70- Mükafat Tesellisi

Gerçek hayatımız olan ahirete ait kazanımlar, kısmen de bu dünyada kaybettiklerimiz vesilesiyle meydana geldiklerine göre, musibete uğrayarak, geçici olanı kalıcı olanla değiştirmiş olmak zarar ettiğimiz anlamına gelmez. Başa gelen musibetler, fani varlıkları sadaka haline getirerek bakileştirmekte, onları sonsuza dek kalıcı hale getirmektedir. Ömer Efendimiz, Osman Efendimiz, Sad bin Ebi Vakkas Efendimiz gibi malının tamamını veya büyük bir kısmını hayır yolunda harcamak her kese nasip olacak bir yiğitlik değilse bile, musibetlerde malının bazen tamamını, bazen de bir kısmını yitiren birçok insan vardır. İşte onlar da büyük bir sevap kazanmış ve kayıplar karşısın da sabrederek, o varlıklarını bağışlamışçasına, Cenab-ı Hakk nezdinde ödülü hak etmişlerdir. Zira kaybedilen mal sadakadır.

Zaman olur, Rabbimiz kaybedilen mutluluk ve imkanları ahirete yöneltip bakileştirmekle bırakmaz; Hazreti Mevlana’nın, “Ayağın kırıldı diye üzülme. Allah belki sana kanat verecek” (Mesnevi, Cilt 4) dediği gibi, dünyada dahi o şeyin yerini daha evlasıyla doldurur. Böylece hem dünyada hem ahirette kazanç lütfeder. İşin doğrusu, insana ait gibi görünen varlıklar bütünüyle ve sadece Rabbimize aittir. Onlar, insanın kullanımına geçici olarak verilmiştir. Emaneten verdiği bir şeyi geri almak dahi Rabbimizin yüceliğine uygun düşmeyeceğinden, emanetin alınması ancak ileride, geri verilmek üzere, saklanıp bereketlendirmek için olabilir. Hiçbir acı boşa gitmez ve her kayıp mutlaka kazanca dönüşür. İnsanın durumu, elinden oyuncağı alınıp, yerine gerçeği nin verilmesine rağmen ağlayan çocuk misalidir. Ahireti elde etmiş birinin dünyayı tamamen yitirmesi bir şey ifade etmez. Elimizden kaçırdığımız dünyevi nimetin, varlığıyla dünyada ve ahirette bize faydalı olup olmayacağı şüpheli bir durumdur; ancak kaybedilmesiyle kabirde ve ahirette kazanca dönüşeceği ilahi teminat altındadır.

İşte bu sebeple varlığı ve faydası şüpheli bir nimeti kaybedip, katkısı muhakkak bir kazanç elde etmek karlı bir alışveriştir. Eskilerin “Kesin maslahat, mevhum zarara feda edilmez” sözü manidardır. Mecelle’nin ilk yüz kaidesi ara sında yer alan şu iki ifade bu konuyu aydınlatacak cinstendir: “Umumi bir zararı gidermek için gerekirse hususi bir zarar tercih edilir…” “İki fesat karşı karşıya geldiğinde, hafifine katlanılarak büyüğünün çaresine bakılır. . . “ İşte dünyevi zarar basit, uhrevi zararsa büyük bir sorundur. Şayet dünyevi kayıplar ahireti ona rıyor ve kazanca çevriliyorsa, o kayıplar dahi birer kazançtır.

Meczup Velilerden olan Behlül Dane kumdan saray yapmakla meşguldür. Halife Harun Reşit yanından geçerken ”Ne yapıyorsun Behlül?” diye sorar. Behlül de, “Saray yapıyorum Halife Hazretleri” der. Halife “Sat o sarayı bana” der. Behlül Dane, “Tamam elli altına satayım” diye cevap verir. Halife, “Kumdan bir saray için elli altın çok” deyince; Behlül Dane ‘‘Almazsan alma” diyerek sitem eder ve halifeyi başından savar. O gece Harun Reşit rüyasında cennette dolaşmaktadır. Öyle güzel bir saraya rastlar ki hayran olmamak elde değildir. “Acaba bu hangi peygamberin, hangi büyük zatındır, girip de selam vereyim” diye düşünür ve sarayın kapısını çalar. Kapıyı açan Harun Reşit’in hanımıdır. Buna çok şaşıran halife, “Hangi ameline karşılık Allah sana bu sarayı verdi?” diye sorar. Hanımı, “Dün Behlül Dane’den elli altına aldığım sarayın karşılığında Rabbim bana bu sarayı verdi” der. Halife, “Eyvah ben ne yaptım” diye düşünürken üzüntü içerisinde uyanıverir. Gün ışıyınca Behlül Dane’yi bulur. O yine kumdan saray yapıyordur. Hemen yanına sokulur ve “Ne yapıyorsun Behlül?” diye sorar. O da; “Saray  yapıyorum, görmüyor musun” der dünden kalan bir kırgınlıkla. Halife yeniden “Sat o sarayı bana” deyince Behlül, “Olur ama on bin altın isterim” diye cevap verir. Halife dünkü elli altın fiyatını hatırlatınca Behlül, ” O fiyat rüyayı görmeden önceydi” diyerek kerametini sergiler… Kıssadan hisse, perde kapalı ve sırlar açığa çıkmamışken yapılan ibadetlerin veya çekilen musibetlerin değeri büyüktür. Rabbimizi, ahireti, cenneti ve mükafatları daha görmeden sabredenler, bunun karşılığını kat kat alırlar. Efendimiz (sav) de ahir zaman ümmetine, “Onlar benim kardeşlerim.. Onlar bana görmeden iman ettiler” şeklinde iltifat etmiştir. Musibetlere de onların mükafatlarını henüz görmeden sabretmekte değil midir müminler?

Musibetlerde çoğu zaman ”Elbette senin için, işin sonu, başından daha hayırlıdır” (Duha, 4) ayeti tecelli etmektedir. ‘Allah, inananlardan, mallarını ve canlarını, Cennet karşılığında satın almıştır” (Tevbe, 111) mealindeki ayetten yola çıkarak, fani mal ve mutlulukların bakiye çevrilmesinden ibarettir musibetler. Musibetler aracılığıyla fani mutluluklar, kabir hayatında ve ahirette karşımıza bereketlenmiş bir surette çıkacağından ve cennet gibi büyük bir karşılığa vesile olacağından dolayı, dünyada eninde sonunda yitip gidecek olan nimetlerin kaybedilişini sabır ve tevekkülle karşılamak Mesnevi Müellifi’nin de önerisidir: “Malla beden eriyen, kar gibidir. Ama onları satmak dilersen, en iyi alıcı Allahtır” (Mesnevi, Cilt 3).

Rivayete göre, Süleyman Peygamber devrindeki ordu gece vakti karanlık bir vadiden geçmekte ancak ayaklarına takılan taşlardan zahmet çekmektedirler. Komutan kendilerinden sonra gelecek askerlere eziyet olmasın diye bu taşların toplanmasını emreder. Askerlerin çoğu o zahmetten bir an önce sıyrılıp çıkmayı düşünerek geçip giderler, bazıları da onlardan biraz alıp ceplerine, torbalarına koyarlar. Emre itaat içindeki askerler de elinden geleni yapar ve heybelerini taşla doldururlar. Sabah olup gün aydınlanınca bakarlar ki, taş sandıkları cisimler elmasmış. Bu durumda emre uymayıp hiç taş toplamayanlar pişmanlıkla ah çekip dövünürken emre yeterince uymayıp az miktarda taş toplayanlar ise neden daha çok almadık diye eyvahlar ederler.

Yaşamda insanın karşısına çıkan zahmetleri menkıbedeki taşlara musibetleri de menkıbedeki karanlığa benzetecek olursak, zahmet ve meşakkat olarak görünen olayların ahiret hayatında elmas değerinde oldukları ortaya çıkacaktır. Ahirette kalıcı olanın verilmesi maksadıyla, dünyada geçici olanın elinden alınması insan için bir rahmettir. Ahiretten bakıldığında, dünyada hiç sıkıntı çekmemiş olanlar üzüntü ve pişmanlık yaşarken, dert ve ıstırap yaşayanlarsa karşılaştıkları mükafatları elde edince, dünyada keşke daha çok çekseydik, diyeceklerdir.

Bir hadis-i şerifte, dünyada gözleri görmeyenlerin, ahirette en iyi görenler olacağını, bu hayatta yürüme engelli olup bu hallerine sabretmiş kişilerin cennette insanların en hızlı koşanı olacağı ifade edilmektedir. Dünyada engelli birine rastlayınca ona karşı duyduğumuz acıma hissine bedel, ahirette ona her rastladığımızda gıpta ile bakacağız.

“Bugünün en neşeli insanları, dünün en çok acı çekenleriydi.” -Konfüçyüs-

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 8 kez okundu