70-] •Kıyamet •İnsan •Mürselât •Nebe’ •Nâziât Sûreleri (Ali Ünal)

75. Kıyamet Sûresi 

  • Kıyamet Sûresi Her bir ferdin ‘kıyamet’i olarak ölümden ve dünyanın ölümü olan Kıyamet’ten bahseden bu sûre Mekke’de inmiş olup, 40 âyettir ve ismini birinci âyetindeki kıyamet kelimesinden alır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

لَٓا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ (١)

1. Yemin ederim Kıyamet Günü’ne,

وَلَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢)

2. Ve yemin ederim kendisini kınayan nefse, (*)

~Açıklama~

(*) Nefsin manâsı ve mahiyeti hakkında bkn: Âl–i İmrân Sûresi/3, not 37; Nisâ Sûresi/4, not 1; Enbiyâ Sûresi/21, not 5.

  • Nefis terbiyesi, özellikle İlâhî Din(ler)de oldukça önemlidir. Bu terbiye veya eğitim, İslâm’da bazı okullara göre on, daha başka okullara ve birtakım Kur’ân âyetlerinin işaretlerine göre yedi basamakta ele alınır:

Eğer nefis, tamamen kendi zevklerini veya bedenî arzuları düşünür, her şeye rağmen onları doyurmanın peşine düşer ve ahlâkî kaygı taşımadan bir hayat sürerse, böyle nefse nefs-i emmâre (sürekli olarak kötülüğü emreden nefs) denir. Eğer nefis, davranışlarında iyi ile kötüyü nazara alıyor, sürekli iyiyi hedef edinmekle birlikte zaman zaman kötülüğe, günaha düşüyor ve bundan dolayı kendisini de kınayıp tevbeye yöneliyorsa, bu nefis, nefs-i levvâme (kendisini kınayan nefis)tir.

Eğer nefis, kötülükler ve günahlar karşısında dikkatli, onlara belki çok nadir düşüyor ve kazandığı arınma seviyesi karşılığında İlâhî ilhama açık bir seviyeye ulaşmışsa bu nefis, nefs-i mülhime (ilhama mahzar nefis) olarak adlandırılır.

Eğer nefis, artık bütün zevkini, tatminini Allah’a ibadetten, sürekli O’nunla olmak ve O’nu anmaktan alıyorsa, bu seviyeye ulaşmış olan nefis, nefs-i mutmainne (doyuma ulaşmış nefis) olarak nitelendirilir. Artık kendi tercihlerini, iradesini bütünüyle Allah’ın İradesi’nde eritmiş, âdeta İlâhî İrade’nin gerçekleşme vasıtası haline gelmiş ve O’nun her tasarrufuna gönül hoşnutluğuyla kabullenen nefse nefs-i raziye (rıza mertebesine ulaşmış nefis) denmektedir.

Bütün maksadı Allah’ı razı etmek olan ve “Rabbim, ben Sen’den razıyım, Sen de benden razı ol!” hedefiyle hareket eden nefis, nefs-i marziyye (Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis)tir. Nihayet, bütün kötülüklerden tamamıyla arınmış, günahlara kapalı, İlâhî ahlâk ve sıfatlarla bezenmiş nefse nefs-i zekiyye veya nefs-i safiye (tamamen arınmış, safiyet kazanmış nefis) denir.

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُۜ (٣)

3. İnsan sanıyor mu ki, ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp da onu diriltmeyeceğiz?

بَلٰى قَادِرِينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ (٤)

4. Oysa Biz, parmak uçları(na varıncaya kadar onun vücudunu tam olarak) yeniden kurmaya mutlak manâda muktediriz. (*)

~Açıklama~

(*) Parmak uçları vücudun en uç noktalarıdır ve bir insanın kimliği parmak uçları izlerinden anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla âyet, insanın öldükten sonra Kıyamet’te bütün hususiyetleriyle diriltileceğini ifade etmektedir. Âyette Kur’ân’ın bir mucizesini daha görmekteyiz. Çünkü bir insanın parmak izlerinden tanınıp teşhis edilebileceği gerçeği son zamanlarda keşfedilmiştir. Kur’ân ise buna asırlarca önceden parmak basmıştır. Bu da, Kur’ân’ın her şeyi bilen bir Zât’ın, Allah’ın Kelâmı olduğunun açık bir delilidir.

بَلْ يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُۚ (٥)

5. Fakat insan, dünyada dilediği gibi yaşasın, dilediği günahları işleyebilsin diye önünde duran Âhiret gerçeğini inkâr yoluna sapar.

يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِۜ (٦)

6. “Kıyamet Günü de ne zamanmış?” diye sorar o.

فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُۙ (٧)

7. Korkudan gözlerin kamaşıp kararacağı,

وَخَسَفَ الْقَمَرُۙ (٨)

8. Ayın ışığının silinip gideceği,

وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُۙ (٩)

9. Güneş ile ayın birbirine katılacağı zaman:

يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّۚ (١٠)

10. O gün insan der: “Nereye kaçmalı?”

كَلَّا لَا وَزَرَۚ (١١)

11. Hayır, kaçıp sığınacak hiçbir yer yoktur.

اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍۨ الْمُسْتَقَرُّۜ (١٢)

12. O gün herkesin varıp duracağı yer Rabbinin huzurudur.

يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَۜ (١٣)

13. (Dünyada iken iyilik ve kötülük adına işleyip de bu yeni hayatı için) her ne göndermişse ve (işlemeyip) geride ne bırakmışsa, hepsi o gün insana bildirilir. (*)

~Açıklama~

(*) Âhiret Günü insanlar, dünyada iken yaptıkları iyilikler ve yapmayıp da terk ettikleri kötülüklerden dolayı sevinecek, yaptıkları kötülükler ve yapabilecekleri halde yapmadıkları iyiliklerden dolayı ise hayıflanacaklardır.

بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌۙ (١٤)

14. Artık insan kendi aleyhinde bir şahit ve bir delildir,

وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذِيرَهُۜ (١٥)

15. Türlü türlü mazeretler ileri sürse de. (*)

~Açıklama~

(*) Secde Sûresi 20’nci âyet ve Yâ-Sîn Sûresi 65’inci âyette ifade edildiği gibi, insanın azaları Âhiret Günü onun aleyhinde şahitlik edecektir.

لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ۪ۜ (١٦)

16. Sana vahyedileni hemen ezberleyip bellemek için dilini hareket ettirme.

اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ (١٧)

17. Çünkü onu (senin kalbinde) toplayıp sana okutmak Bize aittir.

فَاِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ (١٨)

18. Öyleyse, Biz onu okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et.

ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۜ (١٩)

19. Ayrıca, onu açıklamak da Bize ait bir iştir. (*)

~Açıklama~

(*) Son dört âyetin görünüşte onlardan önceki ve sonraki âyetlerle münasebeti yok gibidir. Bu âyetler, Kur’ân’ın Rasûlüllah’a vahyedilmesi ve O’nun bu vahyi alışıyla alâkalıdır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, vahyedilmesi esnasında Kur’ân’ı bellemek ve ezberlemek için heyecan yaşar ve onu hemen belleyip ezberlemeğe çalışırdı. Tâ-Hâ Sûresi 114’üncü âyet gibi bu âyetler de, Allah Rasûlü’ne, Kur’ân’ın kendisine tam olarak belletileceğini, manâsının da bütünüyle öğretileceğini beyan buyurmakta ve O’nu bütünüyle temin etmektedir. Bu âyetlerin bu sûrede Âhiret’le ilgili âyetlerin arasında yer almasının sebebi, Allah Rasûlü’nün bu sûrenin inişi esnasında onu ezberleyip bellemek için daha fazla ve hususî bir heyecan göstermiş olması olabilir.

كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَۙ (٢٠)

20. Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. (*)

~Açıklama~

(*) Bu âyet, İnsan sanıyor mu ki, ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp da onu diriltmeyeceğiz? mealindeki üçüncü âyetle başlayan pasajın devamıdır ve şöyle demektedir: “Hiç şüphe edilmesin, parmak uçlarına varıncaya kadar onun vücudunu tam olarak yeniden kurmaya mutlak manâda muktediriz. Ama siz, peşin gelir (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz…”

وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَۜ (٢١)

21. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ (٢٢)

22. Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl,

اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ (٢٣)

23. Rabb’ilerine çevrilmiş ve O’na bakan.

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌۙ (٢٤)

24. Ve yüzler olacaktır o gün ümitsiz ve asık.

تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۜ (٢٥)

25. Bel kırıcı darbenin gelmekte olduğundan emin.

كَلَّٓا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَۙ (٢٦)

26. Hayır hayır! Ne zaman ki can boğaza gelir,

وَقٍيلَ مَنْ۔ رَاقٍۙ (٢٧)

27. “Yok mudur bunu iyileştirecek, kurtaracak?” denir;

وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُۙ (٢٨)

28. Emindir o (can çekişen) ki, artık ayrılık vaktidir;

وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِۙ (٢٩)

29. Ölüm acısıyla kıvranır, bacağı bacağına dolaşır.

اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍۨ الْمَسَاقُۜ۟ (٣٠)

30. Doğrudan Rabbin’in divanınadır o gün sevk.

فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰىۙ (٣١)

31. O (can çekişen), ne Din’i tasdik eder, ne namaz kılardı;

وَلٰكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۙ (٣٢)

32. Tam tersine, Din’i yalanlar ve onun gereklerinden yüz çevirirdi.

ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِهِ يَتَمَطّٰىۜ (٣٣)

33. Bir de, yaptığından memnun olarak çalımlı çalımlı ailesine döner ve zevkine bakardı.

اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۙ (٣٤)

34. Şimdi (böyle bir son ve cezadır) senin hakkın, budur senin hakkın.

ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۜ (٣٥)

35. Evet, budur senin hakkın, senin hakkın budur.

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ (٣٦)

36. Yoksa insan, başıboş bırakılacak ve yaptıkları yanına kalacak mı sanıyor?

اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰىۙ (٣٧)

37. Onun aslı, atılan menîden bir damla değil miydi?

ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰىۙ (٣٨)

38. Sonra ana rahminde (sülük türü) yapışkan bir madde halini aldı da, Allah onu biçimlendirip en ölçülü şekle koydu.

فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۜ (٣٩)

39. Ve onu erkek ve dişi iki cins olarak var etti.

اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى (٤٠)

40. Bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?

***

76. İnsan Sûresi

  • İnsan Sûresi Âyet sayısı 31 olan ve ismini birinci âyetindeki insan kelimesinden alan Sûre, insanın kemali, mü’minlerin faziletleri ve Âhiret’te onları bekleyen mükâfat üzerinde durur.
  • Ayrıca, Allah Rasûlü’ne ve dolayısıyla O’nun yolundaki mü’minlere tavsiyelerde bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا (١)

1. İnsanın üzerinden zamanın akışı içinde öyle uzun bir dönem geçti ki, bu dönemde insan, adı anılan, kendisinden söz edilen bir şey değildi. (*)

~Açıklama~

(*) Bu, sözü edilen çok uzun süre içinde insanın hiçbir şekilde var olmadığı demek değildir. Bilakis, Bakara Sûresi 28’inci âyet ve 27’inci notta ifade edildiği gibi, her bir insan ferdinin, dünyaya gelmeden önce atomlar veya zerreler (partiküller) âleminde bir tür varlığı vardır. Bir başka ifadeyle, hangi atomların, hangi zerrelerin hangi insanın vücudunda yer alıp onu oluşturacağı İlm-i İlâhî’de bellidir ve Kader tarafından tesbiti yapılmıştır. Fakat kâinatın, dolayısıyla zamanın ve mekânın yaratılmaya başladığı andan insanın yeryüzünde ortaya çıktığı ana kadar geçen sürede insan adıyla anılan bir varlık yoktu. Âyetin kasdettiği budur. İnsan, varlık ağacının çekirdeği olduğu gibi, aynı zamanda onun meyvesidir. Yani varlık ağacı, bir manâda bu çekirdekten çıkmıştır. Bir ağaç manâ, muhteva, öz açısından çekirdekte kodlandığı gibi, kâinat da insan hakikatinde kodlanmıştır denebilir. Bu itibarladır ki insan, bir fihrist ölçüsünde kâinatlarda bulunan her şeyi muhtevî bir varlık olarak kabul edilegelmiştir.

اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا (٢)

2. Biz insanı, (anne-babaya ait) farklı bileşenlerden oluşan bir(kaç) damla sıvıdan yarattık; onu imtihan etmek için (halden hale, merhaleden merhaleye geçirerek) nihayet işiten, gören bir canlı kıldık.

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا (٣)

3. Ona doğru olan yolu da gösterdik, artık ister şükreder ve doğru yolda gider, isterse nankörlük edip, başka yollara sapar. (*)

~Açıklama~

(*) Cenab–ı Allah (c.c.), insanı Allah’a inanıp O’nun yolunu izleyecek fıtratta yaratmış ve bunun için gerekli melekelerle donatmıştır. Bu, O’nun fıtrî hidayetidir ki, Rûm Sûresi 30’uncu âyette ifade edilmektedir: Sen, her türlü şirk ve nifaktan uzak dupduru bir tevhid inancı içinde bütün varlığınla hak din olan İslâm üzerinde sabit ol. Bu Din, Allah’ın (bütün varlık ve) bütün insanlar için ortaya koyduğu aslî bir model, ona yönelme de, Allah’ın insanları yaratmaktaki gayesidir. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmaz ve yapılmaz. Gerçek ve kusursuz din budur. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmemektedirler. (Ayrıca bkn: Ek 14.)

Bundan ayrı olarak Allah, hususî rahmeti sebebiyle rasûller göndermiş, kitaplar indirmiş ve insana takip etmesi gereken yolu, ne yaparsa hem dünyada hem Âhiret’te ne ile karşılaşacağını bütün ayrıntılarıyla tarif buyurmuştur. Bununla da kalmamış, yine hususî rahmeti sebebiyle, bilhassa rasûlleri ve nebilerinin, nebilerin olmadığı zamanda da asfiya, evliya gibi zatların rehberliğinde bu yolda yürümeyi kolaylaştırmıştır. Ama insanlar, Allah’ın hem fıtrî olarak var ettiği, hem rasûlleri vasıtasıyla öğrettiği hidayeti takip edip etmemede iki ana gruba ayrılmış, bazısı onu yol edinirken, bazısı ise farklı farklı yollara girmişlerdir. Elbette her bir insan, takip ettiği yol boyunca ve bu yolun sonunda ne varsa onunla karşılaşacaktır.

اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَعِيرًا (٤)

4. Ama şurası bilinmelidir ki, kâfirler için zincirler, kelepçeler ve alevli bir Ateş hazırladık.

اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ (٥)

5. Kâmil iyilik ve fazilet ehli ise, semavî katkılarla çeşnilendirilmiş Cennet meşrubatıyla dolu kâselerden içerler.

عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا (٦)

6. Bir kaynaktan ki, ondan Allah’ın has kulları içer ve onu istedikleri yöne gürül gürül akıtırlar. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, Sâffât Sûresi/37: 45, Muhammed Sûresi/47: 15 ve Vâkıa Sûresi 18–19’uncu âyetlerle birlikte mütalâa edilebilir.

يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا (٧)

7. O has kullar, üzerlerine aldıkları sorumlulukları yerine getirir ve felâketi bütün ufukları tutacak bir günden korkarlar.

وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَاَسِيرًا (٨)

8. Kendileri ihtiyaç duydukları ve yemek istedikleri halde yiyeceklerini yoksula, yetime ve esire verirler; (*)

~Açıklama~

(*) Bu faziletler, kâmil manâda iyi ve faziletli olmanın esaslarındandır. Bkn: Bakara Sûresi/2: 177, Âl–i İmran Sûresi/3: 92.

İbn Mirdeveyh’in rivayet ettiği, Zemahşerî ve Vahidî’nin tefsirine alıp, Fahrüddin er-Razî’nin Vahidî’den naklen tefsirinde zikrettiği üzere, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah onlardan razı olsun) ciddî hastalanmış ve bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.s.) Hz. Ali’ye çocukların sıhhatlerine kavuşması için adakta bulunmasını tavsiye buyurmuştur.

Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Fatıma ve cariyeleri Fidda, çocuklar iyileşirse üç gün oruç tutma adağında bulunmuşlardır. Cenab-ı Allah bu mübarek çocuklara sıhhatlerini iade edince de adaklarını yerine getirmeye başlamışlar, evde bir şey bulunmadığı için de iftar etmek üzere Hz. Ali efendimiz (r.a.), Hayber’li bir yahudiden arpa ödünç almıştır.

Öğütülen bu arpadan çörek yapılmış ve tam akşam iftara oturulduğunda kapıda beliren bir yoksul yiyecek istemiştir. Ehl-i Beyt, yiyeceklerini bu dilenciye vermişler ve su ile iftar etmişlerdir. İkinci gün aynı şekilde iftar edecekleri zaman kapıda bir yetim belirmiş ve Ehl-i Beyt, yiyeceklerini bu defa ona vermişler, kendileri yine su ile iftar etmişlerdir. Üçüncü akşam tam sofraya oturdukları zaman bu defa bir esir kapıya gelmiş, üçüncü gün de yiyeceklerini bu esire vermişlerdir. Sabahında Hz. Ali (r.a.) çocukları ellerinden tutarak Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) getirmiş, Allah Rasûlü açlıktan titreyen çocuklara çok üzülmüş, onlarla beraber mübarek kızının yanına gelmiş, O’nu da karnı sırtına yapışmış, gözleri çukurlaşmış bir halde bulmuştur.

O esnada Hz. Cebrail (a.s.) bu âyetleri getirmiştir. Âyetlerdeki övgünün birinci muhatapları Ehl-i Beyt-i Rasûl olmakla birlikte, her zaman aynı sıfatlara sahip ve aynı şekilde davrananlar da, elbette derecelerine göre âyetlerin manâ kapsamı içindedirler.

اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا (٩)

9. “Biz size bu yemeği sadece Allah rızası için veriyoruz; yoksa sizden bir karşılık istediğimiz yok, hattâ bir teşekkür bile beklemiyoruz.

اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا (١٠)

10. “Muhakkak ki biz, oldukça çetin ve yüzleri renkten renge sokacak bir günde Rabbimiz’in cezalandırmasından korkmaktayız.”

فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًاۚ (١١)

11. Allah da onları o günün felâketinden korur ve yüzleri mutluluktan parıl parıl, kendileri sevince garkolmuş halde kabul buyurur.

وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًاۙ (١٢)

12. Sabretmelerine karşılık onları bir cennet ve ipekten elbiselerle mükâfatlandırır.

مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًاۚ (١٣)

13. O cennette koltuklar üzerine kurulurlar. Artık orada ne yakıcı bir güneş sıcağı görürler, ne de kavurucu kış soğuğu.

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا (١٤)

14. Ağaçlar, üzerlerine gölge yapar ve salkım salkım meyveler, elleriyle koparacakları mesafeye kadar sarkar.

وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَاۙ (١٥)

15. Etraflarında fır dönen hizmetçiler, gümüş kaplar ve billûr kupalarla onlara meşrubat taşırlar,

قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا (١٦)

16. Gümüşî renkte billûr kupalarla; içecekleri meşrubatın türünü ve miktarını ise bizzat kendileri tayin ederler. (*)

~Açıklama~

(*) Yani Cennetliklerin arzu ettikleri her şey Cen-net’te bulunacak; onlar için Rabbilerinin huzurunda, gözlerinin görmediği, kulaklarının işitmediği, hayallerine bile gelmedik daha fazla mükâfatlar da olacaktır. (Kâf Sûresi/50: 35, not 7)

وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَبِيلًاۚ (١٧)

17. Onlara içlerindeki içecek (Cennet) zencefiliyle çeşnilenmiş dolu dolu kaplar sunulur;

عَيْنًا فِيهَا تُسَمّٰى سَلْسَبِيلًا (١٨)

18. (İstedikleri tarzda yavaş ve devamlı aktığı için) Selsebîl denilen bir kaynaktan (doldurulmuş).

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا (١٩)

19. Etraflarında ebedî taze Cennet çocukları dolaşır durur; (*) onları görsen, etrafa saçılmış inciler sanırsın.

~Açıklama~

(*) Bu çocuklar için bkn: Vâkıa Sûresi/56, not 3.

وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا (٢٠)

20. Ne tarafa baksan hayale gelmez nimetler, ihtişam ve büyük bir saltanat görürsün.

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (٢١)

21. (Bu kutlu insanların) üzerinde ince yeşil ipek ve atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenirler; (*) ve Rabb’ileri onlara pak mı pak bir içecek ikramında bulunur.

~Açıklama~

(*) Bu elbiseler ve bilezikler için bkn: Kehf Sûresi/18: 31, not 17.

اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا۟ (٢٢)

22. “Bütün bunlar, sizin için hazırlanmış mükâfattır ve (dünyadaki) gayretiniz kabul ve karşılık görmüştür.”

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْزِيلًاۚ (٢٣)

23. Şüphesiz Biziz sana Kur’ân’ı bölüm bölüm indiren.

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًاۚ (٢٤)

24. O halde sen, Rabbin’in hükmü gelinceye kadar sabret ve işi gücü günah ve inkâr olanların (isteklerine ve tekliflerine) kulak asma.

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصِيلًاۚ (٢٥)

25. Sabahın erken saatlerinde ve öğleden sonra Rabbin’in İsmi’ni an, (O’na ibadet et).

وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا (٢٦)

26. Ve gecenin bir kısmında da O’na secde et ve geceleyin uzun bir süre O’na tesbihte bulun. (*)

~Açıklama~

(*) Pek çok âyetinde Kur’ân-ı Kerim (ör., Hûd Sûresi/11: 114, İsrâ Sûresi/17: 78, Tâ-Hâ Sûresi/20: 130), Allah’ı veya İsmini zikretmeyi, tesbih ve secdeyi emretmektedir. Bu emirler, genellikle namaz olarak düşünülmüş ve öyle tefsir edilmiştir. Dolayısıyla, son iki âyette de, Allah’ın İsmini sabahın erken saatlerinde ve öğleden sonra zikretme ile Sabah Namazı ve gün içindeki Öğle ile İkindi Namazlarının, gecenin bir kısmında O’na secde etme ile Akşam ve Yatsı Namazları’nın, geceleyin uzun bir süre O’na tesbihte bulunma ile de Teheccüd Namazı’nın kastedildiği ifade edilmektedir.

Namaz, daha önce de kılınmakla birlikte beş vakit olarak Mirac’da emredilmiştir. Sabah ve gündüz namazlarında Rabbin isminin zikredilmesi, buna karşılık Akşam Namazı ve Yatsı Namazı için secdenin öne çıkarılması, Teheccüd Namazı’nda ise uzun uzun tesbihten söz edilmesinden, Sabah Namazı ile gündüz namazlarında kıraatin uzun tutulması, Akşam Namazı ile Yatsı Namazı’nda secdenin daha bir önemli olduğu, kıraatin kısa tutulacağı, Teheccüd Namazı’nda ise tesbihin, yani bir bakıma namazın bütün rükünlerinin uzun tutulması ve namaz içinde ve dışında tesbihe bilhassa önem verilmesi manâsı çıkarılabilir.

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا (٢٧)

27. Şu (günahkâr kâfirler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.

نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْدِيلًا (٢٨)

28. Onları yaratan ve bütün organlarını sımsıkı birbirlerine tutturup, kendilerine sağlam bir bünye veren Biziz. Dilediğimiz zaman yapılarını da, hususiyetlerini de değiştirebiliriz.

اِنَّ هٰذِهِ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا (٢٩)

29. Bütün bunlar bir hatırlatmadır, bir uyarıdır. Artık kim dilerse Rabbisine bir yol tutar.

وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًاۗ (٣٠)

30. Ama Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)

~Açıklama~

(*) Allah’ın ve insanın dilemesi ile, bunlara arasındaki münasebet hakkında bkn: Bakara Sûresi/2, not 10, 23; Âl-i İmrân Sûresi/3, not 31; Nisâ Sûresi/4, not 18; En’âm Sûresi/6, not 9; Hûd Sûresi/11, not 1, 3 (Ek 8); İnsan Sûresi/76: 3, not 2.

  • Bu konuda yazılanları özetleyecek olursak:

Cenab–ı Allah’ın Meşieti mutlaktır ve insanın dilemesini de içine alır. Bu Meşiet, bir bakıma ilim gibidir. Yani Cenab–ı Allah, bir kişinin iradesini kullanarak ne yapacağını bilir ve bunu baştan yazmıştır. Dolayısıyla insanın her dilemesi İlâhî Meşiet’e dahildir. İkinci olarak, insan Cenab–ı Allah’ın İlmi ve Hikmet’i dahilinde diler ve işler. Yani, verdiği kararlar ve yaptığı işlerde Cenab–ı Allah’ın ezelî ve her şeyi kuşatan Hikmeti’nin de bir payı vardır.

Âyetin Cenab–ı Allah’ın Alîm ve Hakîm oluşuna atıf yaparak bitmesi, bunu göstermektedir.

Üçüncü olarak, Allah insana irade vermiştir, ama onun bu iradeyi kullanması da Allah’ın Kudreti ve yaratması dahilindedir; yani insan, iradesini kullanmada da Allah’a muhtaçtır.

Dördüncüsü, insanın iradesiyle neyi diler, neyi yaparsa karşılığında ne ile karşılaşacağını tayin buyuran da Cenab-ı Allah’tır. İnsan, ancak İlâhî örgü veya çerçeve içinde hareket eder ve kimse bu örgünün, bu çerçevenin dışına çıkamaz. Beşinci olarak, Allah kimseyi herhangi bir şeyi dilemeye ve yapmaya zorlamaz, çünkü insan iradesiyle yaptıklarından sorumludur.

  • Artık kim dilerse Rabbisine bir yol tutar, ama Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” ifadesinde üzerinde durulması gereken belki de en önemli nokta şudur:

İnsan olarak, kendimizi şu sebeplerler dünyasında sebeplerin mahkûmu gibi görüp, Cenab-ı Allah’ı da sanki yarattığı sebeplere bağlı gibi değerlendirebiliriz. Bu da, bizi çok defa duadan, duanın gücünü idrakten, Cenab-ı Allah’ın sebepleri, sebep-sonuç zincirini bir yerinden her zaman kırabileceğine inanmaktan alıkoyabilir. Oysa Cenab-ı Allah’ın mutlak Meşiet’i her zaman için hakim olup, O, yarattığı sebepler ve onlara terettüp ettirdiği sonuçlarla asla sınırlı değildir. Dolayısıyla, sebep-sonuç zincirini O, sadece peygamberleri için mucize olarak kırmaz; içten yapılan dualar, Kendisi’ne içten yönelmeler, zorda kalmalar karşısında da, ayrıca masumlar ve mazlumlar için mevcut sebepler dışında sebepler yaratır ve mevcut sebeplere başka neticeler de terettüp ettirebilir.

  • İkinci ve üzerinde durduğumuz gerçeğin karşı kutbu olarak, her ne kadar Cenab-ı Allah bize irade lütfetmişse de, yine de hakim olan Allah’ın Meşieti’dir.

Dolayısıyla, sahip kılındığımız iradeye ve gerekli sebepleri yerine getirmemizin karşılığında Cenab-ı Allah’ın yarattığı neticelere aldanarak, irademize mutlaklık ve kendimize yaratıcılık vermekten kesinlikle kaçınmamız, her zaman için aczimizin, aczimize mukabil Cenab-ı Allah’ın mutlak kudretinin şuurunda olmamız gerekmektedir. Kısaca, Kader meselesi, Bediüzzaman hazretlerinin önemle parmak bastığı üzere, teorik bir konu olmaktan çok, büyük ölçüde imanî ve tecrübî bir meseledir. Onun hakkında aklımızı iknada yeterli ilmî ve teorik gerçeklere rağmen, yine de o, “Allah’ın bir sırrı” olma özelliğini korumaktadır.

يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ فِي رَحْمَتِهِ۪ۜ وَالظَّالِمِينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا (٣١)

31. O, dilediğini rahmetine alır. (O’na şirk koşarak en büyük zulmü işleyen) zalimler için ise pek acı bir azap hazırlamıştır. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetin bu ikinci bölümü, bir bakıma birinci bölümünü, yani Allah’ın kimleri rahmetine alıp, kimleri bu rahmetin dışında tutacağını açıklamaktadır.

***
 77. Mürselât Sûresi

  • Mürselât Sûresi Mekke’de İslâmî tebliğin ilk yıllarında inmiş olup, 50 âyettir ve ismini birinci âyetindeki mürselât (gönderilenler) kelimesinden alır.
  • Bazı melek gruplarının birtakım evrensel hadiselerdeki rolüne ve bu münasebetle Cenab–ı Allah’ın kudretine dikkat çeker, Kıyamet ve Âhiret üzerinde durur ve bunları inkâr karşısında ikazlarda bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ (١)

1. Yemin olsun birtakım güzel neticeler için birbiri peşisıra gönderilenlere,

فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًاۙ (٢)

2. Gönderilip, şiddetli fırtınalar misali hızlı ve güçlü hareket edenlere;

وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًاۙ (٣)

3. Ve (vahyin yazılı bulunduğu çok şerefli sayfaların muhtevasını) yaydıkça yayanlara,

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاۙ (٤)

4. Yayıp, (hak ile bâtılın) birbirinden bütünüyle ayrılmasına hizmet edenlere,

فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًاۙ (٥)

5. Ve böylece İlâhî vahyi taşıyanlara,

عُذْرًا اَوْ نُذْرًاۙ (٦)

6. Bazıları tevbe ve bağışlanma sebebi edinsin, bazıları ise uyarılsın diye:

اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌۜ (٧)

7. Size va’d edilen mutlaka gerçekleşecektir. (*)

~Açıklama~

(*) Meleklerin hem bizim hayatımız, hem topyekün kâinatın hayatı açısından çok önemli vazife ve fonksiyonları vardır. Meselâ, bkn: Sâffât Sûresi/37: 1–3 ve Nâzîât Sûresi/79: 1–5. Ne var ki biz, onları göremediğimiz ve olup bitenlere “tabiî” gözle baktığımız için sanki onlar yokmuş gibi bir hayat sürer ve tabiatıyla gördükleri evrensel vazifeleri de hiç dikkate almayız. Kur’ân-ı Kerim, bu sûrenin ilk âyetlerinde de yine dikkatimizi onlara, onların içinden Allah’ın vahyini alıp, büyük bir süratle peygamberlere taşıyan ve böylece hak ile bâtılın, hakkı takip edenlerle bâtıla tâbi olanların birbirlerinden ayrılmasına hizmet edenlere çekmektedir. Yeminle yapılan bu dikkat çekmenin neticesinde de Kıyamet’in mutlaka gelip vuku bulacağını vurgulamaktadır.

فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْۙ (٨)

8. Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,

وَاِذَا السَّمَٓاءُ فُرِجَتْۙ (٩)

9. Gök yarıldığı zaman,

وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْۙ (١٠)

10. Dağlar toz gibi savrulduğu zaman,

وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْۜ (١١)

11. Ve rasûllere (ümmetleri hakkında ne vakit şahitlik yapacakları) belirlendiği zaman;

لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْۜ (١٢)

12. Bütün bunların vukûu hangi güne bağlanmıştır?

لِيَوْمِ الْفَصْلِۚ (١٣)

13. Hüküm ve (insanların inanç ve amellerine göre birbirlerinden ayrışacağı) Ayrışma Günü’ne.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِۜ (١٤)

14. Hüküm ve Ayrışma Günü nedir bilir misin? Nerden bileceksin ki (Allah bildirmedikçe)!

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥)

15. (Onu) yalanlayanların o gün vay haline!

اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّلِينَۜ (١٦)

16. Biz, (o yalanlayanlardan) eskiden yaşayıp gitmiş toplulukları helâk etmedik mi?

ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِرِينَ (١٧)

17. Onların arkasından gelip, aynı şekilde davrananları de elbette onların âkıbetine uğratırız.

كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨)

18. Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlulara Biz böyle davranırız.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩)

19. (O günü) yalanlayanların o gün vay haline!

اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَٓاءٍ مَهِينٍۙ (٢٠)

20. (Yalanlamaya nasıl cesaret edebiliyorsunuz?) Biz, sizi hakir bir sıvıdan yaratmadık mı?

فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍۙ (٢١)

21. Ve o sıvıyı sağlam bir yere yerleştirdik,

اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍۙ (٢٢)

22. Belli bir süreye kadar kalmak üzere.

فَقَدَرْنَاۗ فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ (٢٣)

23. Ve (varlığınızla ilgili her şeyi) takdir ettik. Biz, ne güzel takdir edeniz!

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤)

24. Yalanlayanların o gün vay haline!

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتًاۙ (٢٥)

25. Biz, yeryüzünü bir kap, bir toplanma yeri kılmadık mı,

اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتًاۙ (٢٦)

26. Hem diriler, hem de ölüler için?

وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَٓاءً فُرَاتًاۜ (٢٧)

27. Ve o yeryüzüne görkemli, sağlam dağlar yerleştirdik ve size (o dağlardan çıkan) tatlı su ihsan ettik.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ٢٨)

28. Yalanlayanların o gün vay haline!

اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَۚ (٢٩)

29. “Haydi, yürüyün (dünyada iken) hep yalanladığınız o (Ateş’e)!

اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى ظِلٍّ ذِي ثَلٰثِ شُعَبٍۙ (٣٠)

30. “Üç sütun halinde yükselen kapkara dumanın gölgesine!” (*)

~Açıklama~

(*) Cehennem Ateşi’nin dumanının üç sütun halinde yükselmesi hayli manidardır.

Tarihte şirk, küfür ve zulüm sistemleri, daha çok üç sütuna dayanmış (meselâ Firavun, Hâmân, Karun), anlayış, şahıs, sınıf ve dönem olarak üçlü sacayağı üzerine oturmuştur. Hacc’da üç şeytanın taşlanmasının hikmetlerinden biri de bu olsa gerektir. Dumanları üç sütun halinde yükselecek Cehennem ateşinden, insanı -Allah korusun- bu ateşe mahkûm edecek üç veya üçlü şeytandan ve üçlü sistemlerin tuzaklarından kurtulmak için de Kur’ân-ı Kerim, üç Sıfatı’yla, yani insanların Rabbi, insanların Melik’i ve insanların İlâhı olarak Allah’a sığınmaya çağırır (Nâs Sûresi).

Demek oluyor ki, Rabb, Melik ve İlâh olarak Allah’tan başkasına yönelmek, insanı üç veya üçlü şeytanın tuzağına, üçlü sistemlerin ağına, yine beden, nefis ve şeytanın sacayağının ayakları arasına düşürür. Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız olan Hz. Allah, muhafaza buyursun.

لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِۜ (٣١)

31. Ama o, ne serinlik veren bir gölgedir, ne de alevlerden koruyan bir gölge.

اِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِۚ (٣٢)

32. O Ateş, saraylar büyüklüğünde kıvılcımlar atar,

كَاَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌۜ (٣٣)

33. Sarı deve sürüleri gibi dağılan kıvılcımlar. (*)

~Açıklama~

(*) Cehennem Ateşi’nin kıvılcımlarının saraya ve dağılıp yayılmalarının sarı renkli deve sürülerinin dağılıp yayılmasına benzetilmesinde kıvılcımların büyüklüğü kadar, Ateş’e müstehak olmada insanın dünyada onu iman ve ibadetten alıkoyan saraya, rahata, lükse, (çöl hayatında pek değerli) sarı develere ve onlara kıyasla, her dönem insanların tutkusunu çeken vasıtalara düşkünlüğüne de işaret vardır denebilir.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤)

34. Yalanlayanların o gün vay haline!

هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَۙ (٣٥)

35. Bugün, onların tek bir kelime bile edemeyecekleri bir gündür;

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦)

36. Kendilerine izin verilmez ki, özür dilesin, mazeret beyan edebilsinler. (*)

~Açıklama~

(*) Pek çok âyetlerde Cehennem ehlinin farklı anlam ve muhtevada sözler söyleyeceği ifade olunmaktadır. Meselâ, Cehennem’den Cenab–ı Allah’a ve mü’minlere (Mü’minûn Sûresi/23: 105–106), Cehennem’in baş görevlisi Mâlik’e (Zuhruf Sûresi/43: 77), Cehennem’e doğru yol alırken nurlarından istifade edebilmek için mü’minlere ( Hadîd Sûresi/57: 13–14) seslenecekler, Mahşer’de kendilerini suçlayacaklar (Yâ-Sîn Sûresi/36: 52, Sâffât Sûresi/37: 20) ve aralarında tartışacaklardır (Sebe’ Sûresi/34: 31–33).

Bu âyette ise, tek bir kelime bile konuşamayacakları belirtilmektedir. Burada sözü edilen tek bile kelime olsun konuşamama, hemen alttaki âyette açıklandığı üzere, mazeret beyan etmelerine izin verilmemesi, yani tek kelimelik olsun mazeret ileri süremeyecekleri gerçeğidir. Ayrıca, Âhiret Günü tek bir devreden ibaret olmayıp, o Gün içinde pek çok başka günler, yani devreler olacaktır. Dolayısıyla âyetler, Âhiret Günü’yle ilgili olarak pek çok farklı tabloları gözler önüne sermektedir.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧)

37. Yalanlayanların o gün vay haline!

هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِۚ جَمَعْنَاكُمْ وَالْاَوَّلِينَ (٣٨)

38. “Bugün, Hüküm ve Ayrışma Günü’dür. İşte, sizi ve sizden önce gelip geçmiş yalanlayıcıları bir araya topladık.

فَاِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩)

39. “(Cezamdan kurtulmak için) varsa bir düzeniniz, bir hileniz, hiç durmayın, hemen uygulayın onu Bana karşı!”

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ۟ (٤٠)

40. Yalanlayanların o gün vay haline!

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍۙ (٤١)

41. Allah’a gönülden saygı duyan ve O’na karşı gelmekten sakınanlar ise gölgeliklerde, pınar başlarındadırlar.

وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ (٤٢)

42. Arzu ettikleri meyvelerin arasında.

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِ۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣)

43. “Dünyada işlediklerinizden dolayı afiyetle yiyin için!”

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤)

44. Biz, Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥)

45. Yalanlayanların o gün vay haline!

كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦)

46. Siz (yalanlayıcılar), şu pek kısa ömürde yiyin ve zevkedin bakalım! Gerçek şu ki siz, hayatları günah hasadından ibaret suçlularsınız!

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧)

47. Yalanlayanların o gün vay haline!

وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ (٤٨)

48. Onlara, “Allah’ın huzurunda boyun eğin, ibadetle O’na kullukta bulunun!” dendiğinde boyun eğmezler.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩)

49. Yalanlayanların o gün vay haline!

فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠)

50. Gayrı hangi söze inanacaklar inanmadıktan sonra Bu Kur’ân’a?

***
78. Nebe’ Sûresi

  • Nebe’ Sûresi Mekke’de inmiş olup, 40 âyettir ve ismini ikinci âyetindeki nebe’ (önemli haber) kelimesinden alır.
  • Hemen hemen bütünüyle Kıyamet ve Âhiret hakkında olup, bu arada İlâhî Kudret’in kâinattaki birtakım tecellilerine dikkat çeker.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ (١)

1. Aralarında neden sorup duruyor, neyi konuşuyorlar öyle?

عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِۙ (٢)

2. Belli ki o çok büyük haberi,

اَلَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَۜ (٣)

3. Ki, (onu nasıl inkâr edecekleri, inkârlarını nasıl izah edecekleri konusunda) ihtilâf içindedirler. (*)

~Açıklama~

(*) Kâfirler, Âhiret’i inkâr etme hususunda değil, inkârlarını nasıl izah etmeleri gerektiği ve inkâr ederken ona yaklaşım konusunda ihtilâf içindeydiler.

Bazısı, Âhiret konusunda onulmaz şüpheler taşırken (Neml Sûresi/27: 66), bazısı onu muhal görüyor (Mü’minûn Sûresi/23: 36), daha başkaları, Âhiret dahil iman esasları konusunda ne tebliğ edilse onu inatla reddediyorlardı (Mülk Sûresi/67: 21).

İşte, Sûre’nin bu ilk âyetlerinin anlattığı, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm Kıyamet ve Âhiret’le ilgili bazı gerçekleri Mekkelilere tebliğ ettiği zaman onların, özellikle inkârlarına destek bulabilme umuduyla bazen kendi aralarında, bazen Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere gelerek, bazen de çevredeki Yahudi ve Hıristiyanlar’a giderek konu hakkında sorular sorduklarıdır. Ayrıca bir araya gelip, Kıyamet ve Âhiret’le ilgili yapılan tebliğlere nasıl tepki göstermeleri gerektiğini tartışıyorlar ve ortaya farklı görüşler çıkıyordu.

كَلَّا سَيَعْلَمُونَۙ (٤)

4. Hayır, (ihtilâfa düşüp, konu hakkında sormalarına hiç gerek yok.) Nasıl olsa yakında bilecekler.

ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ (٥)

5. Hayır hayır, (konu hakkında sormalarına hiç gerek yok), yakında elbette bilecekler.

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًاۙ (٦)

6. Biz, yeryüzünü bir beşik kılmadık mı? (*)

~Açıklama~

(*) Sûre, bu âyetten 17’nci âyete kadar İlâhî Kudret’in kâinattaki bazı tecellilerini nazara vererek Âhiret gerçeğini ispatlamaktadır. Nazara verilen gerçeklerin özü şudur: İçindeki her şey ve olup biten her hadiseyle kâinat ve bütün özellikleriyle insan hayatı, asla manâsız ve maksatsız olamaz. Bütün bunlar, onların varlık sebebi olan bir gerçeğe işaret etmektedir ki, bu gerçeğin en önemli bir yanı, bu dünyanın bir başka ve ebedî dünyaya tarla ve malzeme olduğudur.

وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ (٧)

7. Dağları da kazıklar? (*)

~Açıklama~

(*) Yani, dağlar yeryüzünün dengesi için birer direk, birer kazık hükmündedir.

Bu ifadeden hareketle avam, dağları yere çakılmış birer kazık olarak görür ve onlardaki faydaları düşünerek Allah’a şükreder.

Şairler, yeryüzünü üzerinde semanın kubbemsi bir biçimde, elektrik lambalarıyla süslenmiş büyük bir mavi çadırın kubbesi şeklinde yükseldiği zemin olarak düşünür, dağları da bu çadırın direkleri olarak görüp, hayret ve hayranlıkla Allah’ın huzurunda ibadete durur. Çölde veya kırda yaşayan halk, yine âyetten hareketle yeri büyük bir çöl veya kır, dağ silsilelerini ise konar-göçerlerin çadırları olarak hayal eder. Onlara göre, sanki yüksek direkler üzerine toprak atılmış olup, bu direklerin uçları üzerlerindeki toprak elbisesini yukarı doğru kaldırmaktadır. Onlar, bu direkler üzerindeki toprağı pek çok yaratığın hanesi olarak görür ve son derece büyük işleri pek kolay yapan Yaratıcı önünde hayretle secdeye varırlar.

Edebiyata temayülü olan bir coğrafyacı, yeri hava veya esir okyanusunda yüzen bir gemi gibi, dağları da bu geminin dengesini ve istikrarını sağlayan direkler gibi düşünür. Bu düşünceyle, yeri üzerinde kâinat okyanusunda seyahat ettiğimiz mükemmel bir gemi gibi yapan Kadîr–i Mutlak’a karşı, “Sübhansın Allah’ım! Her türlü noksanlıktan, ortakları olmaktan mutlak berîsin. Senin yaratman ne kadar muhteşem!” diyerek hayret ve hayranlığını ifade eder. Bir filozof veya kültür tarihçisi, bu âyete bakarak yeri bir ev olarak düşünür. Bu evdeki hayatın temelini ise hayvanî hayat oluşturmakta ve bu hayat da hava, su ve toprakla beslenmektedir.

Dağlar ise, hayatı besleyen bu aslî unsurlar için büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü suyun depolandığı yerler büyük ölçüde dağlardır; dağlar, zehirli gazları süzerek atmosferi temizler ve yeri bir bataklık, denizlerin istilâsına uğramış bir çamur yığını olmaktan korur. Yine dağlar, insan hayatı için gerekli zaruri ihtiyaçların da hazineleri olma konumundadır. İşte, iki kelimelik âyetin kendisine bunları düşündürdüğü bir filozof veya kültür tarihçisi, bir antropolog, dağları yeryüzü için, hayat hanemiz için direkler yapan, geçimimizin kaynakları olarak var eden Rabb–i Kerimimiz’e tam bir saygı ve haşyet içinde şükreder, hamdeder. Âyete bakan materyalist bir bilim adamı ise der: “Yeryüzü, yer altındaki hareketlenme ve oluşumların sebep olduğu zelzeleler ve titremelerden dağların ortaya çıkmasıyla istikrar bulmuştur. Bu istikrar, yerin yörüngesinin istikrarının da sebebidir. Dolayısıyla, yerin günlük ve yıllık dönüş hareketi zelzelelerden etkilenmemekte, yerin öfkesi, dağlarla teneffüs etmesi sonucu dinmektedir.” Bu bilim adamı da, en azından inkârından vazgeçer ve “Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet var.” der. (Sözler, “25’inci Söz”, 514)

وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًاۙ (٨)

8. Ve sizi çiftler halinde yarattık.

وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاۙ (٩)

9. Bir dinlenme sebebi yaptık uykunuzu.

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًاۙ (١٠)

10. Ve bir örtü kıldık geceyi.

وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًاۖ (١١)

11. Gündüzü ise çalışma vakti tayin ettik geçiminiz için.

وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًاۙ (١٢)

12. Üstünüzde yedi sağlam gök bina ettik.

وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًاۖ (١٣)

13. Ve bir lamba yerleştirdik (oraya) parıl parıl yanan. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Kur’ân’ın diliyle öyle bir Sultan’dan bahsetmektedir ki, O’nun mülkünde ay, bir sinek gibi bir pervanenin etrafında dönmekte, yeryüzü olan pervane ise bir lamba etrafında uçmaktadır. Güneş olan o lamba, O Sultan’ın binler menzillerinden bir misafirhanesinde binler lambalardan sadece bir lambadır. Hem o Rasûl öyle harika bir âlemden söz etmekte ve öyle büyük inkılâplardan haber vermektedir ki, yeryüzü gibi binlercesi bomba olup patlasa, o kadar dikkat çekici olamaz.

Kur’ân, bu tür vaka ve vakıaları, İlâhî Zât’ı, O’nun sıfatlarını ve isimlerini tanıtmak için zikretmektedir. Yaratıcısını tanıtmak için kâinat kitabının manâsını açıklamakta, dolayısıyla, kâinatı Yaratıcısı adına, O’nu tanıtmak maksadıyla konu edinmektedir. Modern bilim ise, kâinatı kâinat olarak ve kendi adına ele almakta, dolayısıyla sadece bilim adamlarına seslenmektedir. Buna karşılık Kur’ân, bütün insanları ve cinleri muhatap edinmekte ve onları irşad gayesi gütmektedir. İrşad, yani aydınlatma ve yol gösterme ise, sunduğu delilleriyle birlikte anlaşılır olmalıdır. İnsanların ve cinlerin çoğu avam olduğundan, Kur’ân irşad için onlara onların anlayacağı şekilde hitap eder, ona göre bir dil kullanır, fakat bundan her seviyedeki insan alacağını alır. Kur’ân’ın taklit edilemez mucizevî yanlarından birisi de işte budur.

Bundandır ki Kur’ân, güneş için lamba tabirini kullanır. Çünkü o, güneşten onun kendi adına, fizikî hususiyetleriyle bahsetmez. Ama ondan, insanla münasebeti ve insana olan faydası açısından, insana Rabbini tanıtması noktasında bahseder. İnsana gerekli olan da budur. Güneşi, kâinattaki, en azından güneş sistemindeki çarkın zembereği, ana mihveri, kâinattaki veya sistemindeki düzenin merkezi olarak takdim eder.

Sistem ve düzen ise, Yaratıcı’yı tanımanın yollarından ikisidir. Güneşi lamba olarak anmakla da, dünyanın insanlara lambası güneş olan bir saray gibi olduğunu, içindeki eşyanın ise insanın ve diğer canlıların hayatı için gerekli malzemeyi teşkil ettiğini hatırlatır. Böylece de Yaratıcı’nın ihsan, rahmet ve fazlını nazara verir. (Ayrıca bkn: Furkan Sûresi/25: 61, not 15.)

وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَٓاءً ثَجَّاجًاۙ (١٤)

14. Yoğunlaşmış yağmur bulutlarından fışkırarak yağan su indirdik bir de,

لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًاۙ (١٥)

15. Onunla bitirelim diye hububat ve bitkiler,

وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًاۜ (١٦)

16. Ve sarmaş dolaş bitkileri ve ağaçlarıyla bahçeler.

اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًاۙ (١٧)

17. Evet, işte o Hüküm ve Ayrışma Günü, (dünya tarlasının mahsûlünü almak üzere) tayin edilmiş bir gündür.

يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ اَفْوَاجًاۙ (١٨)

18. O gün Sûr’a üfürülür de, bölük bölük gelirsiniz. (*)

~Açıklama~

(*) Bkn: İsrâ Sûresi/17: 71-72.

وَفُتِحَتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ اَبْوَابًاۙ (١٩)

19. (Meleklerin inmesi için) gök açılır da, (melekler âlemiyle insanlık âlemi birleşsin diye) kapı kapı olur.

وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًاۜ (٢٠)

20. Dağlar yürütülür ve sanki hiç var olmamışa döner.

اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًاۙ (٢١)

21. Cehennem de pusuda, kendisine düşecekleri beklemektedir,

لِلطَّاغِينَ مَاٰبًاۙ (٢٢)

22. Dönüp dolaşıp varacakları bir yuva olarak tuğyankârlar için,

لَابِثِينَ فِيهَٓا اَحْقَابًاۚ (٢٣)

23. İçinde çağlar ve çağlar boyu kalmak üzere.

لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًاۙ (٢٤)

24. Orada ne bir serinlik tadarlar, ne de bir içecek,

اِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًاۙ (٢٥)

25. (Tadacakları) sadece kaynar su ve irindir,

جَزَٓاءً وِفَاقًا (٢٦)

26. Yaptıklarına tam karşılık olarak.

اِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًاۙ (٢٧)

27. Çünkü onlar, hesaba çekileceklerini beklemiyor, ona inanmıyorlardı.

وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كِذَّابًاۜ (٢٨)

28. (Kendilerine okunan) âyetlerimizi ve kâinattaki delillerimizi inatla yalanlıyorlardı.

وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا (٢٩)

29. Ama Biz, (onların yaptığı) her şeyi bir bir kaydettik.

فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ اِلَّا عَذَابًا۟ (٣٠)

30. “O bakımdan, tadın şimdi o yaptıklarınızın karşılığını; artık sizin için azabınızı arttırmaktan başka bir şey yapmayacağız.”

اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًاۙ (٣١)

31. Ama, Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanları (müttakiler) bekleyen ise, çok büyük bir başarı ve mutluluktur:

حَدَٓائِقَ وَاَعْنَابًاۙ (٣٢)

32. Bahçeler ve üzüm bağları,

وَكَوَاعِبَ اَتْرَابًاۙ (٣٣)

33. Turunç göğüslü, genç yaşıt dilberler, (*)

~Açıklama~

(*) İslâm hakkında ön yargılı ve ona düşman bazı kimseler, onu bedenî zevklerle dolu bir cennet va’d etmekle eleştirmektedirler. Oysa İslâm, insanı Allah’ın ona verdiği temel fıtratı içinde ele alır. İnsan ne sadece bir ruh, ne sadece bir nefis, ne de sadece bir bedendir. O, bütün bunlardan müteşekkil olduğundan İslâm, bunların her biri için kaideler getirmiş ve bu kaidelere uymanın karşılığında Cennet’te mükâfatlar va’detmiştir. O nasıl dünyada sadece ruhî tatmin adına ruhbanlığı emretmemiş ve nefsin terbiyesini, ruhun kemalini esas almışsa, Cennet’i de Cenab–ı Allah’ın (c.c.) ruhu, nefsi, bedeni birden doyuracak nimetlerle doldurduğunu bildirmiştir.

Böyleyken, özellikle akıllarına güvenen bazı Kur’ân yorumcuları, İslâm’a yöneltilen söz konusu haksız eleştirilerin etkisi altında veya Kur’ân’ı, İslâm’ı bütünüyle kavrayamamaktan dolayı, Âhiret’in yalnızca ruhî zevkler veya azap diyarı olduğu gibi bir yanlışa düşerek, ilgili Kur’ân âyetlerini hep bu çerçevede yorumlama yoluna sapmışlardır. Konuyla ilgili daha başka açıklamalar için bkn: Bakara Sûresi/2: 25, not 21; Müzzemmil Sûresi/73, 13, not 3. Âyette geçen yaşıt kelimesiyle ilgili olarak ise bkn: Vâkıa Sûresi/56: 37, not 6.

وَكَأْسًا دِهَاقًاۜ (٣٤)

34. Dolu dolu kadehler.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًاۚ (٣٥)

35. Orada boş lâkırdı, yalan söz de işitmezler.

جَزَٓاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَٓاءً حِسَابًاۙ (٣٦)

36. Bütün bunlar bir mükâfattır Rabbin’den; (müttakîleri) tam tatmin için bir ihsandır keremi hesabınca O’nun, (*)

~Açıklama~

(*) Tuğyankârlar için azap, onların amellerine göre (âyet: 22, 26, 30), buna karşılık müttakîlere verilecek mükâfatlar ise, Rabbin kereminin hesabına ve onları tam tatmin adına olacaktır.

رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۙ الرَّحْمٰنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًاۙ (٣٧)

37. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbi’nin, Rahmân’ın. Kimse, O’nunla konuşabilme yetkisine sahip değildir.

يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفًّاۜ لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا (٣٨)

38. O gün Ruh (*) ve melekler saf–saf dizilir. Kendisine Rahmân’ın izin verdiği dışında kimse konuşamaz ve konuşacak olan da, ancak yerli yerinde söz söyler. (**)

~Açıklama~

(*) Ruh için bkn: Meâric Sûresi/70, not 1.

(**) Bu cümle, önceki âyetin (37) ikinci cümlesi olan kimseye O’nunla muhatap olma yetkisi tanınmaz cümlesinin tefsiri mahiyetindedir.

ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ مَاٰبًا (٣٩)

39. Gerçekleşmesi kesin ve mutlak hakkın hakim olacağı gündür o gün. Artık dileyen, Rabbisine güvenli bir dönüş için yol tutar.

اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًاۚ يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا (٤٠)

40. Gerçek şu ki, sizi gelmesi yakın bir azapla uyarmış bulunuyoruz. O gün kişi, (bu yeni hayatı için dünyadan) bizzat kendi elleriyle ne hazırlayıp gönderdiğine bakar ve kâfir, “Ah ne olurdu, (şuurlu, sorumlu bir varlık olacağıma) keşke toprak olaydım!” der.

***
79. Nâziât Sûresi

  • Nâziât Sûresi Mekke’de inmiş olan bu sûre, 46 âyettir ve ismini birinci âyetindeki nâziât (Allah’ın emirlerini alıp uçup giden ve onları yerine getirmeye dalan melekler) kelimesinden alır.
  • Sûre, ölümü hatırlatır, Kıyamet’ten tablolar sunar, Âhiret’i inkâr edenleri ikaz eder; dikkatleri gücü, serveti ve onu rablık ve ilâhlık iddiasına kadar götüren iktidarı kendisini Allah’ın cezasından kurtarmaya yetmeyen Firavun’a ve onun başına gelenlere çeker; Allah’ın kâinattaki birtakım kudret tecellilerini ve insanlara olan nimetlerini nazara verir ve Âhiret gerçeğine vurgu yapar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًاۙ (١)

1. Yemin olsun, (Allah’ın emirlerini alıp) uçup giden ve (onları yerine getirmeye) dalan (melek)lere,

وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًاۙ (٢)

2. (Aldıkları emirle) sevinç ve şevk içinde hareket edenlere,

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًاۙ (٣)

3. (İlâhî emirleri yerine getirmek için feza okyanusunda) yüzercesine hareket edenlere,

فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًاۙ (٤)

4. Böylece birbiriyle âdeta yarışan,

فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًاۢ (٥)

5. Ve, (kâinatın idaresi adına üzerlerine düşen) işleri yerine getirenlere:

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُۙ (٦)

6. Ki, (Kıyamet mutlaka gelecek ve) o gün (Sûr’un) dehşetli çığlığı (dünyayı) titretip yıkacak;

تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُۜ (٧)

7. Onu takip edecek ikinci bir çığlık.

قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ (٨)

8. Kalbler var, o gün güp güp atacak;

اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ (٩)

9. Gözleri korkuyla eğilecek (o kalb sahiplerinin).

يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِۜ (١٠)

10. Buna rağmen, (bunları yaşayacak olan inkârcılar alaylı alaylı) derler: “Ne yani, biz eski halimize iade mi edileceğiz,

ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةًۜ (١١)

11. “Hem de çürüyüp, ufalanmış kemikler haline geldikten sonra?”

قَالُوا تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۢ (١٢)

12. Sonra da ilâve ederler: “Desenize, bizim için pek zararlı bir dönüş bu!”

فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌۙ (١٣)

13. Ama, olacak olan olacaktır, hem de tek bir sayha ile!

فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِۜ (١٤)

14. Bir de ne görsünler, o dümdüz (Mahşer) yerinde toplanıvermişler.

هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ مُوسٰىۢ (١٥)

15. Musa’nın yaşadıklarının bilgisi sana ulaşmış mıydı?

اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ (١٦)

16. Hani Rabbisi ona mukaddes Tuvâ Vâdisi’nde şöyle seslenmişti:

اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ (١٧)

17. “Firavun’a git, çünkü o iyice azgınlaştı.

فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ (١٨)

18. “Ona de ki: ‘Arınmaya, temizlenmeye niyetin var mı?

وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰىۚ (١٩)

19. ‘Gel, seni Rabbin’in yoluna yönelteyim de, saygıyla O’na teslim olasın!’”

فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰىۘ (٢٠)

20. (Musa, Firavun’a vardı ve) ona en büyük mucize(sini) gösterdi.

فَكَذَّبَ وَعَصٰىۘ (٢١)

21. Fakat Firavun O’nu yalanladı ve O’na cephe aldı.

ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ (٢٢)

22. Bununla da yetinmedi, O’nunla mücadeleye girişti.

فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ (٢٣)

23. (Adamlarını ve ordularını) topladı ve ilânatta bulundu.

فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ (٢٤)

24. “Ben”, dedi, “sizin en büyük rabbinizim!”

فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ (٢٥)

25. Nihayet Allah, onu (zulümlerine, ilâhlık ve rabblık iddialarına) ceza olarak kıskıvrak yakalayıp, Âhiret adına ve öncesinde dünya azabıyla herkese örnek olacak şekilde cezalandırdı.

اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ۟ (٢٦)

26. Hiç kuşkusuz bunda, Allah karşısında kalbi yumuşamaya açık herkes için bir ders vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Musa ve Firavun’la arasında geçen hadiselerin ayrıntıları hakkında bkn: Tâ-Hâ Sûresi/20: 9–79, Kasas Sûresi/28: 3–42.

ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠ (٢٧)

27. (Ey insanlar, size göre) sizi yaratmak mı, yoksa göğü yaratmak mı daha çetin bir iş? Allah, o göğü bina etti. (*)

~Açıklama~

(*) Rum Sûresi/30: 27, not 7, Lokman Sûresi/31; 28, not 6 ve Mü’min Sûresi/40: 57, not 17’de ifade edildiği gibi, Cenab–ı Allah için en küçük bir zorluk söz konusu değildir. Dolayısıyla âyetteki mukayese, insanlar açısındandır.

رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ (٢٨)

28. Onu bir kubbe halinde yükseltip, tam ve kusursuz bir düzene koydu.

وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ (٢٩)

29. Ve derece derece karanlığını giderip, ışığını ortaya çıkardı. (*)

~Açıklama~

(*) Başlangıçta gök karanlık içindeydi ve onda ışık veren hiçbir cisim yoktu. Cenab–ı Allah (c.c.), onu kusursuz bir düzene koyduktan sonra ona ışık saçan cisimler, yıldızlar yerleştirdi ve böylece ondaki karanlığı giderdi. Bu âyette, bazı gök cisimlerinde, bu arada yeryüzünde aydınlıkla karanlığın sürekli peşpeşe geldiği manâsı da vardır.

وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ (٣٠)

30. Bunun ardından yere yumurta biçimi verdi ve onu (iskâna hazır hale getirmek için) yaydı. (*)

~Açıklama~

(*) Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde insanlarda yeryüzünün elips şeklinde olduğu düşüncesi yoktu. 1492’de Colomb dünyanın düz olduğu sonucuna varmıştı. Eski Yunanlılar onun yuvarlak olduğunu kabul ediyor, fakat elips olduğunu hiç düşünmüyorlardı. Dolayısıyla, Kur’ân’ın yeryüzünden yumurta biçiminde olarak söz etmesi, onun bir mucizesidir.

اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ (٣١)

31. Ondan sularını ve otlaklarını çıkardı.

وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ (٣٢)

32. Ve dağları da sapasağlam oturtup, yerleştirdi.

مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ (٣٣)

33. Sizin ve hayvanlarınızın hayatı için.

فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ (٣٤)

34. Ve nihayet o kaçınılmaz ve her şeyi bastıran felâket geldiği zaman;

يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰىۙ (٣٥)

35. O gün insan, dünyada ne için çalışıp çabaladığını anlar;

وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرٰى (٣٦)

36. Ve o Kızgın Alevli Ateş, herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkarılır.

فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ (٣٧)

37. Artık, kim hiçbir sınır tanımadan azgınlaşmış idiyse,

وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ (٣٨)

38. Ve dünya hayatını tercih ettiyse,

فَاِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ (٣٩)

39. İşte o Kızgın Alevli Ateş, odur onun için nihaî barınak.

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ (٤٠)

40. Ama kim de Rabbisinin kendisini gördüğü ve bir gün O’nun huzuruna çıkacağı gerçeğinin endişesiyle yaşamış ve nefsini baş aşağı heveslere dalmaktan men etmişse,

فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ (٤١)

41. Muhakkak ki Cennet’tir onun için son barınak.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ (٤٢)

42. Şimdi sana Kıyamet’i soruyorlar, “Ne zaman gelip demir atacak?” diye;

فِيمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَاۜ (٤٣)

43. Ama sen onu nereden bilebilir, vaktini nasıl söyleyebilirsin ki!?

اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَاۜ (٤٤)

44. Onun nihaî bilgisi varıp Rabbine dayanır, (bütün detaylarıyla onu ancak Rabbin bilir).

اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ (٤٥)

45. Sen ise, kimin kalbi ondan ürperiyorsa, ancak onun için bir uyarıcısın.

كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا (٤٦)

46. Onunla karşılaştıkları gün öyle gelir ki onlara, sanki bir akşam veya bir sabah vakti kalmışlar dünyada.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 67 kez okundu