70. Meâric Sûresi
- Meâric Sûresi Mekke’de ilk inen sûrelerden olup, 44 âyettir ve ismini üçüncü âyetindeki el-meâric (yükselme basamakları, çıkan merdivenler) kelimesinden alır.
- Müşriklerin Âhiret’i ve Allah Rasûlü’nün risaletini inkârlarını cevaplar; Âhiret azabından tablolar takdim buyurur ve mü’minleri özellikle namazlarını hakkıyla kılma temelinde pek çok sıfatlarıyla sena eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ (١)
1. (Âhiret’i inkâra kilitlenmiş) biri, vukûu kesin azap için alaylı alaylı “Ne zaman?” diye sordu.
لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌۙ (٢)
2. O azap ki, onu kâfirlerden savacak hiçbir kuvvet yoktur.
مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِۜ (٣)
3. Allah’tandır o, Kendisine yükselme basamakları olan;
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ (٤)
4. Ki, (bu basamaklar boyunca) melekler ve Ruh, elli bin yıl tutan bir günde O’na yükselirler. (*)
~Açıklama~
(*) Allah’a ‘yükselme’, çok büyük mesafeleri aşmayı, sayısız denebilecek basamakları geride bırakmayı gerektirir. Dolayısıyla, Allah’a çıkan yükselme basamakları ve ellibin yıllık gün, bizim O’ndan uzaklığımızı ve O’nun ifade edilemez yüceliğini ve aşkınlığını simgelemenin yanısıra, bu ifadelerle sözkonusu mesafedeki basamak veya mertebelerde bulunan insanlara ve meleklere de atıfta bulunuluyor olabilir (Ayrıca bkn: Secde Sûresi/32, not 4).
Burada günden maksat Âhiret Günü de olabilir ki, bu durumda ellibin yıllık mesafe ile, Âhiret âlemleri veya menzilleri arasındaki mesafe ve bu kadar büyük mesafe ve menzillerden sürüklene sürüklene geçirilecek olan Cehennem ehlinin maruz kalacağı azaplar nazara verilmektedir denebilir. Bu çalışmada yeri geldikçe dikkat çekildiği gibi, melekler, bütün kâinatta Cenab–ı Allah’ın emirlerini taşıyıp tebliğ etmek ve yaratılmışların ibadetlerini temsil ve Allah’a arzetmekle yükümlüdürler. Dolayısıyla, âyetlerdeki yükselme basamakları ve elli bin yıllık gün ile bu gerçeğe de işarette bulunulduğu düşünülebilir.
Dördüncü âyetteki Ruh, Hz. Cebrail olabileceği gibi, meleklerden daha büyük bir başka ruhanî varlık da olabilir. İmam–ı Gazali’ye göre O, Cenab–ı Allah’ın her varlığa ruhunu üflemede istihdam buyurduğu varlıktır. Bediüzzaman hazretleri, her bir varlığı temsilen bir ruhun bulunduğunu belirtir. Bu takdirde Ruh, bütün bu ruhları temsil eden ve onlardan sorumlu ruhanî varlık olsa gerektir.
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (٥)
5. Şu halde sen, (müşriklerin eziyetlerine) güzelce sabret.
اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًاۙ (٦)
6. Çünkü onlar, o (azabı) akıl–idrak dışı ve imkânsız görüyorlar;
وَنَرٰيهُ قَرِيبًاۜ (٧)
7. Ama Biz onu, gerçekleşmesi kesin ve pek yakın görüyoruz.
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَٓاءُ كَالْمُهْلِۙ (٨)
8. O gün gök, erimiş maden gibi olur;
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِۙ (٩)
9. Ve dağlar, atılmış rengârenk yünler gibi.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًاۚ (١٠)
10. Ve hiçbir candan dost, dostu ne durumdadır diye sormaz,
يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِۙ (١١)
11. Bir arada, birbirlerinin görüş mesafesinde oldukları halde. Hayatı günah hasadıyla geçmiş her inkârcı suçlu, o günün azabı karşısında ister ki, mümkün olsa da fidye olarak verse hattâ oğullarını,
وَصَاحِبَتِهِ وَاَخِيهِۙ (١٢)
12. Eşini, kardeşini,
وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُـْٔوِيهِۙ (١٣)
13. Kendisine kol kanat germiş bütün sülâlesini,
وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًاۙ ثُمَّ يُنْجِيهِۙ (١٤)
14. O kadar ki, dünyada kim varsa hepsini, ta ki kurtulsun.
كَلَّاۜ اِنَّهَا لَظٰىۙ (١٥)
15. Ama ne mümkün! O, alev alev yanar bir ateştir,
نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ (١٦)
16. Derileri soyup çıkaran;
تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰىۙ (١٧)
17. Kendine çağırır hakka davete sırt döneni ve (Allah’a ibadetten) yüz çevireni,
وَجَمَعَ فَاَوْعٰى (١٨)
18. Malı yığıp, (Allah yolunda ve muhtaçlar için) harcamayanı.
اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًاۙ (١٩)
19. Gerçekten insan, sabırsız ve hırslı yaratılmıştır. (*)
~Açıklama~
(*) İnsanın iki boyutu vardır: melekî–manevî ve dünyevî. O, başlıca üç kuvve (fakülte) ile donatılmıştır: şehvet, yani karşı cinse evlâda, mala, kazanca, makam–mevkie, rahata karşı tutku; öfke, yani koruma ve korunma fakültesi; akıl.
Yine insan, unutkandır, ihmalkârdır, inattır, bencildir, kavgaya düşkündür, kıskançtır vb. Hırs ve sabırsızlık da, onun daha başka özelliklerindendir. Bütün bu özelliklerine mukabil insana bir de irade verilmiştir. Onun zihnen ve rûhen tekâmülü için bütün bu kuvveler, duygular ve özellikler sınırlandırılmamış, fakat ondan gerek ferdî ve içtimaî hayatının dengesi, gerekse zihnî–manevî–ahlâki tekâmülü için belli faziletleri netice verecek şekilde sınırlandırması istenmiştir. Bunun yanısıra, bunlardan bazıları da yine belli yönde kanalize edilerek faziletlere menşe yapılabilecek mahiyettedir.
Meselâ inat hakta sebata, kıskançlık hayırlarda yarışmaya, sabırsızlık tehlikeler karşısında dikkatli ve uyanık olmaya, hırs da ilim edinme, mânen–ahlâken yücelme ve hayırlarda doymamaya menşe olabilir. İnsanlık, mahiyetimizdeki olumsuz veya olumsuz görünen yönlere, duygulara, kuvvelere karşı mücadele verip, onları faziletlere kaynak yapmada ve böylece güzel ahlâkla donanmada, Cenab–ı Allah’a iyi bir kul, topluma faydalı bir üye olabilmededir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, öyle buyurmuşlardır: “Mü’minler içinde en ileri olan, ahlâken en kâmil olandır.” (İbn Hanbel, 2: 250) “Bir insan, ibadetle katedemediği mesafeleri ahlâk güzelliğiyle kateder.” (Heysemî, 8: 24)
اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًاۙ (٢٠)
20. Başına bir kötülük geldi mi sızlanır;
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًاۙ (٢١)
21. Bir hayra konunca da onu başkalarıyla paylaşmak istemez.
اِلَّا الْمُصَلِّينَۙ (٢٢)
22. Ancak namaz kılanlar bundan müstesnadır.
اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ (٢٣)
23. Onlar, namazlarını devamlı olarak, hiç geçirmeden kılarlar.
وَالَّذِينَ ف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ (٢٤)
24. Mallarında belli bir hakkı olduğunu kabul ederler,
لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِۖ (٢٥)
25. İstemekten başka çıkar yol bulamayan yoksulların ve (muhtaç oldukları halde, hallerini gizledikleri ve isteyemedikleri için) ihtiyaç içinde oldukları bilinmeyenlerin.
وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِۖ (٢٦)
26. Onlar Din Günü’nü tasdik ederler;
وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۚ (٢٧)
27. Rabbilerinin azabından tir tir titrer (ve ona göre bir hayat sürerler).
اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍۚ (٢٨)
28. Çünkü Rabbilerinin azabından kimse emin olamaz.
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ (٢٩)
29. Onlar, ırzlarını ve (harama karşı) mahrem yerlerini titizlikle korurlar;
اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَۚ (٣٠)
30. Ancak, eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesna. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ (٣١)
31. Kim de, bunun ötesine geçmeye yeltenirse, öyleleridir sınır tanımazlar. (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Mü’minûn Sûresi/23, not 1.
وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۖ (٣٢)
32. Onlar, üzerlerindeki ve kendilerine tevdi edilen her türlü emaneti, vazifeyi dikkatle gözetir ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.
وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَۖ (٣٣)
33. Onlar, şahitliklerini dürüstçe ifa eder (ve böylece hak ve adaletin ikamesine çalışırlar).
وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۜ (٣٤)
34. Onlar, bütün şartları ve rükünleriyle birlikte namazlarını kusursuz olarak eda eder ve hiç geçirmezler.
اُو۬لٰٓئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَۜ۟ (٣٥)
35. O kutlu insanlar, cennetlerde ağırlanacaklardır.
فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَۙ (٣٦)
36. O küfredenlere ne oluyor ki, (mü’minlerle alay etmek için,) gözlerini üzerine dikmiş, sana doğru koşarak geliyorlar,
عَنِ الْيَمِينِۙ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ (٣٧)
37. Sağdan soldan gruplar halinde!
اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍۙ (٣٨)
38. Onlardan her biri, (iman etmediği halde, “Eğer varsa, ben Cennet’e herkesten daha lâyıkım” deyip,) içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’e alınmaya mı hevesleniyor? (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Kâbe’de Kur’ân okurken müşriklerin elebaşıları gelip ayrı gruplar halinde etrafında oturur ve gözlerini düşmanlık duyguları içinde üzerine çivilerlerdi. Mü’minlerle alay eder ve, “Eğer Cennet var ise ve şunlar oraya girecekse, biz oraya girmeye daha lâyıkız.” derlerdi.
كَلَّاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ (٣٩)
39. Asla! Biz onları, çok iyi bildikleri o basit maddeden (nutfe) yarattık.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ (٤٠)
40. Bu sebeple, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, elbette Bizim gücümüz yeter, (*)
~Açıklama~
(*) Âyetler, insanın Allah karşısındaki mutlak aczini ve buna karşılık Cenab–ı Allah’ın, kâinatın her noktası ve her ânı üzerindeki mutlak kudret ve hakimiyetini vurgulamaktadır. Bu sebeple, doğular ve batılardan maksat, güneşin yeryüzünde her gün değişen doğuş ve batış noktaları olsa gerektir. Yani Allah, güneş ve herbir noktasıyla yerkürenin tamamı dahil olmak üzere bütün kâinat üzerinde mutlak hakimdir. Bu anlamda doğular ve batılar ifadesiyle yerkürenin yuvarlıklığına, meridyenlere ve eylemlere, yerkürenin kendi etrafında ve güneşin etrafındaki hareketine zımnen işaret söz konusudur. Bütün bunlar Cenab-ı Allah’ın takdiriyledir ve yeryüzü ve güneş de dahil olmak üzere bütün kâniat, Allah’ın mutlak tasarrufu altındadır.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْۙ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٤١)
41. Onların yerine (Allah’a iman ve ibadet eden) daha hayırlı insanlar getirmeye ve hiçbir kuvvet Bizi dilediğimizi yapmaktan alıkoyamaz.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَۙ (٤٢)
42. Öyleyse bırak onları, kendilerine va’dedilen güne kavuşuncaya kadar içinde bulundukları bâtılda yüzmeye ve oynayıp eğlenmeye devam etsinler.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَۙ (٤٣)
43. O gün süratle kabirlerinden çıkarlar; belli bir hedefe varmak ister gibidirler.
خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (٤٤)
44. Gözleri korku içinde ve önde, kendilerini baştan aşağı bir zillet kaplamış durumdadır. İşte o gündür kendilerine va’dedilen gün.
***
71. Nuh Sûresi
- Nuh Sûresi Mekke’de ilk inen sûrelerden olup, 28 âyettir ve ismini Hz. Nuh’un isminden alır.
- Hz. Nuh’un Allah’ın dinini halkına nasıl anlatıp, hangi tepkilerle karşılaştığını O’nun kendi ağzından nakleder.
- Asırlar süren tebliğini ve katlandığı çileleri özetle nazara verdikten sonra O yüce rasûlün duasıyla son bulur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ۪ٓ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (١)
1. Nuh’u, “Pek acı bir azap başlarına gelmeden önce halkını uyar!” diye kavmine rasûl olarak gönderdik.
قَالَ يَا قَوْمِ اِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌۙ (٢)
2. O da, “Ey halkım!” dedi, “Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَطِيعُونِۙ (٣)
3. “Şunun için ki, yalnızca Allah’a ibadet edin, O’na gönülden saygı besleyip, karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَٓاءَ لَا يُؤَخَّرُۢ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤)
4. “Ta ki Allah da (şimdiye kadar işlediğiniz ve kulları aleyhinde olmayan) günahlarınızı bağışlasın ve sizi (helâke maruz bırakmadan), mukadder ve değişmez vadeye kadar hayatta tutsun.” Allah’ın takdir buyurmuş olduğu vade gelince, artık o ertelenmez. Keşke bunu bilseniz! (*)
~Açıklama~
(*) Cenab–ı Allah’ın bir topluluğa süre tanıması hakkında bkn: Yunus Sûresi/10: 98, not 19.
“Ecel-i müsemmâ” denilen mukadder ve değişmez vade, Cenab–ı Allah’ın kişilerin ve toplumların ömürleri için takdir buyurduğu süredir. Ama bir insan veya bir toplum küfür, şirk, zulüm gibi günahlarda ısrar ederse, Cenab–ı Allah, bu vade gelmeden önce o kişi veya toplumu helâk edebilir. Bu helâk ve onun sebebi de, elbette Kader’e dahildir. Buna karşılık, eğer bir kişi veya bir toplum ikazlara kulak asıp, halini ıslah ederse, herhangi bir helâke maruz kalmadan, kendisi için takdir edilmiş bulunan nihaî vadeye kadar hayatta kalır.
قَالَ رَبِّ اِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًاۙ (٥)
5. Nihayet, (asırlar süren tebliğinin ardından Nuh) (*) şöyle münacatta bulundu: “Rabbim! Halkımı gece ve gündüz demeden sürekli Din’e davet ettim;
~Açıklama~
(*) Hz. Nuh (a.s.), “ülü’l-azm” olarak anılan beş büyük rasûlden biridir (Şûrâ Sûresi/42: 13, not 6). O, halkı arasında 950 yıl kaldı ve bu süre içinde Allah’ın dinini kavmine tebliğ etti (Ankebût Sûresi/29: 14).
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَٓاءِٓي اِلَّا فِرَارًا (٦)
6. “Ama benim davetim, onların gerçekten sadece daha fazla uzaklaşmalarına yol açtı.
وَاِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُٓوا اَصَابِعَهُمْ فِ۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًاۚ (٧)
7. “Kendilerini bağışlaman için onlara yaptığım her çağrı karşısında parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, direttikçe direttiler ve sürekli büyüklenip, beni dinlemeyi kibirlerine yediremediler.
ثُمَّ اِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًاۙ (٨)
8. “Kâh oldu, davetimi yüksek sesle ve vurgulu bir üslûpla yaptım;
ثُمَّ اِنِّ۪ٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًاۙ (٩)
9. “Kâh oldu, onları açıktan çağırdım; kâh oldu, gizli gizli ve hususî davette bulundum.
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًاۙ (١٠)
10. “Bulundum ve ‘Günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, çünkü O, günahları bağışlamada pek cömerttir.‘ dedim.
يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًاۙ (١١)
11. ‘(O’ndan bağışlanma dileyin ki,) göğü sağanak sağanak üzerinize boşaltsın:
وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًاۜ (١٢)
12. ‘Size bol bol mallar ve evlâtlar versin, sizin için bağlar–bahçeler var etsin ve sizin için nehirler akıtsın. (*)
~Açıklama~
(*) Tevbe ve istiğfar, hemen her türlü nimete açılan kapıdır. Kim kuraklık, mallar ve çocuklardan yana eksiklik veya hoşnut olmadığı bir durum, topraklarının verimsizliği, gayretlerinin sonuçsuzluğu gibi hallerden şikâyetçi olursa, hemen ciddî manâda tevbe ve istiğfara sarılmalıdır. Bunlar için değil, fakat başına gelenlerin asıl sebebinin günahları olduğunun idrakiyle ve Allah’a karşı günah işlememesi gerektiğinin şuuruyla bunu yapmalıdır. Musibete ve nimetlerin kesilmesine sebep, öncelikle günahlardır. Dolayısıyla, insan daima günahlarından dolayı istiğfarda bulunmalı, günahına hayat hakkı tanımamalıdır.
مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًاۚ (١٣)
13. ‘Size ne oluyor ki, Allah’ta onur ve azamet görmek istemiyor, O’nun azametinden çekinmiyorsunuz?
وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا (١٤)
14. ‘Oysa O’dur sizi merhale merhale, şekilden şekle geçirerek yaratan. (*)
~Açıklama~
(*) Bkn: Hacc Sûresi/22: 5; Mü’minûn Sûresi/23: 12–14.
اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ (١٥)
15. ‘Görmez misiniz ki Allah, yedi göğü nasıl da birbiriyle tam bir uyum içinde yarattı?
وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا (١٦)
16. ‘Ve o göklerde ayı (yansıyan) bir nur, güneşi de (ışığı kendinden) bir lamba yaptı. (*)
~Açıklama~
(*) Âyette ayın ve güneşin tek bir gökte değil de göklerde olarak anılması, Kur’ân’da yedi gök tabiriyle neyin kastedildiğini anlamak bakımından bir ipucu teşkil edebilir.
Bununla birlikte bazı müfessirler, böyle bir anmanın ayın ve güneşin yeri veya bütün göklere ait olup olmamaları açısından değil, daha çok göklerin aynı ana maddeden ve birbiriyle uyum (mutabakat) içinde olmaları açısından değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedirler.
Yani, bu müfessirlere göre, ayın ve güneşin herhangi bir gökte ve göklerde olmasının âyetteki asıl maksat ve manâya bir tesiri söz konusu olmayıp, sözü edilen husus, yedi gök ve onların birbirlerine mutabakat içinde yaratılmış olmasıdır.
وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًاۙ (١٧)
17. ‘Allah, sizi bir bitki gibi yerden bitirdi (ve size has bir keyfiyette meydana getirdi). (*)
~Açıklama~
(*) Çok sayıda âyeti olduğu gibi, bu âyeti de maalesef yanlış anlayarak, kendi düşünce kalıpları içinde onun evrime işaret ettiği gibi oldukça yanlış bir sonuca varanlar olmuştur. Oysa âyet, insanlığın babasının su, toprak, hava gibi unsurlardan oluşan menşeine ve aynı zamanda her insanın, nihayet insan vücudunda biyolojik maddeye dönüşen ilk maddî kaynağına işarette bulunmaktadır.
Büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır da, âyetin sonunda mef’ûl-ü mutlak (zarf tümleci) olarak gelen nebâten kelimesiyle, insanın ona has yaratılış ve gelişme keyfiyetinin nazara verildiğini belirtir.
Fahreddin-i Râzî’den naklen, âyetin Hz. Âdem’in topraktan yaratılışına, yani hem ilk insanın maddî menşeinin toprak olduğuna, hem de bütün insanların maddî menşeleri itibariyle topraktan alınan gıdalara dayandığına atıfta bulunduğunu belirtir.
Âyetin, yine Râzî’den naklen, Allah’ın insanları topraktan yaratmasının harikulâdeliğini, bu münasebetle Allah’ın eşsiz Kudreti’ni nazara verdiğine de dikkat çeker. Oysa evrim, aynı çizgide bir süreçtir. Kaldı ki, âyette bu sürecin herhangi bir halkasına da en küçük bir ima bile yoktur. Dolayısıyla âyetin evrimle herhangi bir alâkasını bulmak katiyen mümkün değildir.
ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ اِخْرَاجًا (١٨)
18. ‘Sonra sizi tekrar toprağa gönderecek ve oradan sizi hususî bir keyfiyette çıkaracaktır.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًاۙ (١٩)
19. ‘Allah, yeri sizin için yaydı ve geniş bir yüzey kıldı,
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا۟ (٢٠)
20. ‘Ki, onun üzerinde dağlar ve vadiler arasında yollar boyunca hareket edebilesiniz.’”
قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَارًاۚ (٢١)
21. Nuh, (Rabbisine yöneldi ve) “Yâ Rabbi!” dedi, “Hep bana isyan ettiler ve malı da, çocukları da ancak kayıplarını arttıran (servet ve güç sahibi kişilere) (*) uydular.
~Açıklama~
(*) Cenab–ı Allah’ın, Kendisi’ne iman ve ibadet edenlere çok mal ve çocuk vermesi veya vereceği hiçbir zaman bir kural değildir. Bununla birlikte, yukarıda 3’üncü notta dikkat çekildiği üzere, bir kişiye tevbe ve istiğfarı neticesinde nimetlerinin kapısını açması başka bir şeydir; dilediğine dilediğini ve dilediği ölçüde vermesi yine başka bir şeydir. Her halükârda, bize verilen her nimet gibi, bazen de mahrum bırakılmamızın bir imtihan sebebi olduğu unutulmamalıdır. Her nimetten onun nereden ve nasıl kazanıldığı, nerede ve nasıl harcandığı, onunla ilgili sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimiz konularında sorguya çekileceğimiz gibi, nimeti Allah’tan bilip kendimize mal etmemek de, ayrıca önemli bir husustur.
وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًاۚ (٢٢)
22. “Tuttular, (davetimi ve halkın onu kabulünü önlemek için) büyük büyük tuzaklar kurdular.
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ (٢٣)
23. ‘Sakın ilâhlarınızdan vazgeçmeyin, bilhassa Ved, Suvâ, Yağûs, Yaûk ve Nesr’i bırakmayın!’ dediler.
وَقَدْ اَضَلُّوا كَثِيرًاۚ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلَّا ضَلَالًا (٢٤)
24. “Ve pek çoklarını şaşırtıp, sapıttılar. Sen de (Rabbim, bunca yaptıkları karşısında hak ettikleri ceza olarak) bu zalimlerin ancak sapkınlığını artır!”
مِمَّا خَطِ۪ٓيـَٔاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَارًا (٢٥)
25. Ve onca suçları sebebiyle suda boğuldular ve korkunç bir Ateş’e tıkıldılar da, Allah’a karşı kendilerine yardım edebilecek tek bir kişi olsun bulamadılar.
وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (٢٦)
26. Nuh, duasını şöyle bağlamıştı: “Rabbim, kâfirlerden yeryüzünde orada mesken tutacak kimseyi bırakma. (*)
~Açıklama~
(*) Kavmini 950 yıl hakka davet etmiş büyük bir rasûlün bu duası ve kullandığı kelimeler, nihayet Tufan’da boğulan o halkın ahlâksızlık, kötülük ve zulümde ne kadar sınır tanımaz, inkârda ne kadar inatçı olduğunu göstermektedir.
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا (٢٧)
27. “Gerçek şu ki, eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak kendileri gibi alabildiğine ahlâksız ve son derece kâfir çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلَّا تَبَارًا (٢٨)
28. “Rabbim, beni, annemi–babamı, mü’-min olarak evime dahil olanı ve bütün mü’min erkeklerle mü’min kadınları bağışla! Zalimleri ise hep daha beter, daha perişan eyle!” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Nuh’un tebliğinin ve halkıyla arasında geçenlerin daha başka yönleri ve ayrıntıları için bkn: A’râf Sûresi/7: 59–72, Yunus Sûresi/10: 71–73, Hûd Sûresi/11: 25–48, Mü’minûn Sûresi/23: 23–30, Şuarâ Sûresi/26: 105–122, Ankebût Sûresi/29: 14–15, Sâffât Sûresi/37: 75–80, Kamer Sûresi/54: 9–16 ve ilgili notlar.
***
72. Cin Sûresi
- Cin Sûresi Mekke’de inen bu sûre 28 âyet olup, ismini birinci âyetindeki cin kelimesinden alır.
- Cinlerden bir grubun Allah Rasûlü’nü Kur’ân okurken dinleyip Müslüman olduklarını ve daha sonra iman, küfür, tevhid, risalet ve kavimlerinin Allah karşısındaki durumlarıyla ilgili serdettikleri düşünceleri anlatır.
- Ayrıca, vahiy ve risalet gerçeğine temas eder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
قُلْ اُو۫حِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُٓوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًاۙ (١)
1. (Rasûlüm,) de: “Bana vahiyle bildirildi ki, cinlerden bir grup beni (Kur’ân okurken) dinleyip, (*) sonra da (kavimlerine dönerek), ‘Biz’, dediler, ‘harikulâde bir Kur’ân dinledik;
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, büyük bir üzüntü içinde Taif’ten dönerken, Cenab–ı Allah (c.c.) birtakım cinleri O’na doğru sevketmiş ve onlar da O’nu Kur’ân okurken dinlemişlerdi. Bu cinler, Kur’ân’a inanıp, kavimlerine dönerek, işittiklerini ve öğrenip inandıkları gerçekleri onlara anlatmışlardı. Bu hadiseye Ahkaf Sûresi 29–32’inci âyetlerde yer verilmektedir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bir defasında da yanındaki birkaç sahabîsiyle Ukaz panayırına giderken, yolda sabah namazı kıldı. Yine cinlerden bir grup o anda orada O’nun okuduklarını işittiler ve iman ederek, öğrendiklerini tebliğ etmek üzere kavimlerine vardılar. İşte bu sûrede anlatılan, bu hadisedir. Ahkaf Sûresi’nde sözü edilen cinler Hz. Musa’nın kavminden veya O’nun dininden iken, bu sûrede sözü edilen cinler, Allah’a eş ve çocuklar isnat eden putperest cinlerdi. Cinlerin mahiyetiyle ilgili olarak bkn: Ahkaf Sûresi/46, not 10.
يَهْدِ۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ۜ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًاۙ (٢)
2. ‘Her hususta doğru yolu gösteriyor, dolayısıyla ona iman ettik. Artık bundan böyle Rabbimiz’e hiçbir şekilde şirk koşmayacağız.
وَاَنَّهُ تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًاۙ (٣)
3. ‘Gerçek şu ki, Rabbimiz’in şanı çok yücedir; O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.
وَاَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًاۙ (٤)
4. ‘Meğer içimizdeki aklı ermezler, Allah hakkında ne olmadık sözler ediyorlarmış.
وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ تَقُولَ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۙ (٥)
5. ‘Biz ise, insanlar da cinler de Allah hakkında asla yalan söylemezler zannediyorduk.
وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًاۙ (٦)
6. ‘Oysa, bir kısım insanlar cinlerden bazılarına sığınıp onların kibrini artırıyor, cinler de diğerlerinin günahına günah, isyanına isyan katıyormuş. (*)
~Açıklama~
(*) Bilhassa Cahiliye dönemi Arapları arasında bazıları, birtakım şerlerden korunmak için, yolculukları süresince uğradıkları harabelerde ve vadilerde hakimiyet sahibi olduklarını düşündükleri cinlere sığınırlardı. Ayrıca pek çokları da, hastalıklarının tedavisi için ve gelecekle ilgili planları konusunda da cinlere başvururlardı. Bu başvuru, genellikle cinlerle teması olan kişiler vasıtasıyla yapılırdı. Bütün bunlar cinleri daha çok şımartır ve onlar da, kendilerine başvuran, kendileriyle teması olan insanları daha fazla sapıklığa yönlendirirlerdi. Aynı durum, eskiden olduğu gibi bugün de çokça müşahede edilmektedir.
وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ اَحَدًاۙ (٧)
7. ‘Ve bu kişiler de (ey halkımız), aynen sizin düşündüğünüz gibi, Allah’ın bir insanı rasûl olarak göndereceğini düşünmüyorlardı.
وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَٓاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًاۙ (٨)
8. ‘Göğe çıkmak istedik, ama bir de ne görelim: orası sert ve kuvvetli bekçiler ve alev fışkırtan mermilerle dolu. (*)
~Açıklama~
(*) Hıcr Sûresi/15: 17–18 ve 4’üncü notta, Mülk Sûresi/67: 5, yine 4’üncü notta açıklandığı gibi, meteor veya kayan yıldızlar denilen bazı yıldızlar, göğe çıkıp, gök sakinlerinin konuşmalarına kulak verme teşebbüsünde şerli cinlerin, şeytanların üzerine gönderilir ve onları yok eder. Falcılıkta, medyumlukta ve benzeri şeylerde cinlerle münasebetin önemli yeri vardır. Yeryüzünde şerrin temsilcisi, sembolü bazı cinler, şeytanlar, tertemiz ruhanî varlıkların, meleklerin yaşadığı göklere çıkıp, onların konuşmalarını dinlemek isterler. Cenab–ı Allah (c.c.), Allah Rasûlü’nün risaletinden önce buna kısmen müsaade ediyordu ve o bakımdan, kâhinlerin bazı söyledikleri doğru çıkabiliyordu. Fakat, Allah Rasûlü’nün risaletinin arefesinde Allah, gök kapılarını cinlere, şeytanlara kapattı. Her tarafa bekçi melekler yerleştirdi. Eğer şerli cinlerden, şeytanlardan halâ gök kapılarını zorlamaya teşebbüs edenler olursa, onlar da meteorlarla yok edilmektedir. Âyet, bu gerçeği ifade etmektedir. Artık bir daha rasûl gelmeyeceğini düşünen cinler, Kur’ân’ı dinleyince gök kapılarının üzerlerine neden kapandığını anlamış oldular.
وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِۜ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًاۙ (٩)
9. ‘Oysa önceleri, oranın sakinlerini dinlemek için göğün bazı yerlerinde dinleme istasyonları edinirdik. Ama şimdi kim dinlemeye kalksa, alev fışkırtan bir mermiyi kendisini bekler buluyor.
وَاَنَّا لَا نَدْر۪ٓي اَشَرٌّ اُرِيدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًاۙ (١٠)
10. ‘Gökten geri çevrilmemiz, yerdekiler için kötülük irade edildiğini mi, yoksa Rabb’ilerinin onlara hayır ve hidayet dilediğini mi gösteriyor, bilemiyorduk. (*)
~Açıklama~
(*) “Ama şimdi, işittiğimiz Kur’ân’ın doğruya götürdüğünü gördük ve anladık ki, Rabbileri, göklerin kapısını bize kapamakla yerdekiler için hayır dilemektedir.”
وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَۜ كُنَّا طَرَٓائِقَ قِدَدًاۙ (١١)
11. ‘İçimizde (inanmaya açık) iyi kimseler bulunduğu gibi, başka türlü olanlar da var. Farklı farklı yollar tutmuş gidiyoruz.
وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ نُعْجِزَ اللّٰهَ فِي الْاَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًاۙ (١٢)
12. ‘Ama artık iyice kanaatimiz geldi ki, yeryüzünde Allah’ın iradesine karşı koyamayacağımız gibi, O’nun hükmünden kaçmamız da asla mümkün değildir.
وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى اٰمَنَّا بِهِ۪ۜ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًاۙ (١٣)
13. ‘Ne zaman ki o dupduru hidayet kaynağını işittik, hemen ona inandık. Kim Rabbisi’ne iman ederse, (imanının ve onun gerektirdiği amellerinin karşılığında) artık ne mükâfatını eksik almaktan endişesi olur, ne de bütün bütün mahrum bırakılmaktan.
وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَۜ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُو۬لٰٓئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا (١٤)
14. ‘Gerçek şu ki, içimizde Allah’a teslimiyet yolunu seçmiş olanlar bulunduğu gibi, yine içimizde Allah’a isyan yolunu seçmiş sapkınlar da var. Ama her kim Allah’a teslimiyet yolunu seçmişse, hiç şüphesiz onlar, doğruyu aramış ve bulmuş olanlardır.
وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًاۙ (١٥)
15. ‘Buna karşılık, Allah’a isyan yoluna sapmış bulunanlar ise ancak Cehennem’e odun olurlar.’”
وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّر۪يقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَٓاءً غَدَقًاۙ (١٦)
16. Eğer insanlar ve cinler Allah’ın yolu üzerinde dosdoğru yürüselerdi, hiç şüphesiz onlara bol yağmur verir, rızklarını bollaştırırdık. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, şu âyetle eş manâlıdır: Eğer o ülkelerin ahalisi iman etmiş ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olup, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınmış olsalardı, hiç şüphesiz üzerlerine göklerden ve yerden bereket kapılarını açardık. (A’râf Sûresi/7: 96)
لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِۚ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًاۙ (١٧)
17. Esasen, kendilerine verdiğimiz her bir nimetle onları imtihan ederiz. Kim Rab-bisi’nin öğüt ve talimat (yüklü kitab)ından yüz çevirirse, Rabbisi onu, gittikçe artıp kendisini yutacak bir azaba düçar eder.
وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًاۙ (١٨)
18. (Her nerede ibadet edilirse edilsin,) mescitler (ve oralarda yapılan ibadetler) sadece Allah içindir (ve kişinin onlarla ibadeti gerçekleştirdiği uzuvlar da (*) Allah’ın yaratmasıyla Allah’a aittir). Öyleyse, Allah’tan başka hiçbir şeye, hiçbir kimseye dua edip yalvarmayın.
~Açıklama~
(*) İmam Buharî’nin kaydettiği hadis-i şerifte (“Ezan”, 133, 134, 137), Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurur: “Yedi aza üzerine secde etmekle emrolundum: alın (bunu derken burnuna da işarette bulundular), iki el, iki diz ve iki ayak uçları.”
وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًاۜ۟ (١٩)
19. Ama gel gör ki, Allah’ın has kulu ibadet için kalktığında, (okuduğu Kur’ân’ın başkaları tarafından işitilmesini önlemek için) üzerine öyle bir üşüştüler ki!
قُلْ اِنَّمَٓا اَدْعُوا رَبِّي وَلَٓا اُشْرِكُ بِهِ۪ٓ اَحَدًا (٢٠)
20. De ki: “Ben ancak Rabbime ibadet edip yalvarırım ve O’na hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ortak tanımam.”
قُلْ اِنِّي لَٓا اَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا (٢١)
21. De ki: “Size kendiliğimden ne bir zarar vermeye gücüm yeter, ne de sizi doğruya ulaştırarak bir fayda sağlamaya.”
قُلْ اِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللّٰهِ اَحَدٌ وَلَنْ اَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًاۙ (٢٢)
22. De ki: “(Eğer O’na isyan edecek olursam,) beni Allah’ın vereceği cezadan hiç kimse kurtaramaz; asla O’ndan başka sığınacak bir sığınak da bulamam.
اِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِهِ۪ۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ (٢٣)
23. “(Benim yapabileceğim ve yapmam gereken şey,) ancak Allah ile ilgili gerçekleri ve O’nun mesajlarını tebliğ etmektir. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, hiç şüphesiz onun için, hem de içinde ebedî kalmak üzere Cehennem ateşi vardır.”
حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِرًا وَاَقَلُّ عَدَدًا (٢٤)
24. (Şimdi bırak, sizi az ve zayıf görüp küçümsemeye devam etsinler,) ama kendilerine va’d olunan (Cehennem ateşini) gördükleri zaman, yardımcıları açısından kim daha zayıf, sayıca kim daha az bileceklerdir.
قُلْ اِنْ اَدْرِ۪ٓي اَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّ۪ٓي اَمَدًا (٢٥)
25. De ki: “Size va’dedilen (o azapla karşılaşmanızın vakti) yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tayin eder, bilemem. (*)
~Açıklama~
(*) Nuh Sûresi 25’inci âyet kabir azabı konusunda kesin olduğu gibi, bu âyet de ona açıkça işaret etmektedir. Çünkü 23’üncü âyet Âhiret azabı olan Cehennem ateşinden söz eder ve Kıyamet’in vakti Allah katında kesin ve değişmez iken, bu âyet, kâfirlerle ilgili ne zaman geleceği kesin olmayan bir azaptan söz etmektedir. Dolayısıyla bu azap, ölümle başlayacak ve Âhiret azabının mukaddimesi olan kabir azabı olsa gerektir.
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهِ۪ٓ اَحَدًاۙ (٢٦)
26. “O, gaybı (duyuların ötesini) bilendir ve bildiği bu gaybı kimseye açmaz;
اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًاۙ (٢٧)
27. “Ancak seçtiği ve kendisinden razı olduğu rasûlü hariç (–O’na gayb bilgisinden dilediği kadarını açar); ve o rasûlün önüne ve arkasına (O’nunla muhatapları ve vahyin kaynağı arasına) gözetleyiciler yerleştirir;
لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (٢٨)
28. “Ta ki rasûllerin, Rabb’ilerinden gelen mesajları eksiksiz olarak ve hiçbir değişikliğe maruz kalmadan tebliğ ettiklerini tesbit buyursun. O, vahiyden rasûllerine her ne tevdî etmişse hepsini bilmektedir ve her şeyi bir bir kayde(ttir)ip, korumaktadır.” (*)
~Açıklama~
(*) Bu son âyetlerde anlatılan gerçeğe Sâffât Sûresi’nin ilk âyetlerinde de temas edilmektedir. Hz. Cebrail (a.s.) Allah Rasûlü’ne vahyi getirirken, yol boyunca sayısız denebilecek melek ona eşlik eder, vahye müdahale etmek isteyen şerli cinleri, şeytanları kovarlar, bazı melekler de Allah Rasûlü’nün etrafını kuşatırlardı. Allah Rasûlü (s.a.s.) vahyi tebliğ ederken de benzer bir koruma olurdu. Yani vahiy ve onunla bildirilen İlâhî–gaybî gerçekler, Allah’tan geldiği şekilde hiçbir değişikliğe, eksiltme ve artırmaya maruz kalmadan insanlara tebliğ edilmiştir. Cenab–ı Allah (c.c.), vahyin Allah Rasûlü’ne iletilmesini, O’nun tarafından insanlara tebliğ edilmesini tam bir emniyet altına almış, bu esnada olup biten her şey gibi, vahye ve onun tebliğine karşı insanların davranışlarını da aynı şekilde tesbit buyurmuştur.
***
73. Müzzemmil Sûresi
- Müzzemmil Sûresi Mekke’de ilk inen sûrelerden olup, 20 âyettir ve ismini birinci âyetindeki müzzemmil (örtüsüne bürünen) kelimesinden alır.
- Şu kadar ki, birtakım kuvvetli görüşlere göre, Sûre’nin üçte birini teşkil eden son âyeti Medine’de inmiştir.
- Tehecüd Namazı, sabır ve Allah’a tevekkül üzerinde durur. İnkârcıları Hesap Günü’yle uyarır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يَٓا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُۙ (١)
1. Ey Risalet yükü altında örtüsüne bürünmüş olan (Rasûlüm)! (*)
~Açıklama~
(*) Gelecek âyetlerden anlaşıldığı üzere, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, risalet yükünün ağırlığı altında ve heyecanı içinde gelecek vahiyleri bekliyordu. Cenab-ı Allah, “Ya eyyühe’l-müzzemmil (Ey Risalet yükü altında örtüsüne bürünmüş olan!”) iltifatıyla O’na kulluk ve risalet misyonunu yerine getirme adına her şeyden önce neler yapması gerektiğini talim buyurdu.
قُمِ الَّيْلَ اِلَّا قَلِيلًاۙ (٢)
2. Kalk ve azı müstesna, geceyi ibadetle geçir,
نِصْفَهُٓ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلًاۙ (٣)
3. Yarısını veya bundan biraz daha eksiltebilir,
اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْتِيلًاۜ (٤)
4. Veya yarısına biraz daha ilâvede bulunabilirsin. Sükûnet içinde, harflerin ve kelimelerin hakkını vererek, zihnini ve kalbini onun üzerine tam teksif edip öyle Kur’ân oku.
اِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًاۜ (٥)
5. Sana taşıması ağır ve pek kıymetli bir söz yükleyeceğiz. (*)
~Açıklama~
(*) “Taşıması ağır ve pek kıymetli” olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı sakîl olup, Cenab–ı Allah, bu âyette Kur’ân hakkında sakîl söz tabirini kullanmaktadır. Sakîl ağır demektir.
Hüseyin ibn Fazl bunu, “Ancak Allah’ın yardımına, muvaffakiyet vermesine mazhar bir kalbin ve Tevhid’le donatılmış bir nefsin taşıyabileceği bir ağırlık” olarak tefsir eder (Kurtubî).
Gerçekten de, özellikle Kur’an olarak tecellî eden vahyin ağırlığını anlayabilmek açısından şu âyet çok önemlidir: Bu Kur’ân ki, eğer onu bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, o dağın, Allah’a olan derin saygı ve taziminden dolayı başını eğip parça parça olduğunu görürdün. İnsanlar için böyle temsillerde bulunuyoruz ki, sistemlice düşünüp gerekli dersi alsınlar. (Haşr/59: 21)
Vahiy, Cenab-ı Allah’ın Kelâmî tecellisidir. O’nun İsim ve Sıfatları için derece farkı söz konusu değildir. Dolayısıyla, Kudret tecellisi ne ise, Kelâm tecellisi de odur. O’nun doğrudan, yani sebepler ötesi bir lem’acık Kudret tecellisi nasıl Hz. Musa’nın (a.s.) yıldırım çarpmışçasına cansız gibi bayılıp düşmesine ve yanıbaşındaki dağın toz olmasına yol açmışsa (Bakara/2: 143), Kelâm’ı da aynı tecelli gücüne sahiptir.
Ne var ki O, Kelâmı’yla her bir peygambere misyonunun şümulünün tayin ettiği kapasitesine göre tecelli buyurur. Evet, Hz. Musa (a.s.) en büyük beş büyük peygamberden biri olmasına rağmen, bir dağı toz haline getiren Kudret tecellisine dayanamamıştır. Fakat, Cenab–ı Allah’ın Kur’an’ı teşkil eden Kelâm tecellisi o şiddetteydi ki, eğer o tecelli herhangi bir dağa olmuş olsaydı, yukarıda meali verilen âyet–i kerimede buyrulduğu üzere, o dağ parça parça olurdu. Kur’an’daki bu tecellinin şiddetine işaret eden bir başka âyette de şöyle denmektedir: O Kur’an ki, eğer İlâhî bir kitapla dağlar yürütülecek veya yeryüzü parça parça edilecek ya da ölüler konuşturulacak olsaydı, bunlar ancak onunla olurdu (Ra’d/13: 31).
Demek ki, Kur’an’ı teşkil eden İlâhî tecellinin şiddeti, dağları yürütecek, yeryüzünü parça parça edecek ve ölüleri diriltecek derecededir. İşte bu tecelliye dayanabilecek tek kalb, peygamberliğin sertacı olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) kalbiydi ki Allah (c.c.), Kur’an’ı O’na gönderdi. Buradan o Zât’ın sahip olduğu manevî–ruhî gücün derecesini az da olsa anlayabiliriz. Eğer Cenab-ı Allah’ın hikmeti müsaade etseydi, Allah Rasûlü (s.a.s.) bu manevî–ruhî güçle bütün dağları yerinden oynatabilir, Hz. İsa’nın (a.s.) birkaç ölüyü diriltmesine mukabil, bütün ölüleri diriltebilirdi. Kur’an’da bu hasiyet ve güç vardır. Ama O, bütün insanlara ve cinlere imamdı, rehberdi ve İlâhî Hikmet’in çizgisini takip edecekti.
اِنَّ نَاشِئَةَ الَّيْلِ هِيَ اَشَدُّ وَطْـًٔا وَاَقْوَمُ قِيلًاۜ (٦)
6. Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek, (zihin, kalb ve ruh üzerinde) çok daha tesirli ve okuma, okunanı dinleme ve anlama bakımından çok daha verimlidir.
اِنَّ لَكَ فِي النَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًاۜ (٧)
7. Halbuki gün boyu seni meşgul edecek yığınla iş vardır.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتِيلًاۜ (٨)
8. Rabbin’i hatırdan çıkarma, O’nun İsmi’ni zikret (*) (O’nu İsmi’yle an, O’na ibadette bulun) ve bütün varlığınla O’na yönel.
~Açıklama~
(*) A’râf Sûresi 205. âyette şöyle buyrulur: Rabbini sabah ve akşam içten içe, yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan (fakat kendinin işitebileceği) bir sesle zikret ve sakın gafillerden olma. Burada Rabb’i zikretmekten söz edilirken, Müzzemmil Sûresi’ndeki bu 8. âyet ise, O’nun İsmi’ni zikretmeyi emretmektedir.
- Bizzat Rabb’i zikir ve tesbih etmekle, O’nun İsmi’ni zikir ve tesbih etmek arasındaki manâ farkına büyük müfessir, fakîh ve kelâmcı Fahrüddin er-Razî şöyle temas eder:
İşin başında bir müddet dil ile mutlaka Rabb’in İsmi’ni zikretmek gerekir. Daha sonra o İsim gider, geride Müsemmâ, yani O İsim’le anılan Rabb kalır. Sen Rabbinin Rubûbiyyeti’ni mütalâa ettiğin makamda ancak Rabbin’in İsmi’nin zikriyle meşgul olmuş olursun. O’nun Rubûbiyyeti, seni çeşitli şekillerde terbiye etmesi ve sana ihsanda bulunması demektir. O’nun ancak Rubûbiyyeti’yle içiçe olduğun müddetçe, kalbin de O’nun nimet ve ihsanlarını mütalâa etmekle meşgul olur. Dolayısıyla da bizzat O’nda müstağrak olamaz. O’nun İsmi’ni zikre devamla yükselir, nihayet bizzat Rabb’in Kendisi’ni zikreder hale gelir, buradan da O’nun Ulûhiyyeti’ni zikir makamına çıkarsın. Bu makama Hakk Teâlâ, … atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. (Bakara Sûresi/2: 200) âyetiyle işaret etmiştir.
İnsan, bu noktada heybet ve haşyet makamında bulunur. Çünkü Ulûhiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın Kahhâriyyeti’ni, İzzeti’ni, Samediyyeti’ni şamildir. Kul, bu makamda, ifadelerin anlatmaktan aciz kaldığı Hüviyet’e yükselinceye kadar, Cenâb-ı Hakk’ı tenzîh ve takdis makamında dönüp dolaşır.
Nihayet Hüviyet, yani O’nu O olarak tanıma ve anma zirvesinde her şey durur (Bkn. İhlâs Sûresi). Çünkü artık bu noktada Cenâb-ı Hakk’ı tavsif edecek bir sıfat yoktur ki, kul buradan o sıfata intikal etsin. Bu nokta, insan idrakine dahil hallerden de değildir ki, mukayese yoluyla anlatılabilsin. Bu nokta, bütün mahlûkatın idraklerinin üstünde bir haldir ve gizlidir. Şiddet-i zuhurundan dolayı gizlenen ve akıllara, idraklere perdelenen o yüce Zât’ı bütün noksan sıfatlardan takdis ve tenzih ederiz.
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا (٩)
9. O, doğunun da, batının da Rabbidir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, o halde işlerine yalnız O’nu vekil et, yalnız O’na sığın ve O’na güven.
وَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا (١٠)
10. Müşriklerin söyledikleri karşısında ise sabret; (onlara sana yaptıklarıyla mukabelede bulunma;) araya koyacağın yerinde bir mesafe ile tebliğine devam et.
وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ اُو۬لِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا (١١)
11. (Kendilerine bahşettiğimiz) nimetler içinde yüzdükleri halde (seni ve davetini) yalanlayanları Bana bırak ve kendilerine biraz süre tanı.
اِنَّ لَدَيْنَٓا اَنْكَالًا وَجَحِيمًاۙ (١٢)
12. Çünkü Bizim katımızda onları bekleyen bukağılar ve Kızgın, Alevli bir Ateş vardır;
وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا اَلِيمًا (١٣)
13. Ayrıca, boğazda kalıp öte geçmeyecek yiyecekler ve pek acı bir azap. (*)
~Açıklama~
(*) Son iki âyette sözü edilen azap çeşitleriyle ilgili olarak Fahrüddin er–Razi şöyle der:
“Bu dört tür azap, manevî azap şekilleri olarak da yorumlanabilir. Bukağılar, nefsin fizikî cazibe ve bedenî hazlara kilitlenip kalmasının sembolüdür. Nefis, dünyada bunlara bağlı kaldığı için, dünyadan ayrılınca gittikçe artan ızdıraplara düçar olur ve onları daha önceden tatmış olması, onun selâm ve paklık âlemine girmesinin önünde engeller teşkil eder. Sonra bu manevî zincir ve bukağılar ruhî/manevî ateşler doğurur; öyle ki, nefsin bedenî isteklere temayülü ve artık onları bir daha tadamayacak olması, ruhî bir yangına yol açar.
Bu, 12’nci âyette kızgın, alevli ateş olarak anılan azaptır. Nefis, dünyevî hazların kaynağı nesnelerden ayrılmanın acısını ve bu hazlardan mahrum kalmanın boğucu ızdırabını yutmaya çalışır.
13’üncü âyetteki, boğazda kalıp, öte geçmeyen yiyeceklerden maksat nefsin bu ızdırabı olabilir. Ve nihayet, nefis İlâhî nurla aydınlanıp, kudsîler topluluğuna girmekten mahrum kalır. Bu ise, azapların en büyüğü olup, âyette pek acı bir azap olarak nitelenmektedir. Şu kadar ki ben, bu âyetlerin zikrettiğim bu manâlarla sınırlı olduğunu demek istemiyorum. Gerçekte söylemek istediğim, bu iki âyetin Âhiret’te hem ruhen hem de fizikî olarak maruz kalınacak dört basamaklı azaptan söz ettiğidir.”
Fahrüddin er–Razî’nin açıklamaları böyle olmakla birlikte, merhum Muhammed Esed, Âhiret mutluluğu ve azabıyla ilgili pek çok âyetlerde yaptığı gibi, bu âyetlerdeki azap şekillerini de yine sadece ruhî olarak almakta, böyle yaparken de Razî’nin yazdıklarını delil getirmekte, fakat onun, “Gerçekte söylemek istediğim, bu iki âyetin Âhiret’te hem ruhen hem de fizikî olarak maruz kalınacak dört basamaklı azaptan söz ettiğidir.” cümlesine yer vermemektedir. Böyle olunca da, Fahrüddin er–Razi Âhiret azabının sanki sadece ruhî olduğuna inandığı gibi bir sonuç çıkmaktadır. Bu ise, kaynağa vefasızlık ve onu kendi görüşümüze alet etmek demektir.
Âhiret nimetleri ve azabı, hem ruhî, hem de tabiî ki Âhiret’e has keyfiyetiyle fizikî olacaktır. Gerek Cennet gerekse Cehennem ehli, dünyadaki inanç ve davranışlarının neticesini Âhiret’te görecek, bir başka ifadeyle, kokulardan, manâlardan bile varlıklar yaratan Allah, insanların dünyadaki inanç ve davranışlarından onların âhiretini yaratacaktır. Kaldı ki, nefsin olduğu yerde sadece ruhî veya manevî haz veya ızdıraptan bahsedilemez. Esasen dünyada da ızdırap çeken veya zevk alan, şuursuz ve et, kemik, kan, sinir yığını olan beden değildir. Beden bir araçtır ve Allah (c.c.), dünyada ruha ve nefse hizmet eden bedeni Âhiret’te de oraya has keyfiyette, oranın maddesinden inşa edecektir ve dolayısıyla Âhiret hayatı, yine beden, nefis ve ruh tarafından müştereken yaşanacaktır.
يَوْمَ تَرْجُفُ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا (١٤)
14. O gün yer ve dağlar şiddetle sarsılır ve dağlar etrafa dağılmış kum yığınları gibi olur.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْكُمْ رَسُولًا شَاهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ رَسُولًاۜ (١٥)
15. (Ey insanlar! Yaptıklarınızı, gönderdiğim Din’e karşı takındığınız tavrı) gören ve bunlarla ilgili olarak hakkınızda şahitlik yapacak olan bir rasûl gönderdik size, nitekim Firavun’a da bir rasûl göndermiştik.
فَعَصٰى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَاَخَذْنَاهُ اَخْذًا وَبِيلًا (١٦)
16. Ne var ki Firavun, o rasûle karşı geldi ve Biz de onu derdest edip, şiddetli bir cezaya çarptırdık.
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ اِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًاۗ (١٧)
17. Küfürde ısrar edecek olursanız, bu takdirde kendinizi, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek bir günden nasıl koruyacaksınız?
اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِه۪ۜ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا (١٨)
18. Gök, o günün dehşetinden çatlar. Allah’ın sözü mutlaka yerine gelir.
اِنَّ هٰذِهِ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا۟ (١٩)
19. Bu, bir öğüt ve uyarıdır. Artık kim dilerse, kendisini Rabbisine ulaştıracak bir yol tutar.
اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَٓائِفَةٌ مِنَ الَّذِينَ مَعَكَۜ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰىۙ وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِۙ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۘ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُۙ وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًاۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًاۜ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٠)
20. Rabbin, gecenin bazen üçte ikisine yakın bir kısmını, bazen yarısını, bazen de üçte birini ibadetle geçirdiğini, senin yanında yer alan mü’minlerden bazılarının da böyle yaptığını elbette biliyor. Geceyi ve gündüzü yaratıp sürelerini takdir eden Allah’tır. (Ey mü’minler,) O, gece ibadetine bu şekilde devam edemeyeceğinizi bildiği için size lütuf ve merhametiyle muamelede bulunup, kolaylaştırmaya gitti. Artık, gece ibadetinizi Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktar kadar okuyup ifa edin. Yine Allah biliyor ki, içinizde hastalar olacaktır. Kimileri Allah’ın lütfundan nasiplerini aramak için seyahate çıkıp yeryüzünde dolaşacak, kimileri de Allah yolunda harbetmek için seferde bulunacaktır. Dolayısıyla Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktar kadar okuyun. (*) Ama her halükârda namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın, zekâtı tam ödeyin ve (O’nun yolunda ve muhtaçlar için infakta bulunarak) Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için (gelecek, sonsuz hayatınız adına) hayır olarak ne gönderirseniz, onu Allah katında daha değerlenmiş ve mükâfatı katlanmış olarak bulursunuz. Allah’tan daima bağışlanma dileyin. (**) Muhakkak ki Allah, günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.
~Açıklama~
(*) Teheccüd Namazı, risaletinin başlangıcında Allah Rasûlü’ne emredildi. O, bu namazı öyle eda ederdi ki, uzun süre ayakta kalmaktan ayakları şişerdi. Mü’minlerden bazıları da, onlar için mecbur olmasa da, Teheccüd Namazı’nı O’nun gibi kılmaya çalışırlardı. Fakat, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını, hattâ üçte birini bu şekilde ibadetle geçirmeye devamlı olarak tahammül etmek herkes için mümkün değildi. Dolayısıyla Cenab–ı Allah (c.c.), bu ibadeti mü’minler için hafifletti. Teheccüd, Allah Rasûlü’ne vacip olmakla birlikte, mü’minler için hayli önemli bir sünnet (nafile) namaz olarak kaldı. Denebilir ki, kendilerini Allah’ın yoluna adayanlar, bu namaza devam etmelidirler.
(**) Âyet-i kerime herkes için farz olan sorumlulukların hakkıyla yerine getirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirmek, özellikle hataların, küçük günahların affına sebeptir. Nitekim Mücadile Sûresi/58: 13’üncü âyeti de benzer bir manâ ifade etmektedir. Âyet ayrıca, Cenab-ı Allah’tan (c.c.) sürekli bağışlanma dileme, yani istiğfarı da bir defa daha nazara vermektedir. Nuh Sûresi/51, not 3’te de ifade edildiği gibi, istiğfar, Cenab-ı Allah’ın nimetlerine açılan bir kapıdır. Sürekli günah işleyebilecek yapıda varlıklar olarak, Cenab–ı Allah’tan daima bağışlanma dileme mevkiindeyiz.
***
74. Müddessir Sûresi
- Müddessir Sûresi Mekke’de ilk inen sûrelerden olup, 56 âyetten oluşur ve ismini birinci âyetindeki müddessir (örtüye bürünmüş ve inziva arzu eden) kelimesinden alır.
- Hemen hemen bütün iman esaslarına ve insanlıkla ilgili temel gerçeklere dikkat çeker.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ (١)
1. Ey Risalet yükü altında (inziva) örtüsüne bürünen! (*)
~Açıklama~
(*) Risalet yükünü bütün ağırlığıyla üzerinde hisseden Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, müşriklerin –haşa– deli, sihirbaz gibi iftiraları karşısında duyduğu büyük üzüntü ile cüppesine veya battaniyesine bürünmüş, belki de bir iç murakabe veya teselli arayışı içindeydi. Bu sûre, O bu halde iken inmiş olsa gerektir ve O’na risalet görevinin ilk adımlarını talim buyurmaktadır.
قُمْ فَاَنْذِرْۙ (٢)
2. Kalk ve uyar! (*)
~Açıklama~
(*) Denebilir ki, Allah Rasûlü’nün risalet misyonu bu emirle başlamıştır. O, hem küfre, şirke, fıska, zulme, günaha ve bunların sonuçlarına karşı bir uyarıcıydı, hem de iman ve güzel davranışların mukabilinde bir müjdeleyiciydi. Fakat başlangıçta, takip edilen yanlış yolu bıraktırma adına ikazın bir önceliği vardır.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ (٣)
3. Ve Rabbinin eşsiz ve nihayetsiz büyüklüğünü ilan et!
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ (٤)
4. Elbiseni de (her türlü kirden) temizle! (*)
~Açıklama~
(*) Bu emir, kendinden önceki 3’üncü âyetle birlikte ele alındığında, artık teşrî buyrulacak olan namaza hazırlık çerçevesinde elbisenin necasetten temiz olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu zahirî manâsının yanısıra, Kur’ân-ı Kerim’in takvayı elbiseye benzetmesini nazara alarak (A’râf Sûresi/7: 26), Allah’a bağlılıkta ve takvada derinleşmeyi emrettiği sonucunu da çıkarabiliriz. Burada şu hususu da hatırlamalıyız ki, bu tür âyetler elbette sadece Allah Rasûlü’ne hitap ediyor değildir. Onlardan hiç kuşkusuz bütün mü’minlerin de hissesi vardır.
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ (٥)
5. Pis ve murdar olan her şeyden uzak dur! (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, putçuluk başta olmak üzere, hepsi de murdar ve pislik olan günahlardan, kötü davranışlardan, yerilmiş huy ve tavırlardan, kısaca Cenab–ı Allah nazarında menfur olan her şeyden uzak durmayı emretmektedir.
وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ (٦)
6. (Bütün bu emirleri yerine getirmeyi) çok bulup da, (Allah’a ve başkalarına) iyilik yaptığını düşünme!
وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْۜ (٧)
7. (Allah’a ve insanlara karşı vazifeni yaparken) Rabbin için sabret!
فَاِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِۙ (٨)
8. Çünkü bir gün gelip de Sûr’a üflendiğinde,
فَذٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌۙ (٩)
9. O gün, çok çetin bir gün olacak;
عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ (١٠)
10. Kâfirler için asla kolay olmayacak.
ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًاۙ (١١)
11. Bırak bana o kişiyi, (malsız, ailesiz) tek olarak yarattığım;
وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًاۙ (١٢)
12. Sonra kendisine mal üstüne mal verdiğim,
وَبَنِينَ شُهُودًاۙ (١٣)
13. Ve etrafında güç–kuvvet sebebi oğullar;
وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًاۙ (١٤)
14. Ayrıca, rahat bir hayat için her türlü imkânı önüne serdiğim.
ثُمَّ يَطْمَعُ اَنْ اَزِيدَۙ (١٥)
15. Böyleyken, üzerindeki nimetlerimi daha da arttırır mıyım diye tamah ediyor.
كَلَّاۜ اِنَّهُ كَانَ لِاٰيَاتِنَا عَنِيدًاۜ (١٦)
16. Asla! Çünkü o, âyetlerimiz karşısında tam bir inatçı kesildi.
سَاُرْهِقُهُ صَعُودًاۜ (١٧)
17. Onu yakında sarp mı sarp bir yokuşa sardıracağım. (*)
~Açıklama~
(*) Yani o kişiyi artık dünyada büyük güçlükler, Âhiret’te ise Cehennem azabı beklemektedir. Velid ibn Muğire olduğu rivayet edilen bu kişi, çok geçmeden ve Bedir’de katledilmeden önce servetini ve oğullarının çoğunu kaybetmiştir.
اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَۙ (١٨)
18. O ki, (insanların gözünde Kur’ân’ı nasıl mahkûm ederim diye) düşündü, taşındı, ölçtü biçti.
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ (١٩)
19. Canı çıkasıca, nasıl da ölçtü biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ (٢٠)
20. Hay kem gözlerden uzak kalasıca, (*) gerçekten nasıl da ölçtü biçti!
~Açıklama~
(*) Bu âyette ve önceki âyette baştaki ifade aslında aynı olmakla birlikte, söz konusu ifadenin aslı olan kutile! kelimesi Arapça’da bazen lânetleme, bazen beddua makamında kullanılsa da, bazen de tehekküm (mizah) maksadıyla “Kem gözlerden uzak olsun!” anlamında kullanılır. Bu âyette, kendisinden bahsedilen kişinin Kur’ân hakkında vardığı sonucun ne kadar gerçek dışı ve gülünç olduğunu ifade için bu anlamda kullanılmış olması daha makul görünmektedir.
ثُمَّ نَظَرَۙ (٢١)
21. Sonra, (önemli bir şey söyleyecekmiş tavırlarıyla) şöyle bir bakındı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ (٢٢)
22. Ardından suratını astı, kaşlarını çattı.
ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ (٢٣)
23. Sonra da arkasını döndü ve (vicdanında Kur’ân’ın İlâhî Kelâm’dan başka bir şey olamayacağını kabul ettiği halde) kibrine yenik düştü;
فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ (٢٤)
24. Ve, “Bu,” dedi, “olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir.
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ (٢٥)
25. “Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!”
سَاُصْلِيهِ سَقَرَ (٢٦)
26. Çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere sekara tıkacağım.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُۜ (٢٧)
27. Bilir misin sekar nedir? Nerden bileceksin ki (Allah bildirmedikçe)! (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim’de sık sık geçen ve aslı mâ edrâke olan bu ifade, sözü edilen hususun önemini ve mahiyetinin Allah bildirmedikçe gerektiği gibi bilinemeyeceğini vurgulamak içindir.
لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُۚ (٢٨)
28. O, (içine atılanı) yaktıkça yakar, ama bırakmaz ki ölsün;
لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِۚ (٢٩)
29. Deriyi kavurdukça kavurur.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَۜ (٣٠)
30. Başında ondokuz (görevli) vardır.
وَمَا جَعَلْنَٓا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُواۙ لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟ (٣١)
31. Ateş’in görevlilerini sadece meleklerden tayin ettik. Onların sayısını da küfredenler için bir imtihan ve mihnet sebebi kıldık; bir de daha önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (kendisine vahyedilen her şeyi karşılaştığı her türlü muhalefete rağmen tebliğ eden Muhammed’in Allah’ın rasûlü olduğu konusunda) yakîn sahibi olsun, iman edenler imanlarında daha bir derinleşsin ve daha önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların ve mü’minlerin hiçbir tereddüdü kalmasın. Buna karşılık, kalblerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler ise, “Allah böyle bir temsil ve tasvirle ne anlatmak istiyor ki?!” derler. Allah, dilediğini işte böyle saptırır ve dilediğine hidayet nasip eder. Rabbin’in ordularını ancak O bilir. (Ateş’in ondokuz bekçisi gibi, Rabbin’in orduları olması), insanlık için bir ikaz, bir hatırlatmadır. (*)
~Açıklama~
(*) Âhiret’i ve dolayısıyla onunla ilgili gerçekleri, ayrıca Kur’ân’ın verdiği bilgileri inkâr eden kâfirler, Ateş üzerinde 19 görevlinin olmasıyla alay etmiş ve onları kolaylıkla yenebileceklerini söylemişlerdi.
Cenab–ı Allah (c.c.), bunlara cevap olarak, o 19 görevlinin insan değil, melek olduğunu hatırlatmaktadır. Kâfirler, melekleri “Allah’ın kızları” olarak görüyor ve onların son derece güçlü varlıklar olduğunu hesap edemiyorlardı. Bu konuda ise Kur’ân-ı Kerim, Ateş’in başında hem görünüş hem karakter itibariyle sert ve çetin melekler vardır; Allah onlara ne emrederse asla karşı gelmezler ve kendilerine her emredileni yerine getirirler. (Tahrîm Sûresi/66: 6) buyurmaktadır.
Ayrıca, Cenab–ı Allah’ın bizim bilmediğimiz, kavrayamadığımız daha çok orduları vardır. Bütün bunların zikri, aslında Cenab–ı Allah’ı ve O’nunla ilgili gerçekleri ancak insan temelinde düşünüp değerlendirebilen kişiler, özellikle kâfirler için bir izah, bir hatırlatma maksadı da gütmektedir.
كَلَّا وَالْقَمَرِۙ (٣٢)
32. Hayır, mesele kâfirlerin sandığı gibi değildir; ve yemin olsun aya,
وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَۙ (٣٣)
33. Çekilmeye başlayan geceye,
وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَۙ (٣٤)
34. Ve ağarmaya durmuş sabaha, (*)
~Açıklama~
(*) Aya, bitmek üzere olan geceye ve ağarmaya başlayan sabaha yemin edilmesi, İlâhî hidayet ışığının inkâr karanlığının yerini almaya başladığına bir ima taşımaktadır.
اِنَّهَا لَاِحْدَى الْكُبَرِۙ (٣٥)
35. Hiç şüphesiz (Kur’ân), (Allah’ın) eşsiz büyüklükte bir âyetidir;
نَذِيرًا لِلْبَشَرِۙ (٣٦)
36. Bir uyarıcıdır insanlık için;
لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَۜ (٣٧)
37. İçinizden (iman ve salih amel hususunda) ileri gidip önde yer almak isteyen için de, (küfür ve günahlarla) geride kalmayı tercih eden için de. (*)
~Açıklama~
(*) Elbette kimse geride kalmak istemez, fakat küfür, şirk, nifak ve günah yolunu seçmek, geride kalmayı tercih etmek demektir.
كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌۙ (٣٨)
38. Herkes, ne yapıp ne kazanmışsa, onun karşılığında rehin olarak tutulur;
اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَمِينِۜۛ (٣٩)
39. Ancak, (amel defterlerini sağ yanından alacak olan) ashab-ı yemîn (yümün ve bereket ehli) müstesna. (*)
~Açıklama~
(*) Allah’a iman ve itaat, kulları üzerinde Allah’ın hakkıdır. Dolayısıyla her bir insan, Allah’ın bu hakkını ödeyip ödemediği konusunda sorguya çekilecek ve ödemeyenler, ödemedikleri bu borcun karşılığında rehin olarak tutulacak, sonuçta Cehennem’e atılacak, bu borcu ödeyenler ise salınıp, Cennet’e girmelerine müsaade edilecektir.
Kur’ân, insanları inanç ve davranışlarına göre üç temel gruba ayırır (Vâkıa Sûresi/56: 7–10). Bunlardan birinci grup, iman, salih amel ve Allah’ın dinine omuz vermede ilk sırayı alan ve ihlâsa erdirilmiş “sâbikûn”dur ki, onlar Âhiret’te sorgudan muaf tutulacakları için (Sâffât Sûresi/37: 128), burada zikredilmemişlerdir.
فِي جَنَّاتٍۜۛ يَتَسَٓاءَلُونَۙ (٤٠)
40. Onlar, (güzelliği dünyada iken idrak edilemez) cennetlerdedir. Aralarında konuşurlar.
عَنِ الْمُجْرِمِينَۙ (٤١)
41. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular hakkında; (ve o suçlularla aralarında şu konuşma geçer):
مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (٤٢)
42. “Nedir sizi Cehennem çukuruna sürükleyen?”
قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَۙ (٤٣)
43. Diğerleri, “Biz namaz kılanlardan değildik”, diye cevap verirler:
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَۙ (٤٤)
44. “Yoksullara yemek vermez, ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَٓائِضِينَۙ (٤٥)
45. “Bâtıl bataklığına dalanlarla birlikte biz de dalardık.
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِۙ (٤٦)
46. “Hiç durmaz, Din Günü’nü yalanlardık.
حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَقِينُۜ (٤٧)
47. “Derken, kaçınılması mümkün olmayan ölüm gerçeği geldi çattı.”
فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَۜ (٤٨)
48. Şefaat edeceklere (o inkârcı suçlular için şefaat etme izni verilecek bile olsa) bu şefaat de onlara fayda vermez.
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَۙ (٤٩)
49. O halde onlara ne oluyor da, bir öğüt, bir uyarı olan (bu Kur’ân’dan) yüz çevirip kaçıyorlar,
كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌۙ (٥٠)
50. Yaban eşekleri gibi, ürkütülmüş,
فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍۜ (٥١)
51. Ve kaçan arslandan?
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةًۙ (٥٢)
52. Bir de onlardan her biri istiyor ki, kendisine (Kur’ân’ın benzeri) hususî ve sayfa sayfa dizilmiş bir kitap verilsin.
كَلَّاۜ بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَۜ (٥٣)
53. Asla! Gerçek şu ki, onlarda Âhiret endişesi yok.
كَلَّٓا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌۚ (٥٤)
54. Asla! İşte, herkese kâfi bir öğüt ve uyarı olarak Kur’ân!
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۜ (٥٥)
55. Dileyen onu okur, düşünür ve ders alır.
وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ (٥٦)
56. Ama Allah dilemedikçe, düşünüp ders de alamazlar. Allah’tır gönülden saygı duyulup, Kendisinden sakınılması gereken ve günahları bağışlama şânından olan. (*)
~Açıklama~
(*) Yani, her başarı gibi hidayet ve Kur’ân’dan gerektiği ölçüde faydalanma da, Cenab-ı Allah’ın iradesine, affına ve muvaffak kılmasına, O’nun affı ve muvaffakiyet vermesi de, O’na gönülden duyulacak saygı ve O’na isyandan kaçınmaya bağlıdır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal