07-] Bakara Sûresi (146-202)

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٤٦)

146. Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar.Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikati bile bile gizlemektedir. (*)

-Açıklama-

(*) Peygamber Efendimiz’in gelişiyle ilgili Kitab-ı Mukaddes’te yer alan müjdelerle ilgili olarak bkn. Ek 1.

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ (١٤٧)

147. (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak,ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez. 

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ (١٤٨)

148. Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi,tuttuğu bir yol,takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah,hepinizi (aynı yolda,aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. (*) Şüphesiz Allah,her şeye hakkıyla güç yetirendir.

-Açıklama-

(*) Her nerede bulunursanız bulunun, Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir ifadesi, çok geniş bir manâ yelpazesine sahiptir. Kısaca:

  • Müslümanlar, dünyanın dört bir tarafına dağılacak ve dört bir yandan kıble olarak Kâbe’ye yöneleceklerdir.
  • Müslümanların dünyanın dört bir yanına dağılmasıyla İslâm, bütün dünyaya yayılacaktır.
  • İslâm’ın yeryüzü çapındaki hakimiyetiyle Müslümanlar, dünyanın dört bir yanından Kâbe’ye yönelen bir ümmet oluşturacaklardır.
  • Allah, herkesi bir başka âlemde, Mahşer’de ve Mahkeme-i Kübra’da bir araya getirecek ve dünyada yaptıklarından dolayı onları yargılayacaktır.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (١٤٩)

149. Yine, her nereden sefere çıkarsan çık,(ibadet ederken) Mescid-i Haram tarafına yönel. Böyle yapman ( kıblenin Mescid-i Haram tarafı olması ),Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. ( Ey iman edenler,siz de böyle yapın! ) Allah,yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ (١٥٠)

150. Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescid-i Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi,içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz,katiyen onlardan korkup endişe etmeyin,ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin. –ayrıca,üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.

كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ (١٥١)

151. Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi (ve kâinatta ve bizzat kendi içinizde Allah’ı gösteren delilleri) okuyup açıklıyor; (zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan,hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitab’ı ve hikmeti (o Kitab’ı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟ (١٥٢)

152. Öyleyse siz de Ben’i (özellikle hizmet zamanında) hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve daima, (özellikle de ücret verme zamanında) anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın. (*)

-Açıklama-

(*) Şükür imanın, nankörlük de küfrün kapısıdır. O kadar ki, Kur’ân-ı Kerim’de nankörlükle küfür için kullanılan kelime aynıdır. Bu bakımdan küfür, ateizm manâsında bir inkârı da içine almakla birlikte, gerçeğin üzerini bile bile örtme, Allah’ı Yaratan, Nimetlendiren, Yaşatan… gibi sıfatlarıyla tanımayı bile bile reddetme demektir. Bu şekilde Allah’ı tanımayan ve kabul etmeyen insan, sahip olduğu ve elde ettiği her şeyi kendinden bilecek ve kendine mal edecektir. Böyle bir tavır, nankörlükle eş manâda olup, elbette küfrün de ta kendisidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ (١٥٣)

153. Ey iman edenler! (Her türlü musibet, meşakkat ve zorluklara, ayrıca zamana ve yolun geçilmesi gereken merhalelerine karşı) sabırla, (bu arada,çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetin fezlekesinde “Allah, namaz kılanlar ve sabredenlerle beraberdir” değil de, sadece Allah, sabredenlerle beraberdir denmesi, devamlı ve gerektiği şekilde namaz kılabilmek için de sabrın gereğine işaret etmektedir. Dipnot 53’de temas edildiği üzere, ibadetlere sabır, sabrın önemli bir boyutudur. Fezleke, âyetin sibakı, yani gelecek âyetlerle de ilgili olup, bu âyetlerde ifade buyrulacak imtihan şekillerinde başarılı olabilmek için de daha baştan sabra davette bulunmaktadır.

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ (١٥٤)

154. Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, (*) fakat siz farkında değilsiniz.

-Açıklama-

(*) Hayat mertebeleri beştir:

  1. Bizim hayatımız ki, pek çok kayıtlarla ve ihtiyaçlarla sınırlıdır.
  2. Hz.Hızır ve Hz.İlyas (as)’ın hayatıdır ki, bir derece serbest olup, aynı anda pek çok yerde bulunabilirler. İstedikleri zaman bizim gibi yer içerler, fakat bu türden ve daha başka ihtiyaçlarla sınırlı değildirler.
  3. Hz. İdris ve Hz. İsa (as)’ın hayatıdır ki, dünya hayatının gereklerinden ve kayıtlarından sıyrılıp, melekî bir hayata girmiş ve nuranî bir şeffafiyet kazanmışlardır. Âdeta misalîleşmiş (astral) bedenleriyle göklerde bulunurlar.
  4. Şehitlerin hayatıdır ki, onlar kendilerini ölmüş bilmezler; bunun yerine, daha iyi bir âleme gittikleri düşüncesinde olup, tam bir saadetle lezzetlenir ve kabir hayatını bu saadetler içinde geçirirler.
  5. Kabir ehlinin hayatıdır ki, ruhları bakidir. Fakat öldüklerini bilirler ve derecelerine göre ölümün acısını tatmışlardır. (RNK:Mektubat)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ (١٥٥)

155. Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. (*) Müjdele o sabırlıları:

-Açıklama-

(*) Mü’minler, fert ve toplum olarak bu imtihan unsurlarından birine, bir kaçına veya hepsine şu veya bu şekilde maruz kalırlar. Bu, bilhassa bu âyetin inmesinden sonra gelen birtakım dînî emirlerle –harp, Ramazan orucu, zekât, harbin getireceği mal ve can eksikliği vb.–olacağı gibi, başka şekillerde de olabilir. İmtihandan takip edilen gayeler, mü’minleri fert ve toplum olarak pişirmek, olgunlaştırmak, temizlemek, toplum planında temizi kirliden, gerçek mü’mini münafıktan ayırmak, potansiyel kabiliyetleri gerçek kabiliyete dönüştürmek ve mü’minleri geleceğe hazırlamak, Cennet’e ehil hale getirmektir.

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ (١٥٦)

156. Ki onlar,başlarına bir musibet geldiğinde,“Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku,O’nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar). (*)

-Açıklama-

(*) Bu tavır, başa bir musibet geldiği, önceki âyette ifade buyurulan imtihan unsurlarından biri veya bir kaçıyla karşılaşıldığında gösterilmesi gereken bir tavırdır ki, bir bakıma, mü’min için en yüksek makam olan rıza makamının ifadesidir. Aşağıda gelecek âyet de, bu makama ulaşanlara önceki âyette kapısı açılan müjdeyi vermektedir.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ (١٥٧)

157. Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabul buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete ve gerçek hedefe ulaştırılmış olanlardır.

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ (١٥٨)

158.(*) Safa ve Merve,Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya a-lâmet ve Kendisi’ne ibadete vesile kıldığı eserlerden)dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan tavaftan sonra bu iki tepe arasında) sa’y etmesinde mahzur yoktur (sa’y etmesi gerekir). (**) Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf,vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese,şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.

-Açıklama-

(*) Buraya kadar âyetler, bir yandan mucizane ifadeler ve üslûplarla sûrenin başındaki temel iman ve ibadet esasları çerçevesinde İsrail Oğulları’nı kâh terğib (sevdirme) kâh terhib (sakındırma) yoluyla İslâm’a, dolayısıyla aslî çizgilerini bulmaya çağırır ve bu arada İslâm toplumunu da hem o an, hem gelecek açısından bazı konularda ikaz buyururken, aynı anda, zihinleri ve kalbleri teşrî buyurulacak maddî cihad ve Hac’ca da hazırlayıcı bir çizgi izledi. Kur’ân’ın bu şekilde meseleleri ele alışı,tamamen kendine hastır ve harikadır.

Kur’ân Tevhid, Nübüvvet, Âhiret ve İbadet-Adalet’ten ibaret ana maksatları etrafında sürekli tahşidatta bulunmakta, Din’i ve hayatı bir bütün olarak ele alıp sürekli tasrif yapmakta, yani Din’i ve hayatı farklı cepheleriyle iç içe ve döne döne örgülemekte, böylece ortaya âdeta organik bir bütünlük koymaktadır. Nasıl çevremize şöyle bir baktığımızda varlığın ve hayatın bütün unsurlarını aynı anda görebiliriz, Kur’ân da, aynı şekilde zihnimizi ve kalbimizi bütün bu unsurlar içinde gezdirmektedir. Zaten gerçek belâğat ve en beliğ üslûba ancak haricî varlığı, “tabiat”ı taklitle ulaşılabilir. Kur’ân, kâinat ve onun küçültülmüş nüshası olan insan kitaplarının bir açıdan kelimelerle ifadesi, tarifi ve “tercüme”sidir.

(**) Âyette sözü edilen Safa ve Merve, o tarihte “ekin bitmez bir vadi” olan Mekke’de kundaktaki oğlu İsmail’le birlikte kalan Hz.Hacer’in su bulmak için aralarında koşuşturduğu iki tepenin adıdır. Hac’da ve Umre’de bu iki tepe arasında gidip gelmeye Sa’y denir.Safa’dan başlanan Sa’y, Merve’ye dört gitme ve Merve’den Safa’ya üç gelme ile tamamlanır. Safa ve Merve,Allah’ın şiarlarındandır.

  • Şiar, İslâm’ın ve İslâm toplumunun alâmeti, ayrıca Allah’ın Kendisine ibadete vesile kıldığı eser demektir ki, ezan, cemaatle namaz, bilhassa Cuma ve Bayram namazları, Hac, Hac’cın menasiki, camiler, kurban hep birer şiardır.
  • Şiarın sünnet olanları bile, farz olan ferdî ibadetlerden daha mühimdir. Sa’y etmesinde bir mahzur yoktur ifadesi, sa’y etmese de olur demek değildir.
  • İslâm’dan önce müşrikler, Safa ve Merve tepelerine birer put koymuşlardı.
  • Bu sebeple Müslümanlar, o iki put kaldırılmış bile olsa, onlar arasında sa’y etmenin mahzurlu olup olmayacağı konusunda şüpheye düştüler.

Âyet, bu şüpheyi gidermektedir. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Sa’y’i emretmiş ve Hanefî Mezhebi’nde Sa’y vacip kabul edilmiştir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ (١٥٩)

159. (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya,muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ (١٦٠)

160. Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ (١٦١)

161. Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince:işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler. (*)

-Açıklama-

(*) Bir önceki, 159. âyette,lânet duası yapabilecek konumdakiler (müstahakların rahmetten uzak olmaları için dua etme makamında olanlar) deniyordu. Bu âyette sanki onlar açıklanmaktadır.

Bunlar, öncelikle kendileri günahsız ve küfre, şirke, nifaka ve günaha büyük tepki duyan melekler olup,onların lâneti hem dünyada hem Âhiret’tedir. Lânet edecek, yani aynı duayı yapacak insanlar ise,nâs kelimesinin başındaki ‘lâm-ı tarif’in (belirlilik takısı) ahd için olması mülâhazasıyla, her şeyin hakikatine açık kâmil insanlar olsa gerektir.

Âhiret’te, kâfirler arasında dünyada var olan bütün kan,menfaat,idare eden–idare edilen, ortak dünya görüşü, yardımlaşma vs. bağlarının tamamı kopacak ve kâfirler bile birbirlerine lânet okuyacaklardır. Mealde açık olarak verildiği gibi, Allah’ın lâneti af, mağfiret ve bilhassa mü’minler için olan hususî rahmetinin şümulünden ihraç, dolayısıyla Âhiret’te azap etmek üzere Cehennem’e koyma; meleklerin lâneti ise, müstahakların af,mağfiret ve rahmetin şümulünden ihraç için aleyhlerinde duadır. Melekler, mü’minler için ise dünyada sürekli dua, Âhiret’te de onları tebcil, taziz ve tebrik ederler.

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (١٦٢)

162. Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟ (١٦٣)

163. (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, buraya kadarki bütün âyetlerin âdeta bir fezlekesi, bir neticesi gibi oldu ve buraya kadar ele alınan bütün konuları, önce İslâm’ın özü, çekirdeği Besmele ile, sonra Ümmü’l-Kitap, yani Kitab’ın anası, esası olan Fâtiha ile ve ayrıca bu sûrenin başındaki âyetlerle bağladı.

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٦٤)

164. Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların yararına olarak ve yine onlara fayda sağlayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ (١٦٥)

165. Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İ-man edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetlerde İslâm’ın temeli olan Tevhid-i Ulûhiyet, yani yegâne ma’bud, sığınak, dayanak ve biricik yardım kaynağı olarak Allah’a iman önemle vurgulanmaktadır. Peygamberler dahil hiç kimseye, hiçbir puta ulûhiyet ve ulûhiyet yetkisi verilemez. Peygamberlerini, büyüklerini, reislerini Allah sever gibi sevenler, bağlılıkları ve onlarda vehmettikleri güç, kabiliyet ve kahramanlıkla onları âdeta ilâh yerine koyanlar, büyüklerinin, reislerinin Allah’ın hükümlerine aykırı emir ve yasaklarına gönüllü itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, O’na şirk koşmuş ve böylece en büyük zulmü işlemiş olurlar. Bunlar, kâinatta ve insan hayatında Allah’ı ve O’nun mutlak birliğini gösteren apaçık işaretleri, delilleri göremeyen birtakım aklı ermezlerdir ki, bütün kuvvetin Allah’a ait ve O’nun azabının çok çetin olduğunu, ancak o azabı gördükten sonra kavrayabileceklerdir.

Bu âyette, (Ey Rasûlüm,) de: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Sûresi/31) âyeti gereğince,Allah Rasûlü’ne tâbi olmanın ve dünyada önder olarak O’nu kabul etmenin mutlak gereğine de işaret vardır.

اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ (١٦٦)

166. İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟ (١٦٧)

167. Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ten asla çıkacak değillerdir.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًاۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ (١٦٨)

168. Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun.O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl, pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.

اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (١٦٩)

169. O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder. (*)

-Açıklama-

(*) Dünyada hangi seviye,konum ve mevkide olursa olsun insanları şaşırtıp sapmalarına sebep olan şeytandır. O, kötülüğü, çirkin şeyleri, günah ve fuhşiyatı, bir de Allah hakkında bilgisi olmayan konular hakkında konuşmayı insan kalbine sürekli ‘fısıldar’. Bu konuda o kadar ısrar eder ve insanı tesiri altına alır ki,Kur’ân-ı Kerim, bunu emretme olarak tavsif buyurmaktadır. ‘Emretme’ ifadesinde bir diğer önemli manâ da, şeytanın izinde gidenlerin onun memuru oldukları ve şeytanın da böylelerine âmirlik yaptığı gerçeğidir. Şeytan’ın Allah hakkında konuşulmasını emrettiği hususlar, Allah’ın Zâtı ve Zâtı’nın hakikatı gibi, insanın bilmesi mümkün bulunmayan konularla, bir de gerek itikad, gerekse haram-helâl noktasında Allah’a isnadı caiz olmayan meselelerdir.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ (١٧٠)

170. (Şeytan’ın izinde giden) kimselere,“Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (١٧١)

171. (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler–konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiç akledip düşünmezler. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetteki temsilin iki manâsı vardır:

Birincisi, gözleri ve kulakları gerçeğe kapalı veya manen kör ve sağır olan,akletmekten de uzak bulunan kâfirler, körü körüne önderlerini,başkanlarını,atalarını taklit ve onlara itaat ederler.

İkinci manâya göre, küfredenler, kendilerine anlatılan gerçeğe öylesine kayıtsızdırlar ki, böyle bir çağrı nasıl hayvan için bir bağırıp çağırmadan ibaretse, onlar için de aynıdır; ondan hiçbir şey anlamazlar.

Âyette bağırıp çağırma ifadesinin kullanılması,davetin çok gür olduğuna işaret eder.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ (١٧٢)

172. Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, sağlığa zararsız ve helâl-meşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ (١٧٣)

173. Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. (*) Şüphesiz Allah,çok bağışlayandır,hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

-Açıklama-

(*)Zaruretler, haramları mübah kılar.” hükmü, küllî,yani her durumda geçerli bir hüküm değildir. Zaruret, meselâ sarhoş olmak gibi iradeyi kötü yolda kullanmadan gerçekleşmiş olmalıdır. Bir kimse kendini sarhoş etse,sarhoşken yaptığı muameleler geçerli olur; iradeyi kötü yolda kullanarak meydana gelen zaruretler,Şeriat’ta geçerli ve haramı mübah kılan zaruretlerden değildir.

Ayrıca, “zaruretler, miktarınca takdir olunur.” Yani, ne miktar ve ne kadar zaman için zaruret sözkonusu ise, ancak o miktara göre ve o zaman zarfinde zaruretin haramı mübah kılması sözkonusudur. Meselâ, bulunduğu yerde domuz etinden başka yiyecek bulunmayan ve ondan yemezse ölme tehlikesi bulunan bir insan, o domuz etinden doyacak kadar değil, ölmeyecek kadar yiyebilir.Dolayısıyla bu hüküm, suistimal edilmemesi gereken bir hükümdür.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ (١٧٤)

174. Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ (١٧٥)

175. Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar! (*)

-Açıklama-

(*) İyilikte bulunma, hayır işleme, hak ve hakikate kulak verme ve haram olan geçici dünya zevklerinden kaçınma konusunda hiç sabredemeyen bu tipler, bir an bile sabredilmesi, dayanılması mümkün olmayan Cehennem ateşini hak etmede ne de sabırlılar! O Ateş’te ebediyen yanmak için yapmadık kötülük bırakmıyorlar. Kâfirlerin yaptıklarını, insanın bir an bile tahammülü mümkün olmayan Ateş’e girmek için sabretme olarak tanımlayan Kur’ân-ı Kerim’in bu ifadeleri,Allah tarafından bir tehekkümdür, taaccüb ifade eden acı bir istihzadır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟ (١٧٦)

176. Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi.Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan,hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (١٧٧)

177. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin;bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler(in, bu şekilde âdeta iman, infak, namaz kılma,zekât ödeme,ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri)dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki,doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ (١٧٨)

178. Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı –(can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın.Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. (*) Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.

-Açıklama-

(*) Kısas, Kitab-ı Mukaddes’in de hükmüdür: “Bir adamı vuran, vurduğu ölürse, mutlaka öldürülecektir… Ve babasına yahut anasına vuran mutlaka öldürülecektir. Ve adam çalan, onu satmış olsun yahut kendi elinde bulunsun, mutlaka öldürülecektir…” (Çıkış,21:12,15–16.) Fakat Kitab-ı Mukaddes’te af hükmü yoktur.

 İslâm ise, kısası emretmekle birlikte,eğer öldürülenin velîsi,yani vârislerinden biri bile katili diyet karşılığı veya karşılıksız affederse,bu durumda kısas düşer. Modern hukuk ise, cezalandırma yetkisini şahıstan alıp devlete vermektedir. Oysa bu, devletin kendini şahısların yerine koyması demektir ki, fertlere zulümdür. Suç kime karşı işlenmişse, cezalandırma veya affetme yetkisi ona tanınmalıdır. Suçun kamu hukukunu ilgilendiren kısmı, onun ayrı bir boyutudur.

İkinci olarak, modern hukukta bazı ülkelerde suçun işlenişine ve daha başka faktörlere göre ölüm cezası da verilmekle birlikte hapis, genellikle uygulanan bir ceza şeklidir. Oysa İslâm, tam manâsıyla adalet temellerine oturur. Kanun karşısında hiçbir can diğerinden kıymetli değildir.

Âyette hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın denmesi, bir hür köleyi, bir erkek bir kadını öldürdüğünde onların öldürülmeyeceği manâsına gelmez. Mâide Sûresi’nde cana can (5: 45) denmekle bu konudaki genel hüküm ortaya konmuştu.

Burada ise, Cahiliyye dönemindeki bir uygulamaya son verilmektedir. O dönemde, meselâ hür ve toplumda şerefli kabul edilen bir kişi öldürüldüğünde karşılığında bir-kaç kişi öldürülürdü.

Âyet, bunu yasaklamaktadır. Suç müşahhas bir vakıa olduğu halde, modern hukukun genellikle uyguladığı hapis cezası mücerret bir cezadır. Oysa, cezanın da müşahhas olması gerekir.

İKİNCİ olarak, suç ve ceza ayrı ayrı değil, bir arada düşünülmelidir. Suçlar bizzat bir fiil ve fiil türünden olduğu için İslâm’da cezalar da fiil türündendir; yağ kirini yine yağın tortusundan yapılan sabunun gidermesi gibi.

ÜÇÜNCÜ olarak, suç ile ceza arasında mahiyet birliği olmalıdır. Yani her suça kendi cinsinden ceza verilmesi gerekir. Meselâ hırsızlık suçu ile adam öldürme suçu mahiyetçe birbirinden farklıdır. Modern hukuk ikisine de aynı mahiyette, yani hapis cezası verir; ayrılık sadece kemiyettedir.Oysa kemiyet, hiçbir zaman keyfiyet ve mahiyetin yerini tutmaz. İslâm ise, cezayı suçun mahiyetine göre takdir eder.

DÖRDÜNCÜ olarak, İslâm’da ceza hukuku adalet ve merhamet esasları üzerine oturur; ayrıca, takip eden âyette kısasta hayat vardır buyurulduğu üzere, hem suçluyu, hem mazlumu, hem toplumu, hem de temel ahlâkî-manevî prensibi bir arada ele alır ve terbiye, ıslah edicilik, adalet, caydırıcılık, mazlum veya mağduru tatmin esaslarıyla diriltici mahiyettedir.

Oysa hapis cezasında bir cezada olması gereken bu unsurların hiçbiri yoktur. Hapis cezası, ıslah etmediği gibi caydırıcı da değildir; çok defa bazıları için özendirici bile olabilir. Ayrıca ruhu ve kişiliği öldürür; şahsı içtimaî hayattan düşürmekle topluma katkıdan alıkoyar. Mağdur veya mazlumu tatmin etmez. Dolayısıyla, İslâm’ın her hükmü gibi, ceza hukuku da tam bir adalet, denge, rahmet ve dirilticilik üzerine oturmaktadır.

İslâm, hürmetlerin, değerlerin karşılıklı olmasını gerektiren (Bakara Sûresi/2: 194) adaletin gereği olarak cezalarda da karşılık esasını kabul etmiş olmakla birlikte, fertlere kendilerine yapılan bir kötülüğü affetmelerini, hattâ iyilikle savmalarını öğütlemiştir. Ayrıntılı açıklama için bkn: Hac Sûresi/22, not 17.

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (١٧٩)

179. Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki, takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًاۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ (١٨٠)

180. İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. (*) Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.

-Açıklama-

(*) İslâm öncesi dönemde ya miras müessesesi yoktu veya ölen kişinin mirası sadece çocuklarına kalırdı.

Bu âyet, ebeveyni ve en yakın akrabayı ölen kişinin malından mahrum bırakmamak için onlara bu maldan bir kısmının verilmesi adına vasiyette bulunulmasını emretti. Daha sonra inen miras âyeti (4: 11-12), bir manâda bu vasiyet hükmünü kaldırdı veya onu miras ile bir sisteme koydu. Fakat mirasçılar dışında kalan uzak akrabaya veya daha başka fakirlere, hayır müesseselerine, miras kalacak malın 3’te 1’ini aşmayacak şekilde vasiyette bulunabileceğine izin verdi. Kısaca, miras taksim edilmeden önce, ölen kişinin varsa borcu ödenir, sonra vasiyeti yerine getirilir, sonra da miras taksim edilir.

Âyette vasiyet için sözü edilen uygun ve meşrû tarz, bu âyet miras âyetinden önce indiği için, o dönemde kanunî mirasçıları, ölen kişinin malını keyfî kullanmaktan men etmek, anne-babayı ve yakın akrabayı mahrum bırakmamak, mirasa konu malı mirasçılara, ebeveyn ve yakın akrabaya orantılı olarak taksim etmek, ihtiyacı fazla olanları gözetmek, arkada kalanlar arasında kavgaya sebep olmayacak şekilde davranmak gibi hususlardır.

فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ (١٨١)

181. Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah, onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفًا اَوْ اِثْمًا فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ (١٨٢)

182. Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ (١٨٣)

183. Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayr-ı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.

اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١٨٤)

184. Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٨٥)

185. Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkar (ve yeni hilâlin görünmesiyle ayın girdiğine şahit olunur)sa, onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ (١٨٦)

186. (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben, çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. (*) Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.

-Açıklama-

(*) Dua, bir bakıma ibadetin özü, hattâ bütünü gibidir. Bütün kâinattan Allah’a yükselen duadır. Duanın çeşitleri vardır:

  1. Bütün bitkilerin, hayvanların ve insan vücudunun yaratılış ve vazifeleri istikametinde yaptıkları fıtrî duadır ki, kabul görür.
  2. Yine, bitkilerin ve hayvanların ihtiyaç diliyle yaptıkları duadır ki, bilhassa bitkilerin rızıklarının tam vaktinde ve ayaklarına gelmesi; tilki, kurt, aslan gibi zekâ ve güçlerine güvenen hayvanların daha zor, buna mukabil daha az zekî ve daha güçsüz hayvanların daha iyi beslenmeleri bu duanın da kabul edildiğini gösterir. Bir canlı, kendisini ne kadar güçlü, zeki ve kendi kendine yeter görürse, ihtiyaçlarını gidermede o kadar zorluk çeker. Bebeklerin ihtiyaçlarını gidermek için yapmaları gereken tek şey, sadece ağlamaktır.
  3. İnsanların yaptıkları duadır ki, o da ikiye ayrılır:

Fiilî dua, Allah’ın hayat için koyduğu kanunlara itaat etmektir. Meselâ çiftçinin tarlayı sürmesi, rahmetin kapısını çalma manâsında bir duadır. Hastanın, şifayı Allah’tan beklemek ve geldiğinde O’ndan bilmek şartıyla sebeplere riayet esasına bağlı olarak doktora başvurması ve gerekli ilacı kullanması, Allah’ın Şâfî isminin kapısını çalma manâsında yine duadır. Bu tür dualar da, çoğunlukla kabul görür.

•İnsanların herhangi bir dileklerine ulaşmak için Allah’a el açarak yaptıkları sözlü duaya da mutlaka cevap verilir. Fakat cevap verme, her zaman istenilenin aynen verilmesi demek değildir. Allah, Hikmetine bağlı olarak bazen istenilenin aynısını verir; bazen, kul o an için anlayamasa da daha hayırlısını verir; bazen de duanın karşılığını dünyada vermez, Âhiret’te verir. Çünkü her halükârda dua bir ibadettir ve ibadetlerin karşılığı Âhiret’te beklenir.

اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (١٨٧)

187. Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbisedir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbisesiniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için kadınlarınıza yaklaşma) yasağı koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu.O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. (*) Şu kadar ki,mescitlerde itikafta (**) iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar,Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.

-Açıklama-

(*) İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman,her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile,mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.

(**) İtikaf, bir yerde nefsi hapsederek durup bekleme demektir.

  • Istılah manâsıyla, oruçlu iken mescitlerde ibadet kastıyla belli bir süre,genel şer’î ölçüleri içinde en az bir saat kalmak demektir.
  • Bu süre içinde kadınlara yaklaşmak caiz değildir.
  • İtikaf, sünnettir.
  • Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, genellikle Ramazan’ın son 10 gününü bu şekilde Mescit’te geçirirlerdi.

وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقًا مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ (١٨٨)

188. (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları,size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için,(rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (١٨٩)

189. (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir.O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz. (*)

-Açıklama-

(*) İslâm öncesi dönemde Araplar, ayın büyüyüp küçülmesini ve bazı tarihleri uğur ve uğursuzluk adına yorumlarlardı. Kur’ân, bu konuda ikazda bulunmanın yanısıra, dikkatleri şu çok önemli noktaya da çekmektedir:

  • BİR defa, soru sormak için soru sormak, faydasız meselelerle uğraşmak, ayrıca gereksiz ve faydasız konuları merak etmek,mü’mine yakışmayan boş şeylerdendir.
  • İKİNCİ olarak, kendisine herhangi bir konuda soru sorulan mürşid veya muallim, soruya insanların manâsız meraklarını giderme adına mutlaka istendiği şekilde cevap vermek yerine, sorana en faydalı olacak şekilde cevap vermelidir. İrşad ve talim gibi, belâğatın gereği de budur.
  • Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm’a ayın büyüyüp küçülmesi, hilâllerin nasıl ve niye öyle bir görünüp, sonra değiştiği gibi, en azından o gün için anlamaları mümkün bulunmayan, bundan da öte, esasen insanları ilgilendirmemesi gereken bir konuda sorulan soruya Cenab-ı Allah (c.c.), asıl bilinmesi gereken hususu hatırlatarak cevap vermiştir.

Hilâllerin nasıl meydana geldiğini bilmek kimseye bir şey kazandırmaz ve insanların hilâle de, güneşe de ve onların hareketlerine de hiçbir tesirleri olmayacaktır.Bu konuda merak edilmesi gereken, ayın hareketlerindeki hikmet ve insanları ilgilendiren hususlardır. Bu da, kendilerinde savaşılması yasak olan Haram veya Hürmetli Aylar’ın, bu arada bilhassa Ramazan’ın, Hac mevsiminin ve insan hayatında zamana bağlı daha başka pek çok unsurun tayin ve tesbitidir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerim, bu tür “tabiî” vakıalarla ilgili olarak dikkatleri Allah’ın onlardaki hikmetine ve bunların hayatımızdaki yerine çeker ve zihinleri, lüzumsuz merakları tatminden başka insanlara hiçbir fayda getirmeyecek hususlarla meşgul etmez. Dolayısıyla, “tabiat” hadiselerine ve eşyaya, yaratılışları ve hareketlerindeki hikmet ve Allah’a, ayrıca diğer iman esaslarına nasıl bir delil oldukları açısından yaklaşmak gerekir.

Âyet, işte buradan hareketle, insanların cemiyet içinde birbirleriyle, bilhassa rehberleri ve idarecileriyle olan münasebetlerinde birtakım muaşeret kurallarına dikkat çekmekte ve nazarları bir defa daha, 177. âyette ifade olunan gerçek iyilik ve fazilete (birr), âdet, manâsız görenek ve şekilden çok ruh ve manâya çevirmekte, ayrıca onları bir defa daha takvaya çağırmaktadır.

  • Yine, buraya kadar ki hemen bütün âyetlerle birlikte sûrenin başıyla da çok yakın irtibatı olan bu âyet-i kerime, gerçek felâh yoluna ve gerçekten felâh bulanlara da işarette bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim, bundan sonra bir önemli hayat realitesine daha geçecek, Cahiliye dönemindeki kural tanımaz vuruşmalar münasebetiyle, savaş konusunda ciddî prensipler koyarak, mü’minler topluluğunu ferd ve toplum planında eğitmeye devam edecektir.

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ (١٩٠)

190. Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın,fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. (*) Şüphesiz ki Allah,haddi aşanları sevmez.

-Açıklama-

(*) İslâm, savaş ve İslâm’ın ana yayılış dinamikleri hakkında bkn. Ek 2.

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ (١٩١)

191. O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha kötü bir durumdur. (*) Mescid-i Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.

-Açıklama-

(*) Âyet, savaşın en önemli gerekçelerinden birini fitne olarak anmaktadır. Evet, savaş istenmeyen bir şeydir fakat onu gerekli kılan faktörler vardır ki, bunların başında fitne gelir veya bu faktörlerin hepsi fitne kavramı içinde mütalâa edilebilir. Kelime manâsıyla, içinde altın madeni bulunan toprak kütlelerini kazana atıp kaynatmak ve neticede altını elde etmek demek olan fitne, terim anlamıyla, Allah’a şirk koşmak ve bunu bir hayat tarzı haline getirmek, küfrü yaymak, irtidat, Allah’ın haram kıldığı amelleri büyük bir aldırmazlık içinde işlemek, umumî asayiş ve güvenliği ortadan kaldırmak, hak Din’e karşı aktif düşmanlık içinde bulunmak gibi, her biri hak ve adaletin gereği olarak insan öldürmeden çok daha kötü ve toplumu sarsıcı fiilleri ifade eden bir kavramdır. Bütün bu fiiller,duruma ve şartlara göre küçük veya büyük çaplı savaşların haklı sebebi olabilecek özellikte ise de, bu ve bundan sonraki âyette fitne ile âdeta bu manâların tamamı, yani Allah’a şirk koşma veya küfrün yol açtığı anarşi, terör, zulüm ve güvensizlikle örülü içtimaî hayat ve İslâm’a karşı aktif düşmanlık kastedilmektedir.

فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ (١٩٢)

192. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ (١٩٣)

193. Fitne ortadan kalkıp da Hak Din mevkiini alıncaya ve din (hüküm ve emretme yetkisi ve itaat) bütünüyle Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez. (*)

-Açıklama-

(*) Tevhid’in İlâh, Rab ve Ma’bud olarak yalnızca Allah’ı kabûl etme şeklinde üç temel boyutu vardır. Rab olarak O’nu kabul etme, başka manâlarının yanısıra,O’ndan başkasına haram ve helâl kılma yetkisi vermeme demektir. Bu bakımdan, fert ve toplum hayatındaki haram ve helâlleri, emir ve yasakları belirleme yetkisi Allah’ındır. Eğer bunu birtakım insanlar gasp eder ve zulüm üzerine bir sistem kurar, insanları da buna boyun eğmeğe zorlarlarsa, işte bu, fitnenin ta kendisidir.

Bu durumda İslâm müdahale eder; kimsenin inancına karışmamakla ve herkesi inancında hür bırakmakla birlikte, hayatı tanzim yetkisini kullanır ve zulme,fitneye,anarşi ve teröre meydan vermez. İslâm’ın hakimiyeti altında herkes, güvenlik içinde inancına göre yaşar.

اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ (١٩٤)

194. (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan,O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, böyle sakınanlarla (müttakîlerle) beraberdir. (*)

-Açıklama-

(*) Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları haram (hürmetli) aylar olup, bu aylarda savaş yasaktı. Fakat müşrikler, bundan istifade ile Müslümanlara saldırıyor ve daha sonra da, haram olmayan aylardan birini haram ilan ediyorlardı. Kur’ân, onların bu şekilde Müslümanlara saldırmalarının önüne geçmek için ve hürmetlerin, değer ve kıymetlerin karşılıklı olması prensibiyle, Müslümanlara hangi ayda saldırılırsa o ayda mukabelede bulunma izni verdi.

Bu âyet, içtimaî hayatta, ceza hukukunda ve milletlerarası münasebetlerde önemli bir kaideyi de ortaya koymaktadır. İslâm hukuk kuralları, Din’i koruma, canı koruma, aklı koruma, nesli koruma ve malı korumayı esas alır. Bunların korunması yolunda öldürülen şehit olur. Din’e saldırı, irtidat, cana kıyma, alkol ve uyuşturucu kullanma,zina,hırsızlık,gasp gibi suçlar, korunması gerekli bu beş esasa tecavüz olmaları hasebiyle, en büyük suçlar arasındadır.

Ayrıca kimsenin malı, canı, hukuk karşısında diğerlerininkinden daha kıymetli değildir. Bu bakımdan, Kur’ân-ı Kerim’in hurmet dediği bu tür kıymet ve değerlerde eşitlik vardır. Aynı zamanda adaletin de gereği olan bu eşitlik, kısas hükmünün de kaynağıdır. Şu kadar ki, bu değerlere karşı işlenen suçlarda kısas yaparken, kişiler kendi adlarına karşı tarafı affedebilir ve bu, Kur’ân’da övülmüştür. Fakat Din ve mukaddesat, kamu düzeni, kamu malı, ülke ve milletin onuru, güvenliği ve bekası gibi hususlarda idareciler dahil kimse, af ve fedakârlıkta bulunamaz. İslâm, mukabeleye izin verirken, “Zarar vermek de, zarara zararla mukabelede bulunmak da yasaktır.” kaidesince, bir kişi, kendisine kötülük yapan veya zulmeden kişiye kötülük veya zulüm yapamaz. Yani birinin bir başkasına zulüm veya kötülükte bulunması, o başkasının diğerine de kötülük veya zulümde bulunmasını gerektirmez.

Âyet, devamında misliyle mukabelede, yani kısasta takva çağrısı yapmakla, mukabelede asla aşırı gidilmemesini, mukabelenin fazladan bir suç ve adaletsizliğe yol açmamasını ihtar etmektedir.

وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ (١٩٥)

195. (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah,her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.

وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَأْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟ (١٩٦)

196. Hacc’ı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Harem-i Şerif’e) gönderin. KURBAN, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. BUNUNLA BİRLİKTE, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun,bya sadaka versin veya kurban kessin. (Hacc’ı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hacc’ı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. KİM de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hacc’da, yedi gün de Hacc’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescid-i Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hacc’ın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.

اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ (١٩٧)

197. Hacc, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. (*) Kim o aylarda Hacc’a niyet ve teşebbüs ederse, artık Hacc boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır,ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hacc’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hacc süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hacc gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!

-Açıklama-

(*) Hacc ayları, Şevval, Zilkade ve Zilhicce’dir. Buradan bu aylardan herhangi birinde Hacc yapılabileceği manâsı çıkarılmamalıdır. Âyette kastolunan, İslâm öncesi Cahiliye döneminde olduğu gibi, aylarda nesî’ yapma, yani ayların günlerini azaltma, onları birbirine katma ve zamanlarını, dolayısıyla onlarla ilgili hükümleri de değiştirme gibi yollara giderek, bu aylar dışında Hacc yapılamayacağıdır. Ayrıca, Hacc’ın hangi rüknünün ve farzının ne zaman yapılacağı da bellidir. Meselâ, Şevval ayından itibaren Hacc’a niyetle ihrama girilebilir. Arafat’ta vakfe, ancak Zilhicce’nin 9’uncu günü eda edilebilir; ziyaret veya ifaza tavafı ise, Zilhicce’nin 10’uncu, Kurban bayramının ilk gününden itibaren, ömrün herhangi bir gününde yapılabilir.

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ (١٩٨)

198. (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hacc sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hacc menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar-i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin.O,nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.

ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ (١٩٩)

199. (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın). Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah,günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.

فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًاۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ (٢٠٠)

200. Artık, Hacc’ın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten,daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz,bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ (٢٠١)

201. Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu,Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ (٢٠٢)

202. Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ

Ali Ünal

Bu yazı 78 kez okundu