68-] •Mülk Sûresi •Kalem Sûresi •Hâkka Sûresi (Ali Ünal)

67. Mülk Sûresi

  • Mülk Sûresi Mekke’de inmiş olup, 30 âyettir.
  • İsmini birinci âyetindeki el-mülk (mülkiyet, hakimiyet) kelimesinden alır.
  • Üzerinde durduğu başlıca konular, kâinatın Allah’ın birliğine olan şahadeti, Allah’ın mesajlarına kulak vermeyen inkârcıların âkıbetleri, Cenab–ı Allah’ın insan üzerinde nimetleri ve insanın her iki dünyada da Allah’a bağımlı olduğudur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌۙ (١)

1. Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O Zât ki, mutlak mülk ve hakimiyet O’nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

اَلَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُۙ (٢)

2. O ki, hanginizin daha güzel işler yapacağınız hususunda sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı. (*) O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Ğafûr (günahları pek çok bağışlayan)dır.

~Açıklama~

(*) Ölüm, hayata son verme veya bir canlıdan hayatı sıyırıp alma demek değildir. Ölüm de hayat gibi yaratılmış olup, bir varlığı vardır. Allah canlı bir varlıkta ölümü yaratır ve o varlık ölür. Allah’ın yaratması her halükârda güzel olduğu için, ölüm de özü itibariyle güzeldir. İnsan, sonsuza yönelik fitrî bir duygu taşır; bu sebeple dünyada kendisini hem zaman, hem mekân, hem de şartlar itibariyle zindanda hisseder. Kim vicdanını dinlese, onun “ebediyet, ebediyet” dediğini duyacaktır. Eğer ona bütün bir kâinat mülk olarak verilse bile, madem ki sonludur, dolayısıyla o yine sonsuzluk isteyecektir. İnsandaki bu duygu, bu arzu bir gerçeğe işaret eder ki, o da, ebedî bir hayatın varlığıdır.

İşte ölüm, bu ebedî hayata açılan kapıdır. Dünyada iken iman edip, salih amellerde bulunanlara kabirde, kendileri için hazırlanan Cennet’ten pencereler açılır. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, ağır sekerat çekseler bile, salih insanların ruhlarının nihayette bir testiden suyun dökülmesi gibi kolay alındığını ifade buyururlar. Bunun da ötesinde, şehitler öldüklerini bilmeyip, daha iyi bir âleme ve daha iyi bir hayata alındıklarına inanırlar.

Ölüm, zahiren bir çözülme, çürüyüp toprağa karışma, hayatın sönmesi, lezzetlerin bitmesi gibi görünse de, aslında ağır hayat sorumluluklarından kurtulup, ücret almaya bir geçiş koridorudur. Bir yer değiştirme, ebedî hayata bir davetiyedir. Dar ve sıkıcı dünyadan olabildiğince geniş bir dünyaya geçmedir. Hayatın bilhassa yaşlılık sebebiyle gittikçe çekilmez hale gelen dert ve ızdıraplarından kurtulup, Ebedî Sevgili’nin rahmet dairesine alınmadır. Önceden göçüp gitmiş ahbaba, yakınlara, ecdada kavuşmadır.

Dünya, Cenab-ı Allah’ın sürekli bir hayat ve ölüm verme devr–i daimi içinde çalkalanmakta, an be an yenilenmekte, tazelenmektedir. Ölüm, bu dünya hayatından çok daha mükemmel bir hayata geçiştir. Nasıl toprağa düşen tohum zahiren çürür, fakat toprak altında geçirdiği kimyevî işlemler neticesinde bir ağaç olarak çıkarsa, nasıl hayatın birinci basamağı olan bitkilerin hayvanlar ve insanlar tarafından yenilebilenleri hayvanların ve insanların, aynı şekilde, etleri yenen hayvanlar insanların vücudunda ölmekle daha yüksek bir hayat mertebesine yükselirse, aynı şekilde ölüp cesediyle toprağa düşen insan da, Kıyamet hadiseleri neticesinde sonsuz ve çok daha yüksek bir hayat mertebesine çıkacaktır. Bu sebeple ölüm, denebilir ki dünya hayatından daha yüksek bir gerçektir. Tabiî bütün bu söylediklerimiz mü’minler içindir. İnkârcılar da, sonsuz ve daha üst bir hayat mertebesine yükseleceklerdir ama, onlar için bu ikinci ve sonsuz hayat sürekli azap ve ızdırap olacaktır.

اَلَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى فِي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ (٣)

3. Yine O, yedi kat göğü (*) birbiriyle tam bir uyum içinde yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir boşluk, bir düzensizlik görmezsin. Çevir gözünü bir bak, bir kusur, bir çatlaklık görür müsün?

~Açıklama~

(*) Yedi gök konusunda bkn: Bakara Sûresi/2: 29, not 28; Fussılet Sûresi/41, not 5–6.

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (٤)

4. Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak; gözün sana, (Allah’ın yaratmasının ihtişamı karşısında) hakir olarak (O’nun yaratmasında hiçbir kusur bulamamanın ezikliği ve bitkinliği içinde) geri dönecektir. (*)

~Açıklama~

(*) Kâinat, muhteşem bir saray, fevkalâde düzenli ve sistemli bir fabrika, çok iyi planlanmış bir şehir gibidir. Onda her şey birbiriyle ve her bir şey bütünle bir münasebet içindir. Yine hem her bir şey, hem de bütün kâinat aynı büyük gayelerin gerçekleşmesi için çalışır. Bu gayeler için çok uzun mesafelerden unsurlar birbirinin yardımına koşturulur.

Meselâ güneş ve ay, gece ve gündüz, yaz ve kış, hayvanlara yiyecek taşımak için bitkilerle mükemmel bir işbirliği yapar; tohum, toprak, su, hava, güneş bitkilerin yetişmesi, meyvelerin meydana gelmesi için yine kusursuz ve fevkalâde denge içinde işbirliğinde bulunur. Hem bitkiler, hem hayvanlar, insanın hizmetine koşturulur.

Söz gelimi, bal arısı Rab’bin rahmet hazinelerinden topladığı nektarları insan için bala çevirir ve o balı, bütün insanlar bir araya gelse üretemez. İpek böceği, yine rahmet hazinelerinden topladığı gıdayı ipek olarak üretir ve insanın hizmetine sunar. Kâinattaki bu muazzam işbirliği, yardımlaşma, dayanışma ve bunun bütün kâinatta kusursuz işlemesi, bütün kâinata hükmeden, tek tek her varlığı bütün hususiyetleriyle tanıyıp istihdam eden mutlak bir İlim, İrade ve Kudret’i gösterir.

Kâinatta her şey muazzam ve kusursuz bir denge üzerinde yürür. Meselâ yeryüzünde yaratma işi sonsuzca bir bolluk içindedir ama, bol şeylerde güzelliğe fazla rastlanmazken, her yaratılan kusursuz, yerli yerince ve çok güzeldir. Yine, sınırsız bollukla güzelliğin bir arada bulunduğu yaratmada, aynı zamanda sınırsız bir kolaylık ve süratle birlikte mükemmel bir düzen vardır. Aslında mükemmel bir düzenle kolaylığın ve süratin bir araya gelmesi mümkün değildir; fakat yaratan Allah olunca, bütün zıtlar tam bir âhenk halinde bir arada bulunabilmektedir. Yine, her şey sonsuz ucuzlukta meydana gelmekte, fakat fevkalâde bir değer ifade etmektedir. Sayısız denebilecek varlığa, türlerdeki muazzam çeşitliliğe rağmen, her tür ve her fert diğerinden farklıdır ve kendine has özelliklere sahiptir.

Kısaca, bizi semaları temaşa ve üzerlerinde tefekküre çağıran bu âyet, bize hilkatin çok geniş alanlı cereyanına rağmen her şeyin gayet mükemmel ve güzel bir sanat eseri olarak ortaya konduğunu, olabildiğine kolay ve külfetsiz yaratılmasına karşılık fevkalâde nizam ve intizam içinde var edildiğini; birdenbire diyebileceğimiz bir süratle halk edilmelerine mukabil olabildiğine ölçülü yaratıldıklarını ve bütün bunların yanında ferdiyet ve şahsiyetlerinin korunduğunu ifade eder. Ve bu gerçek, kâinattaki, yaratmadaki bolluğa rağmen mükemmel sanat ve güzellik, mutlak kolaylığa rağmen mükemmel düzen, inanılmaz sürate rağmen mükemmel bir denge, ölçü ve sağlamlık, dünyanın her tarafını kaplayan dağılıma ve çeşitliliğe rağmen ferdî ayrışma, yaratmadaki masrafsızlığa ve sonsuz ucuzluğa rağmen ölçülemez değer, sadece mutlak ilmi, iradesi, kudreti ve diğer isim ve sıfatlarıyla tek Bir Yaratıcı’yı göstermektedir.

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ (٥)

5. Gerçek şu ki, (yere) en yakın (görünen, dünya) semasını lambalarla donatıp süsledik ve onlardan bir kısmını şeytanlara atılan mermiler yaptık. Ve o şeytanlar için Alevli Ateş azabını hazırladık. (*)

~Açıklama~

(*) Talâk Sûresi 7’nci notta da ifade edildiği üzere, yer ile gökler, bir hükümetin iki bölgesi gibi birbiriyle alâkadardır. Aralarında önemli irtibat ve mühim muameleler vardır.

Yer için gerekli olan ışık, ısı, bereket ve rahmet, yağmur gibi şeyler gökten gelir, yani gönderilir. Vahye dayanan İlâhî din(ler)in ittifakla haber verdiği üzere, melekler ve ruhlar da gökten yere inerler. Bu gerçekler işaret etmektedir ki, yeryüzünün sakinleri için de göklere çıkmaya yol vardır.

Evet, nasıl herkes akıl, hayal ve bakışıyla her vakit semaya gidebilir, öyle de ağırlıklarını bırakan peygamberlerin ve velilerin ruhları ile, cesetlerinden kurtulan ölülerin ruhları, Allah’ın izni ile semaya giderler. Madem ağırlıklarından kurtulan ölülerin ruhları, Allah’ın izni ile semaya giderler; madem ağırlıklarından kurtulup, hafiflik ve şeffafiyet kazananlar semaya gidebilir, o halde, yerin ve atmosferin ruh gibi hafif bir kısım sakinleri de oraya gidebilir.

Semanın sessizliği ve sükûneti, intizam ve düzeni, genişlik ve nuraniyeti gösterir ki, sakinleri yerin sakinleri gibi değildir. Onun bütün ahalisi itaatkârdır. Kendilerine, Yaratıcı tarafından ne emrolunursa onu yaparlar. Orada münakaşa ve kavgayı gerektirecek bir sebep yoktur. Fakat, yeryüzünde zıtlar birbirine karışmıştır. İnsanlar ve cinler, âdeta nihayetsiz hayra müsait yaratılışta oldukları gibi, nihayetsiz şerre de sebep olabilirler. Kur’ân, –haşa– Allah karşısında insanların ve cinlerin kuvvetinden dolayı değil, fakat işleyebilecekleri ve işledikleri nihayetsiz şerlerden ve sebep oldukları tahripten dolayı, bir de Allah’ın saltanatının haşmetini göstermek için, bu iki varlık türünün sebep oldukları kötülüklerden dehşetli şikâyet eder ve onları son derece belâgatli bir üslup ve önemli, yüksek temsillerle şerden sakındırır.

Evet, madem gökle yer arasında yolculuk var, madem yer için gerekli pek çok şey gökten gönderiliyor ve göklerin sakinleri yere iniyor, yerin sakinleri içinde ağırlıklarını bırakanlar göğe çıkabiliyor, aynı şekilde, bu temiz ruhları taklitle şerli ruhlar ve maddeleri ruh gibi hafif şerli yaratıklar da göklere çıkmaya teşebbüs ederler. Fakat, şer mahiyette olduklarından, bütün ahalisi hayırlı ve dolayısıyla tam bir sulh ve âhengin hüküm sürdüğü göklerden geri püskürtülmeleri gerekir. Semada, oranın sakinleriyle, semaya çıkıp aynı zamanda kulak hırsızlığı yapmaya teşebbüs eden yerin şerli ve maddeleri şeffaf yaratıkları arasındaki mücadelenin yerden gözlemlenebilecek bir işareti olması gerekir. Çünkü Allah’ın Rablığının saltanatı, O’nun görülmeyen âlemlerdeki icraatına, önemli bir vazifesi Allah’ın icraatını gözlemek, O’na şahadet etmek ve O’nu anlatmak olan insan için bir işaret koymayı gerektirir.

O, nasıl ki sonsuz bahar mucizelerine yağmuru işaret koymuş ve harika sanatlarına zahirî sebepleri alâmet yapmış, öyle de, o geniş gökleri, etrafında nöbetçiler dizilmiş burçları süslü bir kale veya bir şehir hükmünde göstermek ve bütün yer ve gökler ahalisinin dikkatlerini çekerek, Rablığının haşmeti üzerinde tefekküre sevk etmek için, göklerde cereyan eden yüce mücadeleye de bir işaret koymuştur. İşte bu işaret, (halk arasında ‘kayan yıldızlar’ olarak anılan) meteorlardır ki, yüksek kalelerin en sağlam burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen bu meteorlar, göğün sakinleri tarafından göğe çıkmak isteyen yerin şerli ruhlarına fırlatılır ve onları yakıp kül eder. Atmosfer hadiseleri içinde göklerdeki bu ulvi mücadeleyi ilan için daha münasip bir başka hadise olmadığı gibi, meteorlar veya kayan yıldızlar için de astronomi, herhangi inandırıcı bir sebepten bahsetmemektedir. Sonra bu önemli vakıa, Hz. Âdem’den beri böyle bilinmekte ve böyle kabul edilmektedir.

Melekler ve balıklar gibi, yıldızların da pek çok çeşitleri vardır. Bir kısmı oldukça küçük, bir diğer kısmı ise gayet büyüktür. Hattâ, gökyüzünde her parlayan cisme yıldız denir. İşte bu yıldız çeşitlerinden bir tanesini Hazret-i Allah (c.c.), nazenin sema yüzünün mücevher–misal zineti, yaratılış ağacının gökler dalının ışıklı meyveleri ve sema denizinin tesbih eden balıkları hükmünde yaratır ve bunları melekler için âdeta birer mesire yeri ve seyahat vasıtası yaparken, bir diğer küçük çeşidini de, göğe çıkmak isteyen cinleri, şeytanları taşlamak, yok etmek için var etmiştir.

  • Bu yıldızları bu şekilde füze gibi kullanmanın üç manâsı olabilir:

Kâinatta (hayırla şer, hayırlılarla şerliler arasındaki) mücadelenin en geniş dairede dahi cereyan ettiğine bir işaret ve bir semboldür.

Göklerde daima uyanık nöbetçiler, itaatkâr sakinler vardır; Allah’ın, yeryüzünden gelecek şerlilerle bir arada bulunmaktan ve onların kendilerini dinlemelerinden hoşlanmayan askerleri vardır.

Yeryüzündeki şerlerin ve kirliliklerin temsilcileri olan casus şeytanları temiz ve temizlerin meskeni olan gökleri kirletmekten ve yerde onlarla haberleşen daha başka habis ruhlar, insandan şeytanlar, büyücüler ve falcılar adına casusluk yapmaktan alıkoymak için, o şeytanların göklerin kapılarından geri püskürtülmeleri gerekir. (Sözler, “15. Söz”den).

  • Perseid Meteor Yağmuru

Bediüzzaman’ın 70 yıl kadar önce yazdıklarını modern astronomi gözlemleri de doğrulamaktadır. Hemen her yıl izlenen Perseid meteor yağmuru, insanı ister istemez, meteorların belirli ve mühim sebepler için fırlatıldığı sonucuna götürmektedir. Çünkü her defasında, gerek yoğunluk, gerek yağış zamanı, gerekse daha başka açılardan çok büyük değişkenlik gösteren bu yağmurun yapısı izleyenleri şaşırtmakta ve hakkında neredeyse hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir.

Milletlerarası Meteor Teşkilatı’nın 1993 sağanağı hakkında verdiği bilgilere göre (Astronomy, Ekim 1993), 11/12 Ağustos gecesi meydana gelen sağanağın ilk sonuçları Japonya’da alınır. Saat 20.30’a kadar meteor yağış miktarı normal görülmektedir. Saatte 40 meteorun düşüğü tesbit edilmiştir. Avrupalı gözlemcilerden alınan ilk bilgiler ise, miktarın gece 20.00 ile 01.00 arasında saatte 100 meteor düşecek şekilde arttığı şeklindedir.

Fransa’daki gözlemciler, 00.30 sularında miktarda normalin iki misli bir artış görüldüğünü rapor ederler. Bu artış 01.00 ile 03.00 arasında tırmanmaya devam eder ve 03.00 ile 03.30 arasında azami seviyeye çıkar. Azami seviyenin 500 olduğu tahmin edilmektedir. Kanarya Adaları’ndan yapılan gözlemler, saat 04.00’ten sonra yağışın yavaşladığını göstermektedir.

Bu bilgilerin kaydedildiği Astronomy dergisinde Martin Beech’in yorumlarına göre, sonuçlar, yağışın hiçbir zaman önceden tahmin edildiği şekilde olmadığını göstermektedir. Muhtemel bir meteor fırtınası hakkında yapılacak ön tahminler tutmamaktadır. 11/12 Ağustos 1993 gecesi meydana gelen yağışta, normal seviyenin 5 katı üstünde bir düşüş gözlenmiştir. Bu perseid yağmuru, meteor düşüşleri hakkında önceden tahmin yürütmenin ne derece zor olduğunu göstermektedir.

Eski New York Bilimler Akademisi başkanlarından A. Cressy Morrison, insanın yerleşmiş düşüncelerden vazgeçip, kendine yabancı gelen gerçekleri kabulde direnmesini, onun tipik bir özelliği olarak zikreder (Morrison, 100). Ona göre, eski Yunanlılar dünyanın küre şeklinde olduğunu biliyorlardı, fakat (Batı’da) insanların bunu kabul etmeleri için 2000 senenin geçmesi gerekti. Yeni fikirler, daima muhalefet ve alayla karşılaşır, fakat gerçek, varlığını korur ve bir gün mutlaka kendini gösterir. Ne bilimsel çalışmalar ne de bilimdeki gelişmeler, Allah’ı kabul etmeme adına herhangi bir sebep ortaya koyabilmiş değildir. Tabiattaki gözlemlerimiz ve bu gözlemlerle ulaştığımız sonuçlar, Allah’ı daha yakından tanıma ve Din ile bilim, dünya ile Âhiret ve akılla ruh arasındaki sağlam köprüler kurabilme konusunda bizi daha çok cesaretlendirmektedir.

وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٦)

6. Rabbilerini inkâr eden (veya O’nunla ilgili hakikatleri reddeden)ler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir varış yeridir orası!

اِذَٓا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُۙ (٧)

7. Onlar oraya atıldıklarında, Cehennem’in (onları yutmak için) homurtularla nasıl içine doğru nefes alıp, uğulduya uğulduya kaynadığını işitirler.

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ (٨)

8. Öfkesinden âdeta çatlayacak gibidir. Her defasında içine yeni bir kafile atıldıkça, (*) onun başındaki görevli melekler onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar.

~Açıklama~

(*) Bkn: Enfal Sûresi/8: 37; Zümer Sûresi/39: 71.

قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ (٩)

9. “Evet,” diye cevap verirler, “bize bir uyarıcı gelmesine geldi, fakat biz onu yalanladık ve ‘Allah, (öyle iddia ettiğiniz gibi) bir şey indirmiş değildir; belli ki siz, çok büyük bir sapkınlık içindesiniz.’ dedik.”

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِ۪ٓي اَصْحَابِ السَّعِيرِ (١٠)

10. Sonra, şöyle hayıflanırlar: “Eğer uyarıcının ikazlarına kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi Alevli Ateş’in yoldaşları içinde bulunmazdık.”

فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْۚ فَسُحْقًا لِاَصْحَابِ السَّعِيرِ (١١)

11. Bu şekilde günahlarını itiraf ederler. Allah’ın rahmetinden uzak olsun Alevli Ateş’in yoldaşları!

اِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَبِيرٌ (١٢)

12. Buna karşılık, Kendisini görmeden (duyu ve idrak sınırlarının ötesinde bulunan) Rabbilerine karşı kalbleri saygı ve ürpertiyle dolu olanlar ise, onlar için (sürprizlerle dolu) bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِهِ۪ۜ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١٣)

13. Söylemek istediğinizi ister içinizde gizleyin, isterse açığa vurun hiç fark etmez; çünkü O, göğüslerde yatan en gizli düşünceleri bile tam olarak bilir.

اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ۟ (١٤)

14. Yaratan bilmez mi? (*) O, Lâtif (Kendisin-den hiçbir şeyin gizli kalmadığı, her şeye bütünüyle nüfuz eden)dir; Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.

~Açıklama~

(*) Âyetteki bu ifade, son derece önemli bir gerçeği nazara vermektedir. Bir şey üreten insan, önce onun nasıl ve nelerden üretileceğini ve hangi maksatla kullanılacağını bilerek üretir; sonra, ürettiği o şeyin nasıl kullanılacağı konusunda kılavuz hazırlar. Bunun gibi, her şeyi hakkıyla bilen Allah’tır ki, yaratır; bilmeyen yapamaz, yaratamaz. Yarattığına göre O, yarattıklarını herkesten çok daha iyi ve eksiksiz bilir. Nasıl insan ürettiği malzeme üzerinde ve onu kullanmada yetki sahibiyse, yarattıkları üzerinde mutlak mülkiyet ve hakimiyet de Allah’ındır, dolayısıyla O’nun bu hakimiyeti tanınmalıdır. Aksi zulüm olur, gasp olur, şirk olur. Ve insan, kendisini yaratan Allah’ın yine kendisi için gönderdiği kılavuza, yani Kur’ân’a göre davranmalı, ona göre bir hayat yaşamalıdır.

هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ۪ۜ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ (١٥)

15. O ki, yeri (evcil ve uysal bir hayvan gibi) size boyun eğdirmiştir. Öyleyse onun omuzları üzerinde rahatça dolaşın ve Allah’ın sizin için hazırladığı rızıktan istifade edin. (*) Ama unutmayın ki, nihayet arz olunma O’nadır.

~Açıklama~

(*) Bir at veya devenin omuzlarında seyahat etmek oldukça güç olmasına mukabil, yeryüzünün çok sayıda omuzları üzerinde, arasında rahatça seyahat edilebildiğine göre, demek ki yeryüzü, insan için attan da, deveden de daha uysal bir binektir. Âyet ayrıca, Cenab–ı Allah’ın insanlar için hazırlayıp depoladığı rızkın daha çok yeryüzünün omuzlarında, omuzlarının içinde ve arasında (dağlarda, dağlar arasındaki ovalarda) olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla âyet, insanlara dağlarda Allah’ın yaratmış bulunduğu rızıkları (bitki, maden, su kaynakları vb.) araştırıp keşfetme teşvikinde de bulunmaktadır.

ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ (١٦)

16. Yoksa, her şeyin üzerinden her nesneyi gören ve kontrol eden Zât’ın (*) sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Oysa bir de bakmışsınız, yer titriyor ve çalkalanıp duruyor.

~Açıklama~

(*) Âyetin orijinalinde “semâdaki Zât” ifadesi kullanılmaktadır. Bu konuda farklı yorumlar yapılmışsa da, böyle bir kullanım şu gerçeklere işaret için olsa gerektir:

Semâ, kelime manâsı itibariyle yükseklik ifade eder. Şu halde, Cenab–ı Allah, her şeyin üzerindedir ve nasıl insan yukarı çıktıkça görüş ufku genişler, bunun gibi, O her şeyi aynı anda görür ve kontrol eder.

İkinci olarak, nasıl Kur’ân–ı Kerim’de nimetlerin kaynağı olarak gök gösteriliyor ve bununla bir bakıma Cenab–ı Allah’ın rahmet hazinelerine ve bunların yüceliğine işarette bulunuluyor, ayrıca yeryüzünün bitirdiği nimetler için gerekli yağmur, ısı ve ışığın semadan geldiğine dikkat çekiliyorsa, aynı şekilde, yeryüzünü kuşatan birtakım felâketlerin –kasırga, şiddetli yağış vb.– kaynağı da yine göktür. Bunun yanısıra, insanın başına gelen bütün felâketlerin asıl kaynağı Cenab–ı Allah’ın takdiridir, onların sebebi de bu kaynağa saygısızlıktır. Dolayısıyla âyet, bu hususa da parmak basmaktadır.

Üçüncü olarak, Kur’ân-ı Kerim, İlâhî Kelâm’ın beşerin aklî seviyesine bir tenezzülüdür; dolayısıyla, beşerin idrak seviyesini ve hislerini gözetir. Müşrikler, yerdeki putlara tapar ve Cenab-ı Allah’ı semâda, yani yukarıda düşünürlerdi. Yaratan ve kâinatı idare eden olarak da Allah’ı kabûl ederlerdi.

İşte Cenab-ı Allah, onların inanması adına bir ilk merhale olarak dikkatlerini yerdeki putlardan Kendisi’ne yöneltmek için ve insanların hislerine ve düşüncelerine ihtiramen Kendisi hakkında “semâdaki” tabirini kullanmaktadır. Benzer ifade, Tevhid’e ilk davet adına hadis-i şeriflerde de geçer.

اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًاۜ فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ (١٧)

17. Veya, her şeyin üzerinden her nesneyi gören ve kontrol eden O Zât’ın üzerinize kasıp kavurucu bir kum fırtınası göndermeyeceğinden mi emin oldunuz? Elbette olamazsınız; öyleyse, ikazım ne imiş, ne manâya geliyormuş, yakında bileceksiniz.

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (١٨)

18. Şurası bir gerçek ki, onlardan önce gelip geçen (ve hepsi helâk edilmiş olan) topluluklar da (kendilerine gönderilen Mesajımız’ı ve onu getiren rasûllerimizi) yalanlamışlardı. Ama, onların inkârlarına mukabelem nasıl oldu (gör)!

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ (١٩)

19. Üzerlerinde sıra sıra dizilen ve kanatlarını açıp yumarak uçan kuşlara hiç bakmazlar mı? Onları havada Rahmân’dan başka tutan yoktur. Muhakkak ki O, her şeyi hakkıyla görmektedir.

اَمَّنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِۜ اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا فِي غُرُورٍۚ (٢٠)

20. Hani kimlermiş, ne işe yarıyorlarmış size yardıma hazır bir ordu gibi görüp, (kendilerine tapıp yalvardıklarınız)? Oysa Rahmân’dan başka (size yardım edebilecek, sizi başarıya ulaştıracak hiçbir güç, hiçbir merci yoktur). Kâfirler, doğrusu tam bir aldanmışlık içindedirler.

اَمَّنْ هٰذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُۚ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ (٢١)

21. Eğer Rahmân size verdiği rızkı kesecek olsa, size rızık temin edebilecek kim var? Gerçek şu ki onlar, hakikate karşı inatkâr bir isyan ve bir nefret içinde diretmektedirler.

اَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلٰى وَجْهِهِ۪ٓ اَهْدٰٓى اَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢٢)

22. Düşünün bir: (Gittiği yolun inişini yokuşunu ve önüne çıkacak engelleri görmeden) yüz üstü sürünerek yol almaya çalışan mı emniyet içinde ve sapmadan yol alabilir, yoksa doğrudan hedefe götüren dümdüz bir yol üzerinde hiç sapmadan, (ayak-üstü) yürüyen mi?

قُلْ هُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٢٣)

23. De ki: “O Allah’tır sizi mükemmel bir şekilde yapıp ortaya çıkaran ve sizin için işitme duyusu, gözler ve iç idrak lâtifeleri var eden. Ne de az şükrediyorsunuz!”

قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٢٤)

24. De ki: “Sizi yerde yaratıp, çoğaltan ve yayan da O’dur; en sonunda yine O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (*)

~Açıklama~

(*) Çevremizdeki varlığa ve kendi varlığımıza sathî bir bakış bile Allah’ın inkârın muhal olduğunu ortaya koymaya yeter. Mekke müşrikleri de Allah’ı inkâr edemiyorlardı ve onlar O’nu inkâr davası güden modern ateist ve materyalistlerden daha akıllıydılar. Ama insan, nefsine mağlûbiyetle hayatını tanzim etmek, dilediğince yaşamak için kendi üzerinde güç olsun istemez. Bu sebeple de, hayatına yön verme adına kendisi ve çevresi üzerindeki hakimiyette Allah’a nefsini, heveslerini, arzularını ortak koşmaya girişir. Sonra da, bu suçluluğunu paylaşmak için daha başka nesnelere de rububiyet ve ilahlık verir. İşte bundan dolayıdır ki Kur’ân, Allah’ın birliği, Tevhid üzerinde ısrarla durur.

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥)

25. “Eğer bu söylediğinde doğru isen”, diyorlar, “bu, O’nun huzurunda toplanma sözü ne zaman gerçekleşecek?”

قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٦)

26. De ki: “İlmin tamamı ancak Allah katındadır; (sorduğunuz konuyla ilgili kesin bilgi de yine O’na aittir). Ben ancak, apaçık bir uyarıcıyım.”

فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً سِ۪ٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ (٢٧)

27. Ama (o va’dedilen kıyametin) kopmak üzere olduğunu gördükleri zaman, küfre batmış olanların yüzleri simsiyah kesilir ve onlara “İşte”, denir, (alaycı alaycı) ‘gelse ya!’ dediğiniz şey!”

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِيَ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ (٢٨)

28. De ki: “Allah (bize nasıl muamele ederse etsin, diyelim ki) benim ve beraberimdeki herkesin canını aldı ya da rahmetiyle muamelede bulunup, bizi işimizde başarıya ulaştırdı, söyler misiniz bana, ya kâfirleri pek acı bir azaptan kim kurtarır?”

قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٩)

29. De ki: “O Rahmân’dır, Biz O’na iman ettik ve O’na güvenip dayandık. Bu sebeple, kimin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu yakında öğreneceksiniz.” (*)

~Açıklama~

(*) Son âyetler, Cenab–ı Allah’ın varlığı ve birliği hakkında inkârcıları susturucu deliller ihtiva etmektedir: “Biz Allah’a iman ettik ve O’na güvenip dayandık. Diyelim ki, farz–ı muhal biz yanıldık, bu durumda zararımız ne olur? Ama ya biz gerçeğe tâbi isek ve siz ise bu çok önemli, hayatî gerçeği inkâr ediyorsanız, bu durumda sizi bu inkârınızın neticesi olan acı ve ebedî azaptan kim kurtarabilir?”

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَٓاؤُ۬كُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَٓاءٍ مَعِينٍ (٣٠)

30. De ki: “Yine söyleyin bana: Bütün suyunuz birden çekilip, yer altında kaybolup gidiverirse, bu takdirde size kim kaynayıp duran yeni ve tatlı bir su sağlayabilir?”

***

68. Kalem Sûresi

  • Kalem Sûresi Mekke’de inmiş ilk sûrelerden olup, 52 âyettir ve ismini birinci âyetindeki kalem kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’ne karşı müşriklerin ileri sürdükleri iddiaları kesinlikle reddeder ve Peygamberlik müessesesinin varlığını ispatlar.
  • Allah Rasûlü’nün örnek yüksek ahlâkını O’nun peygamberliğinin en önemli delili olarak zikreder.
  • Nankörlük ve küfrün menfi neticeleri konusunda ikazda bulunur ve mü’minler için mutlu ve sonsuz Âhiret hayatını nazara verir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ (١)

1. Nûn; Kalem’e ve ehl-i kalemin onunla satır satır yazdığı yazılara yemin olsun ki: (*)

~Açıklama~

(*) Konuşma melekesi, Allah’ın insan üzerindeki en büyük nimetlerinden biridir. En büyük Söz olan Kur’ân, aynı zamanda Cenab–ı Allah’ın insana olan en büyük nimetidir (Rahmân Sûresi/55: 1–4). Bunun gibi, kalemle yazmayı bilmek de bir başka büyük nimettir (Alâk Sûresi/96: 4). Kur’ân’ın en küçük bir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmesindeki en önemli sebeplerden biri, onun Allah Rasûlü’nün bizzat yazdırmasıyla vahiy kâtipleri tarafından kayda geçirilmiş olmasıdır. Kalemle yazmak, haberleşmenin ve ilmi nakletmenin de en mühim sebeplerinden biridir.

İşte bu gibi hususiyetleri ve faydalarından dolayı Cenab–ı Allah, kaleme ve kalemle yazılan yazılara yemin etmektedir. Bu yeminde en büyük pay, elbette Kur’ân’a ve onun yazıya geçirilmesinedir. Kur’ân, en büyük nimettir ve bu nimete nail olan Allah Rasûlü (s.a.s.), bundan sonraki âyette ifade olunduğu gibi asla deli, yani cinlerle içli-dışlı biri değildir ve olamaz. Sûrenin başındaki mukattaat harflerinden olan nûn ile, diğer manâ ve remizlerinin yanı sıra, mürekkep şişesine ve yazının benzer malzemelerine işaret ediliyor olabilir. Ayrıca, Enbiyâ Sûresi 87’nci âyetinde Hz. Yunus’tan Zünnûn (Nûn Sahibi) olarak söz edildiği, bu sûrede de 48–50’inci âyetlerde yine Hz. Yunus’tan bahsedildiği için, nûn’un Hz. Yunus’a işarette bulunduğu da ifade edilmiştir.

Bediüzzaman, “Kâinat bir kitap olarak düşünülürse, Hz. Muhammed (s.a.s.), onun Kâtibi’nin Kalemi’nin mürekkebidir.” der. Dolayısıyla Nûn, 2–4’üncü âyetler de Peygamberimiz’le ilgili olduğu için, buradaki ilk manâsıyla Peygamberimiz’in ilk yaratılan varlık olan nuruna, yani yaratılışın mürekkebine, Kalem de, kendisiyle kâinatın yazıldığı Kalem’e işaret etmektedir denebilir.

مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۚ (٢)

2. Rabbinin sana olan nimeti sayesinde sen asla bir deli, cinlerle içli-dışlı biri değilsin.

وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۚ (٣)

3. Elbette hesapsız ve hiç kesilmeyecek bir mükâfat vardır senin için.

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤)

4. Çok yüce bir yaratılışa, donanıma ve ahlâka sahipsin sen (ve o donanım, o ahlâk temelinde hareket ediyorsun). (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü’nün en yüksek derecede sahip olduğu ahlâk, tarihen ve herkes nezdinde sabittir. Son asırların en garazkâr ve kasıtlı birkaç oryantalisti dışında, O’nun en amansız düşmanları bile O’nun bu eşsiz ahlâkına dil uzatmamış, uzatamamıştır. (O’nun bu ahlâkı hakkında bkn: Sonsuz Nur, c: 2.)

Hz. Ayşe (r.ah.) O’nun ahlâkı hakkında soranlara, “Siz Kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” cevabını vermiştir Bu manâda âyet, hem O’nun ahlâkının ne kadar büyük olduğunu, hem de O’nun bu ahlâk üzerinde yol aldığını, ahlâkının, yani bir bakıma Kur’ân’ın, O’nun davranışlarının temelini oluşturduğunu, O’nun canlı Kur’ân olduğunu ifade etmektedir.

فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَۙ (٥)

5. Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler,

بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦)

6. Gerçekten deliliğe maruz kimmiş, kim cinlerle içli-dışlı imiş.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (٧)

7. Senin Rabbin, evet O’dur en iyi bilen O’nun yolundan kimin sapıp gittiğini; yine en iyi O bilir kimlerin hidayeti tabiatları haline getirdiğini.

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ (٨)

8. Bu bakımdan, uyma o gerçeği yalanlayanlara.

وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ (٩)

9. İsterler ki, sen inancından taviz vererek onlara yaranasın, onlar da mukabilinde sana yaranmak için bir şeyler yapsınlar.

وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍۙ (١٠)

10. Uyma, (gerçeğe saygısızlık içinde) sürekli yemin edip duran her değersiz kişiye,

هَمَّازٍ مَشَّٓاءٍ بِنَمِيمٍۙ (١١)

11. Başkalarını aşağılayan, insanların şerefiyle oynayan, söz getirip götüren,

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثِيمٍۙ (١٢)

12. Hayrın sürekli önünü kesen, davranışlarında hiç ölçü tanımayan, günaha dadanmış,

عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَنِيمٍۙ (١٣)

13. Kaba, hoyrat ve zalim, bütün bunlara ek olarak fenalıkla damgalı;

اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَۜ (١٤)

14. Malları ve çocukları var diye.

اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ (١٥)

15. Kendisine Allah’ın âyetleri okunup tebliğ edildiğinde, “Bunlar,” der, “eskilerin masalları!”

سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (١٦)

16. Yakında burnunun üzerine (silinmez bir onursuzluk) damgası basacağız onun.

اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَۙ (١٧)

17. (Malları ve çocuklarıyla gururlanıp davetimizi reddettikleri için kuraklıkla) sınayıp belâya düçar kıldık onları, tıpkı sınadığımız gibi o bahçe sahiplerini: Sabah olur olmaz bahçenin ürününü hasat edeceklerine dair yemin ettiler.

وَلَا يَسْتَثْنُونَ (١٨)

18. Hiçbir istisnada bulunmadılar, (ne inşaallah diyerek Allah’ın meşietini hesaba kattılar, ne de muhtaçların payını düşündüler).

فَطَافَ عَلَيْهَا طَٓائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَٓائِمُونَ (١٩)

19. Ama onlar uyurken Rabb’inden gelen bir âfet bahçeyi kaplayıverdi.

فَاَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ (٢٠)

20. Kaplayıverdi de, bahçe siyah bir kül yığını haline geliverdi.

فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَۙ (٢١)

21. Sabahleyin, olup-bitenden habersiz birbirlerine seslendiler:

اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ (٢٢)

22. “Haydin,” dediler, “madem hasat edeceksiniz, derhal ekininizin başına!”

فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ (٢٣)

23. Hemen yola koyuldular, bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı:

اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ (٢٤)

24. “Aman ha,” diyorlardı, “bugün aranıza sakın bir yoksul sokulmasın!”

وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِرِينَ (٢٥)

25. (Yanlarına herhangi bir fakirin girmesine izin vermeme) kararlılığı içinde ve hasattan emin olarak yollarına devam ettiler.

فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُٓوا اِنَّا لَضَٓالُّونَۙ (٢٦)

26. Ama bahçeyi görünce, “Biz,” dediler, “mutlaka yanlış yere geldik!

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٢٧)

27. “Hayır hayır, felâkete düçar olduk, mahsulümüz elden gitti!”

قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ (٢٨)

28. İçlerinde insaflı olanı, “Ben size dememiş miydim?” dedi, “Allah’a tesbihte bulunmalı, (O’nun emirlerine itaat etmeli, kudretine, iradesine ortak olmaya kalkmamalı) değil misiniz?” (Zamanında böyle yapmadınız, hiç olmazsa şimdi yapın!)”

قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٩)

29. “Seni tesbih ederiz Rabbimiz,” dediler, “(Her işte hüküm Sana aittir; Sen, asla haksızlık yapmazsın.) Doğrusu biz, (kendimizi müstağnî görmekle) zulmettik, kendimize de haksızlık ettik.”

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ (٣٠)

30. Karşılıklı kendilerini ve birbirlerini kınamaya durdular.

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا طَاغِينَ (٣١)

31. “Yazıklar olsun bize!” dediler, “biz ne azgın kimselermişiz!

عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَٓا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ (٣٢)

32. “Ama umulur ki Rabbimiz, bize o bahçenin yerine daha hayırlısını verir. Artık Rabbimize yöneldik, rağbetimiz O’nadır.”

كَذٰلِكَ الْعَذَابُۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ (٣٣)

33. İşte, (dünyada nankör asileri bekleyen) cezaya bir örnek. Âhiret’teki ceza ise elbette daha müthiştir. Keşke bilselerdi!

اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٣٤)

34. Allah’a gönülden saygı besleyip, O’na karşı gelmekten sakınanlar için Rabbileri katında içlerinde nimetlerin kaynadığı cennetler vardır.

اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَۜ (٣٥)

35. Biz, gönülden Allah’a teslim olmuş olanlarla hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçluları bir tutar mıyız? (*)

~Açıklama~

(*) Müşrikler, Âhiret’i inkâr ediyor, ama “Kıyamet gelmeyecek, gelse bile biz orada şu Müslümanlanlardan daha farklı bir muameleye tâbi tutulmayacağız. Hattâ, nasıl burada onlardan malca, evlâtça, kuvvekçe üstünsek, orada da mükâfatımız daha fazla olur.” diyorlardı. Bundan sonra 48’inci âyete kadar gelecek âyetler, bu iddiaya cevap vermektedir.

مَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَۚ (٣٦)

36. Size ne oluyor da, böyle bir şey iddia edebiliyor, nasıl böyle bir hüküm verebiliyorsunuz?

اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَۙ (٣٧)

37. Yoksa elinizde (Allah’tan gelmiş) bir kitap var da, ondan mı okuyorsunuz?

اِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَۚ (٣٨)

38. Onda, “Siz neyi nasıl isterseniz, sizin için o öyle olur!” diye mi yazıyor?

اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَۚ (٣٩)

39. Yoksa, “Neye hükmederseniz o yerine getirilir” diye, Kıyamet’e kadar geçerli olmak üzere size yeminle verilmiş sözümüz mü var?

سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَعِيمٌۚۛ (٤٠)

40. Sor onlara, böyle bir sözümüzün olduğuna içlerinde kim kefil olabilir?

اَمْ لَهُمْ شُرَكَٓاءُۚۛ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٤١)

41. Veya, Allah’a ortak tanıdıkları birtakım güçler var (da, onlar kendilerine her arzuları, her hükümleri yerine gelir diye garanti mi vermişler)? Bu iddialarında tutarlı ve samimi iseler, haydi göstersinler o ortaklarını!

يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَۙ (٤٢)

42. Gün gelir, gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkar ve paçalar tutuşur. (İbadete tek lâyık Zât’ın, hükmün tek sahibinin Allah olduğunu göstermek üzere) secdeye davet edilirler, (fakat aynı daveti dünyada reddettikleri, namaz kılmaya, Allah’a teslim olmaya yanaşmadıkları için) buna muvaffak olamazlar.

خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ (٤٣)

43. Korku dolu gözleri yerde, kendilerini zillet kaplamıştır. Dünyada sağlıkları yerinde iken secdeye çağrılır, (ama bu çağrıyı reddederlerdi).

فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَدِيثِۜ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۙ (٤٤)

44. O halde, bu şerefli Söz’ü (Kur’ân) yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.

وَاُمْل۪يِ لَهُمْۜ اِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ (٤٥)

45. Onlara sadece mühlet veriyorum. Benim düzenim pek sağlamdır.

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۚ (٤٦)

46. Yoksa sen (tebliğin karşısında) onlardan ücret istiyorsun da, onlar borç altında mı eziliyorlar?

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤٧)

47. Yoksa her hususta takdir onlara bırakılmış, kader ve kazaya vâkıflar da, ondan mı (“Kıyamet gelmeyecek, gelse bile bize orada Müslümanlardan farklı muamele edilmeyecektir.”) diye hükmediyorlar?

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِۢ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌۜ (٤٨)

48. Ama sen (ey Rasûlüm), Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve balığın yoldaşı zat (*) gibi olma! Hani O, ızdırap yuta yuta Rabbisine yalvarmıştı. (**)

~Açıklama~

(*) Balığın yoldaşı olan zat, Hz. Yunus (a.s.)’dır. Konuyla ilgili olarak bkn: Yunus Sûresi/10: 98, not 19; Sâffât Sûresi/37: 139–148; Enbiyâ Sûresi/21: 87–88, not 18.

(**) Hz. Yunus (a.s.), balığın karnında Cenab–ı Allah’a şöyle münacatta bulunmuştu: “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” (Enbiyâ Sûresi/21: 87) Bu münacatla ilgili olarak ayrıca bkn: Enbiyâ Sûresi/21, not 18.

لَوْلَٓا اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ (٤٩)

49. Eğer (münacatının kabulünün tecellisi olarak) Rabbisinden bir lûtuf imdadına yetişmeseydi, çöl bir araziye bırakılır ve artık yüzüne bakılmazdı. (*)

~Açıklama~

(*) Sâffât Sûresi 143–145’inci âyetlerinde şöyle buyurulur: Eğer O her zaman Rabbini tesbih eden kullarından olmamış olsaydı, bütün ölülerin diriltilip mezarlarından kalkacakları güne kadar balığın karnında kalır, (balığın karnı O’na mezar olurdu). Ama Biz, O’nu ağaçsız, çıplak bir sahile attık; o anda bitkin bir haldeydi.

Bu âyette ise, eğer Rabbisinden bir lûtuf imdadına yetişmeseydi, çöl bir araziye bırakılır ve artık yüzüne bakılmazdı buyrulmaktadır.

Sâffât Sûresi’nin 143’üncü âyeti, bazılarının sandığı gibi, Hz. Yunus balığın karnında tesbih etmemiş olsaydı manâsına değildir; Hz. Yunus, Rabbisini her zaman tesbih eden bir kul olmamış olsaydı manâsınadır. Yani O’nun, Cenab–ı Allah’ı devamlı tesbih eden bir kul olması, O’nu Kıyamet’e kadar balığın karnında kalmaktan korumuştur. O’nun balığın karnında Rabbisini ayrıca tesbih etmesi ise, O’nu sahile bırakılıp da terkedilmekten kurtarmış ve Allah nezdinde, tekrar kavmine dönüp, kavminin İslâm’a girmesinde en önemli sebebi teşkil etmiştir.

فَاجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٥٠)

50. Ama Rabbisi O’nu seçti ve en iyi, has kullarından kıldı.

وَاِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌۢ (٥١)

51. O küfredenler, öğüt ve talimatlar Kitabı (Kur’ân)’ı işittikleri zaman, kin ve nefretlerinden dolayı bakışlarıyla seni neredeyse çarpıp kaydıracaklar! Ve, (senin hakkında,) “O, hiç şüphesiz cinlerle içli-dışlı bir deli!” diyorlar.

وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ (٥٢)

52. Oysa o Kitap, bütün şuurlu varlıklar için bir derstir, bir öğüt ve talimat kitabıdır.

***

69. Hâkka Sûresi

  • Hâkka Sûresi Kalem Sûresi gibi, Mekke’de ilk inen sûrelerden olup, 52 âyettir ve ismini birinci âyetindeki el-hâkka (gerçekleşmesi kesin olan gerçek) kelimesinden alır.
  • Sûre’ye isim olan bu kelimeden maksat Kıyamet ve Âhiret’tir.
  • Sûre, daha önceki zalim kavimlerin başlarına gelenleri zikrederek zalim müşrikleri uyarır ve dikkatleri Kıyamet Gününe çeker.
  • Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu vurgular ve Peygamber Efendimiz’in Allah’ın Rasûlü olduğunu kesin bir dille ifade eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْحَٓاقَّةُۙ (١)

1. Gerçekleşmesi kesin olan gerçek!

مَا الْحَٓاقَّةُۚ (٢)

2. Ama, gerçekleşmesi kesin ne müthiş gerçek!

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحَٓاقَّةُۜ (٣)

3. (Allah bildirmedikçe) nasıl bilebilirsin ki o gerçeğin ne olduğunu?

كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ (٤)

4. Semûd ve Âd kavimleri, kafalara çarpacak o âni ve müthiş patlamayı yalanladılar. (*)

~Açıklama~

(*) Meydana gelmesi, gerçekleşmesi kesin olan gerçek, Kıyamet ve Âhiret Günü’dür. Kafalara çarpacak müthiş hadise ise, Kıyamet Günü dünyanın yıkılmasıdır.

فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥)

5. Yalanladılar da, Semûd sonunda o korkunç felâketle helâk edildi.

وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ (٦)

6. Âd ise, onlar da çok şiddetli ve kükreyen bir kasırga ile imha edildi.

سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ (٧)

7. Allah o kasırgayı, kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gündüz üzerlerinden hiç eksik etmedi; (*) öyle ki, o halkı içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürdün.

~Açıklama~

(*) Âd ve Semûd kavimleri için bkn: A’râf Sûresi/7: 65–79, Hûd Sûresi/11: 50–68, Şuarâ Sûresi/26: 123–158.

Kur’ân-ı Kerim, Semûd kavmini helâk eden ceza için korkunç sarsıntı (A’râf Sûresi: 78), korkunç bir çığlık (Hûd Sûresi: 67), yıldırım gibi inen alçaltıcı bir azap (Fussılet Sûresi: 17) gibi farklı isimler kullanır. Bu isimler, cezanın bahsedildiği yerde işlenen konuya ve takip edilen üslûba uygun olarak cezayı farklı yönleriyle tasvir etmektedir. Ankebût Sûresi 40’ıncı âyette Kur’ân, pek çok halkın helâkine sebep olan İlâhî ceza türlerini özetler.

فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ (٨)

8. Şu anda görebilir misin o (günahkâr kâfirlerden) geriye kalmış tek bir kimse?

وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ (٩)

9. Firavun da, ondan önceki daha pek çok topluluklar da, (*) (Lût kavminin yaşadığı) altı üstüne getirilmiş şehirler de hep affedilmez günahlara girdiler.

~Açıklama~

(*) Firavun’dan önce yaşayıp da helâke uğrayan daha başka pek çok topluluklardan bazıları Nuh kavmi (bkn: A’râf Sûresi/7: 59–64, Hûd Sûresi/11: 25–48, Mü’minûn Sûresi/23: 23–29; Şuarâ Sûresi/26: 105–121; Nûh Sûresi/71: 1–28 ve ilgili notlar),

Hz. Şuayb’in kavimleri olan Meydenliler ve Eykeliler (A’râf Sûresi/7: 85–93; Hûd Sûresi/11: 84–95; Hıcr Sûresi/15: 78–79; Şuarâ Sûresi/26: 176–189 ve ilgili notlar), Ress ahalisi (Furkan Sûresi/25: 38, not 8) ve Kur’ân’ın anmadığı daha başka topluluklardır.

فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً (١٠)

10. Üstelik, (kendilerini uyarmak için gelen) Rabbilerinin elçisine de isyan ettiler; nihayet Allah da onları çok şiddetli bir ceza ile yakalayıverdi.

اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ (١١)

11. Şurası bir gerçek ki, (Nuh Tufanı’nda) sular her tarafı kaplayınca sizi(n inanmış atalarınızı) o azgın sular üzerinde akıp giden Gemi’de Biz taşıdık.

لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ (١٢)

12. Taşıdık ki, sonuçta onu sizin için (nesilden nesile aktarılan) bir ibret vesilesi kıldık ve dinlemeye açık kulaklar onu dinleyip zaptetsin istedik.

فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ (١٣)

13. Artık gün gelip de Sûr’a kuvvetle üflendiğinde, (*)

~Açıklama~

(*) Sûr ve ona üflenme hakkında bkn: Bakara Sûresi/2, not 30; En’âm Sûresi/6: 73, not 14; Zümer Sûresi/39, 68, not 22.

وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً (١٤)

14. Yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp, bir-birlerine tek bir çarpma ile paramparça edildiğinde,

فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ (١٥)

15. İşte, kaçınılmaz ve önlenemez hadise (*) o gün meydana gelir.

~Açıklama~

(*) Kaçınılmaz ve önlenemez hadise (Vâkıa), Kur’ân’da 56’ncı sûrenin ismidir. Aynı zamanda, Kıyamet Günü olacakları ima etmektedir.

وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ (١٦)

16. Gök yarılır da, pörsümüş, çökmüş bir haldedir o gün;

وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ (١٧)

17. Melekler de (göğün) çevresindedirler; (*) ve o gün, bütün yaratılmışların üstünde Rabbinin Arşı’nı sekiz (görevli) taşır. (**)

~Açıklama~

(*) Bu cümle, O Kıyamet Günü gök, sanki bulut bulut yarılacak ve her taraftan melekler görkemli bölükler halinde indirilip, insanların etrafını saracaklar (Furkan Sûresi/25: 25) âyetiyle birlikte mütalâa edilebilir.

(**) A’râf Sûresi’nde 11’inci notta ifade edildiği gibi, gerçek mahiyet ve niteliğini bilemediğimiz Arş, Cenab–ı Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak hakimiyetinin simgesidir.

Bu açıdan o, Bediüzzaman hazretlerinin değerlendirmesiyle, Cenab–ı Allah’ın Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin halitasıdır. Yine Bediüzzaman hazretlerinin havayı ilim arşı, suyu rahmet arşı, toprağı hayat arşı olarak nitelemesinden hareketle diyebiliriz ki Arş, Allah’ın öncelikle İlim, İrade, Kudret ve Rızık Verme sıfatlarını ve bunlardan kaynaklanan Alîm, Mürîd, Kadîr, Razzâk isimlerini ihtiva etmektedir. Bu Sıfat ve İsimler, O’nun yaratılış ve kâinat üzerindeki hakimiyetine taallûkta önde gelen Sıfat ve İsimleri’dir. Arş, kâinatı kuşatması itibariyle Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerinin halitasıdır. Bakara Sûresi’nde 2’nci notta açıklandığı gibi, kâinatta hiçbir hadise meleksiz düşünülemez. Her bir varlık ferdini, türünü ve her bir hadiseyi temsil eden, onlardan sorumlu bir veya birden fazla melek mutlaka vardır.

Meselâ, o meleklerden bazıları yeryüzündeki bitkilerden sorumlu olup, bunların başı Hz. Mikâil’dir. Hz. Mikâil (a.s.), Allah’ın izni ve kudretiyle yeryüzündeki bütün bitkilerin büyüyüp yetişmesine nezaret eder; ifade yerindeyse o, çiftçileri temsil eden meleklerin reisidir. Bütün hayvanların ruhanî çobanı hükmünde bir başka büyük melek daha vardır. Ayrıca, vahiy getiren, Allah’ın Mesajı’nı O’nun rasûllerine taşıyan Hz. Cebrail (a.s.), insanların canlarını almakla görevli Hz. Azrail (a.s.) ve Kıyamet’te Sûr’a üfürecek olan Hz. İsrafil (a.s.) gibi (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) daha başka büyük meleklerin varlığı da söz konusudur. Kur’ân, başka pek çok melek türlerinden de söz eder (Bkn: Sâffât Sûresi/37: 1–3; Mürselât Sûresi/77: 1–4; Nâziât Sûresi/79: 1–5; İnfitâr Sûresi/82: 11).

Dolayısıyla, Allah’ın Arşı’nı taşıyanlar, O’nun birtakım hikmetlere binaen kâinatın idaresinde istihdam buyurduğu, hakimiyetinin haşmetini ilan ve temsil eden, özellikle yukarıda zikrettiğimiz Sıfat ve İsimleri’nin (İlim, İrade, Kudret, Rızık Verme) tecellilerine en fazla hizmet eden büyük melekler olsa gerektir.

İmam Celâleddin es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’da kaydettiği bazı rivayetlere göre, bunların sayısı dünya hayatı süresince dört olup, Âhiret Günü sekize çıkacaktır. Muhyiddin ibn Arabî ve İbn Meysere el-Cîlî’ye göre bunlar, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Âdem (a.s.), Cennet’in baş görevlisi melek Rıdvan, Cehennem’in baş görevlisi melek Mâlik, Hz. Cebrail, Hz. Mikâil ve Hz. İsrafil olacaktır. (Yazır, âyetin tefsirinde) Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ (١٨)

18. O gün, yargılanmak üzere Allah’ın huzuruna getirilirsiniz ve hiçbir gizliniz kalmaz.

فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ (١٩)

19. Neticede kimin amel defteri sağından verilirse, o defterini alır ve “Gelin, okuyun!” der, “işte benim defterim!

اِنِّي ظَنَنْتُ اَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ (٢٠)

20. “Zaten ben, bir gün hesabımla baş başa kalacağıma kesin inanmıştım!”

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍۙ (٢١)

21. O, bütünüyle hoşnut kalacağı bir hayatın içindedir artık,

فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ (٢٢)

22. Pek muhteşem bir cennette:

قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (٢٣)

23. Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafede.

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِ۪ٓيـًٔا بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ (٢٤)

24. “Artık geride kalmış günlerinizdeki iman ve salih amel)lerinizin karşılığı olarak afiyetle yiyin, için!”

وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ (٢٥)

25. Ama, amel defteri kendisine solundan verilecek kimseye gelince: “Eyvah!” der o, “Keşke bu defter bana hiç verilmeseydi!

وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ (٢٦)

26. “Ve hesabım hakkında hiçbir şey bilmeyeydim!

يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ (٢٧)

27. “Keşke, keşke ölüm her şeyin sonu olaydı!

مَٓا اَغْنٰى عَنِّي مَالِيَهْۚ (٢٨)

28. “Artık ne servetimden fayda var;

هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْۚ (٢٩)

29. “Ve ne gücüm kaldı, ne iktidarım!”

خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ (٣٠)

30. “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin;

ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُۙ (٣١)

31. “Sonra da, yanıp kavrulması için Kızgın Alevli Ateş’e atın!

ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُۜ (٣٢)

32. “Bununla kalmayın, yetmiş arşın uzunluğunda bir de zincire vurun!” (*)

~Açıklama~

(*) Büyük müfessir merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumladığı üzere, “yetmiş arşın uzunluğundaki zincir”le günahkâr bir kâfirin küfür ve günahlarla geçen (ortalama) yetmiş yıllık ömrüne işaret ediliyor olabilir. Yani o, her bir yıl kendisine Cehennem’de bir halka hazırlamıştır.

اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِۙ (٣٣)

33. Çünkü, sonsuz azamet sahibi Allah’a inanmazdı o.

وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِۜ (٣٤)

34. Ve yoksulu doyurmaya hiçbir teşvikte bulunmaz, (kendisi de hiç doyurmaz)dı.

فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَمِيمٌۙ (٣٥)

35. İşte netice: Bugün burada hiçbir dostu yoktur;

وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْلِينٍۙ (٣٦)

36. Ve irinden başka bir yiyeceği de. (*)

~Açıklama~

(*) Cennet ehli, Cennet’teki yerini ve oradaki yiyeceğini, barınağını, saadetini, Cehennem ehli, oradaki azabını dünyada hazırlar. Âyetteki irin, Allah’ı inkârın veya O’na şirk koşmanın, başkalarına zulmedip yardımcı olmamanın Cehennem’de hasıl ettiği neticedir.

لَا يَأْكُلُهُٓ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ۟ (٣٧)

37. Onu ancak, (küfür, şirk, zulüm gibi) en büyük günahları işleyenler yer.

فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَۙ (٣٨)

38. Yok, yok! Yemin ederim gördüğünüz her şeye,

وَمَا لَا تُبْصِرُونَۙ (٣٩)

39. Ve göremediğiniz her şeye, (*)

~Açıklama~

(*) Bu yemin, gerçeğin sadece gözün gördüğü, aklın idrak ettiği gözlemlenebilir âlemlerde yatmadığını, yaratılışın da bunlardan ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun da ötesinde, asıl gerçek, gözlemlenebilir, insan duyularıyla idrak edilebilir âlemlerin ötesindedir ve bu âlemler, o gerçeğe birer alem, yani işarettir. Bundandır ki Kur’ân, en başta mü’minleri överken, önce onların Gayb’e inanmalarını nazara verir. Buradaki yeminle de dikkatleri aynı noktaya çekmekte ve asıl gerçeklerin gözlemlenebilir âlemlerde aranmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Gözlemlenebilir âlemler, görebilen için asıl gerçeğe apaçık delil, hattâ onun tecellisi, göremeyen için ise onu örten perdelerdir. Bu yeminin öncesindeki Kıyamet ve Âhiret gerçeği, bu yeminden sonra gelen vahiy ve Kur’ân gerçeği, işte bu asıl gerçeklerdendir.

اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍۚ (٤٠)

40. Ki, o (şânı pek yüce Kur’ân), pek şerefli bir Rasûl’ün (tebliğ ettiği) sözdür;

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَۙ (٤١)

41. Asla bir şairin sözü değildir. İnanmaya meyliniz ne kadar az!

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَۜ (٤٢)

42. Bir kâhinin sözü de değildir. Düşünceniz, muhakemeniz ne kadar da kıt!

تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٣)

43. O, Âlemlerin Rabbi’nden bölüm bölüm inmekte olan bir kitaptır.

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوِيلِۙ (٤٤)

44. Eğer o Rasûl, Bize atfen birtakım sözler uydurmuş olsaydı,

لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِۙ (٤٥)

45. Hiç şüphesiz O’nu kuvvetle ve kıskıvrak yakalar,

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَۘ (٤٦)

46. Sonra da, muhakkak ki can damarını koparırdık.

فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ (٤٧)

47. İçinizde hiç kimse de buna mani olamazdı.

وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨)

48. Ve yine o Kur’ân, müttakîler için bir irşaddır.

وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩)

49. İçinizde onu yalanlayanların bulunduğunu elbette biliyoruz.

وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ (٥٠)

50. Ama o, kâfirler için elbette acı bir pişmanlık sebebi olacaktır. (*)

~Açıklama~

(*) Kâfirler, Kur’ân’ın Allah’tan gelen bir hakikat ve onu reddetmenin ne büyük kayıp olduğunu ve buna mukabil Allah’ın mü’minlere dünyada, özellikle Âhiret’te hazırladığı mutlu geleceği görecek ve iman etmediklerine bin pişman olacaklardır.

وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١)

51. Şüphesiz o, evet odur, verdiği her bilgi ile, hakkında hiç şüphe olmayan gerçek.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢)

52. Öyle ise, O sonsuz azamet sahibi Rab-binin İsmini tesbih et (O’nun her türlü bâtıldan mutlak berî olduğunu ilan et)! (*)

~Açıklama~

(*) Yani, Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak ve ortaksız hakimiyetini kabul ve ilan etmemiz gerekmektedir. Elbette Kur’ân da, bu sonsuz azamet sahibi ve her türlü bâtıldan mutlak berî Zât’ın Kelâmı olmakla gereken saygıyı görme mevkiindedir.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 52 kez okundu