Hikmetli Kıssalar-53

  • Her Şakada Bir Gerçek Vardır.
  • Misafirlik Tesellisi
  • Değerli Saçlar
  • Allah İçin Ziyaret ile Menfaat İçin Ziyaretin Farkı
  • Enfes bir ihlas mihengi

HER ŞAKADA BİR GERÇEK VARDIR

  • Mehmet Tüzün
  • Psikiyatrist

   Mizah, ruhsal savunma mekanizmalarından biridir. Yani kişi, kendisinde gerilim oluşturan ve açıkça ifade etmesi de uygun olmayan bazı düşüncelerini, şaka görüntüsü altında ifade edip, kısmen rahatlamaya çalışır. Tabii bu süreç genellikle bilinç dışı olarak gerçekleşir. Yani şahıs, neden öyle bir şaka yaptığının, bu şakayla hangi saklı düşüncesini dile getirerek rahatladığının farkında değildir çoğunlukla.

  • Bu konuyu dile getirme amacım da bu zaten: 

   Farkındalık oluşturmak. Yani hem kendi yaptığınız şakaların altında yatan gerçeklerle yüzleşmenizi, hem de birisi size ‘şaka yollu’ bir şeyler söylediğinde, onun aslında neler düşündüğünü anlamanızı sağlamak. Şakaların altındaki gerçeği görmenin yolu çok basittir. Tonlamaları, mimikleri ve gülümsemeleri bırakıp, sadece söylenen sözleri kağıda döktüğünüzde, ortaya ne anlam çıkıyorsa, onu gerçek olarak kabul edebilirsiniz.

  • Geçenlerde bir dostumun işyerini ziyaret ettim.

Arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı. Bu arada bir tanıdıkları daha geldi. Gruptan biri o şahsı görünce şaka yollu, “Sen hala ölmedin mi?” dedi. Herkes gülüştü.

  • Arkadaşıma döndüm, “Belli ki aralarında gizli bir düşmanlık var. Hatta ölmesini isteyecek kadar.” dedim.
  • “Abartma ya, şaka yaptı sadece.” dedi.
  • Ona sordum: “Gerçekten sevdiğin birini düşün. Babanı, çocuğunu vs. hayal et. Ona böyle bir şaka yapar mısın?
  • Bir an düşündü. “Asla yapmam.” dedi. “Galiba haklısın.”

Ve belki uç bir örnek olacak ama, siz sahabe efendilerimizin Resullullah’ı (asm) görünce “Yine mi sen çıktın karşıma ya Resulallah? Bir kurtulamadık senden.” gibi bir şaka yaptıklarını hiç duydunuz mu? Tabii ki hayır. Hatta hayal bile edilemez. Peki neden? Zira kişi gerçekten, samimiyetle sevdiği birisine, böyle bir sözü şakayla bile söylemez. O zaman bu tip bir şakayla karşılaştığınızda biraz düşünün derim.

Unutmayın ki, şakalarımızı bilinç altımızda hazır bekleyen malzemelerden yaparız, hiç aklımıza, hayalimize gelmeyen şeylerden değil. Eğer bir kişiye için için kırgınsak, ona olumsuz içerikli şaka yapmamız çok muhtemeldir.

  • Ve ters taraftan bir örnek: 

Diyelim ki bir sohbet sırasında bir arkadaşınızın sözünü beğenip onu biraz övdünüz. Eğer o, şaka yollu böbürlenip “Ne sandın? Karşında büyük bir alim var.” derse, gerçekten kendini büyük bir alim zannediyor demektir.

  • Eğer derseniz ki, 

“Her şakada…” şeklinde genelleme yapmak, biraz abartılı değil mi?

  • Cevaben derim:

Haklısınız, bütün genellemeler tehlikelidir. Ama isterseniz buna siz karar verin. Biraz gözlem yapın sohbetlerinizde, çok ilginç şeyler bulacaksınız, eminim. Denemesi serbest.

Kaynak : www.zaferdergisi.com

***

MİSAFİRLİK TESELLİSİ 

Sabahları evinden, akşamları işyerinden ve girdiğin dükkanlardan çıkman; bindiğin arabalardan, otobüslerden inmen; geceden gündüze, gündüzden geceye varman; kıştan bahara, bahardan kışa ulaşman bu kederin de yok olup gideceğini göstermiyor mu?

  • Dinlediğin şarkının sona ermesi,
  • okuduğun şiirin son mısrası,
  • seyrettiğin filmin son sahnesi,
  • yaşadığın kederlerin de bir gün sona ereceğini hatırlatmaya kafi değil mi?
  • Uykunda ölümü, uyanmanda dirilişi yeniden yaşadığın gibi, bu dertlerin de bir gün sana veda edeceğini hissetmiyor musun?
  • Oturduğun koltuktan kalkmanda, girdiğin bir odadan çıkmanda, bir gün başındaki bu musibetin de geçeceğini göremiyor musun?
  • Bir şeyin başlangıcı varsa, bitişi de olmak zorundadır.

 

  • Bulunduğun odada misafirsin.
  • Yaşadığın şehirde misafirsin.
  • Dünya gezegeninde misafirsin.
  • Samanyolu Galaksisi’nde misafirsin.
  • Bu odadan çıkacağın; bu şehirden ayrılacağın, nihayetinde bu fani dünyayı terkedeceğin nasıl muhakkak ise, bu musibetteki misafirliğin de öyle kesindir.
  • Daha önce de Allah’ın ilminde misafirdin, ruhlar aleminde misafirdin, babanın bedeninde misafirdin, annenin karnında misafirdin. Oralardan bu dünyaya hangi musibetleri, hangi zorlukları getirebildin?
  • Dünyaya eli boş, bedeni çırılçıplak olarak gelmen ve buradan diğer alemlere eli boş gidecek olman gösteriyor ki, bu musibetten de, onun bir parçasını dahi yanına almadan çıkıp gideceksin. Her şeyin seni terk edeceği gerçeğinde olduğu gibi, şimdilerde ağırladığın bu musibet de senden ayrılıp gidecek. 

Şairin dediği gibi, ‘Zaman lazım sadece, unutacaksın! Nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını… Kırılan kalbini de öyle unutacaksın. ” 

  • Marcus Aurelius, felsefe klasiklerinden biri olan Düşünceler adlı yapıtında şunu önerir: 

“Başına ne gelirse gelsin, başlarına aynı şey gelince üzülen, şaşkına dönen, ağlayıp sızlayan insanları getir gözünün önüne. Şimdi nerede bu insanlar? Hiçbir yerde. Öyleyse? Sen de onlar gibi mi yapmak istersin? Neden o insanları kışkırtan, etkisi altına alan ve onlara boyun eğdiren bu geçici duygulardan nasıl faydalanacağına odaklanmıyorsun?”

  • İslam Filozofu Kindi, Gemi Yolcuları istiaresiyle şunu anlatır: 

“İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları adanın güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç geldikleri için hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendile rini kaptırır ve geminin kalktığını bile fark edemezler; sonunda acılar içerisinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine ka pılarak ölümden sonraki hayatı unutanların akıbeti budur.”

İşte dünyaya kendini kaptırıp, ahiret gemisini kaçıranlarda olduğu gibi, yaşadığı musibetin yolculuk esnasında uğradığı bir durak olduğunun bilincinde olmayanlar da hata etmektedirler.

Yaşanan kederde takılı kalmak, musibete demir atmak, yelkenleri suya indirip yaşadığı hadiseyi sonsuza dek sürecekmiş gibi görmek, kişinin saadet gemisini kaçırmasıyla netice lenecektir. [Dervişin Teselli Koleksiyonu-1 ]

***

DEĞERLİ SAÇLAR

Bir yurt talebisidir Abdurrahman. Çalışkanlığıyla, oturup kalkmasıyla, kılık kıyafetiyle herkese örnek olacak vasıflar taşımaktadır. Fakat her nasılsa o günlerde saçları bir öğrenci için dikkat çekecek kadar uzamıştır. Yurttaki belletmen ağabeyleri ile anne-babası nasıl olsa kestirir diye bir şey demezler. Fakat saç uzadıkça uzar. Bir gün yurttaki müdür muavini çağırır Abdurrahman’ı.

-Abdurrahman saçlarını kestir artık, epey uzadı. Bir yurt talebesi için bu saçlar epeyce uzun. Anlaştık değil mi? sorusuna Abdurrahman kafasını iki yana sallayarak sessizce hayır cevabını verir. Müdür yardımcısı, “Zaten yarın izne gidecek, babası kestirir.” diye düşünür ve fazla üstelemez. Abdurrahman o gün izne gider. Babası ile müdür yardımcısı önceden görüşmüştür.

  • Babası yemekten sonra:

-Oğlum, canım evladım! Saçlarını yarın kestirelim, deyince babasını hiç kırmayan o munis çocuk:

-Hayır, olmaz babacığım, deyip koşarak odasına kapanır. Anne ve baba şaşkın şaşkın birbirlerine bakakalırlar.

  • Ertesi gün saçlarını kestirmeden öylece yurda gider Abdurrahman. Müdür Bey onu çağırır ve biraz sert konuşur.

-Yarın kestir saçlarını, der ve Abdurrahman, başı önde müdüriyetten çıkar. Yatağına yatar ve gözyaşları içinde sabahlar.

  • Sabah aynanın karşısına geçer ve:

-Seni benden ayıramazlar, ayrılmam senden diye saçları ile konuşur.

Okul çıkışı yurda değil evine gider. Annesi, hiç beklemediği oğlunu karşısında görünce meselenin halledilmediğini anlar:

-Canım evladım, seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun. Ne olursun beni kırma. Kestir saçlarını, kestir yavrum der.

  • Annesinin ağlamaklı konuşması karşısında Abdurrahman:

-Cennet ayaklarının altında olan annem, canım kadar sevdiğim babam, bir ağabeyim kadar sevdiğim belletmenim, bizleri evlatları kadar seven yurt idarecilerim, bir anlasanız. Ben sizleri kıramam ama beni bir anlasanız…

  • -Evladım, niye kestirmiyorsun saçlarını, niçin kestirmek istemiyorsun?

-Söyleyemem anne, kestirmek istemiyorum.

  • -Oğlum, hadi kestir gel saçlarını da yurda gidelim. Sonra yurttan kızarlar. Bizleri daha fazla üzme.

Abdurrahman, çaresizlik içinde gider berbere, kestirir saçlarını. Kesilen saçları da berberde bırakmaz, yanma alır. Evden annesi ile beraber yurda giderler. Mesele hallolmuştur. Yaklaşık bir ay sonrasıdır. Müdür yardımcısı, geceleyin talebelerin defter ve kitaplarını kontrol etmektedir.

Sıra Abdurrahman’ın eşyalarını kontrole gelince, kitaplarının birinin sayfalarını çevirince gördüğü manzara karşısında şaşkına döner. Çünkü kesilen saçlar kitabın arasındadır. Bir talebenin saçına bu kadar değer vermesini anlayamaz müdür yardımcısı. Ama dikkat edince saçların altında bir yazı görür. 

  • Okumaya başlar:

“Canım annem ve babamla, çok değerli yurt idarecimin baskısı olmasa bu saçlarımı kestirmezdim. Onlar bilmiyorlar, ben de söylemedim. Yoksa, rüyamda Peygamber Efendimizin (sav) okşadığı o saçları, ömür boyu kestirmezdim. Affet ya Resulallah! Senin okşadığın o saçları kestirdim. Affet beni, affet, affet!” [İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:53]

***

ALLAH İÇİN ZİYARETLE MENFAAT İÇİN ZİYARETİN FARKI

Âdem Aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde, her tarafta vahşî hayvanlar dolaşıyordu. Özellikle köpekler, hayli korkunç ve cesurdular. Âdem Aleyhisselâm’ı görünce, diğer hayvanlarla birlikte onlar da hücuma geçtiler. Ancak Hazret-i Âdem köpeğin birinin başından tutup okşayınca, bu iltifata sevinen köpek, hemen yüzünü hücuma geçmiş diğer mahlûklara çevirerek karşı koymaya başladı. Böylece köpek cinsi ehlîleşmiş, Allah’ın yeryüzüne indirdiği insan nesline hizmetkâr olmuş oldu.

  • Bu sırada Âdem Aleyhisselâm’a geyikler de yaklaştılar. Ancak onlar öteki hayvanlar gibi hücum ve korkutmak kasdıyla gelmemişlerdi.

Hazret-i Âdem bu masum hâllerini görünce onları çok sevdi, hayır duada bulundu. Hazret-i Âdem’den ayrıldıklarında vücutlarında misk gibi bir koku hâsıl olmuştu. Geyikler buna çok sevindiler.

  • Onlardaki bu kokuyu hisseden diğer hayvanlar sordu

— Sizde böyle güzel bir koku yoktu, nereden aldınız bunu?

  • Geyikler cevap verdiler:

— Bizler yeryüzüne inmiş olan bir mübarek insanı, Allah’ın bir peygamberini ziyaret ettik. Onu ziyaretimiz sebebiyle böyle güzel kokuya sahip olduk.

  • Diğer hayvanlar da hemen karar verdiler.

— öyle ise biz de ziyarete gidelim.

  • Koşarak Âdem Aleyhisselâm’ı ziyarete gittiler. Ancak dönüşlerinde dikkat ettiler. Kendilerinde geyiklerdeki gibi güzel bir misk kokusu meydana gelmemişti. Gidip geyiklere sordular

— Biz de ziyaret ettik, ama sizin gibi misk kokusu elde edemedik.

  • Geyikler şöyle cevap verdiler:

— Elbette sizde böyle koku olmaz. Çünkü biz sırf bir peygamberi ziyaret etmek için gittik. Siz ise, misk kokusu elde etmek için gittiniz. Sizin niyetinizle bizim niyetimiz arasında fark vardır. [Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:139]

***

ENFES BİR İHLÂS MİHENGİ

  • İYİLİKLERİN DUYULMASI

İmam Nevevî diyor ki:

– Bir kimse yaptığı kötülüğü başkası duyduğu zaman üzüldüğü gibi, yaptığı iyi şeyler duyulduğunda da üzüntü duyarsa, bu onun ihlasının alâmetidir. Çünkü, nefsin ondan lezzet alması riyaya işarettir. Bazen riya, birçok günahtan daha tehlikelidir.

Enfes bir ihlas mihengi… Methedilmekten, güzelliğinin duyulmasından rahatsız olmak… Sırf Onun için yapmanın İşareti… Halkı düşünerek yapılan her şey riya… Müthiş bir duruluk ve tam doğruluk… Kalbin başka istikametlerine izin yok. (Mesel Ufku, s:136)

  • İHLASI ARAMAK

Ebu Said Harraz Hazretleri, bir gün müridlerinden birisine ihlastan bahsetti. Müridi kalbini yokladı, şeyhinin anlattığı samimiyeti kalbinde bulamadı. O günden sonra da artık gidip gelmez oldu. Ebu Said, bir gün onu çağırıp sordu;

– Artık yanımıza niye gelmiyorsun?

– Yaptığım şeylerde ihlas bulamadım. Bu yüzden terk ettim. Ebu Said, onu söyle ikaz etti:

-Ben sana ameli terk et demedim. Amelinde ihlası ara dedim. Sen hizmetine devam et, ihlası onun içinde ara. Şeytanın bir hilesi de insanlara önlerinden, hayır adına yaklaşıyor gibi musallat olmaktır. En kötü ihlassızlık hizmet etmemektir. Tam ihlas, hizmetin içinde aranır.

Belki, “Bize düşmez, bizi aşar…” diye düşünüp, “ihlas, ihlassızlık” demeden ve onu bile aramadan, sadece hizmet etmeye kilitlenmek en büyük samimiyettir. Ne ermek, ne olmak, ne paye… Sadece vefa ve vazife…(Mesel Ufku, s:137)

  • ÇAKIL TAŞLARI

Ebü’l-Leys Semerkandî Hazretleri anlatıyor: 

“Allah rızasından başka maksatlar için ibadet edenlerin hali, kesesine çakıl taşı doldurup çarşıya çıkan adama benzer, insanlar uzaktan kesesini dolu görünce, ‘Ne zengin adam’ derler. Hakkında böyle söylenmesinden başka ona hiçbir fayda gelmez. Çarşıdan bir şey almak istese, kesesindeki çakıl taşlarına kimse bir şey vermez.”

Samimiyetsiz adamın kazancı, sırtında faydasız bir yük, insanlar katında tesirsiz ve geçersiz riyakârlık, ötede İse azaptır. (Mesel Ufku, s:137)

Bu yazı 73 kez okundu