55. Rahmân Sûresi
- 55. Rahmân Sûresi Mekke’de inmiş olup, 78 âyetten oluşur.
- İsmini birinci âyetindeki Rahmân isminden alır.
- Sonuna kadar Rahmân’ın nimetlerinden söz eder.
- Fatiha Sûresi 2’nci notta ifade edildiği gibi, Rahmân,Cenab–ı Allah için bir isim–sıfat olup O’nu, bütün varlığı rahmetiyle kuşatan, her birinin rızkını veren ve onları gerekli güç,âzâ ve melekelerle donatan Zat olarak tanıtır. Cenab–ı Allah (c.c.), kâinatı Rahmâniyetinin tecellisi olarak yaratmıştır ve yine Rahmâniyet tecellisiyle onu yaşatmaktadır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اَلرَّحْمٰنُۙ (١)
1. Rahmân,
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ (٢)
2. Kur’ân’ı öğretti (insanlığa ve cinlere); (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, Allah’ın rahmetinin en büyük tecellisi olarak, her iki dünyada saadete götüren Sırat-ı Müstakîm’dir. Kur’ân vasıtasıyladır ki, Allah’ı tanır ve O’nun rızasına ermek için bizden ne istediğini öğreniriz. Kur’ân olmasaydı insanın ve kâinatın manâsı, niçin yaratıldığı meçhul kalırdı; ayrıca yaratılmalarındaki gaye gerçekleşmezdi.
Rahmân’ın nimetlerini bir bir hatırlatan ve her hatırlatışta, Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz diye soran bu sûreyi Allah Rasûlü cinlere okuduğunda, onlar, “Senin nimetlerinden hiç birini inkâr etmeyiz;bütün hamd Sanadır.” diye cevap verdiler (Tirmizî, “Tefsir”, 55).
Âyette ifade edilen Rahmân’ın Kur’ân’ı öğretmesi, Kur’ân’ın baştan sona ilim olduğuna işaret eder. Bir gülün yaprakları gibi, her şeyin bilgisi Kur’ân’da derece derece yer alır ve Kur’ân, herkesin kapasitesine, niyetindeki samimiyete, onu kabullenmedeki derinliğine ve Allah’a teslimiyet seviyesine göre bu derecelerinden birini açar. Ayrıca,zaman ilerledikçe Kur’ân gülünün yeni yeni yaprakları açılır ve bu, Kıyamet’e kadar devam edecektir.
خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ (٣)
3. İnsanı yarattı;
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (٤)
4. Ona konuşmayı talim etti. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân’ı öğretme, insanı yaratma ve ona konuşma, düşüncelerini dille ifade etme melekesi bahşetme, Rahmâniyetinin tecellilerinden olarak Cenab–ı Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Konuşma son derece karmaşık bir işlem olup, düşünme ile aynı anda meydana gelir. Onunla kendisini ifade eden insan, konuşma ile düşünmenin nasıl aynı anda ve ne şekilde olduğunu bile kavrayamaz. Dillerin nasıl meydana geldiği ve nasıl bu kadar farklılaşıp çoğaldığı da bilim için bir sırdır. Şu kadar ki, insanlığın atası Hz. Âdem’e eşyayı isimleriyle birlikte öğreten Cenab–ı Allah’tır (c.c.). Yani, beyan gibi dil de Allah’ın çok büyük bir lütfudur.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ (٥)
5. Güneş de, ay da, (Rahmân’ın tesbit buyurduğu) bir hesaba göre vardır ve bir hesaba göre yörüngelerinde hareket eder. (*)
~Açıklama~
(*) New York İlimler Akademisi eski başkanlarından A.Cress Morrison şöyle yazar:
Yeryüzü, saatte yaklaşık 1000 mil (1600 küsur km.) hızla olmak üzere kendi etrafında 24 saatte bir döner. Eğer saatte 1000 değil de 100 mil hızla dönseydi –olamaz mıydı, neden olmasındı?– bu takdirde günlerimiz ve gecelerimiz şimdikinden 10 kat daha uzun olurdu. Böyle olunca da uzun yaz günleri sıcağıyla bitkileri kavurur, kış geceleri ise her filizi, her fidanı dondururdu. Yeryüzünde hayatın kaynağı olan güneşin yüzey sıcaklığı 12.000 fahrenayt (yaklaşık 6000 C°) olup, yerküremiz güneşe öyle bir mesafede bulunmaktadır ki, bu tükenmeyen ateş, bizi tam gerektiği gibi ısıtır, ne daha az ne daha fazla.Üstelik, milyonlarca yıldır bu mesafe hiç değişmez. Dünya, güneşin etrafında saniyede 18 mil (yaklaşık 29 km.) hızla döner. Eğer bu hız saniyede, diyelim ki 6 veya 40 mil olsaydı, bu durumda güneşten çok daha uzak veya ona çok daha yakın olurduk ki, yeryüzünde ne biz var olurduk ne de bir başka canlı.
Bildiğimiz gibi, yıldızlar farklı büyüklüktedir ve ışıma,ışık verme bakımından da birbirinden farklıdır. Yaydıkları ışınların pek çoğu, yeryüzünde bilinen bütün hayat şekilleri için ölümcüldür. Bu ışının yoğunluğu ve miktarı, herhangi bir yerde güneşimizinkinden daha az olmakla 10.000 kat daha fazla olma arasında değişir. Ama milyonlarca yıldız arasında güneşimizin ışığı, hayatımız için tam olması gereken nicelik ve niteliktedir. Dünya, 23 derecelik bir eğimle durur. Bu eğim de mevsimlere sebeptir.Eğer bu eğim olmasaydı, kutuplar sürekli alacakaranlıkta olur, okyanustan kalkan su buharları kuzeye ve güneye doğru hareket eder, üst üste buz kıtaları meydana getirerek, ekvatorla buzlar arasında bir çöl bırakırdı. Buzul nehirleri kanyonlar içinden gürleyerek ve etraflarını aşındırarak okyanusların tuzla kaplı yataklarına akar ve geçici tuzlu su havuzları meydana getirirlerdi. İnanılmaz büyüklükteki buz kütlelerinin ağırlığı kutupları baskı altına alır ve ekvatorumuzun şişip patlamasına, en azından yeni bir bel kuşağı ihtiyacı göstermesine sebep olurdu.Okyanuslarda su seviyesinin düşmesi, ortaya yeni ve çok geniş karaların çıkmasına ve dünyanın her tarafında yağmurların azalmasına yol açar, bunlar da korkunç neticeler doğururdu.
Ay, dünyadan 240.000 mil (yaklaşık 400.000 km.) uzaklıktadır ve günde iki defa meydana gelen med–cezirler, onun varlığını bize nazikçe hatırlatır. Medler (su yükselmeleri) bazı yerlerde 60 feet (20 m.) yukarıya kadar çıkar, hattâ öyle ki, yerin kabuğu, ayın çekimi sebebiyle günde iki defa dışa doğru inçlerce (1 inç: 2.7 cm) kıvrılır. Ama her şey o kadar düzenlidir ki, okyanus alanını hareketlendiren ve o kadar oturmuş görünen yer kabuğunu metrelerce kıvıran müthiş gücün farkına varmayız. Eğer ay,diyelim ki,dünyaya 240.000 değil de 50.000 mil uzakta bulunsaydı, med hadiseleri o kadar büyük olurdu ki, bütün alçak karalar günde iki defa sularla kaplanır, dağlar kısa zamanda aşınıp toprak olur, hattâ belki de hiçbir kara parçası oluşmasına bile imkân olmazdı. Yer, şiddetli hareketlerle çatlar ve havadaki akımlar her gün tayfunlara yol açardı. (Kısaca,) açıktır ki tabiatta bilgiye dayalı bir yönlendirme,bir yönetim söz konusudur.Eğer böyle ise, bu takdirde her şeyde bir de gaye var demektir. (Morrison, 13–18.)
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (٦)
6. Yıldızlar ve ağaçlar da (Allah’ın önünde) secde eder, (O’na, kanunlarına tam teslimiyet halindedirler).
وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَۙ (٧)
7. Ve gök, Allah onu (yerin üstünde) yükseltti ve ölçüyü, dengeyi koydu.
اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (٨)
8. Ki, taşkınlık yapıp ölçüyü, dengeyi aşmayasınız.
وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (٩)
9. Tartıyı tam olarak,hakkaniyetle ve adaletle yerine getirin ve ölçüyü, dengeyi bozmayın. (*)
~Açıklama~
(*) Peşi peşine üç âyette ölçüyü, dengeyi (mizan) nazara veren Kur’ân, böylece bunun ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Yaratılışta, varlıkta ve onun bütün parçaları arasında tam ve son derece hassas bir denge vardır. Kâinattaki mucizevî âhenk ve onun bu âhenk üzerinde hiçbir sarsıntıya, bozulmaya uğramadan devam etmesi, bu çok hassas denge sebebiyledir. Denge, insanın ferdî ve içtimaî hayatı için de olmazsa olmaz önemdedir. Onun içtimaî hayattaki tecellisi adalettir. Bu denge, insanın eğitimi adına, onun kuvve–i akliye, kuvve–i gadabiye, kuvve–i şeheviye denilen üç önemli melekesinin sırayla hikmet, şecaat ve iffet çizgisinde kullanılmasını gerektirir. (Bkn:Fatiha Sûresi,not 15;Bakara Sûresi,not 23,39-40,113.)
وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ (١٠)
10. Yere gelince, onu da üzerindeki canlılar için yerleştirip döşedi.
فِيهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ (١١)
11. Orada her türden ürünler, meyveler, bu arada meyveleri salkım salkım hurma ağaçları vardır;
وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ (١٢)
12. Sapları ve yaprakları hayvanlara yiyecek olarak kullanılan taneler ve daha başka hoş kokulu bitkiler de.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٣)
13. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz? (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, insanların yanı sıra cinlerin de yukarıda zikredilen ve aşağıda gelecek İlâhî nimetlerden istifade ettiğini göstermektedir.
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ (١٤)
14. O, insanı topraktan yapılıp pişirilmiş eşya gibi ses veren kupkuru balçıktan yarattı;
وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ (١٥)
15. Cinleri de dumansız, kaynak yapan ateş alevinden yarattı. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, insanın maddî menşei konusunda, bu menşein niteliğini ifade bakımından toprağın pek çok biçimlerine dikkat çeker. Bu, ilk insan için olduğu gibi, vücudunu oluşturan maddelerin su, hava ve topraktan olması hasebiyle her insan için de geçerlidir ve insanın asıl değerinin onun maddî olmayan boyutunda yattığına da bir işarettir.
Son iki âyet, cin ve insan cinsinin ilk yaratılış ve bu yaratılışta yeryüzünün geçirdiği oluşum süreç ve merhalelerine de işarette bulunmaktadır. Hıcr Sûresi 6’ncı notta ifade edildiği gibi yaratılış süreci, kimliklerin tedricî yığılması ve bu yığılmaların neticesinde yeni oluşumların varlık sahasına çıkması sürecidir. Yani denebilir ki, Cenab–ı Allah önce nûru yaratmış ve ondan canlı varlıklar var etmiştir. Bir tür, dumansız, gözeneklere işleyen ve kaynak yapan ateş nûru izlemiş, sonra su ve toprak temelinde yeryüzü oluşmuştur. İşte bu süreçte Allah, ateşten de topraktan da canlılar var etmiştir ki, cinler ateşten, insan topraktan yaratılan varlıktır. O, bir varlık âlemini diğerinin arasına yaymış, bunları kaynaştırmıştır.
Âyet 14, yerkürenin başlangıçta kupkuru ve dolayısıyla hayat için nâmüsait olduğuna işaret etmektedir. Sonra Cenab–ı Allah (c.c.), gök tarafından indirdiği su ile bu kupkuru yeryüzünü harekete geçirmiş ve hayata hazır hale getirmiş, sonra da onda bitkileri, hayvanları ve insanları yaratmıştır. Dolayısıyla insanın maddî menşei toprağa, bütün elementleriyle yeryüzüne dayanmaktadır. Yerkürenin başlangıçta olduğu gibi kuruyup, gök tarafından gönderilen su ile, yağmur ile diriltilip, hayata hazır hale gelmesi her yıl tekrarlanmaktadır. Bu da, ilk insan gibi her insanın da maddî menşeinin aynı, yani kupkuru toprak olduğunu gösterir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٦)
16. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ (١٧)
17. O, hem iki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, bütün kâinat üzerinde Cenab–ı Allah’ın mutlak hakimiyetini nazara vermektedir. İki doğu, iki batı ifadesiyle, güneşin yılın en uzun ve en kısa günlerindeki doğma ve batma noktalarına işaret edildiği gibi –ki, bu iki nokta arasında, Sâffât Sûresi/37: 5’inci âyette kendilerine atıfta bulunulan 178 doğma ve batması noktası daha vardır– güneşin bir yarımküredeki doğma noktasının diğer yarımküredeki batma noktası olduğuna, dolayısıyla onun yerkürenin tamamında aynı yerde doğma ve batma noktasının bulunduğuna da işaret edilmektedir denebilir. Bunun yanı sıra âyette, güneşin bir yılda iki defa veya iki gün aynı noktadan doğup battığı manâsını bulmak da mümkündür.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٨)
18. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِۙ (١٩)
19. O, iki denizi (iki büyük su kütlesini) salıverdi, birbirine kavuşurlar.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ (٢٠)
20. Ama aralarında bir engel vardır; onu aşıp da birbirlerine karışmazlar. (*)
~Açıklama~
(*) Açıklama için bkn: Furkan Sûresi/25: 53, not 11.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢١)
21. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ (٢٢)
22. Onların her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٣)
23. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۚ (٢٤)
24. (Allah’ın verdiği bilgi, kabiliyet ve O’nun ilham etmesiyle yapılıp) denizde yelkenlerini açmış yüzen dağ misali gemiler O’nundur. (*)
~Açıklama~
(*) Denizi yaratan, suya kaldırma gücü veren, insana gemi yapmayı öğreten ve gemilerin yüzmesi için rüzgârları meydana getirip gönderen Allah’tır (c.c.).
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟ (٢٥)
25. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ (٢٦)
26. Yerin üzerinde bulunan her şey fânidir;
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ (٢٧)
27. Ancak senin celâl (haşmet, azamet) ve kerem sahibi Rabbi’nin Yüzü hiç yok olmadan devam eder gider. (*)
~Açıklama~
(*) Güneşin akıp giden bir nehrin üzerini kaplayan kabarcıklarda ve yeryüzündeki bütün şeffaf cisimlerde görülen birer güneşçik şeklindeki yansımaları tek bir güneşin varlığına şahadet eder. Bu güneşçikler, nehir bir tünele girince kaybolur, ama nehir tünelden çıkınca yeniden görünmeye başlar. Bu da, kabarcıklardaki güneşçiklerin kabarcıklara ait değil de, güneşin yansımaları olduklarını ve varlıklarını güneşe borçlu bulunduklarını gösterir. Görünmeleriyle güneşin varlığını, tünelde yok olup, tünelden çıktıktan sonra yeniden görünmeleriyle de güneşin bekasını ispat ederler. Bunun gibi, bütün varlıkların kendilerinden eser yokken varlık sahasında görünüvermeleri, ortaya çıkmaları, onları zaman ve mekân ırmağında gösteren bir Zât’ın varlığını ispat eder. Varlık sahasında görünmelerinin sebepleriyle birlikte yok olup gitmeleri ve yerlerine benzerlerinin gelmesi, o Zât’ın bekasını, devamlılığını gösterir. Gündüzler ve geceler, mevsimler ve yıllardan oluşan zaman ırmağında birbirinden güzel, alımlı ve çalımlı yaratıklar akıp gitmekte, görünüp kaybolmakta, yerlerini yenileri almaktadır. İşte bu, sürekli ve kesintisiz tecellileriyle Kendini gösteren mutlak güzel Varlığa ve O’nun varlığının ezelî ve ebedî olduğuna inkârı mümkün olmayan bir delildir. Günler, aylar, yıllar, asırlar silsilesi veya ırmağı içinde sebeplerin neticeleriyle birlikte ortaya çıkıp, yine birlikte kaybolmaları, hem sebeplerin hem de neticelerinin önemli ve hassas gayeler için yaratıldıklarına şahadet eder. Her şeyden önce onlar, bütün isimleri mutlak güzel Celîl, Cemîl ve Kerim bir Zât’ı gösteren, yansıtan birer aynadır ve varlıklarındaki asıl ve en asil gaye budur. (Mesnevî-i Nuriye, “Lemaât”dan istifade ile.)
Hiçbir şey kendi kendine var olamaz ve onu kendi cinsinden bir başka şey de var etmiş olamaz. Her şey varlığını, mutlak ve varlığı Kendi’nden Allah’a borçludur. İşte her bir şey, devamlı, ebedî İlâhî isimlerin tecellisi olarak var olduğu için, varlığına sebep bu isimleri yansıtan, onlardan kaynaklanan yüce ve kalıcı bir hakikate sahiptir. Bu âyet, insanları masivadan, yani Allah’tan başka her şeyden, başka her şeye gerçek manâda gönül vermekten kurtaran bir kılıç gibidir. İnsanın Allah’tan başka gerçek manâda gönül verip bel bağladığı her şey gibi, Allah adına, O’nun rızası istikametinde olmadan yaptığı her şey de fânilikle mahkûm olup, bekaya mazhar değildir. Eğer bir insan Allah’ı bulur ve yalnız O’nun için işlerse, her şeyin fâni olduğu hükmünün şümulüne girmez. Bu bakımdan, beka isteyen, yaptıklarının da bâki (kalıcı ve ebedî) olmasını, ebedî mükâfat getirmesini arzu eden, Allah’ı bulmalı, O’nun için işlemeli ve O’nun rızası dahilinde hareket etmelidir. (Mektûbât, “Onaltıncı Mektup”tan.)
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٨)
28. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍۚ (٢٩)
29. Göklerde ve yerde bulunan her bir canlı, ihtiyaçlarının giderilmesini O’ndan diler. O, her gün (her an), (İlâhî Zât olarak Sıfat ve İsimleri’yle) ayrı bir tecellidedir. (*)
~Açıklama~
(*) Albert Einstein, 1905 yılında yayınladığı Heuristic Point of View Concernnig the Production and Transformation of Light (“Işığın Üretimi ve Dönüştürülmesi Konusunda İstidlâlî Bakış Açısı”) adlı çalışmasında elektromanyetik ışımayla ilgili quantum hipotezini ifade etmiş, On the Movement of Small Particles Suspended in Stationary Liquids Required by the Molecular–-Kinetic Theory of Heat (“Moleküler–Kinetik Isı Teorisinin Gerektirdiği Durgun Sıvılarda Bulunan Küçük Parçacıkların Hareketi Üzerine”) adlı çalışmasında da, maddenin atom–altı özelliğinin tesbitiyle neticelenen teoriyi geliştirmiştir.
19’uncu asırda Newton fiziğine bağlı ve bilimde gelişmelerin büyüsü altında bulunan fizikçiler, kâinattaki bütün olguları açıklayabileceklerini iddia ediyorlardı.
Prusya Akademisi’nde 1880 yılında Leibniz’in hatırasına düzenlenen bir toplantıda E. Dubois Reymond, söz konusu iddiayı taşıyan fizikçilere göre biraz daha mütevazı konuşmuştu. Şöyle diyordu o: “Kâinatta açıklanmadık yedi muamma kaldı. Üçünü şimdilik çözemiyoruz: Madde ve kuvvetin aslî mahiyeti, hareketin özü ve kaynağı, şuurun mahiyeti. Geriye kalan dört muammadan üçünü ne kadar zor da olsa çözebiliriz: Hayatın menşei, kâinattaki düzen ve bundaki görünür sebep, bir de düşünce ve dilin menşei. Yedinci muammaya gelince, bu konuda hiçbir şey söyleyemiyoruz: İnsan iradesi. (Adnan Adıvar, 282.)
Fakat atom–altı dünyası, bütün bilim adamlarını âdeta şoke etti. Artık dünya ve onun bize tanıttığı quantum kozmolojisi, sanıldığı gibi müşahhas şeyler yığını olmayıp, şu beş unsurdan oluşuyordu: Bir hareketin meydana geldiği alandaki elektron kütlesi (M); proton kütlesi (m); bu iki elementin taşıdığı elektrik yükü; enerji parçacıkları (quanta) (h), yani hareketin meydana gelmesi esnasında yok olmadan kalan enerji miktarı; ve ışığın değişmeyen hızı (c). Bu beş unsur veya kâinat, harekete veya uzayda paketçikler (quanta) halinde seyahat eden enerji dalgalarına indirgenebilirdi. Bir hareket için gereken quanta veya paketçikler o harekete has olduğu ve bir önceki hareket için gerekli paketçiklerden bağımsız olarak var oldukları için, kâinatın gerçekte ne durumda bulunduğunu söylemek imkânsızlaşıyordu. Eğer kâinat şu anda T1 (1. Zaman) halinde ise, T2 ânında, yani bir an sonra aynı halde olacağını kestirmek mümkün değildi.
- Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Paul Renteln, bu konuda şöyle yazmaktadır (American Scientist, Kasım–Aralık 1991, s: 508):
Modern fizikçiler, iki farklı dünyada yaşıyorlar. Bu dünyalardan birinde, eğer bir parçacığın (partikül) şu andaki pozisyonunu ve momentini (hareketinin niceliğini, kütle ve hızın ürettiği toplamı) biliyorsak, o parçacığın bir sonraki pozisyonunu ve momentini söyleyebiliriz. Bu, Einstein’ın çekim ve genel izafiyet teorileri dahil, klasik fiziğin tasvir ettiği dünyadır. İkinci dünyada ise, bir parçacığın bir sonraki pozisyon ve momenti hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu, quantum mekaniğinin atom–altı dünyasıdır.
Genel izafiyet ve quantum mekaniği, 20’nci yüzyıl fiziğinin temellerini oluşturan iki büyük sütundur; bununla birlikte, ikisi iki ayrı dünya ortaya koymaktadır. Atom–altı dünyasının ve onda cereyan eden hadiselerin gerçek niteliği, bu dünya ve ondaki hareketler gözlenemediğinden kendilerini tarif adına bir teori kurmaya imkân tanımamaktadır. Bu gözlemlenememenin bir sebebi, klasik fizikle quantum fiziğinin birbirinden farklı dünyalarını uzlaştırmak için quantum çekimi adını verdiği bir teori geliştirmeye çalışan Renteln’in ifade ettiği gibi, quantum dünyasında hadiselerin, deneye dayalı fiziğin şu ana kadar keşfedebildiği alandan çok daha küçük bir alanda cereyan etmesidir. Ancak parçacıklar 10-35 metre içine yaklaştıkları zamandır ki, çekim etkileşimleri, tabiattaki diğer güçleri anlamada benimsediğimiz aynı quantum–mekanik terimleriyle izah edilebilir. Bu mesafe ise, bir atomun çapından 1024 defa daha küçüktür.
Yani, güneş sistemine nisbetle bir atomun büyüklüğü ne ifade ediyorsa, bir atomun büyüklüğüne nisbetle onun quantum çekim ölçütü aynı şeyi ifade eder. Böylesi küçük mesafelerde araştırma yapmak, yol almak, üzerinde çalışılan Süper–iletken Süper–çarpıştırıcılardan (SSC: çok büyük “bing bang” [patlamalar] meydana getirmek ve maddenin mahiyetiyle, atomların iç yüzeyinde yatan güçleri araştırmak için düşünülen makine) 1015 defa daha güçlü parçacık hızlandırıcı gerektirmektedir.
20’nci yüzyılın başında, atom çekirdeğini saran elektronların, minyatür güneş sistemi misali, gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü gibi çekirdeğin etrafında döndüğü sanılıyordu. Bugün ise elektron, çekirdeğin etrafında dalgalanan bir enerji alanı bulutu olarak düşünülmektedir. Çekirdek, proton ve nötron adlı daha küçük iki parçacıktan oluşuyor görünümü veriyordu.
Fakat 1960 yılında fizikçi Murray Gell–Mann ve George Zweig, protonların ve nötronların, Gell–Mann’ın quark adını verdiği çok daha küçük aslî parçacıklardan oluştuğunu ispatladılar. Quarklar, yalnızca çok küçük oldukları için değil, hiçbir zaman bir yerde tesbit edilemedikleri için de görülememektedir. Quarklara dinamik enerji anaforları dense yeridir. Bu demektir ki, katı madde, aslî temeli itibariyle katı değildir. Elimizde tuttuğumuz ve katı zannettiğimiz herhangi bir cisim, aslında titreşen, yanıp–sönen bir enerji dantelasıdır, ki bu dantela, onu oluşturan en aslî milyarlarca parçacık helezonik hareketlerle raksederken saniyede milyonlarca defa nabız gibi, kalb gibi atmaktadır. En temelde her şey, inanılmaz bir gücün kontrol ettiği ve bir arada tuttuğu enerjiden ibarettir. Bizi bir an sonra kâinatın ne olacağı konusunda bir şey söylemekten alıkoyan yalnız bu değil.
Werner Heisenberg’in teorilerine göre, bir parçacığın nerede olduğu ve hangi hızla seyahat ettiğini bildiğimiz aynı anda bu her iki hususu da bilemez oluyoruz. Çünkü, parçacığı ölçme, inceleme hareketi onun davranışını değiştiriyor. Parçacığın hızını ölçme onun pozisyonunu, pozisyonunu ölçme hızını değiştiriyor. Bununla birlikte, atom–altı dünyasındaki belirsizlik, ölçülemezlik, ölçülebilen dünyada günlük hayatımızda hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bu dünyada her şey, klasik Newton fiziğinin temel kanunlarına göre işliyor. (Grouping in the Light, 1990, s: 11–17.)
Allah’ın varlığına ve O’nun kâinatı yarattığına inanan bilim adamları, yaratılışın tek bir hadise olmadığını söylüyorlar. Yani, Allah kâinatı tek bir hadise, tek bir hareket olarak yaratıp da, sonra onu vaz buyurduğu kanunlara göre işlemeye bırakmamıştır. Bilakis yaratılış, devam eden bir hareket, bir süreçten ibarettir. Bir başka ifadeyle, enerji ve elektriğin hareketi ve onun lambalar vasıtasıyla dünyamızı aydınlatması misalinin akla yaklaştıracağı üzere, varlık sürekli olarak Allah’tan gelmekte ve tekrar O’na dönmektedir. Bütün isimlerinin tecellisiyle Allah (c.c.) kâinatı yaratmakta, helâk etmekte, tekrar yaratmaktadır. Mevlânâ Celâleddin–i Rumî ve Muhyiddin ibn Arabî gibi, “Orta Çağ”larda yaşamış Müslüman velîler bunu biliyordu ve buna “hudûs-zeval” adını veriyorlardı. Bu yaratmanın ölçülemez hızından dolayı kâinat, kesintisiz ve tek bir bütün olarak görülmektedir. Celâleddin–i Rumî, bunu ucunda ateş bulunan ve hızla çevrilen bir değneğin çizdiği ışıktan daireye benzetir.
Varlıktaki bu ölçülemez ve akıl almaz hareketi, görülmez, ölçülemez ve âdeta sayısız ışık paketini bir arada ve anlamlı, her bakımdan mükemmel, gayeli cisimler halinde tutan sınırsız İlim, İrade ve Kudret’i idrakten aciz, buna rağmen kıt bilgilerine mağrur bazı bilim adamları, muazzam sistemi bir kaos olarak değerlendirmekte ve bu kaosun kosmos olarak tecellisini tesadüflere vermektedirler. Cehaletin bundan katmerlisini düşünmek bile herhalde mümkün değildir. Bu, imkân–ı vehmîyi imkân–ı aklî ve zâtî yerine koyan insan vehminin ve insan nefsinin insana bir oyunudur.
Akan bir nehir üzerinde bir bina kurmak mümkün değildir. Bunun gibi, Cenab–ı Allah (c.c.), ölçülemez, gözlemlenemez atom–altı dünyasının üzerine, onun hareket hızını bir şal olarak örtmüş ve kâinatı cisimlerden müteşekkil bir bütün halinde bazı kanunlara bağlı kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, kâinatın dış yüzünde her şey, klasik Newton fiziğinin dayandığı temel kanunlara göre işler. Böyle olmamış olsaydı, ne hayat olurdu, ne de bilim yapılabilirdi. İslâm’da Ehl-i Sünnet’in iki kolundan biri olan Matüridîlik eşyaya hayat ve ilim adına böyle bakar ve kanunların varlığını, eşyanın kendisine Allah tarafından verilmiş zâtî özelliklerini kabul ederken, Eş’âirilik ise, meseleyi daha çok itikat yörüngeli ele alır ve kanunları, eşyanın zâtî özelliklerini kabul etmeye yanaşmayarak, Cenab–ı Allah’ın sürekli tecelli halinde, eşyada onun zâti gibi görünen özelliklerini yarattığını belirtir. Görüldüğü gibi, kâinat açısından bunların ikisini de, Newton ve Quantum fiziği gibi kabul etmek mümkündür. Biri ilme, araştırmaya, insan iradesine daha çok yer ayırırken, diğeri imana, huzura daha çok kapı açmaktadır denebilir.
İşte, O, her gün (her an), (İlâhî Zât olarak sıfat ve isimleriyle) ayrı bir tecellidedir âyeti, Kur’ân’da “yevm (gün)” kelimesinin zaman birimi manâsına da kullanıldığını dikkate alıp, ona en küçük zaman parçası olarak “an” manâsını verdiğimizde, Cenab–ı Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla kâinatı her an yaratıp helâk ettiği ve böylece her defasında yenilediği anlamını akla getirmektedir. Yevm kelimesini dönem, devir manâlarında gün olarak aldığımızda ise, Cenab–ı Allah’ın gün, ay, mevsim, yıl ve asırlardaki tecellileri akla gelir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٠)
30. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ (٣١)
31. Çok geçmeden sizin işinize bakacağız, ey yeryüzünün önemli melekelerle donatılmış, sorumlu ve şerefli iki varlık türü (olan ins ve cin)! (*)
~Açıklama~
(*) Bütün varlık için iki “gün” vardır, biri yaratıldığı andan Kıyamet’e kadar bu dünya günü, diğeri ise Âhiret Günü, yani sonraki veya diğer gün. Her an ayrı bir tecellide olan Allah (c.c.), bu dünyada bu dünyanın, bu günün şartlarına göre tecelli etmekte olup, Âhiret’te ise o günün, o âlemin şartlarına göre tecelli edecektir. Hikmet yurdu olan bu dünyada varlıkları kuşatan belli şartlar vardır; insanlar ve cinler, bu şartlar altında bu dünya tarlasını Âhiret’te biçip mahsulünü almak üzere ekerler. Onların öbür dünyalarını, bu dünyadaki davranışları, bu dünya tarlasına ektikleri tohumlar belirler. Bu dünya çalışma dünyası, öbür dünya ise ücret alma dünyasıdır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٢)
32. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ (٣٣)
33. Ey cin ve ins topluluğu, eğer göklerin o dairevî alanlarında seyahat edip öteye geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi durmayın geçin! Ama, ancak (manevî veya ilmî) bir vasıta ile, size tanınmış bir izinle geçebilirsiniz. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, gök ve yer tabakalarında seyahatin, hattâ daha da öteye geçmenin mümkün olduğuna işarette bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm bunu Miraç’ta ruhu ve bedeniyle gerçekleştirmiş ve bunun herkes için ruhen mümkün olabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte, ilim vasıtasıyla Cenab–ı Allah’tan alınacak bir izin, bir yetkiyle de böyle bir seyahat mümkün olabilir. Fakat ilim yoluyla göklerin ötesine gidilemez; belki âyet, varlığın görünen boyutunun ötesindeki boyutların keşfedileceğine de bir imada bulunmaktadır denebilir. “Dairevî alanlar” olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı aktardır ki, çap manâsına gelen kutrun çoğuludur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٤)
34. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ (٣٥)
35. Üzerinize (yakmak için) ateş alevleri (ve boğmak için) duman gönderilir; karşılıklı yardımlaşıp, kendinizi savunamazsınız da. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, daha önce Hıcr Sûresi/15: 16–18, not 4, Şuarâ Sûresi/26: 212, not 38; Sâffât Sûresi/37: 10, not 3 geçtiği ve Mülk Sûresi/67: 5’in meali verilirken daha ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, gök ehlinin konuşmalarına kulak hırsızlığı yapmak için göklere çıkmaya teşebbüs eden şerli cin ve şeytanlara müsaade edilmediğini, edilmeyeceğini beyan buyurmaktadır. Bununla birlikte, velîler ruhlarıyla bu seyahati yapabilirler. Âyette modern ateşli silahlara, bombalara, füzelere ve günümüzde bilim-kurgunun üzerinde durduğu ve belki bir gün gerçekleşecek yıldız savaşları türü savaşlara da işaret vardır denebilir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٦)
36. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ (٣٧)
37. Ve nihayet gök yarılıp da âdeta kırmızı sahtiyan gibi bir gül haline geldiği zaman (öyle müthiş işler olur ki)!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٨)
38. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz? (*)
~Açıklama~
(*) İnsanlar ölümden hoşlanmasalar da ölüm, dünyanın ızdıraplarından kurtulma ve insanlar için bu dünyadaki çalışmalarının ücretini almak üzere ebedî hayata geçmede bir kapıdır. Bunun yanısıra, Cenab–ı Allah’ın adaleti gibi merhameti de, bütün sonsuzluğuyla Âhiret’te tecelli edecektir. Dolayısıyla, Kıyamet’in gelmesi bu açıdan bir nimet olduğu gibi, onun geleceğini bildirmek de bir nimettir. İnsanın, dünyada yaptıklarının tamamının karşılığını eksiksiz olarak göreceği inancı, onu kötülüklerden alıkoyan ve iyiliklere sevkeden bir faktördür. (Âhiret inancının faydaları hakkında bkn: Duhân Sûresi/44: 37, not 10.)
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِهِ۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ (٣٩)
39. İşte o gün insanlar da cinler de, günahkâr olup olmadıklarını öğrenmek için sorguya çekilmezler.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٠)
40. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْاَقْدَامِۚ (٤١)
41. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular simalarından tanınır ve perçemleriyle ayaklarından tutulup (yaka paça Cehennem’e atılırlar).
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٢)
42. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ (٤٣)
43. İşte, suçluların (dünyada iken) varlığını inkâr edip durdukları Cehennem!
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ اٰنٍۚ (٤٤)
44. Cehennem(in ateşiy)le kaynar su arasında gidip gelirler.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟ (٤٥)
45. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz? (*)
~Açıklama~
(*) Sûre’de Cehennem’in de Allah’ın esasen inkârı mümkün olmayan nimetleri içinde anılması birkaç noktadan değerlendirilebilir. Bediüzzaman hazretleri, vücudun, yani yokluktan varlığa çıkarılmanın tamamen hayır, yokluğun ise şer olduğu üzerinde ısrarla durur. Ayrıca o, insanın azapta da olsa, Cehennem’de de olsa ebedî var olmayı ebedi yok olmaya tercih edeceğini vurgular. Dolayısıyla, ebedî yok olma karşısında Cehennem azabı bile kâfirler için rahmettir, nimettir.
İkinci olarak, Cehennem azabının anılması, nazara verilmesi tehdit ifade eder; yani böylece insanlar Cehennem’e gitmeye sebep olacak küfür, şirk, nifak başta olmak üzere büyük günahlardan sakındırılır. Dolayısıyla, Cehennem azabının anılması rahmettir, nimettir.
Üçüncü olarak, Âhiret’te mü’minler Cehennem’i ve orada azap görenleri seyredebilecek ve bu, şükür duygularını daha da arttıracaktır. Bu sebeple Cehennem, bilhassa mü’minler için Âhiret’te Cennet nimetlerinin tadını, zevkini daha çok hissetmelerine, Cenab-ı Allah’a karşı hem Cennet hem de hidayet nimeti karşısında daha çok şükür duygusuyla dolmalarına vesile olacaktır. Cehennem, bu yönüyle mü’minler için nimettir.
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِۚ (٤٦)
46. Buna karşılık, Rabbisinin (Rabb olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Vâkıa Sûresi’nin ilgili âyetlerinden (11-26) anlaşıldığı üzere bu iki cennet, imanda, salih amelde ve Allah’ın dinine hizmette en önde ve dolayısıyla Allah’a en yakın bulunanlar (mukarrebîn) için olsa gerektir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ (٤٧)
47. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
ذَوَاتَٓا اَفْنَانٍۚ (٤٨)
48. Her iki cennet de, sık yapraklı çeşit çeşit ağaçlarla doludur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٩)
49. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِۚ (٥٠)
50. Onlarda akıp giden iki pınar bulunur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥١)
51. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ (٥٢)
52. İkisinde de, her türden çift çift meyveler vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Meyvelerin çiftler halinde bulunması konusunda bazı müfessirler, Cennet’te biri dünyadakiler gibi, onların cinsinden, bir diğeri de bütünüyle Cennet’e has meyveler olmak üzere, iki çeşit meyve bulunacağı şeklinde görüş belirtmişlerdir. Fakat bu görüş, herhangi bir âyet ve hadise dayanmakta değildir. Bununla birlikte, 50’nci âyette de iki pınardan bahsedilmektedir. Bu sebeple, bu iki pınarın da, meyve çiftlerinin de, birinin iki cennetten birine, diğerinin diğer cennete ait olacağı, bir yorum olarak söylenebilir. Her halükârda meselenin gerçeğini bilen Allah’tır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٣)
53. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَٓائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍۜ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍۚ (٥٤)
54. (Allah’ın kendilerine iki cennet verilecek olan o has kulları,) astarları işlemeli ipekten döşeklere yaslanırlar. Her iki cennetin meyveleri, hemen erişilip toplanıverecek yakınlıktadır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٥)
55. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ (٥٦)
56. Yine o iki cennette, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen öyle güzeller vardır ki, onlara daha önce ne bir insan eli değmiştir, ne de cin.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٥٧)
57. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ (٥٨)
58. (Güzellik ve parlaklıkta) sanki birer yakut ve mercandır onlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٩)
59. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbi-nizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ (٦٠)
60. Öyle ya, kâmil iyiliğin karşılığı aynı şekilde iyilikten başka mı olacaktı?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٦١)
61. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِۚ (٦٢)
62. Nimet bakımından bu iki cennetten biraz aşağıda iki cennet daha vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu iki cennet ise, Ashab-ı yemîn, yani amel defterlerini sağ yanlarından alacak olan yümün ve bereket insanları için olsa gerektir (Vâkıa Sûresi/56, 28-38).
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ (٦٣)
63. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
مُدْهَٓامَّتَانِۚ (٦٤)
64. Baştanbaşa yemyeşil iki cennet.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٦٥)
65. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِۚ (٦٦)
66. Onlarda kaynayan iki pınar bulunur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٦٧)
67. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ (٦٨)
68. Her ikisinde de meyveler, bu arada hurmalar, narlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٦٩)
69. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ (٧٠)
70. Yine her ikisinde de iyi huylu, güzel hanımlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٧١)
71. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ (٧٢)
72. Otağlarda eşlerine hasredilmiş pak güzeller.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٧٣)
73. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ (٧٤)
74. Daha önce kendilerine ne insan eli değmiştir, ne de cin.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ (٧٥)
75. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍۚ (٧٦)
76. O cennetlerdekiler, yeşil yastıklara ve harikulâde güzel, işlemeli döşemelere yaslanırlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٧٧)
77. Şu halde (ey insanlar ve cinler), Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ (٧٨)
78. Celâl (azamet, haşmet) ve kerem sahibi Rabbinin İsmi çok yücedir, çok mübarektir.
***
56. Vâkıa Sûresi
- 56. Vâkıa Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 96 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki vâkıa (kaçınılmaz hadise) kelimesinden alır.
- Kıyamet’te meydana gelecek birtakım önemli hadiselerden bahseder ve dünyadaki inanç ve davranışlarına göre Âhiret’te oluşacak üç grup insanı nazara verir.
- Cenab–ı Allah’ın varlığı ve Birliği hakkında deliller sunar ve Kur’ân’ın bazı hususiyetlerinden söz eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ (١)
1. O kaçınılmaz ve önlenemez hadise meydana geldiği zaman…?
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ (٢)
2. Onun gerçekleşeceği gerçeğini inkâra mecal yoktur.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ (٣)
3. Bir hadise ki, kimini alçaltır, kimini yüceltir.
اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ (٤)
4. Yer şiddetle sarsıldığı,
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ (٥)
5. Dağlar parçalanıp darmadağın edildiği
فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ (٦)
6. Ve uçuşan toz zerreleri haline geldiği,
وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ (٧)
7. Ve siz (ey şuurlu, sorumlu varlıklar,) üç gruba ayrıldığınız zaman.
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ (٨)
8. (Amel defterlerini sağdan alacak) ashab-ı yemîn (yümün ve bereket ehli) ki, nasıl da bir yümün ve bereket ehlidir onlar!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ (٩)
9. (Amel defterlerini soldan alacak) ashab-ı şimâl (bedbahtlık ehli) ki, nasıl da bir bedbahtlık ehlidir onlar!
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ (١٠)
10. (İmanda, salih amelde, fazilette ve Allah’ın dinine hizmette) öncüler ki, ne öncüler! Onlar, (Allah’ın rahmetine nail olmada da) en önde olacaklardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ (١١)
11. Onlardır Allah’a en çok yaklaştırılanlar. (*)
~Açıklama~
(*) Allah’a yakınlık, nefsi terbiye ile cismaniyet zindanından kurtulup, kalb ve ruhun derece–i hayatında gerçek hürriyete ulaşarak Allah’a yakınlık kazanma demektir. Bu, imana, yakîne, ihlâsa ve Cenab–ı Allah’ın emir ve yasaklarına hassasiyetle uymaya bağlıdır. Farzlarla birlikte nafile olan sorumlulukları da şuurla yerine getirmek, insanı sonsuzluk semalarına taşıyan ışıktan kanatlar gibidir. İnsan bu yolda mesafe kat ettikçe nafile sorumluluklara, ibadetlere daha fazla yönelir, yöneldikçe de daha fazla mesafe kat eder. Bu gerçeğe uyanan bir insan, vicdanında Allah’a olan sevgisi nisbetinde Allah’ın da kendisini sevdiğini veya Allah’ın kendisini sevdiği nisbetinde kendisinin de Allah’ı sevdiğini hisseder.
Cenab–ı Allah (c.c.), şöyle buyurur: Kulum, Bana katımda farzlardan daha sevimli bir başka şeyle yaklaşamaz. Bununla birlikte, nafile sorumluluklarını yerine getirdikçe Bana daha da yaklaşır ve o Bana yaklaştığı nisbette Ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan–kavrayan eli ve kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum. (Buharî, “Rikak”, 38; İbn Hanbel, Müsned, 6: 256). Yani, böyle bir kulu artık İlâhî İrade yönlendirir.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)
12. İçlerinde nimetlerin kaynadığı cennetlerde.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَۙ (١٣)
13. Çoğu, Allah’ın dinine herkesten önce girip omuz verenlerden;
وَقَلِيلٌ مِنَ الْاٰخِرِينَۜ (١٤)
14. Azı da, Din’e sonradan girip omuz veren nesillerden. (*)
~Açıklama~
(*) Tûr Sûresi 21’inci âyette ima edildiği ve 2’nci notta açıklandığı üzere, peygamberler veya onların vârisleri tarafından başlatılan iman hareketinde, bu harekete ilk başta samimi olarak katılıp destek verenler ve bu desteklerini sürdürerek, imanla Âhiret’e göçenler, Allah katında ve Cennet’ten faydalanmada da ilk safları tutacaklardır. Onlar, bu hareketin insanlar tarafından yadırgandığı, takip edildiği, dünya adına henüz bir şey va’detmediği, ona gönül verip destek çıkmanın en zor olduğu bir zamanda ona gönül ve omuz vermiş ve en çok çileye katlanmış olanlardır.
Bu harekete daha sonra katılanlar içinde bu mertebeyi tutturabilenler ise az sayıda olur. Bu gerçek, Muhacirler ve Ensar’a, kendi içlerindeki derecelendirmede onların da ilklerine en büyük payeyi veren Tevbe Sûresi 100’üncü âyetinden de anlaşılmaktadır.
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm da, ümmeti içinde en değerli neslin Sahabe nesli olduğunu, onlardan sonra Sahabeleri takip eden manâsında Tabiûn olarak anılan neslin, bunlardan sonra da Tâbiûn’u takip eden manâsında Tebe-i Tâbiîn olarak anılan neslin geldiğini beyan buyurmuşlardır. Şu kadar ki, bu fazilet umumî manâda olup, hususî bazı faziletlerde her zaman bu en öndekileri de geride bırakanlar çıkabilir. Fakat, umumî fazilet genel manâda sırayla bu üç nesle aittir. Sahabe’ye yetişmek mümkün olmasa da, sonraki nesiller içinde Tabiûn ve Tebe-i Tâbiîn’e yetişenler, yetişecekler her zaman bulunur ama, bunlar az sayıda olacaktır.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ (١٥)
15. Mücevherlerle süslenmiş ve yan yana dizilmiş tahtlar üzerine kurulurlar;
مُتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ (١٦)
16. Karşılıklı oturup, geriye yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ (١٧)
17. Etraflarında ebedîliğe erdirilmiş çocuklar dolaşır, (*)
~Açıklama~
(*) Bunlar, büluğ (ergenlik) çağına varmadan önce vefat etmiş çocuklar olacaktır. İnkârcıların büluğ çağına ulaşmadan vefat etmiş çocukları da Cennet’e alınacak ve Cennet ehline hizmet edeceklerdir.
بِاَكْوَابٍ وَاَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍۙ (١٨)
18. Cennet şarabından doldurulmuş testiler, sürahiler ve kadehlerle;
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ (١٩)
19. –Bu şaraptan ötürü ne baş ağrısı çekerler, ne de sarhoş olurlar.–
وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ (٢٠)
20. Bir de, seçip arzu edecekleri her türlü meyvelerle;
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ (٢١)
21. Canlarının çektiği her türden kuş etleriyle.
وَحُورٌ عِينٌۙ (٢٢)
22. Ve, gözleri eşsiz güzellikte pak hanımlar,
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ (٢٣)
23. Sedeflerinde saklı inciler gibi,
جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤)
24. (Dünyada) yaptıkları güzel işlere mükâfat olarak.
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًاۙ (٢٥)
25. Orada ne bir boş, manâsız söz işitirler, ne de günaha girmelerine sebep olacak bir söz.
اِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا (٢٦)
26. İşittikleri ancak selâm, arkasından yine selâmdır.
وَاَصْحَابُ الْيَمِينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَمِينِۜ (٢٧)
27. Ve ashab-ı yemîn (yümün ve bereket ehli) ki, ne yümün ve bereket ehlidir onlar!
فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ (٢٨)
28. Etraflarında dikensiz, dal bastı kirazlar,
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ (٢٩)
29. Ve dolgun salkımlarıyla muzlar,
وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ (٣٠)
30. Uzayıp giden gölgelerde,
وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ (٣١)
31. Çağlayarak akan suların başlarında;
وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍۙ (٣٢)
32. Ve bol bol meyveler;
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ (٣٣)
33. Ne eksilip tükenir, ne de onlardan esirgenir.
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ (٣٤)
34. Ve yanlarında eşler, güzel mi güzel, ruhen yüce mi yüce! (*) / (**)
~Açıklama~
(*) Bunlar, Müslüman olarak vefat eden ve Cennet’e girecek olan kadınlardır. Orada, kendileri gibi Cennet’e giren eşleriyle birlikte olacaklardır.
(**) Yukarıdan beri zikredilen bütün Cennet nimetleri ve aşağıda gelecek olan Cehennem’de azap şekil ve çeşitleri, belirsiz (nekre) olarak anılmaktadır. Bu demektir ki, her ne kadar bu nimetler ve azap çeşitleri dünyada iken bilip tanıdığımız cinsten de olsa, Cennet’e ve Cehennem’e has mahiyette olacaklardır. Dolayısıyla, onların gerçek mahiyetini, verecekleri lezzet veya ızdırabı, bu dünyada iken kavramamız mümkün değildir. (Ayrıca bkn: Bakara Sûresi/2: 25 ve not 21.)
اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ (٣٥)
35. Biz, onları yeni baştan (Cennet’e lâyık güzellik ve karakterde) yaratmış olacağız.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ (٣٦)
36. Ve onları bâkireler kılacağız;
عُرُبًا اَتْرَابًاۙ (٣٧)
37. Eşlerine karşı sevgi dolu ve hep aynı yaşta, (*)
~Açıklama~
(*) Aynı yaşta olmak demek, Cennet’te ya eşler birbirleriyle aynı yaşta olacaklar veya erkekler bir yaşta, kadınlar bir yaşta olacaklar demektir. Cennet’te erkeklerin 33, kadınların ise 18 yaşında olacaklarıyla ilgili rivayetler vardır.
لِاَصْحَابِ الْيَمِينِۜ۟ (٣٨)
38. Ashab-ı yemîn (yümün ve bereket ehli) için.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَۙ (٣٩)
39. Onların bir çoğu, Allah’ın dinine herkesten önce girip omuz verenlerden;
وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِرِينَۜ (٤٠)
40. Diğer bir çoğu da Din’e sonradan girip omuz veren nesillerdendir.
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ (٤١)
41. (Amel defterlerini sol taraflarından alacak olan) ashab-ı şimâl (bedbahtlık ehli)ne gelince: Nasıl da bedbahtlık ehlidir onlar!
فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍۙ (٤٢)
42. Kavurucu bir ateş ve kaynar sular içinde;
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ (٤٣)
43. Ve kopkoyu bir duman tabakası altında,
لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ (٤٤)
44. Ne serinlik verir, ne rahatlatır.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَفِينَۚ (٤٥)
45. Çünkü onlar, dünyada iken hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan zevk ve refah içinde pek şımarıktılar.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِۚ (٤٦)
46. En büyük günahta (şirk ve inkârda) ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ (٤٧)
47. “Biz,” diyorlardı, “ölüp de toprak ve çürümüş kemikler haline geldikten sonra, yani biz o zaman gerçekten diriltileceğiz öyle mi?
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ (٤٨)
48. “Ve gelip geçmiş atalarımız da mı?”
قُلْ اِنَّ الْاَوَّلِينَ وَالْاٰخِرِينَۙ (٤٩)
49. De ki: “Hem şu ana kadar yaşayıp gitmiş olanlar, hem de siz ve sizden sonra gelecekler,
لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٥٠)
50. “Evet hepsi de, (dünyanın sonunu tayin eden) malûm bir Gün’de mutlaka bir araya getirilip toplanacaklar.
ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ (٥١)
51. “Sonra da, siz ey haktan sapmışlar ve (Âhiret gerçeğini) yalanlayanlar,
لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ (٥٢)
52. “Zakkum ağacının meyvesinden mutlaka yiyeceksiniz.
فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ (٥٣)
53. “Yiyecek ve karınlarınızı onunla tıka basa dolduracaksınız.
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِۚ (٥٤)
54. “Ve üzerine kaynar sudan içeceksiniz;
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِۜ (٥٥)
55. “Hem de susuzluktan yanıp da suya saldıran develerin içtiği gibi içeceksiniz.”
هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِۜ (٥٦)
56. Hesap Günü’nde onlara yapılacak ikram budur.
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟ (٥٧)
57. Sizi yaratan Biz’iz; öyle iken (Âhiret gerçeğini) tasdik etmeyecek misiniz? (*)
~Açıklama~
(*) Yani, sizi yaratan, hayatınızı devam ettiren ve sonunda ruhunuzu kabzedip, size ölümü verecek olan Biz’iz. Dünyada ne ile meşgul bulunduğunuzu da biliyor ve her yaptığınızı kayda aldırıyoruz. Sonra, Biz sizi eğlence olsun diye yaratmadık; siz, sorumlu varlıklarsınız. O halde, sizi öldükten sonra dirilteceğimiz gerçeğini, bu konudaki duyurumuzu neden ve neye dayanarak inkâr ediyorsunuz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَۜ (٥٨)
58. Hiç döktüğünüz (meniy)e bakmaz mısınız?
ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ (٥٩)
59. Onu ve ondan mükemmel bir insanı siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Biz miyiz? (*)
~Açıklama~
(*) Allah’ın Zâtı için Biz tabirini kullanması, azamet ve mutlak hakimiyetine vurgu içindir.
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَۙ (٦٠)
60. (Sizi yarattığımız gibi,) hepinizin ortak kaderi olarak ölümü takdir eden de Biz’iz. Mani olabilecek hiçbir güç yoktur (size ölümü vermemize); (*)
~Açıklama~
(*) Yani, siz rastgele ölmüyorsunuz; hayatınızın “tabiî” bir neticesi olarak da ölmüyorsunuz; canınızı başka bir makam, başka bir güç de almıyor. Biz ölümü, belli bir maksada dayalı olan hayatınızın yine belli bir maksada dayalı sonu olarak takdir buyurduk.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ (٦١)
61. Verip, yerinize başka nesilleri getirmemize ve sizi bilmediğiniz yeni bir yaratılışla yeniden ortaya çıkarmamıza. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, ölümle dünyayı sürekli yenilemekte ve yeni, sonsuz bir hayatı hazırlamaktadır. Bu sebeple ölüm, bir yer değiştirme ve yaşlandıkça zorlaşan hayat vazifesinden terhistir. O, bizi dar, sıkıcı ve dağdağalı dünya zindanından alır ve Ebedî Sevgili’nin sonsuz ve mutluluk dolu diyarına götürür. Allah (c.c.), bu diyarı dünyada yaptığımız işlerden kuracaktır. Dolayısıyla o diyara göndereceğimiz malzeme konusunda çok dikkatli olmamız gerekmektedir.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ (٦٢)
62. Sizi ilk ortaya çıkarmamızı (dünyaya nasıl getirildiğinizi) çok iyi biliyorsunuz, o halde bunun üzerinde düşünüp, (ikinci yaratılışın da mümkün ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmeniz) gerekmez mi?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ (٦٣)
63. Toprağa ektiğiniz tohuma bakmaz mısınız?
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ (٦٤)
64. Onu siz mi büyütüp (bir bitki, bir ağaç halinde) yetiştiriyorsunuz, yoksa yetiştiren Biz miyiz? (*)
~Açıklama~
(*) Açıktır ki, tohumun büyümesi için önce toprak altında çimlenme özellik ve kabiliyetine sahip olması gerekir. Ayrıca, böyle bir işlem için tohum, toprak, güneş, hava ve yağmur gereken oran ve miktarlarda işbirliği yapmalıdır. Böyle bir iş birliği ise, hem bu işlemi ve bütün bu varlıkları her bakımdan tanıyan mutlak bir İlm’i, hem de onlara hükmeden bir Kudret’i gerektirir. Böyle bir İlim ve Kudret ise, ancak Âlemlerin Rabbi Allah’ta olabilir; veya böyle bir İlim ve Kudret sahibi zât ancak Allah olabilir. Böyle bir Zât’ın ortakları olmasına da hiç gerek yoktur; esasen böyle bir şey de her bakımdan muhaldir.
لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ (٦٥)
65. Eğer dilemiş olsaydık, o tohum(dan çıkan bitkiyi, ağacı) kupkuru odun parçaları haline getirirdik de, pişmanlık içinde donar kalırdınız.
اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ (٦٦)
66. “Eyvah,” derdiniz, “emeklerimiz boşa gitti.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٦٧)
67. “Bundan da öte, sefalete düçar olduk!”
اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَۜ (٦٨)
68. Sonra, içtiğiniz suya da bakmaz mısınız?
ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ (٦٩)
69. Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ (٧٠)
70. Eğer dilemiş olsaydık, o suyu tuzlu ve acı yapardık; yapmadığımıza göre, şükretmeli değil misiniz? (*)
~Açıklama~
(*) Cenab–ı Hakk’ın bize bahşettiği her şey safi nimettir. Bu bakımdan, O’na daima şükür halinde olmamız gerekmektedir. Eğer hikmeti gereği bazen bizi sıkar ve nimetini az verse bile, asla O’ndan şikâyetçi olmamalı, eğer şikâyet etmemiz gerekecekse, ancak kendimizden şikâyet etmeliyiz. Allah (c.c.), nimetin kadrini öğrenmemiz ve gereken şükrü ifa etmemiz, zaman zaman da günahlarımızdan tevbe ile kendimize gelmemiz için bazen nimetini kısar, bazen hastalık verir, bazen bizi musibetlere düçar bırakır. Bütün bunlardaki sebep ve hikmeti kavrayıp, ona göre davranmamız gerekmektedir. Dolayısıyla, bilhassa mü’min kullarına O’ndan ne gelirse gelsin şükrü gerektiren bir hayırdır.
اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَۜ (٧١)
71. Ya, yaktığınız ateşe ne dersiniz?
ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ (٧٢)
72. Onun ağacını siz mi yaratıp yetiştiriyorsunuz, yoksa yaratıp yetiştiren Biz miyiz? (*)
~Açıklama~
(*) Petrol dahil, pek çok yakıtın ana menşei bitki veya ağaçlardır. Âyette ise, özellikle Arabistan çölünde yetişen ve halkın onlardan ateş tutuşturduğu merh ve afar ağaçlarına işarette bulunulmaktadır (Bkn: Yâ-Sîn Sûresi/36: 80, not 25).
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَۚ (٧٣)
73. Biz, onu hem bir düşünüp ders alma, hem de bilhassa çölde yaşayanlar ve yolculukta bulunanlar, ayrıca ona ihtiyaç duyanlar için istifade vesilesi kıldık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ۟ (٧٤)
74. Öyleyse O sınırsız azamet sahibi Rabbinin İsmi’ni tesbih (O’nu her türlü kusurdan ve ortakları olmaktan tenzih) et.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ (٧٥)
75. Yıldızların yerlerine ve düşüşlerine yemin ederim ki –
وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌۙ (٧٦)
76. Eğer bilseydiniz, ne büyük bir yemindir bu! (*) –
~Açıklama~
(*) Bazı müfessirler, âyetin aslında yer alan mevâqıu’n–nücûm tamlamasındaki mevâqi‘ kelimesine “vuku zamanları” olarak manâ vermiş ve nücûmun çoğulu olan necm kelimesi Kur’ân’dan her bir defada inen kısım manâsına da geldiği için âyetten her bir Kur’ân vahyinin inme zamanına yemin edildiği anlamını çıkarmışlardır.
Buna karşılık, özellikle bazı günümüz âlimleri, mevâqıu’n–nücûmu, ilk manâsıyla “yıldızların yerleri” şeklinde anlamayı daha uygun bulmakta ve “yıldızların yerleri”nden kastın da gökteki beyaz delikler (kuasarlar) ve kara delikler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunlar, yıldızlar için şu ana kadar keşfedilmiş olan yerlerdir. Beyaz delikler, inanılmaz miktarda enerji depolarıdır. Her biri, (milyarlarca yıldızdan oluşan) bir galaksiyi oluşturan enerjiye sahiptir. Kara delikler ise, yıldızların ölümü neticesinde oluşur.
Görülmemekle birlikte, varlıkları, yakınlarından geçen yıldızları ve ışınları yutmaları ve dolaylı olarak gama ve X ışınları salınmasına sebep olmalarıyla bilinir. Bu yıldız yerleri, fezada çekim şoku veya çökmesi yaşanan ve kâinatta ise denge unsuru fonksiyonu gören bölgelerdir.
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌۙ (٧٧)
77. Gerçekte o, pek değerli, şerefli bir Kur’ân’dır;
فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ (٧٨)
78. Çok iyi korunan bir Kitap’ta, (Levh-i Mahfuz’dadır). (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Bürûc Sûresi/85: 22; Levh-i Mahfuz için bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10.
لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ (٧٩)
79. O (Kitaba, ondan bilgi edinmek için) tertemiz olanlardan başkası uzanamaz; (ve Kur’ân’a maddî–manevî kirlerden) arınmış olanlardan başkası el süremez. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, hem bir gerçeği ifade etmekte, hem de bir hüküm koymaktadır. Gerçeğin ifadesi olarak, (melekler ve insanlardan Cenab–ı Allah’ın seçtiği peygamberler gibi tertemiz kullar dışında) kimse Levh-i Mahfuz’a uzanamaz, ondaki bilgileri edinemez. Özellikle cinlerin, şeytanların ona uzanmasına asla izin verilmez. Âyetteki hüküm ise, duruma göre abdest veya gusül ile kirden (hadesten) arınmamış olan, şirk ve küfür ile kirlenmiş olan Kur’ân’a el süremez. Âyet, bu her iki manâyı da aynı derecede ifade etmektedir. Bununla birlikte, âyetin sibakı ikinci manâyı daha çok güçlendirmektedir.
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨٠)
80. O, Âlemlerin Rabbi tarafından kısım kısım indirilmektedir.
اَفَبِهٰذَا الْحَدِيثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ (٨١)
81. Öyleyken siz, bu Söz’ü mü küçümsüyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ (٨٢)
82. (Dünyanız ve âhiretiniz adına) sizin için bir nimet olan bu Kitap’tan hisseniz onu yalanlamak mı olmalıydı?
فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ (٨٣)
83. Görelim bakalım, ne yapacaksınız can boğaza geldiğinde;
وَاَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ (٨٤)
84. Ki o anda can çekişenin yanında bulunan sizler, çaresizlik içinde sadece seyredersiniz.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (٨٥)
85. Biz ona sizden daha yakınızdır, ama siz görmezsiniz.
فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَۙ (٨٦)
86. Haydi, (eğer iddia ettiğiniz gibi, ölüm Âhiret’te hesaba çekilmeniz için Allah’ın takdiri ve gücü dahilinde değil de “tabiî” bir olaysa ve) siz irademize bağlı olmayıp, sorguya da çekilmeyecekseniz;
تَرْجِعُونَهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٨٧)
87. Ve bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz (ve siz de “tabiat”ta en bilgili, en kudretli varlık olduğunuza göre,) haydi çıkmakta olan o canı geri döndürsenize!
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَۙ (٨٨)
88. Eğer (o vefat eden), Allah’a yaklaştırılmış has kullardan ise,
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ (٨٩)
89. Onu bekleyen artık sonsuz bir rahatlık, en güzel nimetler ve içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’tir.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِۙ (٩٠)
90. Eğer, ashab-ı yemîn (amel defterlerini sağından alacak yümün ve bereket ehlin)den ise,
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِ (٩١)
91. Ashab-ı yemîn’den duyacağın hep esenlik ve doygunluk haberidir.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّٓالِّينَۙ (٩٢)
92. Yok, (Din’i ve Rasûl’ü) yalanlayanlardan, sapkınlardan ise,
فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍۙ (٩٣)
93. O konuk edilecektir kaynar suya,
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍۙ (٩٤)
94. Ve Kızgın Alevli Ateş’te yanıp kavrulmaya.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِۚ (٩٥)
95. Şüphesiz bu (Kur’ân), evet budur (verdiği her bilgide) hakkında hiç şüphe olmayan gerçek.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٩٦)
96. Öyleyse, O sonsuz azamet sahibi Rabbinin İsmini tesbih et, (O’nun her türlü bâtıldan mutlak berî olduğunu ilan et)!
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal