52. Tûr Sûresi
- 52. Tûr Sûresi Mekke’de inmiş olup, 49 âyetten oluşur.
İsmini birinci âyetindeki tûr ([Sina] Dağı) kelimesinden alır. - Kur’ân-ı Kerim’in vahyedilmesi karşısında Mekke müşriklerinin tutarsız tepkilerini ve bu tepkileriyle kendilerini nasıl gülünç durumlara düşürdüklerini konu edinir. O’nun Allah Rasûlü tarafından Allah’tan getirildiği konusunda peşpeşe ve muarızları susturucu deliller serdeder.
- Âhiret’in mutlaka geleceği üzerinde durur ve küfredenler azaba müstahak olurken, mü’minlerin ise mükâfatlandırılacakları müjdesini verir.
- Ayrıca, Allah’ın dinine inatla karşı çıkanların başına gelebilecek yıkımlara dikkat çeker.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالطُّورِۙ (١)
1. Yemin olsun Tûr’a (Sina Dağı’na);
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍۙ (٢)
2. Ve yazılmış kitaplara
فِي رَقٍّ مَنْشُورٍۙ (٣)
3. Açılıp yayılmış parşümenler (ve kâğıtlar) üzerine;
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِۙ (٤)
4. Ve Beyt-i Ma’mur’a (sürekli iskân ve ziyaret olunan Ev’e);
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِۙ (٥)
5. Ve yükseltilmiş olan o tavana (gök kubbeye);
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِۙ (٦)
6. Ve dopdolu, (kaynatılmayı bekleyen) deniz(ler)e,
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌۙ (٧)
7. Ki, Rabbinin cezası mutlaka vuku bulacaktır. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, Kıyamet’in mutlaka vuku bulacağını vurgulamak için dikkatlerimizi kâinattaki, insan hayatındaki ve tarihteki birtakım önemli olgulara çekmektedir. Kâinat ve yaratılış sürecinde geçirdiği değişiklikler, bilhassa yeryüzünde görülen hadiseler, günlerin, ayların, mevsimlerin, yılların, asırların değişmesi Kıyamet’e açık işaretler olduğu gibi, vahyedilmiş kitaplar da onun vukuu konusunda çok kesin ifadelere sahiptir.
Sûre, birinci âyetteki Tûr’la Hz. Musa’nın Tevrat’ı aldığı Tûr–i Sinâ’ya (Sinâ Dağı’na) atıfta bulunduğu gibi, aynı zamanda Allah Rasûlü’ne Kur’ân vahyinin başladığı Nur Dağı’na işaret ediyor da olabilir. Yazılmış kitaplar veya Kitap’tan kasıt ise, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân gibi İlâhî kitaplardır. Yazılmış kitaplarla, insanların Âhiret’te neşredilecek olan amel defterlerine de işaret edilmiş olması mümkündür.
İnsanlar tarafından yazılmış bilhassa önemli kitapların da bu işarette bir hissesi bulunabilir. Beyt-i Ma’mur, insanlar ve melekler tarafından sürekli ziyaret edilen Kâbe olabileceği gibi, onun semadaki eşi ve melekler tarafından ziyaret edilen mübarek ev veya her ikisi de olabilir. Kıyamet Günü gök yarılacak ve bütün denizler, su kütleleri kaynatılacaktır. Dolayısıyla, altıncı âyette buna işaret vardır. Sonuç olarak, ilk altı âyetteki bütün yeminler Kıyamet’le alâkalı bulunmakla, yedinci âyet, bu kaçınılmaz âkıbeti bu yeminlerin cevabı olarak zikretmektedir.
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍۙ (٨)
8. Onu savacak hiçbir kuvvet yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَٓاءُ مَوْرًاۙ (٩)
9. Gün gelecek, gök şiddetle sarsılacak,
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًاۜ (١٠)
10. Ve dağlar müthiş hareketlerle yürüyecektir.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَۙ (١١)
11. O gün vay haline (Rasûlü ve getirdiği gerçeği) yalanlayanların!
اَلَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَۢ (١٢)
12. Onlar ki, daldıkları bâtılda, oyun ve eğlence içinde oyalanıp durmaktadırlar.
يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّاۜ (١٣)
13. O gün Cehennem’e şiddetle itilirler.
هٰذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٤)
14. “İşte, (dünyada iken varlığını ve vukuunu) yalanlayıp durduğunuz Ateş!
اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥)
15. “Bakın bakalım, (Kur’ân hakkında iddia ettiğiniz gibi) bu da mı bir sihir, yoksa gözleriniz görmüyor (da, vehme kapıldığınızı mı düşünüyorsunuz)?
اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦)
16. “Yanıp kavrulmak için girin şimdi oraya! İster katlanın, ister katlanmayın, artık sizin için fark edecek bir şey yoktur. (Dünyada iken) ne yapıyor idiyseniz, ancak onun karşılığını göreceksiniz.”
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍۙ (١٧)
17. Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar (müttakîler) ise, bahçelerde ve her türlü nimetler içindedirler;
فَاكِهِينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (١٨)
18. Rabbilerinin kendilerine verdikleriyle safa sürerler; ve Rabbileri onları o Kızgın Alevli Ateş’in azabından korumuştur.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِ۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ (١٩)
19. “(Dünyada iken) yaptığınız güzel işlerin karşılığı olarak (bugün) afiyetle yiyin için!”
مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠)
20. Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar; onlara ayrıca pak ve güzel gözlü eşler vermişizdir.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاِيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍۜ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ (٢١)
21. Kendileri iman etmiş oldukları gibi, makbul iman ile kendilerini takip eden nesillerini de (imanları aynı seviyede olmasa bile) onlara kavuştururuz ve onların amellerine verdiğimiz mükâfattan (bu kavuşturma sebebiyle) hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes, kazandığı ile bağlıdır (ve Cennet’ten dünyada iken kazandıkları nisbetinde istifade eder). (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, Cennet mutluluğunun önemli bir yanına işaret etmektedir. Cenab–ı Allah (c.c.), Cennet’te, imanları ve amelleri aynı seviyede olmasa da anne–babaları ve evlâtlarını birleştirecektir. Bu, O’nun mü’minlere olan bir başka fazl u rahmetidir. Bununla birlikte, Cennet’te aynı yerde olsalar bile, insanların Cennet’ten ve nimetlerinden istifadesi aynı olmayacaktır. Herkes, imanının derecesi, derinliği, amellerinin kıymeti ve hisleriyle melekelerinin gelişmişliği nisbetinde Cennet’ten istifade edecektir. Âyet, ayrıca şu gerçeğe de işarette bulunmaktadır.
Vâkıa Sûresi 10–14’üncü âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, bir iman hareketinin başında samimi olarak ona katılıp destek verenler ve bu desteklerini sürdürerek, imanla Âhiret’e göçenler, Allah nazarında ayrı bir kıymeti haiz bulunmakta olup, Cennet’ten istifade de onlar önde olacaklardır. Çünkü onlar, iman edip, Allah’ın dinine sahip çıkmada diğerlerini geçmişler, ona başkalarının geri durduğu, çoklarının karşı çıktığı en zor zaman ve şartlarda destek vermişler, büyük sıkıntılara katlanmışlar ve karşılığında dünyevî hiçbir beklentiye girmemişlerdir.
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢)
22. Onlara canlarının çektiği meyve ve et çeşitlerinden bol bol veririz.
يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ (٢٣)
23. Orada meşrubat dolu kadehleri elden ele dolaştırırlar ki, o meşrubat, ne boş ve manâsız konuşmalara sebep olur, ne de bir günaha.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ (٢٤)
24. Etraflarında hizmetlerine tahsis edilmiş, sedef içinde saklı inciler gibi pırıl pırıl civanlar dolaşır.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ (٢٥)
25. Birbirlerine döner ve (dünyada iken olup bitenler ve Cennet’e kabûl edilme sebepleri hakkında) karşılıklı sorular sorup, konuşmaya başlarlar.
قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِ۪ٓي اَهْلِنَا مُشْفِقِينَ (٢٦)
26. “Biz”, derler, “ailemiz içinde (onların hidayeti ve âkıbetleri konusunda) dikkatli ve titizdik.
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ (٢٧)
27. “Allah da bize lûtfetti ve bizi o kavurucu, deriden içeriye işleyen ateşin azabından korudu.
اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ۟ (٢٨)
28. “Gerçekten biz, bundan önce (dünyada iken) sadece O’na ibadet eder, sadece O’na yalvarırdık. O’dur mutlak iyilik ve hayır kaynağı, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhamet sahibi.”
فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍۜ (٢٩)
29. İşte (Rasûlüm), sen irşad ve nasihatlerine devam et; bil ki sen, Rabbinin lûtf u keremiyle ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠)
30. Ne o, yoksa senin hakkında bir de, “(Cinlerle haşir–neşir, dersini onlardan alan) bir şair. Bekliyoruz, başına muhakkak bir musibet gelecek ve onu alıp götürecek!” mi diyorlar?
قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَۜ (٣١)
31. De ki: “Siz beklemenize devam edin! Sizinle birlikte ben de bekliyorum (ki, bakalım sizin başınıza ceza olarak hangi musibet gelecek).”
اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ (٣٢)
32. Akılları mı onları böylesine davranmaya itiyor, yoksa bizzat tuğyankâr bir topluluk da, ondan mı böyle davranıyorlar?
اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَۚ (٣٣)
33. Yahut, “Kur’ân’ı kendisi uyduruyor, (sonra da Allah’a mal ediyor)” mu diyorlar? Hayır, hayır! Onlar inanmak istemiyorlar.
فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَۜ (٣٤)
34. Eğer bu iddialarında samimi ve tutarlı iseler, (Kur’ân’ı herhangi bir kimsenin uydurup Allah’a mal etmesi mümkünse), o zaman kendileri ona benzer bir söz ortaya koysunlar!
اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ (٣٥)
35. Yoksa onlar, kendilerinden önce hiçbir şey yoktu da, kendilerinden başka kimsenin yaratılmadığı bir şeyden (ve gayesiz, başıboş, hikmetsiz ve yaratıcısız) olarak yaratıldılar (ve dolayısıyla kimsenin bilmediği şeyleri mi biliyorlar), veyahut bizzat kendileri yaratıcı olup, (istediklerini yapıp söylemede kendilerini özgür mü hissediyorlar)?
اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَا يُوقِنُونَۜ (٣٦)
36. Veya gökleri ve yeri yarattılar (da, varlıklar üzerinde mutlak hakimiyet iddiasında mı bulunuyorlar)? Hayır hayır, onların (yaratılış, insanlık ve bunlarla ilgili temel gerçekler hakkında) hiçbir kesin bilgileri yoktur.
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ (٣٧)
37. Yoksa Rabbinin hazineleri onların katında (da, varlıklara istedikleri gibi rahmet ve rızık taksiminde bulunuyor, dilediklerini rasûl tayin edip, ona diledikleri kitabı mı indiriyorlar)? Veya (kâinat ve Allah üzerinde) mutlak otorite sahibi olup, (Allah’a kimi dilerlerse onu rasûl mü tayin ettiriyorlar)?
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِۚ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍۜ (٣٨)
38. Yoksa bir merdivenleri var da, (onunla göklere çıkıp) orada konuşulanları dinliyor (ve orada duyduklarından dolayı mı Rasûlüllah ve Kur’ân karşısında böyle bir tavır takınma gereği duyuyorlar?) Öyleyse ve kim ise o gökleri dinleyen, kesin bir delil, bir belge ibraz etsin!
اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَۜ (٣٩)
39. Yoksa (akıl, düşünce ve muhakemeden o ölçüde mahrumsunuz da, O’na çocuklar atfediyor, beğenmediğiniz) kızları O’na bırakıp, erkekleri kendinize mi ayırıyorsunuz?
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۜ (٤٠)
40. Yoksa sen tebliğin karşısında onlardan bir ücret talep ediyorsun da, ağır bir borç yükü altında mı eziliyorlar?
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَۜ (٤١)
41. Yoksa gaybın bilgisine sahipler de, (geçmişi, geleceği, insanlara mutlak manâda neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu biliyor,) dolayısıyla (insanlar için izlemeleri gereken yol, uymaları gereken kaide ve kanunlar mı) tesbit ediyorlar?
اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًاۜ فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَۜ (٤٢)
42. Yoksa (sana karşı) bir tuzak kurmaya mı niyetleniyorlar? Oysa bizzat küfredenlerdir asıl kapana kısılan (ve kendilerini dünyada da, Âhiret’te de Allah’ın rahmetinden mahrum bırakanlar).
اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣)
43. Yoksa Allah’tan başka (onları yaratıp yaşatan ve dolayısıyla kendisine ibadet edip, yardımını umdukları) bir başka ilâhları mı var? Allah, onların Kendisi’ne her türlü şirk koşmalarından mutlak manâda uzak ve berîdir.
وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَٓاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ (٤٤)
44. (Onlar gerçeği kabul etmemede o kadar inatçıdırlar ki, ceza olarak üzerlerine) gökten bir parçanın düştüğünü görseler, “Bu, bir bulut yığını!” derler (ve onun ceza olarak üzerlerine düştüğünü itiraf edemezler).
فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَۙ (٤٥)
45. O bakımdan, yedikleri darbe ile cansız yere düşecekleri güne kavuşuncaya kadar bırak onları.
يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ (٤٦)
46. Ne kurdukları tuzaklar o gün onlara en küçük bir fayda sağlayacak, ne de herhangi bir yerden yardım alacaklardır.
وَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧)
47. (İman esaslarını inkâr veya Allah’a şirk koşmak ve Allah’ın dininin tebliğine mani olmaya çalışmakla) en büyük zulmü işleyenlere bu (büyük azaptan) başka bir azap daha vardır. Ama onların çoğu bunu bilmezler. (*)
~Açıklama~
(*) 45’inci âyette sözü edilen gün, Kureyş’in şirkte önde gelenlerini Bedir’de çarpan türde bir gün olabileceği gibi, şu veya bu mahiyette bir başka büyük felâketin başlarında patlayacağı gün veya Kıyamet Günü, buna göre, bu âyette sözü edilen diğer azap ise, onların dünyada başlarına gelecek daha küçük çapta felâketler veya kabir azabı olabilir.
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُۙ (٤٨)
48. Sen, Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret, –muhakkak ki sen, bizim himayemiz altındasın– ve namaza kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et;
وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ (٤٩)
49. Ve geceleyin de tesbih et O’nu, yıldızların batmaya durduğu demde de.
***
53. Necm Sûresi
- 53. Necm Sûresi Mekke’de inmiş olup, 62 âyettir.
- İsmini birinci âyetindeki necm (yıldız) kelimesinden alır.
- Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm bu sûreyi Kâbe’de hem mü’minlere, hem de müşriklere okumuştur.
- Sûre, Kur’ân karşısındaki tavırlarından dolayı müşrikleri uyarır. Onlara, bütün inançlarının sadece zanna dayandığını hatırlatır ve buna karşılık gerçek hidayet ehlinin ise, kâinatın yaratıcısı ve sahibi Bir Allah’a inanan ve ibadet edenler olduğunu bildirir.
- Ayrıca, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın tebliğ ettiği Din’in insanlık tarihinde yeni ve uydurulmuş bir din olmadığını vurgular; ona karşı duranları mutlaka gelecek olan Âhiret Günü ile tehdit eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ (١)
1. Batmaya yöneldiği zaman yıldıza andolsun ki,
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ (٢)
2. Arkadaşınız (Muhammed) ne yanıldı ve doğru yoldan saptı, ne de aldanıp yanlış bir yol tuttu.
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ (٣)
3. O, asla heva ve hevesinden konuşmaz;
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ (٤)
4. O’nun (Din adına) size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (*)
~Açıklama~
(*) Sûre’nin takdim notunda ifade edildiği gibi, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûreyi Kâbe’de hem mü’minlere hem de müşriklere okuyup tebliğ etmiştir. Müşrikler, Kur’ân’ı ve Allah Rasûlü’nün risaletini inkâr için mazeretler arıyor ve onları nasıl nitelemeleri gerektiği konusunda aralarında tartışıyorlardı. Dolayısıyla yukarıdaki âyetler, onların Kur’ân’ın İlâhî menşei ve Allah Rasûlü’nün risaleti konusunda oluşturmaya çalıştıkları bütün şüphe sis ve bulutlarını dağıtmaktadır.
Kur’ân’da pek çok âyette Cenab–ı Allah (c.c.), kâinattaki bazı nesnelere yemin eder. Bu sûre de böyle bir yeminle başlamaktadır. Burada batmaya yöneldiği anda yıldıza yemin edilmesinin pek çok manâları vardır. Kısaca, böyle bir yeminle öncelikle, gök cisimlerinin asla ilâh olamayacağı ve kendilerine ibadet edilemeyeceği anlatılmaktadır (Bkn: En’âm Sûresi/6: 76-78, not 17-18). Bilindiği gibi, Mekke müşrikleri gök cisimlerine de, bu arada özellikle Şira yıldızına da taparlardı (Bu sûrede âyet 49).
Yine bu yeminle, yıldızın batma zamanı gecenin bitip, güneşin doğma ve aydınlığın dünyayı sarmaya başlama zamanı olduğu için, İslâm güneşinin doğmak üzere olduğuna bir telmih yapılmaktadır. Bu yeminin, sûrede bazı yanlarıyla kendisine temas edilen Allah Rasûlü’nün miracıyla da bir münasebeti olmalıdır. Birinci âyette “batmaya yönelme” anlamı verilen “hevâ” fiilinde yükselme manâsı da vardır. Bu takdirde, “yıldız” anlamı verilen “necm”den kasıt Peygamber Efendimiz olur ve birinci âyet, “Birden yükseldiği zaman o Yıldız’a (Rasûl’e) andolsun ki,” manâsına gelir.
Necm kelimesinin bir manâsı da, “Kur’ân’ın vahyinden bir defada inen bölüm”dür. Dolayısıyla âyette, Kur’ân’ın bölüm bölüm indirilmesine de işaret vardır.
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوٰىۙ (٥)
5. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti;
ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ (٦)
6. Pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi. O, aslî şekli ve bütün haşmetiyle doğruldu. (*)
~Açıklama~
(*) Âyette tasvir edilen zât Hz. Cebrail (a.s.) olabileceği gibi –ki mealde bu tercih edilmiştir– aynı derecede Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm da olabilir. Bu ikinci durumda manâ şöyle olur: “(Rasûl,) Kur’ân’ı almakla tam mükemmeliyete ve en büyük makama ulaştı.”
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ (٧)
7. O esnada, ufkun en yüksek noktasında idi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Cebrail (a.s.), Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a çeşitli şekillerde gelmiş, Allah Rasûlü O’nu iki defa aslî şekliyle görmüştür. Bunlardan biri, ilk vahyi aldıktan sonra Nur Dağı’ndan indiğinde gerçekleşmiş, diğeri ise, gelecek 13’üncü âyette temas edileceği üzere, Miraç’tan dönerken vukû bulmuştur. Bu âyet, bunlardan birincisine işaret etmektedir. Âyette kastedilen Allah Rasûlü ise, bu defa manâ, O’nun yaratıklar içindeki eşsiz büyüklüğü şeklinde olur.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ (٨)
8. Sonra aşağı doğru meyletti ve yaklaştı.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ (٩)
9. Öyle ki, arada (yan yana konmuş) iki yay aralığı kadar bir mesafe kaldı, hattâ daha da az.
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهِ مَٓا اَوْحٰىۜ (١٠)
10. Ve böylece (Allah’ın) kuluna vahyetmek dilediği her şeyi vahyetti. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet de, öncekiler gibi, hem Hz. Cebrail’in Allah Rasûlü’ne aslî sûretiyle görünüp vahiy getirmesine, hem de Allah Rasûlü’nün Miraç’ta Hz. Allah (c.c.) ile bütün nicelik ve nitelik boyutlarının ötesinde mülâki olmasına işarette bulunmaktadır denebilir. Birinci durumda âyetlerin manâsı, Hz. Cebrail’in gökteki kendi makamından sarkıp, yerde Allah Rasûlü’ne iyice yaklaştığı ve bu şekilde Cenab–ı Allah’ın kulu Rasûlü’ne gönderdiği vahyi ilettiği şeklinde; ikinci durumda ise, Cenab–ı Allah’ın kulu Allah Rasûlü’nü Miraç’ta Kendisi’ne iyice yaklaştırdığı ve Allah Rasûlü’nün bir yaratılmışın yükselebileceği en yüksek makama yükseldiği, aradaki mesafenin yan yana konmuş iki yay arası kadar kaldığı şeklinde olur. İkinci durumdaki bu kâbe kavseyni ev ednâ teşbihi ve ifade ettiği manâ üzerinde bilhassa ehl–i Tasavvuf çok durmuştur. Gerçekten bu teşbih, bir yandan Allah Rasûlü’nün şahsında insanın ulaşabileceği son makama, diğer yandan, zaruri varlık âlemi (vücub) ile mümkün varlık âlemi, bir diger ifadeyle, Ulûhiyet ile kulluk arasındaki aşılmaz sınıra işaret etmektedir.
Miraç’ta ulaşılan bu makamda Allah Rasûlü (s.a.s.) beş vakit namazı bir emir ve Mirac’ın en büyük meyvesi, hediyesi olarak alıp ümmetine getirmiştir. Bu sebeple beş vakit namazda Miraç manâsı vardır ve her mü’min, derecesine, namazı kılmadaki dikkat ve şuuruna göre kalbinde bir miraç gerçekleştirebilir. Burada yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki, Bediüzzaman hz.lerine ait Âyetü’l-Kübrâ Risalesi, namazın mü’minler için enfüsî miraç manâsı taşımasına karşılık, bir âfâkî miraç yolculuğudur. Namazda kalben ulaşılan seviyeye, Âyetü’l-Kübra Risalesi ile ilmen ulaşılabilir.
Namazdaki enfüsî miracın âfâkî mukabili olduğu içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Mirac’da Cenab-ı Allah’a ait en büyük âyet veya bazı âyetleri görmüş olması hasebiyle (bk. âyet 18), Hz. Bediüzzaman (r.a.), bu risaleye Âyetü’l-Kübrâ adını vermiş olsa gerektir.
مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى (١١)
11. O’nun (gözleriyle gördüğünü) kalb yalanlamadı. (*)
~Açıklama~
(*) Âyette ‘kalb’ olarak tercüme edilen kelimenin aslı fuâddır. Fuâd aslında, (manevî) kalbin merkezidir. Kalbin görme ve işitme duyuları olduğu gibi, onun bu duyularıyla aldığı ‘duyum’ları manâlandırıp idrak haline getiren fuâd, yani kalbin iç idrak merkezidir. Ona “lâtife-i Rabbaniyye” de denmektedir. (İzahat için bkn. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, c.3, “Vicdan” yazısı)
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى (١٢)
12. Şimdi siz kalkmış, O’nun gördükleri konusunda kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz?
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ (١٣)
13. O’nu bir başka (ikinci) inişinde daha gördü,
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى (١٤)
14. Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. (*)
~Açıklama~
(*) Bu ağaç, Vücûb (zaruri varlık âlemi) ile mümkün (yaratılmış) varlık âlemi arasındaki sınırı simgeler.
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ (١٥)
15. Onun yanında da Cennetü’l-Me’vâ (Barınma Cenneti) vardır.
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ (١٦)
16. O anda Sidre’yi bürüyen (İlâhî feyz), onu sardıkça sarıyordu.
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى (١٧)
17. Rasûl’ün gözü başka yana kaymadı (ki, gördüğünü yanlış görmüş olsun), görebileceğinin ötesine yönelmedi (ki, bir illüzyon görmüş olsun).
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى (١٨)
18. Kesinlikle Rabbisinin en büyük bazı âyetlerini gördü. (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü’nün gördüğü en büyük âyetlerin neler olduğu kesin değildir. Cenab–ı Allah (c.c.), Rasûlü’nü Miraç’ta en büyük âyetlerinden bazılarını görsün diye varlık âleminin en yüksek, en engin boyutlarında seyahat ettirdi (İsrâ Sûresi/17: 1).
Âyetten anlaşıldığı kadarıyla, Cenab–ı Allah’ın normal beşer idrakinin ötesindeki tecellilerinden oluşan bu âyetler, deliller, ancak gözle görülerek idrak edilebilirdi ve yaratılmışların en büyüğü olarak onları ancak Allah Rasûlü görebilirdi ve gördü. Onları dil ile ifade etmek, tasvir etmek mümkün olmasa gerektir.
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ (١٩)
19. Şimdi düşün, (böylesi büyük gerçekler karşısında) şu Lât ve Uzza ne ifade eder?
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى (٢٠)
20. Ve şu diğeri, üçüncüsü Menat?
اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى (٢١)
21. Hem, ne oluyor? Erkekler sizin, kızlar O’nun mu?
تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ضِيزٰى (٢٢)
22. O zaman bu, (değerlerinize göre) insafsız bir taksim olmaz mı? (*)
~Açıklama~
(*) Lât, Uzza ve Menat, Mekkeli müşriklerin taptıkları en önemli putlardan üçüydü. Hayli ilginçtir ki, bu putların üçü de dişi kabul ediliyordu ve isimleri de dişi isimleriydi. Onlar müşriklerin nazarında meleklerin veya birtakım melekî güçlerin sembolü olduğu ve müşrikler de melekleri –haşa– Allah’ın kızları kabul ettikleri için, onlara dişi isimleri vermişlerdi. Oysa kadınların, kız çocuklarının kendi nazarlarında hiçbir değeri yoktu ve değer vermedikleri dişi varlıkları Allah’a tahsis ediyor, değer verdikleri erkek çocukları kendilerine veriyorlardı. Nisâ Sûresi 117’nci âyet ve ilgili 25’inci notta açıklandığı üzere, onların putlarını dişilerin arasında seçmesi veya onları dişi kabul etmesi ise, kendi üzerlerinde bir “erkek” güç istemiyorlardı ve “ilâhları”na bile hükmetmek, onları arzuları istikametinde kullanmak istiyorlardı.
اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ (٢٣)
23. (O putlar), aslında sizin ve atalarınızın uydurduğu kuru isimlerden, bir isimlendirmeden ibarettir; Allah, onların ilâh olabileceklerine dair hiçbir şey indirmemiştir. O müşrikler, sadece zanna ve nefisleri neye çekerse ona tâbi olmaktadırlar. Oysa onlara Rabbilerinden hidayetin, doğrunun ta kendisi gelmiş bulunuyor.
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ (٢٤)
24. Yoksa insan, her heves ve kuruntusunu bir gerçek ve kendisine garanti edilmiş mi sanıyor? (*)
~Açıklama~
(*) Meselâ, insan dilediğini ilâhlaştıracak ve Allah da bunu kabul edecek, yine meselâ melekleri Allah’ın kızları, Allah ile aralarında şefaatçi, yani Allah katında işleri görülsün, dilekleri yerine gelsin diye aracı sayacaklar, Allah da buna razı olacak, öyle mi?
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟ (٢٥)
25. Hayır, Âhiret de, ondan önceki (dünya) hayatı da, Allah’ın (kudret ve iradesi altındadır; her iki hayatta da mutlak hüküm ve hakimiyet O’na aittir). (*)
~Açıklama~
(*) Kâinatı da, insanı da yaratan Allah’tır. Kimsenin dünyaya gelip gelmeyeceği, gelecekse ne zaman, nerede, hangi renkte ve hangi ırk içinde, hangi ailede dünyaya geleceği, cinsiyetinin ne, şeklinin nasıl olacağı, dünyadan ne zaman ve nasıl ayrılacağı gibi hayatının en aslî unsurları üzerinde en küçük bir rolü yoktur. Bütün bunlar ve insanı çevreleyen daha başka bütün mecburî şartlar Cenab–ı Allah’ın İradesi dahilinde olduğu gibi, hayatında kendi iradesine bırakılan hususlarda da yine insan neyi yaparsa ne ile karşılaşacağını, dünyada yaptığı işlerin dünyada ve Âhiret’te karşısına neler çıkaracağını tayin buyuran da Allah’tır. O halde insan, Allah’tan bir delil, bir dayanak olmadan hayatı, inancı, ibadetleri konusunda bir tercihte bulunamaz, bulunduğu takdirde bunun neticesine de katlanmak zorundadır.
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْضٰى (٢٦)
26. Göklerde ne kadar melek bulunursa bulunsun, (farz–ı muhal, bir kimse için kendiliklerinden şefaatte bulunmaya teşebbüs edecek bile olsalar,) Allah dilemedikçe ve rıza gösterip izin vermedikçe herhangi bir kimse hakkındaki şefaatleri en küçük bir fayda sağlamaz.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى (٢٧)
27. Âhiret’e inanmayanlardır ki, melekleri (Allah’ın kızları olarak kabul etmekte ve onlara) dişi isimleri takmaktadırlar.
وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۚ (٢٨)
28. Oysa bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, ancak zanna tâbi olmaktadırlar. Halbuki zan, hakikat adına hiçbir şey ifade etmez.
فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ (٢٩)
29. O halde, Bizi anmaya ve Kitabımıza sırt dönen ve dünya hayatını yegâne gaye edinenleri sen de bir tarafa bırak.
ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى (٣٠)
30. Onların bilgileri ancak bu kadardır, (sadece dünya hayatıyla, hem de onun dış yüzüyle sınırlıdır). Ve hiç şüphesiz Rabbin, Kendi yolundan kimin sapıp gittiğini çok iyi bildiği gibi, kimin hidayeti tabiatı haline getirdiğini de çok iyi bilmektedir.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۙ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰىۚ (٣١)
31. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; ve (O, kim doğru yolun dışındadır, kim onu izlemektedir çok iyi bildiğinden,) kötülük yapanlara ancak yaptıklarının karşılığıyla mukabelede bulunur, Allah tarafından görüldüklerinin şuuru içinde iyilik yapanları ise iyiliğin en büyüğüyle mükâfatlandırır.
اَلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟ (٣٢)
32. O iyiler yapanlar ki, ufak kusur ve günahlara düşseler bile, büyük günahlardan (ve yine şüphesiz birer büyük günah olan) çirkin ve hayasız işlerden kaçınırlar. (*) Şüphesiz ki senin Rabbinin mağfireti pek geniştir. O sizi, topraktan inşa ederken de, siz annelerinizin karnında birer cenin halindeyken de çok iyi bilir. Öyleyse, nefislerinizi temize çıkarmayın, kendinizi hatasız görmeyin. Yine O, kimin gerçekten O’na gönülden saygı duyup, itaatsizlikten kaçındığını da çok iyi bilir.
~Açıklama~
(*) Büyük günahlar için bkn: Bakara Sûresi/2: 194, not 140; Nisâ Sûresi/4: 31, not 11. Çirkin ve hayasız işler için ise bkn: Nisâ Sûresi/25, not 9. Zina ve homoseksüellik gibi hayasızlıklar da şüphesiz büyük günahlara dahildir. Böyle iken ayrıca zikredilmeleri, günah olarak büyüklükleri ve onlardan mutlaka kaçınmamız gerektiği içindir. Yani onlara büyük günahlar olarak özellikle dikkat çekilmektedir.
- Bu âyet-i kerimeyi ve küçük günahları daha iyi anlamak için, şu âyet de nazara alınmalıdır:
Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya (günahla) kendi öz canlarına zulmettiklerinde peşinden hemen Allah’ı hatırlar, O’nu anar ve günahlarının affedilmesini dilerler –zaten, günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki! Ayrıca, işledikleri (günah ve hatalarda) bile bile ısrar da etmezler. (Âl-i İmran Sûresi/3: 135).
اَفَرَاَيْتَ الَّذِي تَوَلّٰىۙ (٣٣)
33. Bakmaz mısın şu (davetine) arkasını dönüp gidene!
وَاَعْطٰى قَلِيلًا وَاَكْدٰى (٣٤)
34. Muhtaca, (fakire) birazcık verip, bir daha hiç vermeyene!
اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى (٣٥)
35. Acaba gaybın bilgisine sahip de, (gelecekte olacakları mı) görüyor?
اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسٰىۙ (٣٦)
36. Yoksa haberi olmadı mı şu gerçeklerden yer alan Musa’nın sahifelerinde,
وَاِبْرٰهِيمَ الَّذِي وَفّٰىۙ (٣٧)
37. Ve görevini hakkıyla yerine getiren o çok vefalı İbrahim’in?
اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ (٣٨)
38. Kimse, bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz.
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ (٣٩)
39. Ve insan için ancak emeğinin karşılığı vardır;
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ (٤٠)
40. Onun emeği değerlendirmeye alınacak,
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ (٤١)
41. Ve karşılığı kendisine eksiksiz ödenecektir.
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰىۙ (٤٢)
42. Ve son durak Rabbinin huzurudur.
وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ (٤٣)
43. O’dur güldüren ve ağlatan;
وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَاۙ (٤٤)
44. Ve O’dur ölümü veren, hayatı da veren;
وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ (٤٥)
45. Yine O’dur çiftleri yaratan, erkeği ve dişiyi,
مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ (٤٦)
46. (Anne) rahmine atılan bir(kaç) damla sıvıdan.
وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰىۙ (٤٧)
47. O’na aittir ikinci defa (yani öldükten sonra) yaratma da.
وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰىۙ (٤٨)
48. Ve yine muhakkak O’dur (dilediğini) zengin eden, (dilediğine ise ancak) yeterli geçimlik veren.
وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ (٤٩)
49. Ve O’dur (müşriklerin) taptığı Şira yıldızının Rabbi. (*)
~Açıklama~
(*) Şira yıldızı, gökteki en parlak yıldızdır. Cahiliye döneminde Araplar içinde pek çokları ona tapar ve yağmur gibi semavî hadiseleri ona atfederlerdi. Kur’ân bunu kesinlikle reddeder ve Şira yıldızını yaratan ve ona ışığını verenin de Allah olduğunu belirtmektedir.
وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًاۨ الْاُو۫لٰىۙ (٥٠)
50. O helâk etti önceki Âd’ı, (*)
~Açıklama~
(*) Önceki Âd, Hz. Hûd’un (a.s.) kavmi olan ve helâk edilen Âd kavmidir. Sonraki Âd ise, Cenab–ı Allah’ın (c.c.) kendisiyle Âd kavmini helâk ettiği felâketten kurtardığı mü’minlerin neslinden gelenlerdir.
وَثَمُودَا۬ فَمَٓا اَبْقٰىۙ (٥١)
51. Ve geriye hiçbir (zalim kâfir) bırakmadan Semûd’u.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰىۜ (٥٢)
52. Onlardan önce de kavm-i Nuh’u. Onlar, hepsinden daha zalim ve daha azgın idi.
وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰىۙ (٥٣)
53. Şehirlerinin altı üstüne getirilen (Lût kavmini de helâk etti).
فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰىۚ (٥٤)
54. Nasıl da kapladı onları kaplayan (musibet)!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى (٥٥)
55. Artık (ey insan,) Rabbinin hangi nimeti hakkında tartışmaya girebilirsin? (*)
~Açıklama~
(*) Adalet, mutlak manâda iyidir ve insan hayatı için elzemdir. Bu bakımdan, zulümde ısrar eden pek çok halkın helâk edilmesi onların hakkı idi ve dolayısıyla zalimleri helâk etmek, Cenab–ı Allah’ın insanlara bir lütfudur, nimetidir.
هٰذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى (٥٦)
56. Bu rasûl de, önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُۚ (٥٧)
57. Elbette yaklaşacak olan (Kıyamet), artık yaklaşmış bulunuyor.
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ (٥٨)
58. Onun (dehşet ve ızdırabını) Allah’tan başka giderecek kimse yoktur.
اَفَمِنْ هٰذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَۙ (٥٩)
59. Öyleyken, (sizi ebedî mutluluğa çağıran) bu Söz’e mi şaşıyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَۙ (٦٠)
60. (Zulüm ve isyanınızdan, günahlarınızdan dolayı ağlamanız gerekirken), hep gülüyor, hiç ağlamıyorsunuz.
وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ (٦١)
61. Ömrünüzü oyun ve eğlenceyle geçiriyorsunuz.
فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا ۩ (٦٢)
62. Ama artık gelin Allah’a secde edip teslim olun ve O’na ibadet edin.
***
54. Kamer Sûresi
- 54. Kamer Sûresi 55 âyetten oluşan ve Mekke’de Hicret’ten beş yıl önce inip, ismini birinci âyetindeki kamer (ay) kelimesinden alan bu sûre, inkârcıları uyarır.
- Hem bu uyarı için, hem de mü’minlere teselli olmak üzere Hz. Nuh ve Lût kavimleriyle, Âd ve Semûd kavimlerinin, bir de Firavun ve ordusunun uğradıkları helâkten kısaca söz eder.
- Allah Rasûlü’nün bir parmak işaretiyle ayın yarılmasını anar ve bunu anmakla Cenab–ı Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak hakimiyetini ve kâinatı, ondaki olayları zahirî sebepleriyle birlikte yaratanın Allah olduğunu vurgular.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١)
1. Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye yarıldı. (*)
~Açıklama~
(*) Hicret’ten beş yıl önce Mina’da Allah Rasûlü’nün bir parmak işaretiyle ayın ikiye yarılması hadisesi, hem Allah Rasûlü’nün risaletini ispat eden büyük bir mucize, hem de O’nun üzerinde durduğu en önemli iman esaslarından olan Kıyamet ve Haşr’e apaçık bir delildir.
Ay, hadise mahallinde hazır olanların gözleri önünde ikiye ayrılmış ve bir parçası dağın bir yanında yukarıda, diğer parçası öbür yanında görülmüştür. Ardından tekrar birleşmiştir. Ama bu mucizeyi apaçık gören kâfirler onu büyü olarak niteleyip, inkârlarına devam etmişlerdir.
Âyet, Kıyamet’in yaklaştığını ve ayın yarıldığını haber vermektedir. Çünkü Allah Rasûlü âhir zaman peygamberidir, yani O’nunla Kıyamet’in kopması arasındaki zaman dünyanın ömrünün son dönemi olup, âhir zaman (zamanın sonu) olarak adlandırılır. Bazıları, ayın yarılma mucizesinin gerçekleştiğine itiraz etmekte ve bunun tarihlerde anılmadığını itirazlarına güya delil olarak zikretmektedirler.
- Hadisenin Hindistan gibi ülkelerin bazı bölgelerinde de görüldüğüne dair ciddî bulgular var ise de, bu itiraza cevap olarak şu hususlar söz konusu edilebilir:
Ayın yarılması hadisesine itirazlar, onun bir “tabiat hadisesi” gibi değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa o, tabiî bir hadise olmayıp, bir mucizedir. Mucizeyi Allah (c.c.), bir peygamberin peygamberliğini halkı nazarında ispat için yaratır ve dolayısıyla o mucize, kim için gösterilmişse onu onlar görür. Allah, ayın yarılması mucizesini Peygamberimiz’in elinde öncelikle Mekke müşrikleri için yaratmıştır ve dolayısıyla onu görmesi gereken de onlardır. Kaldı ki o, diğer yarımkürede gündüz vakti, gece olan başka bölgelerde ise insanlar uykuda iken vuku bulmuştur. Bunun yanısıra bulut, sis, böyle bir hadisenin olacağını kimsenin düşünmemiş olması ve enlem–boylam farklılıkları dünyanın başka yerlerindeki insanların onu görmesine mani diğer faktörler olmuş olabilir.
Peygamber Efendimiz’e karşı çıkan Mekkeli müşriklerin emsalsiz inatçılığı tarihen de sabittir. Buna karşılık, Kur’ân ayın yarıldığını ilan ettiği zaman, buna içlerinden tek bir kişi bile itiraz etmemiş, “Böyle bir şey olmadı.” diyememiştir. Eğer bu mucizenin vukuunu görmemiş olsalardı, elbette itiraz edecek ve bunu Peygamberimiz ve Kur’ân aleyhinde kullanacaklardı. Oysa, ne tarih, ne de siyer kitaplarında böyle bir itirazdan tek kelime ile olsun söz edilmemektedir. Ayın yarıldığını gören müşrikler, ancak “Bu, diğerleri gibi bir büyü.” demişler, ancak ticaret için gittikleri yerlerden dönmekte olan ticaret kervanları da onu görmüşse inanacaklarını söylemişlerdir. Mekkeli oldukları için Cenab–ı Allah’ın ayın yarılma mucizesini görmelerine müsaade ettiği bu ticaret kervanları dönüp de mucizenin vukuunu tasdik edince, bu defa da “Ebû Talib’in yetiminin büyüsü gökleri bile etkiledi.” demişlerdir.
İçlerinde Sa’d al-Taftazanî’nin de bulunduğu meşhur ve tahkik ehli büyük âlimlerin çoğu, ayın yarılmasını hadis kriterlerine göre mütevatir kabul etmişlerdir. Yani bu hadise, nesilden nesile yalan söylemesi mümkün olmayan, doğrulukları üzerinde ittifak edilmiş çok sayıda râvi tarafından aktarılmıştır. Ayın yarılması mucizesi, hepsi de güvenilir olan Sahabe tarafından anlatılmış, tahkik ehli Kur’ân müfessirleri onu kabul etmiş, en güvenilir hadisçiler sıhhatine hükmedip, onu kitaplarına almış, ehl-i ilham ve velâyet ile en büyük kelâm âlimleri onun vukuu üzerinde birleşmiş, ümmet-i Muhammed onun vukuuna inanmıştır.
Bazı modern müfessirler, âyette sözü edilen ayın yarılmasının Kıyamet öncesi vuku bulacağını iddia etmektedirler. Oysa hemen arkadan gelecek olan ikinci âyet, bu iddiayı reddetmek için yeterlidir. Çünkü Kıyamet öncesi meydana gelecek ve Kıyamet’ten haber verecek olan hadiseler kesindir ve artık Kıyamet vaktinin geldiğini gösterir. O anda kimse, Kıyamet hadiselerine “büyü” demez. Hasan el-Basrî ve Atâ b. Rebah, Kıyamet öncesinde ayın yarılacağını söylemekle beraber, onun Peygamber Efendimizin bir mucizesi olarak yarıldığını da kabul etmektedirler.
Nisâ Sûresi 59’uncu âyet gibi bazı âyetlerde önceki kavimler kendilerine gösterilen mucizeye rağmen inkârda diretince Cenab–ı Allah’ın onları helâk ettiği, dolayısıyla Allah Rasûlü’nün mucize göstermesine izin vermediği ifade edilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta, önceki kavimlerin peygamberlerinden belli bir mucizeyi göstermelerini istediği, ayın yarılması mucizesinin ise Peygamberimiz’den, “Bize ayı ikiye böl!” diye istenen bir mucize olmayıp, onu peygamberliğini ispat için Peygamberimiz’in göstermiş olduğudur. Cenab–ı Allah, Peygamberimiz’in yanında altından dağların akması, Mekke’de nehirler akıtması gibi müşriklerin Peygamberimiz’den istedikleri mucizelere müsaade etmemiştir.
وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢)
2. Ama o müşrikler ne zaman bir mucize görseler onu kabule yanaşmaz ve, “Bu, (O’nun yapageldiği diğer) büyüler gibi bir büyü!” derler.
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣)
3. Onlar, (Rasûlü de, gösterdiği mucizeleri de) yalanlamakta ve heva–heveslerine uymaktadırlar. Ama (bilmeliler ki,) her mesele için belli bir zaman, kararlaştırılmış bir son vardır (ve onlar, elbette gerçeği görecek ve bileceklerdir).
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌۙ (٤)
4. Onlara (gerek Âhiret’le, gerekse önceki kavimlerle ilgili olsun,) kendilerini yollarından vazgeçirecek nice dersler ve ibretler ihtiva eden gerçekler bildirilmiştir.
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُۙ (٥)
5. (Bütün bunlar,) tam ve mükemmel bir hikmettir. Ama ne var ki, onlara ikaz fayda etmiyor.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍۙ (٦)
6. Dolayısıyla üzerlerine varmaktan vazgeç; (bırak onları) Münâdî’nin herkesi görülmemiş dehşetteki bir gerçeğe çağıracağı güne! (*)
~Açıklama~
(*) Münâdi, çağrı ve herkesin kendisine çağrılacağı gerçek, ölülerin dirilip Mahşer Yeri’nde toplanmaları için Sûra üfürülmesidir.
خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌۙ (٧)
7. (O gün,) gözleri korku içinde ve önde, çekirgelerin birden etrafı kaplaması gibi dehşet içinde mezarlarından çıkacaklar;
مُهْطِعِينَ اِلَى الدَّاعِۜ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ (٨)
8. Koşacaklar itaat içinde Münâdî’ye. “Bugün çok zorlu bir gün!” diyecek kâfirler.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩)
9. Onlardan önce Nuh kavmi de yalanlamıştı. Kendilerine (uyarıcı olarak) gönderilen kulumuzu yalanladılar ve “Bu, delinin teki!” dediler. Kulumuz saygısızca incitildi, tebliği engellendi.
فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠)
10. Nihayet O da Rabbisine, “Ben yenildim, ne olur bana yardım et!” diye yalvardı.
فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ (١١)
11. Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da, sular boşalmaya durdu.
وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَۚ (١٢)
12. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyrulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.
وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ (١٣)
13. Kulumuzu taşıdık levhalar ve çivilerle yapılmış olan (Gemi’de);
تَجْرِي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ (١٤)
14. Ki o (Gemi), kadri bilinmemiş, inkâr ve hakarete uğramış o değerli insana mükâfat olarak inayetimiz altında akıp gidiyordu.
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٥)
15. (Nihayet dağa oturdu ve onu) gerçeğe bir alâmet, bir ibret olsun diye yerinde bırakıp koruduk. (*) Böyle iken, ibret alacak yok mudur?
~Açıklama~
(*) Âyetin işaretine göre, Hz. Nuh’un gemisi, en azından bu sûrenin indiği dönemde halâ yerinde idi. İmam Buharî, İbn Cerir et-Taberî, İbn Ebî Hatem ve Abdürrazzak, Katâde’den Hz. Ömer döneminde Irak’ı fetheden Müslümanların Gemi’yi Cudi Dağı üzerinde gördüklerini rivayet etmektedirler (Cudi Dağı için bkn: Hûd Sûresi/11, not 14.) Âyetten insanların kendisini bulup da ibret almaları için Gemi’nin halâ var olmaya devam ettiğine bir işaret de çıkarılabilir.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (١٦)
16. İşte görün nasılmış Benim cezalandırmam ve nasıl gerçekleşirmiş tehditlerim!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧)
17. Gerçek şu ki, Kur’ân’ı (insanın dilinde indirmekle) Allah’ı anma, onu indirmekteki gayesini anlama ve ondan gereken dersi alma adına kolaylaştırdık. Yok mudur düşünüp ders alacak? (*)
~Açıklama~
(*) Cenab–ı Allah (c.c.) Kur’ân’ı anlayabilsin diye insanın dilinde indirmiştir. Kur’ân’ın ulaşılmaz manâ derinlikleri varsa da o, öyle bir üslûba sahiptir ki, en âmî bir insandan en seviyeli ve bilgili insana kadar herkesi tatmin eder. Bununla birlikte istisnasız herkese lâzım olan, iman esaslarını ve faziletli bir hayatın düsturlarını öğrenmektir. İşte herkes, bunları, ebedî saadetin nasıl kazanılacağını Kur’ân-ı Kerim’den öğrenebilir ve ondan kendisi için gerekli dersleri alabilir. Bir gerçek de vardır ki, âyet, herkesin Kur’ân’ı aslından veya tercümesinden okuyarak Kur’ân’ı bütünüyle ve gerektiği gibi anlayabileceği manâsında değildir.
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (١٨)
18. Âd (halkı da, kendilerine gönderilen Rasûl’ü) yalanladı; fakat görün nasılmış Benim cezalandırmam ve nasıl gerçekleşirmiş tehditlerim!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّۙ (١٩)
19. Üzerlerine süregiden felâket günlerinde her şeyi söküp atan müthiş bir kasırga gönderdik.
تَنْزِعُ النَّاسَۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠)
20. Öyle ki, insanları kökünden sökülmüş, içi boş hurma kütükleri gibi fırlatıp atıyordu.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (٢١)
21. Görün nasılmış Benim cezalandırmam ve nasıl gerçekleşirmiş tehditlerim!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟ (٢٢)
22. Gerçek şu ki, Kur’ân’ı (insanın dilinde indirmekle) Allah’ı anma, onu indirmekteki gayesini anlama ve ondan gereken dersi alma adına kolaylaştırdık. Yok mudur düşünüp ders alacak?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣)
23. Semûd (halkı da), kendilerine yapılan onca ikazı yalanladı.
فَقَالُٓوا اَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ (٢٤)
24. “Ne yani?” dediler, “içimizden biri, bizim gibi bir beşer, O’na mı tâbi olacağız? O’na tâbi olursak, o zaman görülmemiş bir hata ve bir çılgınlık yapmış oluruz; yolumuzu şaşırıp, ateşe düşmüş oluruz.
ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ (٢٥)
25. “Aramızdan bula bula O mu bulunmuş da, Kitap O’na indirilmiş. Oysa O, tam bir yalancı, üzerimizde hakimiyet kurmak isteyen bir küstah!”
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ (٢٦)
26. (Peygamberleri Salih’e dedik:) “Yalancı kimmiş, küstah kimmiş, yarın bilecek onlar!
اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْۘ (٢٧)
27. “(Senden ısrarla mucize istemelerine cevap olarak) kendilerine bir dişi deve göndereceğiz, onunla imtihan olacaklar. Neticeyi bekle ve (yaptıklarına, söylediklerine) sabret!
وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَٓاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْۚ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨)
28. “Onlara bildir ki, sudan (deve ile) nöbetleşe faydalanacaklar. Sırası gelen, suyun başında olacak.” (*)
~Açıklama~
(*) Dişi deve ve suyu Semûd kavmiyle nöbetleşe kullanması hakkında bkn: A’râf Sûresi/7: 73–77, not 15; Hûd Sûresi/11: 64–65; Şuarâ Sûresi/26: 155–157.
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ (٢٩)
29. Fakat (sudan nöbetleşe faydalanma hükmümüze uymadılar ve dişi deveyi öldürmek için plan yaptılar da,) arkadaşlarını (ülkedeki dokuz(lu) çete reisinden en azgınını) çağırdılar. O da, sudan faydalanma günü gitti ve dişi deveyi boğazladı.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٠)
30. Ama görün, nasılmış Benim cezalandırmam ve nasıl gerçekleşirmiş tehditlerim!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١)
31. Üzerlerine tek bir çığlık gönderdik, müthiş bir patlama (ve sarsıntı); neticede, çiğnenip ezilerek çürüyüp gitmiş kuru çalı-çırpıdan yapılma koyun ağılından geriye kalan kırıntılar gibi oluverdiler.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢)
32. Gerçek şu ki, Kur’ân’ı (insanın dilinde indirmekle) Allah’ı anma, onu indirmekteki gayesini anlama ve ondan gereken dersi alma adına kolaylaştırdık. Yok mudur düşünüp ders alacak?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣)
33. Lût’un halkı da kendilerine yapılan onca ikazı yalanladı.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍۙ (٣٤)
34. Biz de hepsinin üzerine taş savuran bir fırtına gönderdik –Lût’un ailesi hariç. Onları seher vakti kurtardık,
نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَاۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥)
35. Tarafımızdan bir nimet olarak. Kim şükrederse, onu işte böyle kurtarırız.
وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦)
36. Lût onları, günahkârları tutup yakalamamızın pek şiddetli olacağını söyleyerek uyarmıştı. Ama onlar, uyarılara kulak vermeyip, sürekli mücadeleye giriştiler.
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَٓا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٧)
37. Lût’un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular ve sürekli gel–gitlerle O’nu rahatsız ettiler. (*) Biz de gözlerini silme kör ettik. “Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimin sonucunu!”
~Açıklama~
(*) Hz. Lût’un misafirleri ve kavminin helâkı hakkında bkn: Hûd Sûresi/11: 69–83, Hıcr Sûresi/15: 51–77 ve ilgili notlar. Eski Ahid de, Lût’un aslında birer melek olan misafirlerine karşı niyetlerini bozan ve sürekli Lût’un evine gidip gelenlerin gözlerinin kör olduğunu kaydeder. (Tekvin, 19: 9–11)
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّۚ (٣٨)
38. Önüne geçilemez kalıcı bir azap kendilerini sabahleyin bastırıverdi.
فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٩)
39. “Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimin sonucunu!”
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟ (٤٠)
40. Gerçek şu ki, Kur’ân’ı (insanın dilinde indirmekle) Allah’ı anma, onu indirmekteki gayesini anlama ve ondan gereken dersi alma adına kolaylaştırdık. Yok mudur düşünüp ders alacak?
وَلَقَدْ جَٓاءَ اٰلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُۚ (٤١)
41. Firavun oligarşisine de uyarılarda bulunuldu.
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ (٤٢)
42. Ama kendilerine gösterilen bütün mucizelerimizi, bütün delillerimizi yalanladılar. Biz de, onları Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip ve) Muktedir (her işe gücü yeter bir) Zât’a yaraşır tarzda yakalayıverdik.
اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اُو۬لٰٓئِكُمْ اَمْ لَكُمْ بَرَٓاءَةٌ فِي الزُّبُرِۚ (٤٣)
43. Şimdi (ey Mekkeliler), sizin içinizdeki kâfirler sizden önceki o kâfirlerden daha mı varlıklı, daha mı güçlü, yoksa İlâhî kitaplarda sizin Allah’ın cezasından muaf olduğunuza dair bir senediniz mi var?
اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ (٤٤)
44. Yoksa o kâfirler, “Biz, dayanışma halinde yenilmez bir topluluğuz” mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ (٤٥)
45. Ama bilsinler ki, yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet indiği zaman Müslümanlar sayıca çok azdı ve güçleri de yoktu. Bazıları, maruz kaldıkları işkenceler sebebiyle Habeşistan’a göç etmek zorunda kalmıştı. Ama müşrikler, aradan 10 yıl geçmeden Bedir Savaşı’nda bozguna uğradılar. Önde gelenlerinden 70 tanesi öldürüldü ve diğerleri, pek çok da esir bırakarak kaçtılar.
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ (٤٦)
46. Onları asıl bekleyen ise, Kıyamet’tir; Kıyamet’in dehşeti çok daha müthiş, çok daha acıdır.
اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍۢ (٤٧)
47. Hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçlular, Cennet’in çok uzağında ve alevli ateşler içinde olacaklardır.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ (٤٨)
48. O gün Ateş’te yüzleri üstü süründürülürler: “Tadın Cehennem’in temasını! (Dokunuversin teninize!)”
اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ (٤٩)
49. Muhakkak ki Biz, her bir şeyi belli bir ölçü ile yarattık.
وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (٥٠)
50. Her şeyi sadece tek bir emirle, sanki göz açıp kapayıncaya kadarlık bir süratle yaparız Biz. (*)
~Açıklama~
(*) Açıklama için bkn: Bakara Sûresi/2: 117, not 101; Nahl Sûresi/16: 40, not 9; Yâ-Sîn Sûresi/36: 82–83, not 27.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٥١)
51. Gerçekten Biz, (zulüm ve inkârda) sizin gibi olan nice toplumları helâk ettik. Böyleyken, düşünüp ders alacak yok mudur?
وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ (٥٢)
52. Ve onların yaptıkları her şey defterlerde kayıtlıdır.
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ (٥٣)
53. Satır satır yazılıdır küçük büyük her şey.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ (٥٤)
54. Ama Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na itaatsizlikten kaçınan (müttakîler, bahçelerde ve ırmak kenarlarındadırlar.
فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (٥٥)
55. Gücü her şeye yeter, hükmü her şeye geçer Hükümdar’ın huzurunda onur ve sadakat meclisindedirler.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal