِ وَاٰمِنُوا بِه۪ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ (٣١)
31. “Ey halkımız! Allah’a davet eden bu elçinin davetine uyun ve ona iman edin ki, Allah da (şu ana kadar işlediğiniz) günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.
وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللّٰهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْاَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ۪ٓ اَوْلِيَٓاءُۜ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٣٢)
32. “Allah’a davet eden elçiye icabet etmeyen bilsin ki, Allah’ın yeryüzünde dilediğini yapmasına asla mani olabilecek değildir ve bir defa Allah onu reddederse, artık başka hiçbir dost ve koruyucusu da olmaz.” (*) Öyleleri, besbelli bir sapıklık içindedirler.
~Açıklama~
(*) Bu hadiseden sonra cinler, Allah Rasûlü’ne (s.a.s) peşpeşe gruplar halinde geldiler. Cin, kelime manâsıyla gizli, göze görünmez demektir. Cinler, bir tür görünmez varlıklardır. Kur’ân’da Cin Sûresi de vardır (No: 72). Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, insanların yanısıra onlara da gönderilmiştir. Cinler, insanlar gibi sorumluluk sahibi şuurlu varlıklardır. Biyolojideki son keşifler, Cenab–ı Allah’ın kâinatta her yere has yaratıklar yarattığını ortaya koymuştur (Bkn: Bakara Sûresi/2: 30, not 30). Cinler, insandan önce yaratılmış olup, yerin halifeliği vazifesi ile vazifeliydiler. Melekler gibi cinler de son derece hızlı hareket ederler. Zaman ve mekânla bizim sınırlı olduğumuz ölçüde sınırlı değillerdir. Şu kadar ki ruh, cinlerden daha aktif, daha lâtif ve daha hızlıdır. Dolayısıyla ruhun hayat mertebesinde yaşayabilen bir insan da, zaman–mekân sınırlarına cinlerden çok daha az bağlı olarak hareket edebilir (Bkn: Neml Sûresi/27: 38–40). (Ayrıntı için bkn: İnancın Gölgesinde, 1: 144-147)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰىۜ بَلٰٓى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٣٣)
33. O inkârcılar halâ görüp düşünmezler mi ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla hiçbir yorgunluk duymayan Allah, ölüleri diriltmeye de pekalâ kadirdir? Evet, kadirdir elbet; O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٣٤)
34. Küfredenlerin Ateş’e sunulacakları o gün (kendilerine), “Nasıl, bu Ateş gerçek değil miymiş?” (diye sorulur). “Rabbimiz hakkı için, öyleymiş!” derler. (Allah da) şöyle buyurur: “Şu halde, inkârınız karşılığında tadın şimdi azabı!”
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ (٣٥)
35. Öyleyse (ey Rasûlüm), üstün azim ve sebat sahibi o rasûller (*) nasıl sabretmişlerse sen de öyle sabret ve o inkârcılar hakkında hemen hükmün verilmesini bekleme. Onlar, kendisiyle tehdit edildikleri azabı görünce, sanki dünyada gündüz çok kısa bir süre kalmış gibi hissedeceklerdir. Kendilerine gerekli tebliğ yapılmıştır. Yoksa, inanç ve davranışta yoldan çıkmış topluluktan başkası mı helâk edilir?
~Açıklama~
(*) Âlimlere göre bu rasûller, Şûra Sûresi 13’üncü âyette anılan Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun).
***
47. Muhammed Sûresi
47. Muhammed Sûresi Medine’de inen ilk sûrelerden olup, 38 âyettir ve ismini ikinci âyette anılan Peygamber Efendimiz’in ismi Muhammed’den alır. Savaş, harp esirlerine nasıl muamele edileceği, ganimetlerin dağılımı ve mü’minleri ve kâfirleri bekleyen son gibi konular üzerinde durur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اَلَّذينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ اَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ (١)
1. Kendileri küfredip, (başkalarını da) Allah’ın yolundan alıkoyanların yaptıklarını Allah, kesinlikle sonuçsuz bırakacaktır. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, İslâm’ın insanlar tarafından kabul görmesinin önüne geçmek için sergiledikleri bütün gayretler boşa gidecektir. Ayrıca, dünyadaki birtakım makbul işleri kendilerine dünyada belli bir fayda getirse de, iman etmedikleri, Âhiret’i hiç düşünmedikleri ve sadece dünya hayatını gaye edindikleri için Âhiret’te kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ (٢)
2. Buna mukabil, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanların –Rabbilerinden gerçeğin ta kendisi olarak Muhammed’e indirilene iman edenlerin ise, (her iki dünyada mutluluklarına mani olabilecek) günahlarını örtüp, kalblerini pekiştirecek ve durumlarını düzeltecektir. (*)
~Açıklama~
(*) İman ve imanın gereği olan salih amel, sahibinin sağlam, samimi ve doygun bir kalbe sahip olmasına hizmet eder. Allah (c.c.), böyle bir insanı doğru düşünme, doğru karar ve doğru davranışa yöneltir; bunun neticesinde de o kişi, imanda ve samimiyette daha bir derinleşir. Böylece oluşan salih (doğurgan) daire, mü’minleri dünyada takip ettikleri İslâmî gayenin gerçekleşmesine, Âhiret’te ise ebedî saadete götürür.
ذٰلِكَ بِاَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَاَنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ اَمْثَالَهُمْ (٣)
3. Bu şundandır ki, küfredenler bâtıla uydular; iman edenler ise, Rabbilerinden gelen hakka tâbi oldular. (*) İşte Allah, insanlara durumlarını böylece açıklıyor.
~Açıklama~
(*) Bâtıl, vahye değil, insanın heva ve hevese tâbi fikirlerinden kaynaklanan her türlü inanç, düşünce ve davranış sistemlerinin genel adıdır. Çok büyük ölçüde Cenab–ı Allah’ın icraatı, kâinatın işleyişi, hayatı ve yine insan hayatı için koyduğu kanunlarla çelişir. Buna karşılık hak, İlâhî vahye dayanan, ondan kaynaklanan inanç, düşünce ve davranışlar bütünüdür, dolayısıyla Cenab–ı Allah’ın kâinat ve insan hayatı için koyduğu kanunlarla da uyumludur. İşte, zaman zaman temas edildiği üzere, Cenab–ı Allah’ın biri eşya ve hadiseler veya kâinat ve toplumların hayatı ya da tarihin akışı için koyduğu kanunlar bütünü, diğeri insanın hayatında hem dünyası hem Âhiret’i için uyması gereken kanunlar bütünü –iman, ibadet ve ahlâk düsturları dahil– olmak üzere iki tür kanunu vardır. Bunlardan birinciye itaat ve isyanın karşılığı büyük ölçüde dünyada, belli ölçülerde de Âhiret’te, ikinciye itaat ve isyanın karşılığı ise büyük ölçüde Âhiret’te, belli ölçülerde ise dünyada görülür.
فَاِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ فَاِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً حَتّٰى تَضَعَ الْحَرْبُ اَوْزَارَهَاۚۛ ذٰلِكَۜۛ وَلَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْۙ وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَ۬ا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍۜ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ اَعْمَالَهُمْ (٤)
4. O halde (ey iman edenler), küfredenlerle savaşta karşı karşıya geldiğiniz zaman yapılması gereken, (sizi yenmelerine fırsat vermeksizin) boyunlarını vurmaktır. Onları yeterince etkisiz hale getirince, bu defa boyunlarına esaret bağı vurun. Ardından o esirleri, (savaş esirleri konusunda karşı tarafla da yapılacak müzakereleri nazara alarak,) ister karşılığında bir talepte bulunmadan salarsınız, isterseniz fidye karşılığı salarsınız ve böylece silahlar bırakılıp, savaş hali sona ermiş olur. Size emredilen budur. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onların hak ettikleri cezayı bizzat Kendisi verirdi, fakat O, kiminizi kiminizle denemek için (size savaşı emretmektedir). Allah yolunda öldürülenlerin yaptıklarını Allah asla boşa çıkarmaz.
سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْۚ (٥)
5. Onları (her iki dünyada) emellerine ulaştırır ve durumlarını düzeltir (amellerini kabul buyurur ve günahlarını affeder). (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, daha çok savaşta şehit edilen Müslümanlarla alâkalı ise de, dünyaya bakan yanı da vardır. Yani Allah (c.c.), Kendi yolunda yapılan hiçbir fedakârlığı karşılıksız bırakmaz. Bu fedakârlıklar, onları yapanların dünyada da emellerine ulaşmalarına, yani İslâm’ın zaferine, içlerinden pek çoğunun şehit olma arzusunun gerçekleşmesine hizmet eder. Savaşta şehit olmak, söz konusu fedakârlıkların bir bakıma en büyüğüdür. Niyet Allah’ın rızasını da kazanmak olduğu için Cenab–ı Allah kendilerinden razı olur, onları Âhiret âlemlerinin ızdıraplarından korur ve günahlarını bağışlar.
وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ (٦)
6. Onları kendilerine tanıttığı ve kendisiyle aralarında ünsiyet var edeceği Cennet’e koyar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ (٧)
7. Ey iman edenler! Eğer Allah(’ın dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve (O’nun dini uğrunda bastığınız her yerde) ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَاَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ (٨)
8. Küfredenlere gelince, onların hakkı ancak yıkımdır ve Allah, onların yaptıklarını sonuçsuz bırakır.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَرِهُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ (٩)
9. Böyle yapar, çünkü onlar Allah’ın indirdiği (Kur’ân’ı) beğenmediler; bu sebeple Allah, onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ دَمَّرَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۘ وَلِلْكَافِرِينَ اَمْثَالُهَا (١٠)
10. Peki onlar, hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ki, kendilerinden önce gelen (benzeri kâfirlerin) âkıbeti nasıl oldu bakıp ibret alsınlar? Allah, onları yerle bir etti; bu kâfirleri bekleyen de aynı âkıbettir.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ۟ (١١)
11. Böyledir, çünkü Allah iman edenlerin Mevlâsı (sahibi ve koruyucusu)dur; kâfirlerin ise (Allah karşısında onlara yardım edebilecek herhangi bir) mevlâsı yoktur.
اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (١٢)
12. Allah, iman edip imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanları (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Küfredenlere gelince, onlar sadece dünya hayatının zevklerini düşünür ve (tükettikleri nimetleri veren kimdir, niçin vermiştir, bunların gerektirdiği bir görev var mıdır diye hiç düşünmeden sadece yemesine bakan) hayvanlar gibi yiyip içerler. Ateş’tir onlara yaraşan nihaî barınak.
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ اَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِ۪ٓي اَخْرَجَتْكَۚ اَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ (١٣)
13. Nice memleketler vardı ki, (ey Rasûlüm,) seni çıkmaya mecbur bıraktıkları memleketten (Mekke) daha güçlü idiler. Biz, o memleketleri helâk ettik ve (Bize karşı) onların hiçbir yardımcısı olmadı.
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ (١٤)
14. O halde düşünün: Rabbisinden gelen apaçık bir delile dayanan kimse, yaptığı kötü işler kendisine süslenip güzel gösterilen ve ancak heva ve heveslerinin peşinden giden kimseler gibi olur mu?
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ فِيهَٓا اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّىۜ وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَٓاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ اَمْعَٓاءَهُمْ (١٥)
15. İçleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlara va’dedilen Cennet şöyledir: Onun içinde (tadı, kokusu ve rengi itibariyle) hiç bozulmayan su ırmakları, tadı hiç değişmeyen süt ırmakları, içenler için lezzet kaynağı şarap ırmakları (*) ve saf, katışıksız bal ırmakları vardır. Onlar için orada ayrıca her türlü meyveler bulunur ve Rabbilerinin (daha başka sürpriz mükâfatlarla yüklü) bağışlamasına ererler. (**)(Bu nimetlere erişen müttakîler,) hiç Ateş’te sonsuzca kalacak ve kendilerine kaynar bir sudan içirilip, bağırsakları lime lime parçalanacak kimseler gibi midir?
~Açıklama~
(*) Şarap, tabiî ki dünya şarapları gibi olmayıp, onunla kastedilen, Cennet’e has, sarhoşluk ve baş ağrısı vermeyen tertemiz içeceklerdir. Ayrıca, onunla Cennet içeceklerinin lezzetine ve mükemmeliyetine de işaret edilmektedir.
(**) Âhiret’teki her şey, o âlemin şartlarına göre olacaktır. Bununla birlikte, Cennet nimetleri, orada insanlar yabancılık çekmesin, Cennet’le ünsiyet etsinler diye renk, şekil, isim gibi yönlerden dünyadaki mukabillerine benzese de, tat, koku, lezzet gibi özellikleri itibariyle tamamen Âhiret’e has olacak ve Cennet ehline sürekli yenilenerek verilecektir.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ حَتّٰٓى اِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ اٰنِفًا۠ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ (١٦)
16. O (Medine halkının) içinde seni dinleyen bazıları var ki, yanından ayrıldıktan sonra, (mü’minler içinde) kendilerine (dinî gerçeklerin) bilgisi verilmiş olanlara (alaylı alaylı) “Ne söyledi şimdi bu?” diye soruyorlar. Onlar, kalblerini Allah’ın mühürlediği ve heva ve heveslerine tâbi olan kimselerdir.
وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَاٰتٰيهُمْ تَقْوٰيهُمْ (١٧)
17.Allah’ın yoluna tâbi olanların ise Allah bu yolda yakînlerini arttırır, kalblerini pekiştirir ve onlara takvayı (Allah’a karşı saygılı olmayı ve bu saygıyla günahlardan korunmayı) nasip buyurur.
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةًۚ فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَاۚ فَاَنّٰى لَهُمْ اِذَا جَٓاءَتْهُمْ ذِكْرٰيهُمْ (١٨)
18. Yoksa (Allah’ın kalblerini mühürlediği) o kimseler, Kıyamet’in ansızın başlarına kopmasını mı bekliyorlar? Fakat gerçek şu ki, onun alâmetleri geldi bile. (*) Ama Kıyamet gelip çattığında, kendilerine yapılan ikazı hatırlayıp eyvah demeleri ne işe yarar ki!
~Açıklama~
(*) Kıyamet’in kesin vaktini bilen sadece Cenab-ı Allah’tır. Şu kadar ki, onun yaklaştığını, gölgesinin üzerimize düştüğünü gösteren pek çok alâmetler vardır ve bunların en önemlisi de, son nebî, peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın âhir zaman peygamberi olmasıdır.
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟ (١٩)
19. Öyleyse şu gerçeği hiç unutma: Allah’tan başka ilâh yoktur. Bir de, hem kendi günahın (*) hem de mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için Allah’tan bağışlanma dile. Allah, (dinî, ferdî-içtimaî ve iç–dış itibariyle) hangi halde olduğunuzu da, varıp hangi halde karar kılacağınızı da bilmektedir.
~Açıklama~
(*) Peygamberlerin masumiyeti ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) bağışlanma dilemesinin anlamı hakkında bkn: Fetih Sûresi/48: 2 ve ilgili not 2.
وَيَقُولُ الَّذِينَ اٰمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌۚ فَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُۙ رَاَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۜ فَاَوْلٰى لَهُمْۚ (٢٠)
20. İman edenler, (İslâmî gerçekleri ve Allah’ın yeni hükümlerini ihtiva eden yeni bir sûrenin inmesini dört gözle bekler ve) “Keşke yeni bir sûre daha indirilse!” derler. Ama manâsı açık, hükmü kesin bir sûre indirilip de içinde savaş emri zikredilince, kalblerinde hastalık bulunanların ölüm sekeratına girmiş birinin bakışıyla sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!
طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠ فَاِذَا عَزَمَ الْاَمْرُ۠ فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۚ (٢١)
21. (Gerçekten mü’min olanlara düşen,) itaat ve (herhangi bir İlâhî buyruk karşısında) verilmesi gereken uygun cevabı vermektir. Bu bakımdan, (iman iddiasında bulunan her kim olursa olsun,) Allah’a verdikleri sözü yerine getirme zamanında sözlerine bağlı kalsalar, elbette haklarında hayırlı olan budur.
فَهَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ تَوَلَّيْتُمْ اَنْ تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَتُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ (٢٢)
22. Fakat (ey kalblerinde hastalık bulunanlar,) demek ki siz sözünüzden dönüp Allah’ın emirlerinden yüz çevirecek, ülkede bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ (٢٣)
23. Böyleleri Allah’ın, rahmetinden bütün bütün kovup kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا (٢٤)
24. Aksi halde, Kur’ân’ı inceleyip üzerinde derin derin düşünmeli değiller mi? Yoksa kalbler üzerinde, (o kalblere has, kulakları sağır, gözleri kör eden ve anlamaya mâni) üst üste kilitler mi var? (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, son derece dikkat çekicidir. Onun sözünü ettiği kimseler, mü’minler arasında bulunan münafıklardı. Nifak, insanın manevî melekelerini öldüren, gerçeği idrak kabiliyetini gideren ve karakterini bozan bir kalb hastalığıdır (Bakara Sûresi/2: 10).
Bundan dolayı, kulak ve gözler gerçeğe karşı kapanır; asıl kör olan sinelerdeki kalbler olduğu için (Hacc Sûresi/22: 46), bu kalbin dışa açılan pencereleri veya dış âlemdeki âyetlerin, delillerin kalbe giriş yolları olan kulak ve gözler de işlemez hale gelir.
Dolayısıyla bu âyet, önceki âyetin de tefsiri mahiyetinde olup, Cenab–ı Allah’ın neden kulakları sağır, gözleri kör ettiğini açıklamaktadır. Kalbler üzerine vurulmuş kalbe has kilitler, onun işitme, görme, düşünme, anlama, ders alma gibi melekeleri üzerine vurulmuş kilitler olabilir. (Ayrıca âyet 26 ve ilgili not 10’a da bakılabilir.)
اِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ (٢٥)
25. Kendilerine doğru yol apaçık belli olduktan sonra gerisin geri Din’den çıkanları şeytan iğfal etmiştir. Onları uzun emellere, dünyevî beklentilere düşürmüştür.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ (٢٦)
26.Şundan ki onlar, Allah’ın kısım kısım indirmekte olduğu (Kur’ân’dan) hoşlanmayanlara, “Bazı hususlarda size uyar, sizinle birlikte hareket ederiz.” diye söz vermişlerdir. Allah, onların her türlü gizliliklerini bilmektedir. (*)
~Açıklama~
(*) Nefse itaat, onun arzularına boyun eğme ve dünya adına uzun emellere düşüp, beklentilere girme, özellikle Allah yolunda infak ve bilhassa da savaş gibi İlâhî emirlere itaat konusunda insanı tökezletir ve insana ölüm korkusu verir. Bu da, kalbin ölmesine, onun duyularının işlemez hale gelmesine, kulağının sağır, gözlerinin kör olmasına açar. Âyet, önceki âyetlerde sözü edilen manevî ölümün sebebini ortaya koymaktadır.
فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ (٢٧)
27. Ya melekler, yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken ye yapacaklar?
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟ (٢٨)
28. Canları böyle çıkacak, çünkü onlar Allah’ın gazabını çeken (bâtıl yollara) tâbi oldular, O’nun rızasını (kazanmaya vesile olacak itikat ve davranışları) ise beğenmediler. Allah da (daha önce yapmış oldukları bütün güzel) işlerini boşa çıkardı.
اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ اَضْغَانَهُمْ (٢٩)
29. Yoksa o kalblerinde hastalık bulunanlar, (dinine ve mü’minlere karşı) içlerinde besledikleri buğzu Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı sanıyorlardı?
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمٰيهُمْۜ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ (٣٠)
30. Eğer dilemiş olsaydık, onları tek tek sana gösterirdik de, sen de onları simalarından tanırdın. Bununla birlikte, onları konuşma tarzlarından, sözlerindeki eğip bükmelerden mutlaka tanırsın. Allah, (onları işlemekteki sebep ve niyetleriniz dahil) bütün işlerinizi bilmektedir.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَۙ وَنَبْلُوَ۬ا اَخْبَارَكُمْ (٣١)
31. İçinizde gerçekten cihad edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve salih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰىۙ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ (٣٢)
32. Kendileri küfrettikleri gibi, başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra Rasûl’e muhalefet edenler, Allah’a (O’nun dinine ve Rasûlü’ne) asla zarar veremeyeceklerdir. Allah, onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ (٣٣)
33. Ey iman edenler! (Bütün emir ve yasaklarında) Allah’a itaat edin, (Allah’ın hükümlerini icrada ve kendine ait emir ve yasaklarında) Rasûl’e itaat edin ve amellerinizi geçersiz hale getirmeyin. (*)
~Açıklama~
(*) Yapılan işlerin geçersiz hale gelmesi iki yolla olur: Biri, yapılan işin Allah katında kabulünün ve sevabının iptaline yol açmadır ki, riya, süm’a, nifak, irtidat, Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet, bunun başta gelen sebepleridir. Diğeri, meselâ namaz kılarken onu bozacak bir davranışta bulunma gibi, bir iş esnasında onu geçersiz hale getirecek bir davranıştır.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ (٣٤)
34. Kendileri küfre battıkları gibi başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyan ve nihayet kâfir olarak ölenleri Allah kesinlikle bağışlamayacaktır.
فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُٓوا اِلَى السَّلْمِۗ وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَۗ وَاللّٰهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (٣٥)
35. Bu sebeple, (o kâfirlerle savaş halinde iken) gevşeklik göstermeyin, üstün durumda olduğunuz halde (size zillet getirecek bir) barış çağrısında bulunmayın. (Bilin ki) Allah, sizinle beraberdir ve yaptıklarınızı karşılıksız bırakmaz, onların karşılığında asla eksik ödemede de bulunmaz.
اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ (٣٦)
36. Dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve eğlenmeden ibarettir. Buna karşılık, eğer iman eder, Allah’a karşı derin bir saygı besler ve O’na itaatsizlikten sakınırsanız, O, size yaptıklarınızın karşılığını tam olarak verir; (O’nun yolunda infaka çağırırken de) hiçbir zaman mallarınızın tamamını istiyor değildir.
اِنْ يَسْـَٔلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ اَضْغَانَكُمْ (٣٧)
37. Eğer tamamını isteyecek ve ödemeniz için sizi sıkıştıracak olsa, bu takdirde cimrilik edersiniz ve Allah, (bastırılmış olan) bütün kötü duygularınızı açığa çıkarıverir. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, insanın yaratılışına pek çok duygular koymuştur. Bunların bazısı görünüşte kötüdür. Ne var ki, iyi bir eğitimle onlar faziletler haline getirilebilir. Meselâ, düşmanlık duygusu insanın kendi nefsine ve şeytana düşmanlığa, haset gıptaya, yani başkalarındaki faziletlere sahip olmaya çalışma duygusuna, öfke şecaate, yani karşısında öfkelenilmesi gereken şeylere öfkelenip, onların meşru yoldan giderilmesi için gerekeni yapmaya çevrilebilir. Önemli olan, insana verilen her duyguya, her hususiyete, onun her arzusuna meşrû hedef göstermek ve onu usulünce bu hedefe yönlendirmektir. Esasen bu duygular da bir bakıma bunun için verilmiştir ve onları faziletler haline getirme insanın mânen ve ahlâken terakkisine sebep olur. Ama onlar faziletler haline getirileceğine, eğitim bu çerçevede olacağına, duygulara, arzulara, temayüllere meşrû hedef göstermeden, eğitim adına “kıskanma, düşmanlıkta bulunma, öfkelenme!” gibi sürekli ve sadece “yap–yapma!”larla insan üzerinde gereken miktarın ötesinde bir baskı uygulanacak olursa, bu defa tam tersi bir sonuç ortaya çıkabilir.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ (٣٨)
38. Şu anda siz malınızdan Allah yolunda infakta bulunmaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden bazıları cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, ancak nefsini hayırdan mahrum bırakmak için cimrilik etmiş olur. Allah, mutlak ve sınırsız servet sahibi olup, katiyen hiçbir şeye muhtaç değildir; siz ise fakirsiniz (ve mutlak manâda O’na muhtaçsınız). Eğer (imandan ve O’nun emirlerinden) yüz çevirirseniz, O, sizin yerinize başka bir topluluk getirir ve onlar sizin gibi olmazlar.
***
48. Fetih Sûresi [1-26]
Fetih Sûresi Medine’de Hicret’in 6’ncı yılında Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra inmiş olup, 29 âyettir ve ismini birinci âyetindeki fetih (daha büyük zaferlere kapı açan bir zafer) kelimesinden alır. Hudeybiye Anlaşması’na atıfta bulunur, münafıkları eleştirir, Müslümanları bekleyen gelecekteki muvaffakiyetleri nazara verir ve Sahâbe topluluğunu, sahip oldukları faziletlerle yâd eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًاۙ (١)
1. Biz sana, (başka zaferlere açılacak bir kapı olarak) apaçık bir zafer ihsan ettik. (*)
~Açıklama~
(*) Bu apaçık zafer, Hudeybiye Anlaşması’dır. Hendek Savaşı’nın (bkn: Ahzâb Sûresi/33: 9–25, not 7–12) ardından Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ashabına, yakında Mekke’deki Mes-cid-i Haram’a gireceklerini (rüyasında) gördüğünü söylemişti. Bu da, bilhassa Muhacirleri çok sevindirmişti. Nihayet Allah Rasûlü, ihrama girmiş 1400 ashabıyla birlikte Kâbe’yi ziyaret için yola çıktı. Allah Rasûlü’nün hareketini haber alan Kureyşliler silahlandılar ve Mekke dışındaki komşu kabileleri de silahlandırdılar. Müslümanlar, Mekke’nin 12 mil dışındaki Hudeybiye mevkiinde durdu ve burada karşılıklı heyet teatileri başladı.
Son olarak Allah Rasûlü Mekke’ye, Kureyş arasında kuvvetli akrabaları bulunan Hz. Osman ibn Affan’ı gönderdi. Hz. Osman (r.a.) sadece görüşmelerde bulunmak üzere gelmiş olmasına rağmen, Kureyş O’nu tutukladı. Hz. Osman beklenen vakitte dönmediği gibi, bir de öldürüldüğü şayiası çıkınca Allah Rasûlü (s.a.s.) bir ağacın altında oturarak, sonuna kadar savaşacaklarına dair ashabından biat aldı. Bu gergin anda uzaktan bir toz bulutu kalktı. Süheyl ibn Amr başkanlığında bir Mekke heyeti geliyordu. Görüşmelerin ardından bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm ve ashabı, o yıl değil, ertesi yıl Kâbe’yi ziyaret edecek ve 3 gün sürecek bu ziyaret esnasında Mekkeliler Mekke’yi boşaltacaklardı. İki taraf arasında 10 yıl savaş olmayacaktı ve çevre kabileler, Medine ve Mekke’den hangisini isterlerse onunla ittifak edebileceklerdi. 10 yıllık ateşkes süresi içinde Mekke’den Müslüman olanlar Medine’ye alınmayacak, fakat Müslümanlar içinde irtidat edip Mekke’ye dönecek olursa, bunlar Mekke’ye kabul edilecekti. Bilhassa mütekabiliyet üzerine oturmayan bu son madde, Müslümanlara çok ağır gelmiş olmakla birlikte, çok da önemli değildi. Çünkü Medine’deki muhacir Müslümanlar arasında irtidat ihtimal dahilinde bulunmuyordu. Hattâ, böyle bir gerekçeyle Allah Rasûlü Mekke içine casus bile gönderebilirdi.
Kur’ân, bu anlaşmanın akabinde inen bu sûrede anlaşmayı, başka zaferlere kapı açacak apaçık bir zafer olarak nitelemiş, gerçekten de gelişen hadiseler onun böyle olduğunu göstermiştir. Çünkü: Bu anlaşmayla Kureyş, uzun muhalefet ve savaş yıllarından sonra Medine’yi ayrı bir devlet, ayrı bir güç olarak kabul etmiş oluyordu. Kureyş’in Medine’yi kendine denk bir güç olarak kabul etmesiyle çevre kabilelerde ihtidalar ve Medine’ye göçte büyük artış oldu. Kureyş içinde pek çokları Allah Rasûlü’nü ve İslâm’ı barış halinde yeniden düşünme imkânı buldular ve gerek siyasî, gerekse askerî dehalarıyla dönemin önde gelen şahsiyetlerinden olan Halid ibn Velid, Amr ibn Âs ve Osman ibn Talha, bu ateşkes döneminde İslâm’ı kabul ve Medine’ye hicret ettiler. Kureyş, Kâbe’yi kendi özel mülkü gibi görüyor ve orayı ziyarete gelenlerden mutlaka para alıyordu. Müslümanlara bu şartı koşmamakla Kâbe üzerindeki tekelini farkına varmadan kaldırmış oldu. Böylece çevre halk, Kureyş’in Kâbe üzerinde bir mülkiyet hakkı olmadığını öğrendi. O dönemde Mekke’de oturan Müslüman erkek ve kadınlar vardı. Bunların kimlikleri genellikle bilinmiyordu ve Medine’ye hicret etme imkânı da bulamamışlardı. Bazıları ise, Medine’nin casusları olarak Mekke’de kalıyorlardı. Eğer anlaşma yerine Mekke’nin hareminde bir savaş olmuş olsaydı, savaşı kazanacak bir Müslüman ordusu, bilmeden bunları da öldürebilirdi. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, ertesi yıl ashabıyla birlikte umre yaptı. Bir önceki yıl yapılamayan umrenin kazası olduğu için Umretü’l-Kaza (Kaza Umresi) olarak anılan bu umre süresince Mekkeliler civar dağlara çekildiler ve Müslümanları gözlediler. Kâbe ve çevresinde serbestçe Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah sesleri çınladı. Mekkeliler, böylece Müslümanların gücünü de görme imkânı buldular. Bu hadise, esasen Rasûlüllah’ın gördüğü rüyanın gerçekleşmesi demekti. Ateşkes, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesse-lâm’a diğer önemli meselelerle daha rahat meşgul olma fırsatı tanıdı. Komşu ve daha başka kabileler, İslâm’ın gittikçe büyüyen gücünden etkileniyorlardı. Bu süre içinde Allah Rasûlü, yakın–uzak krallara, kabile şeflerine mektuplar gönderdi ve onları İslâm’a davet etti. Müslümanlar, Arabistan’ın her tarafına dağıldılar ve İslâm’ı tebliğ ettiler. Allah Rasûlü’nün risaletinin başladığı tarihten Hudeybiye Anlaşması’na kadar geçen 19 yıl içinde, ancak birkaç bin insan Müslüman olmuştu. Fakat, anlaşmanın üzerinden geçen 2 yıl içinde 5000’den fazla kişi İslâm’ı kabul etti. Ateşkes süresi içinde Müslümanlar, Hayber’in fethi gibi daha başka önemli zaferler kazandılar. Müslümanlar, anlaşmanın şartlarına titizlikle uydular. Fakat Mekkeliler uymadılar. Kendileriyle ittifak anlaşması yapan Benû Bekir (Bekir Oğulları) kabilesi, Medine ile anlaşan Benû Hudaa üzerine saldırdı. Bunun üzerine 629 aralığında, anlaşmadan iki yıl sonra, Allah Rasûlü 10.000 kişilik ordusuyla Mekke üzerine yürüdü ve şehri kan dökülmeden teslim aldı. Kâbe putlardan temizlendi ve takip eden birkaç gün içinde hemen hemen bütün Mekkeliler Müslüman oldular. Netice olarak, bu âyet, Kur’ân’ın mucizelerinden biri olduğunu gösterdi.
لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًاۙ (٢)
2. Ki, Allah geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlasın, (*) sana olan nimetini tamamlasın (**) ve seni (O’nun rızasına ve ebedî saadete götürecek olan) dosdoğru bir yolda sabit kılsın; (***)
~Açıklama~
(*) Peygamberlerin masumiyetini anlatmaya geçmeden önce belirtmeliyiz ki, bu âyette Rasûlüllah’a izafeten sözü edilen günah, sûrenin son âyetinde anılan ve esasen Müslümanlar tarafından işlenen günahlardır.
Yani âyet, bir bakıma İslâm öncesi ve sonrasında, ayrıca Allah Rasûlü’nün vefatından sonra Sahâbe-i kiramın, içlerinden bazılarının işlemiş oldukları günahları söz konusu etmektedir. Kur’ân, çok âyetinde Rasûlüllah’ın şahsında Müslümanlara hitap eder. Şu kadar ki, bu hitapta Allah Rasûlü’nün de elbette bir payı vardır.
- Dolayısıyla, O’na günah atfeder gibi bir manâ ihtiva eden âyetler, peygamberlerin masumiyeti ışığında şu şekilde değerlendirilmelidir:
Masumiyet, yani günahlardan uzak olma, peygamberliğin ayrılmaz bir vasfıdır. Bu, hem nakle (âyetlere ve hadislere dayanır), hem de akıl bunun böyle olmasını gerektirir. Çünkü: Peygamberler, Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için gelmişlerdir. Eğer bu Mesaj’ı, Allah’ın dinini pak bir suya veya ışığa benzetirsek (Ra’d Sûresi/13: 17, Nur Sûresi/24: 35), onu getiren Hz. Cebrail (a.s.) ve insanlara taşıyan Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın da pak olması gerekir. Aksi halde, onlardaki herhangi bir leke Din’e de geçer. Her günah bir lekedir, kalbde kara bir noktadır. Fakat gerek Hz. Cebrail’in, gerekse Peygamber Efendimiz’in kalbi her türlü günah lekesinden uzaktır, paktır. O kalbler, İlâhî ışığı bütün parıltısı ve paklığıyla aynen yansıtan lekesiz birer ayna veya İlâhî suyu başka kaplara boşaltan lekesiz birer kap gibidir. Aynada veya kapta çok küçük bir leke, yansıtılan ışık veya boşaltılan suyun da lekelenmesine yol açar. Dolayısıyla, masumiyet peygamberde esastır ve Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Allah’ın dinini, İslâm’ı en küçük bir eksiklik ve lekeden uzak olarak temsil, tatbik ve insanlara tebliğ etmiştir (Mâide Sûresi/5: 3, 67).
İkinci olarak, peygamberler, insanlara iman ve davranış düsturlarını öğretirler. İnsanlar, bu düsturları onlardan bütün gerçekliği ve paklığıyla öğrenir. Dolayısıyla peygamberlerin bizzat kendileri, bu düsturları kusursuz temsil edip uygulamalıdırlar ki, başkalarına mükemmel örnek olabilsinler. Onların vazifesi, misyonu budur (Ahzâb Sûresi/33: 21; Mümtehane Sûresi/60: 4, 6). Bir peygamber, ancak Allah’ın vahyettiğini söyler (Necm Sûresi/53: 4), O’nun rızası istikametinde, O’nun hoşnut olduğu sözleri konuşur ve hoşnut olduğu davranışlarda bulunur.
Üçüncü olarak, Kur’ân, Müslümanlara Allah Rasûlü’ne kayıtsız şartsız itaati emretmekte ve Allah ve Rasûlü herhangi bir emir veya yasakta bulunduğu, bir hüküm verdiği zaman, bir mü’mine düşenin onu aynen kabul etmek olduğu ve bu konuda mü’minlere tercih hakkı tanınmadığını, aksi bir tavrın imanla bağdaşmayacağını ilan buyurmaktadır (Nur Sûresi/24: 51, Ahzâb Sûresi/33: 36). Peygambere mutlak itaat, onun masum olmasını gerektirir.
Bu açıklamalar ışığında, peygamberin affedilmesiyle ilgili bazı ayetleri nasıl anlamalıyız? Peygamberlik o kadar büyük bir mertebedir ki, bütün peygamberler çok büyük zorluklara katlanmış, büyük belâlara maruz kalmış, ama daima şükür içinde sabretmişler, bunun yanısıra, Allah marifetinden gelen bir duygu, sorumluluk şuuru ve O’na gerektiği gibi kul olabilmenin zorluğunun tam idraki içinde O’na karşı vazifelerini tam yerine getiremedikleri endişesiyle yaşamışlardır. Allah Rasûlü’nün şu münacatları meşhurdur: “Seni gerektiği gibi tanıyamadık, eğer Ma’rûf (Tanınan Zât)! Sana gerektiği gibi ibadet edemedik ey Kendisine İbadet Edilen Zât! Seni gerektiği gibi anamadık, ey Anılan Zât!” İşte, Kur’ân’da zaman zaman geçen ve Allah Rasûlü’ne itapta bulunur bir manâ ihtiva eden âyetler, bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ayrıca, af kelimesi, her zaman bir günahı bağışlamak manâsına gelmez. Af ve mağfiret, ayrıca hususî bir lütuf, bir sorumluluğu kaldırma veya hafifletme gibi manâlara da gelir.
Meselâ, Eğer hasta olup da (su kullanmak size zarar verecekse) veya seferde olup da (su bulamazsanız), veya sizden biri tuvaletten gelmiş ise yahut hanımlarınıza temas etmiş de gusledecek su bulamadı iseniz, bu takdirde temiz toprağa yönelip (teyemmüm edin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, hata ve günahları pek çok bağışlayandır. (Nisâ Sûresi/4: 43) âyetinde sözü edilen bir günah yoktur. Mü’minlere bir kolaylıktan bahseden bu âyette geçen af ve mağfiret, zorlukları hafifletme, kullara daima kolaylık gösterme manâsınadır. Aynı şekilde, … Şu kadar ki, kim açlıktan bunalıp çaresiz kalır da, (zaruret miktarını aşmak veya bir başka aç insanın payına tecavüz etmek gibi yollarla) günaha meyletmeden, (haram edilen bu yiyeceklerden yerse,) hiç şüphesiz Allah, pek bağışlayıcıdır; rahmet ve merhameti pek bol olandır (Mâide Sûresi/5: 3) âyetindeki mağfiret de, yine hususî rahmet, yani sorumluluğu hafifletme manâsını da taşımaktadır.
Öte yandan, günahın ve affın türleri ve dereceleri vardır: Dinî emir ve yasakları çiğneme ve bunlarla ilgili af, Cenab–ı Allah’ın Şeriat–ı Tekviniye denilen hayatla ilgili kanunlarına muhalefet ve bunlarla ilgili af, güzel davranış kaidelerine muhalefet ve bunlarla ilgili af, bilhassa Allah’a yakınlığın gereğini tam olarak ifa edememe ve bununla ilgili af, bu tür ve dereceler olarak zikredilebilir. İşte, peygamberlerle ilgili “günah ve af”, bu son kategoriyle alâkalıdır.
(**) Bkn: Maide Sûresi/5: 3, not 1.
(***) Âyetin günahların mağfiretinden bahseden birinci kısmı gibi, bu son kısmındaki hitap da, Peygamber Efendimiz’in şahsında öncelikle Müslümanlaradır. Peygamber Efendimiz, şahsı itibariyle değil, İslâm’ın ve bütün bir Müslüman ümmetin temsilcisi olması hasebiyle söz konusu hitaba muhataptır.
وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَزِيزًا (٣)
3. Ayrıca, sana çok önemli, şerefli ve büyük bir zafer ihsan buyursun –
هُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ السَّكِينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُٓوا اِيمَانًا مَعَ اِيمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًاۙ (٤)
4. O Allah ki, imanları daha bir pekişsin, imandaki yakînleri daha da artsın diye mü’minlerin kalblerine sekine (iç huzur ve güven kaynağı olan rahmetini) indirdi. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır; (*) Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.–
~Açıklama~
(*) Göklerin ve yerin ordularının bir kısmı melekler ve modern bilimin yanlış bir değerlendirmeyle ve tabiata atfederek “tabiat güçleri ve kanunları” adını verdiği kâinattaki güçler ve kanunlardır.
لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزًا عَظِيمًاۙ (٥)
5. Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içlerinde sonsuzca kalmak üzere (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koysun ve onların (her iki dünyada mutluluklarına mani olabilecek) günahlarını bağışlasın. Bu, Allah katında büyük bir kazanç, büyük bir başarıdır.
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانِّينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَصِيرًا (٦)
6. Öte yandan, Allah hakkında daima kötü zanda bulunan münafık erkekler ve münafık kadınlarla (*) müşrik erkekler ve müşrik kadınları ise cezalandırsın. Kötülük çemberi başlarının üzerinde dönsün onların. Allah, onlara gazap etmiş, onları rahmetinden uzaklaştırmış ve onlara Cehennem’i hazırlamıştır. Ne fena bir âkıbet, son durak olarak ne kötü bir yer!
~Açıklama~
(*) Âyet, cezalandırmada münafıkları müşriklerden önce anmaktadır. Çünkü münafıkların Müslümanlara olan zararı müşriklerinkinden daha fazladır ve onlar, Ateş’in en alt tabakasında olacaklardır (Nisâ Sûresi/4: 145). Allah (c.c.) hakkında kötü zanda bulunmak, O’nunla ilgili olarak asla O’na yakışmayan düşünceler beslemektir. Burada özellikle söz konusu edilen, Cenab–ı Allah’ın mü’minlere yardım etmeyeceği ve İslâm’ı muvaffak kılmayacağı düşüncesidir.
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (٧)
7. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًاۙ (٨)
8. Muhakkak ki Biz seni, (İslâm’ın gerçekliği, diğer inanç sistemlerinin bâtıllığı ve insanların senin davetin karşısındaki tavırları hakkında her iki dünyada) bir şahit, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici ve (her türlü dalâlet yollarıyla, bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı olarak gönderdik;
لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلًا (٩)
9. Ki (ey insanlar ve cinler), Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edesiniz, Allah davasına destek olup, Allah’a gereken saygıyı gösteresiniz. Ve sabah akşam O’na tesbihte bulunasınız (O’na ibadetle, O’nun bütün kusurlardan ve ortakları bulunmaktan mutlak berî olduğunu ikrar ve ilan edesiniz).
اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِهِ۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا۟ (١٠)
10. Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın Eli, onların ellerinin üstündedir. (*) Öyleyken her kim biatından dönerse, ancak kendi aleyhine olarak döner. Kim de üzerinde Allah ile yaptığı sözleşmeye vefalı davranır, onun gereğini yerine getirirse, hiç şüphesiz Allah, yakın bir gelecekte ona büyük bir mükâfat verecektir.
~Açıklama~
(*) Bu ifadenin iki önemli manâsı vardır. Birincisi, nasıl Rasûlüllah’a itaat Allah’a itaat (Nisâ Sûresi/4: 80) ve Rasûlüllah düşmana atışta bulunduğu zaman gerçekte atan Allah ise (Enfal Sûresi/8: 17), aynı şekilde, Allah’ın Eli’nden kasıt Allah Rasûlü’nün elidir. Yani o mübarek el biatta Allah’ın Eli’ni temsil eder. (Burada Allah için El tabiri mecazîdir.) İkincisi, Allah, Rasûlü’ne biat edenlere yardım eder demektir. Dolayısıyla Allah için El, Kudret’i sembolize eder.
سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (١١)
11. (Umre davetine olumlu cevap vermeyerek) geride kalan bedevîler (çöl sakinleri), (mazeret beyanında bulunacak ve) sana, “Mallarımız ve ailemizle meşgul olmak bizi oyaladı. Bu sebeple, bizim için Allah’tan bağışlanma dileyiver!” diyeceklerdir. Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlar. De ki: “(Böyle diyorsunuz da,) Allah hakkınızda bir zarar dilese veya sizin için bir fayda irade buyursa, sizin için Allah’a bir şey yaptırmaya veya O’nun hakkınızdaki takdir ve iradesini geri çevirmeye kimin gücü yeter? (Siz ne mazeret ileri sürerseniz sürün) Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu ve bundan sonraki âyet, Allah Rasûlü’nün Kâbe’yi ziyaret (Umre) davetine katılmayan çöl Arapları hakkındadır. Onlar, Kureyş’in Müslümanları toptan katledeceğini ve artık onların bir daha Medine’ye geri dönemeyeceklerini düşünüyor, kendileri de böyle bir âkıbetten korkuyorlardı.
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا (١٢)
12. Gerçek şu ki siz, (Umre seferine çıkan ve Hudeybiye’de yolları kesilen) Rasûl’ün ve mü’minlerin bir daha kesinlikle ailelerine dönemeyeceklerini düşünüyordunuz. Bu düşünce kalblerinizde allanıp pullanmıştı ve size pek doğru, pek hoş geliyordu; ve (Allah’ın mü’minlere yardım etmeyeceği, İslâm’ı da muvaffak kılmayacağı) şeklinde kötü bir zan besliyordunuz. Gerçekten bozguncu ve helâki hak eden bir topluluk olduğunuzu ortaya koydunuz.
وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا (١٣)
13. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne iman ve itimat etmezse, hiç şüphesiz Biz, kâfirler için Alevli bir Ateş hazırlamışızdır.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا (١٤)
14. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti Allah’a aittir. O, kimi dilerse bağışlar, kimi de dilerse cezalandırır. Allah, günahları pek çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, bilhassa Allah’ı Ğafûr (günahları çok bağışlayan) ve Rahîm (bilhassa Kendisi’ne tevbe ve iman ile yönelen kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan) isimleriyle zikreden fezlekesiyle, Cenab–ı Allah’ın mağfiretini ve cezalandırmasını anlamamızda oldukça manidardır. Her şeyden önce Allah, ne dilerse onu yapar ve yaptıkları konusunda asla sorguya çekilmez, tenkit edilmez. Bununla birlikte O, asla haksızlıkta bulunmaz, küfür ve şirk dışındaki günahları bağışlayabilir ve bunlardan da, diğer günahlarından da tevbe ile Kendisi’ne yönelen kullarına karşı hususî rahmet sahibidir. Dolayısıyla, ilk iki bölümü itibariyle Allah’ı Azîz ve Hakîm veya Azîz ve Ğafûr gibi isimleriyle anarak bitmesi beklenen âyetin O’nu Ğafûr ve Rahîm isimleriyle anarak bitmesi, kullarının ümitsizliğe düşmemesi ve tevbe ile iman kapısının (kâfirler için ölüm ânı hariç) her zaman açık olduğu konusunda büyük bir müjde ve teselli taşımaktadır.
سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُرِيدُونَ اَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ اِلَّا قَلِيلًا (١٥)
15. (Senin Umre davetine olumlu cevap vermeyerek) geride kalanlar, ganimet alacağınıza kesin gözle baktıkları sefere çıktığınızda ise, “İzin verin, biz de sizinle beraber gelelim,” diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın hükmünü değiştirmek diliyorlar. De ki: “Bizimle asla gelemezsiniz. Allah, hakkınızda daha önce böyle buyurmuştur.” Buna ise, “Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz.” mukabelesinde bulunacaklardır. Bilakis onlar, meselenin özünü kavrayamayan anlayışı kıt kimselerdir. (*)
~Açıklama~
(*) Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra mü’minler, pek çok civar kabileleri itaat altına aldılar ve önemli bir kale olan Hayber’i fethettiler. Münafık bedevîler Müslümanların düşmanlarını tek tek mağlûp ettiklerini görünce, ganimet sevdasıyla Hayber seferine katılmak istediler. Fakat Cenab–ı Allah (c.c.), bu sefere sadece Hudeybiye Anlaşması’yla neticelenen Umre seferine iştirak edenlerin katılmasına hükmetmişti. Bu bakımdan onların katılmalarına müsaade olunmadı ve onlar, tamah ettikleri savaş ganimetlerinden mahrum kaldılar.
قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬لِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْرًا حَسَنًاۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَلِيمًا (١٦)
16. (Umre seferinden) geri kalan o bedevîlere de ki: “Yakında çok güçlü ve savaşçı bir toplulukla savaşmaya davet edileceksiniz. Ya (ölünceye veya savaşı kazanıncaya kadar) onlarla savaşırsınız veya onlar Allah’a teslim (ve Müslüman) olurlar. Eğer bu sefer itaat ederseniz, Allah sizi güzel bir şekilde mükâfatlandıracaktır. Ama daha önceki davete sırtınızı döndüğünüz gibi yine sırtınızı döner (ve savaştan kaçarsanız), Allah, (hem dünyada hem Âhiret’te) sizi gayet acı bir cezaya çarptıracaktır.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu sûrede yakın gelecekle alâkalı hepsi de gerçekleşmiş haberler vardır.
Meselâ: Allah, mü’minlere yardım edecek ve onlara büyük zaferler bahşedecektir; Rasûlüllah’ın umre çağrısına icabet etmeyen bedevîler, yalan mazeretler beyan edeceklerdir; Bu bedevîler, Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra meydana gelecek olan Hayber seferine ganimet arzusuyla iştirak etmek isteyecekler, fakat kendilerine izin verilmeyecektir; Müslümanlar, Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra başka kabile ve topluluklara karşı zorlu savaşlar vermek mecburiyetinde kalacaklardır; Müslümanlar, bu savaşlarda bol ganimet elde edeceklerdir; Müslümanlar, Kâbe’yi tam bir emniyet içinde ziyaret edecek ve böylece yarım kalan Umre seferi tamamlanmış olacaktır; Allah, Rasûlü’ne olan nimetini tamamlayacaktır; İslâm, Allah Rasûlü ve ashabını hayrete düşürecek, düşmanlarının gayzını arttıracak bir hız ve kuvvetle yayılacak ve Müslümanlar büyük bir güç haline geleceklerdir.
Âyette sözü edilen güçlü ve savaşçı topluluk, Hicaz ve çevresindeki Tevbe Sûresi’nde kendilerinden söz edilen müşrik Arap kabilelerinden biri olmalıdır. Çünkü Müslümanlar, onlara ya savaşma veya Müslüman olma şıklarından birini tercihle karşı karşıya bırakacaklardır. Dolayısıyla bu topluluklar, Allah Rasûlü’nün Mekke’nin fethini müteakip kendileriyle savaşmak mecburiyetinde olduğu güçlü ve savaşçı Sakif-Havazin kabileleri olsa gerektir.
لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَلِيمًا۟ (١٧)
17. (Savaşa iştirak hususunda) âmâya sorumluluk yoktur; aynı şekilde topala da sorumluluk yoktur, hastaya da sorumluluk yoktur. Kim (mü’min olarak) Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse Allah, onu (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de (itaatten) yüz çevirirse, öylesini gayet acı bir şekilde cezalandırır.
لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًاۙ (١٨)
18. Muhakkak ki Allah, o ağacın altında sana biat ettikleri zaman mü’minlerden razı oldu. Onların kalblerindeki (ihlâs, temiz niyet ve Allah davasına içten bağlılığı) gördü; bu sebeple, onların üzerine sekine sini (iç huzur ve güven kaynağı olan rahmetini) indirdi ve onları yakında gerçekleşecek bir fetihle mükâfatlandırdı;
وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (١٩)
19. Ayrıca, alacakları pek çok ganimetle de. (*) Allah, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
~Açıklama~
(*) Âyet, Hudeybiye’de 1400 Müslüman’ın Allah Rasûlü’ne yaptığı biata temas etmektedir.
Yukarıda birinci notta değinildiği üzere, Mekke’ye elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın şehit edildiği şayiası çıkınca Allah Rasûlü (s.a.s.), Hudeybiye’de bulunan ağaç altında, kendilerini sonuna kadar savunacaklarına dair mü’minlerden biat aldı. Onlar, esasen Umre için gelmişlerdi ve savaşmak niyetinde değildiler. Beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmışlardı ve o anda hem bizzat varlıkları, hem de o ana kadar uğrunda mücadele edip, pek çok sıkıntıya katlandıkları, pek çok da şehit verdikleri davaları tehdit altında idi. Fakat en küçük bir yılgınlık göstermeden Allah Rasûlü’nün etrafında tek bir vücut halinde kenetlendiler.
Allah’ın dinine hizmet etmek ve O’nun rızasını kazanmaktan başka gayeleri yoktu. Allah, bu halis niyetleri ve Rasûlü’nün biat davetine gönülden icabet etmeleri sebebiyle onlardan razı oldu ve kendilerine peş peşe zafer kapıları açtı. Önceki âyette sözü edilen fetih Hayber’in fethi, bu âyette bahsi geçen ganimetler de bu fetihte elde edilecek ganimetlerdir.
وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِهِ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًاۙ (٢٠)
20. Allah, size daha başka pek çok ganimet de va’detti, onları ileride alacaksınız. (*) Şimdilik size bu ganimetleri (**) verdi ve (düşman) toplulukların ellerini üzerinizden çekti ki, bütün bunlar mü’minler için (yollarının doğruluğuna, Allah’ın onları te’yidine ve va’dinin gerçekliğine) bir delil olsun ve sizi her konuda doğru olan yola eriştirip, o yolda size sebat versin.
~Açıklama~
(*) Mü’minlerin ileride alacakları ganimetler, Hayber seferi sonrası seferlerde ve savaşlarda elde edecekleri ganimetlerdir.
(**) Burada anılan ganimetler ise, Hayber ganimetleridir.
وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا (٢١)
21. Başka pek çok ganimetler daha var ki, siz onları henüz elde edebilmiş değilsiniz, fakat onlar, Allah’ın (ilim ve kudreti) dahilindedir ve (Allah, onları mutlaka size verecektir). Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (٢٢)
22. Eğer o küfredenler, (Hudeybiye’de anlaşmaya yanaşmayıp) sizinle savaşacak olsalardı, hiç şüphesiz arkalarını dönüp kaçarlardı ve sonra da ne kendilerine kucak açıp destek olacak, ne de yardım edecek bir kuvvet bulabilirlerdi.
سُنَّةَ اللّٰهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدِيلًا (٢٣)
23. Allah’ın öteden beri geçerli olan kanunu ve yolu budur (*) ve Allah’ın kanununda ve yolunda hiçbir değişiklik bulamazsın.
~Açıklama~
(*) Yani Allah, her bakımdan Kendi yolunda giden mü’minlere karşı kâfirlere asla zafer yol ve imkânı vermez (Nisâ Sûresi/4: 141); mü’minler, imanlarında gerçekten samimi ve onun gereğini yerine getiriyorlarsa, daima üstün taraftır (Âl-i İmran Sûresi/3: 139).
وَهُوَ الَّذِي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا (٢٤)
24. O Allah ki, Mekke vadisinde o (kâfirlere) karşı size zafer bahşettikten sonra (*) onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekti. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
~Açıklama~
(*) Âyette sözü edilen zafer, Umre için Mekke’ye kadar gelen Müslümanlara Mekkeli müşriklerin hiçbir şey yapamaması, münafıkların aksi düşüncelerine rağmen Müslümanların güvenlik içinde Medine’de ailelerine dönmeleridir.
Ayrıca, Hudeybiye’de varılan anlaşmayla Mekkeliler Medine’yi kendilerine denk bir şehir devleti olarak kabul etmişler ve Müslümanlar, ertesi yıl Mekke’de umrelerini tamamlamışlardır. Anlaşma, barış ortamında İslâm’ın hızla yayılmasının da önünü açmış ve bütün bu gelişmeler, anlaşmanın üzerinden iki yıl geçtikten sonra Mekke’nin kan dökülmeden fethiyle sonuçlanmıştır. (Bkn., not 1)
هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا (٢٥)
25. O (kâfirler) inkârda direttiler ve sizi Mescid–i Haram’ı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan kurbanlık hayvanları kesim yerlerine ulaşmaktan alıkoydular. Eğer (Mekke’de) kendilerini tanımadığınız ve (savaş olması durumunda) çiğneyip geçeceğiniz, dolayısıyla onlar sebebiyle başınıza istenmedik şeyler gelebilecek mü’min erkekler ve mü’min kadınlar bulunmamış olsaydı, (Allah, ellerinizi o kâfirlerden çekmezdi. Ama Allah, Mekke’deki mü’minlerin canlarını bağışlamak ve Mekkelilerin çoğunu da bilâhare İslâm’la şereflendirmek suretiyle) dilediği kimseleri rahmetine nail etmek için böyle takdir buyurdu. Ama (Mekke’de mü’minlerle kâfirler) birbirlerinden seçilip ayrılmış olsalardı, küfredenleri elbette gayet acı bir cezaya çarptırırdık.
اِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا۟ (٢٦)
26.Küfredenlerin, kalblerine (enaniyet, kabilecilik ve düşmanlıktan kaynaklanan) fanatizmi, Cahiliye fanatizmini yerleştirdikleri o demde Allah, Rasûlü’nün üzerine ve mü’minlerin de üzerine sekinesini (iç huzuru ve güven kaynağı olan rahmetini) indirdi ve takva kelimesini (Allah’ın kalblerinde var ettiği iman ve itaat ruhunu) onların ayrılmaz yoldaşı yaptı. Onlar, esasen buna bütünüyle ve (başka herkesten) daha lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal