70-) Mü’min için kâinat bütün varlıklarla kardeşlik beşiğidir

İman, bütün eşya arasında hakikî bir kardeşliği, irtibatı, birlik ve ittifak bağlarını tesis eder. Mü’min, iman ve tevhid sebebiyledir ki, kâinata bir kardeşlik beşiği olarak bakar ve bütün varlıkları, bilhassa insanları, özellikle Müslümanları kardeş olarak görür. Küfür ise, buz tutturan soğukluk gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir; bütün eşyayı birbirine yabancı, hattâ birbirine düşman yapar ve biyolojik kardeşleri bile kardeşlikten çıkartır. [Mesnevî-i Nûriye, “Katre, 1. Bab, Hatime”]

MÜ’MİN İÇİN KÂİNAT BÜTÜN VARLIKLARLA KARDEŞLİK BEŞİĞİDİR

Kâinat, tek bir çekirdekten çıkmış bir ağaçtan ibarettir. Gayb ve şehadet, bu ağacın iki ana dalı; gayb âlemleri gayb ana dalının, gökler ve yer şehadet ana dalının dalları; yerdeki cemadât, bitki, hayvan ve insanlık âlemleri ise bu dallarda biten dalcıklar, yapraklar, hiçbir zaman dökülmeyen çiçekler ve meyvelerdir. Yani cemadât, kâinat ağacının şehadet ana dalından çıkan yer dalında biten dalcıkları; bitkiler, yaprakları; hayvanlar, çiçekleri; insanlar da meyveleridir. Dolayısıyla bütün kâinat, Cenab-ı Allah’ın, tek bir Yaratıcı’nın, Rızıklandıran’ın, Hayatta Tutan’ın ağacından ibaret olmakla, ondaki her şey, birbirinin kardeşidir.

Bir diğer açıdan, yeryüzü cemadât, bitkiler, hayvanlar ve insanlar için, üzerinde beraber dünyaya gelip beraber yaşadıkları, birbirlerine hizmet edip, birbirleriyle yardımlaştıkları bir kardeşlik beşiğidir. Cenab-ı Allah’ın Birliği yeryüzünü böyle bir beşik yapmıştır. Bu kardeşliği görmeye sebep ise imandır; ancak Yaratıcı ve Rabb olarak Allah’a imanla bu kardeşlik görülür ve kâinatın nasıl tek bir vücuttan ibaret olduğu anlaşılır. Bu görme ve anlama sebebiyledir ki insan, kâinattaki varlıklara kendi organizmasının hücreleri ve organları gibi bakar. İman, bu gerçeği apaçık göstermenin yanısıra, insana, bütün diğer insanlarla da nasıl kardeş olduğunu gösterir ve öğretir. Çünkü bütün insanlar, kâinatın tamamıyla alâkadar, kendinde kâinatın tamamını dürülmüş bulan, yani aynı annenin döl yatağından hem de âdeta birbirinin nüshası olarak çıkmış, aynı beşikte yatan ve aynı sofradan beslenen varlıklardır. Hepsini yaratan, besleyen, rızıklandıran, hayatta tutan, dünyadan alan, kâinatı onlar için bir hane kılan, bu hane içinde güneşi hepsine lamba, gökyüzünü hepsine tavan, yeryüzünü hepsine taban kılan, aynı Zât’tır. İman, bu şekilde insana bütün insanlarla da kardeş olduğunu gösterir. Hz. Ali’nin (r.a.) ifadesiyle, mü’min olmayanlar, insan olmaları itibariyle kardeş; mü’minler ise, hem insan olmada, hem de dinde kardeştirler. Kâinattaki her şeye bu şekilde kardeşleri olarak bakan bir mü’minin ruhunda kin, düşmanlık, vahşet, yani kâinatta ürkme, yalnızlık ve kimsesizlik duygusu bulunmaz.

KÜFÜR, VARLIKLAR ARASINDAKİ İRTİBATI KESER

Küfür ise, imana zıttır. O, kâinatın bir olan asıl kaynağını inkâr eder. Böylece, bütün kâinatın Bir’in tek bir çekirdekten yarattığı bir bütün olduğunu ve ondaki her şey arasında aynı ana kaynağa dayanmaktan kaynaklanan birlik ve içten münasebetler bulunduğunu görmez. Bu kardeşliğin, birliğin, ittifakın kaynağı olan Hz. Allah’ı tanımaz; tanısa bile, gerektiği gibi tanımaz. Tarihte görüldüğü üzere, O’na ortaklar koşar ve böylece birliği bozar. Veya O’nu belli bir ırkın tanrısı gibi tanır, özelleştirir ve yine birliği bozar. Irkçılığın da yine küfür ve şirk sistemlerinde ortaya çıkması, tamamen küfrün ve şirkin özelliğidir ve neticesidir. İşte küfür, kâinattaki kardeşlik, birlik ve ittifak bağlarını kopardığı için, kâinattaki her şeyi birbirine düşman görür ve bilir; tabiatı da yenilmesi ve istismar edilip, nasıl istenirse öyle kullanılması gereken bir düşman gibi telâkki eder.

Ayrıca, küfrün nazarında kâinat bir vahşetgâhtır; her şeyin her şeye, herkesin herkese düşman ve rakip olduğu bir savaş ve mücadele alanıdır. Bundan dolayıdır ki, küfür, hayatı mücadeleden ibaret bilir. İnsan hayatında ferdiyetçilik, yine küfrün özelliğindendir ve sonuçlarındandır. Küfür, bu şekilde kâinatı bir mücadele ve düşmanlık sahası, bir yalnızlık ve kimsesizlik çölü, hayatı mücadele, herkesi herkese, her şeyi her şeye yabancı ve düşman görüp gösterdiği için, fertlere bir hırs, hayatta kalmak için mücadele etme, yenme, başkaları üzerinde hakimiyet kurma, kin, nefret ve düşmanlık duyguları aşılar. Bu tür duygular kâfirlerde şiddetle hükmettiği ve imanın gereği olan merhamet, şefkat, yardımlaşma, sevgi gibi duyguların imanda kemale ermemiş mü’minler üzerindeki tesirinden bazen daha fazla tesir gösterdiği için, dünyada zaman zaman kâfirler mü’minlere galip gelebilir. Fakat nihaî galibiyet, “Nihaî son (âkıbet) müttakîlerindir.” (A’râf Sûresi/7: 128…) hükmünce mü’minlerde olur.

Ayrıca, kâfir, iyi amellerinin, iyiliklerinin karşılığını dünyada gördüğü, mü’min ise, dünyada rahmet-i İlâhî sebebiyle günahlarının ve kötülüklerinin karşılığını görüp, iyilikleri büyük ölçüde Âhiret’e bırakıldığı içindir ki, yine dünyada zaman zaman galibiyet kâfirlerde olur. Bundan dolayı, dünya, Âhiret’e nisbetle kâfir için cennet, mü’min için ise, yine onun âhiretine nisbetle cehennem gibidir. Ama bu, hem kâfir, hem mü’min için âhiretlerine nisbetledir. Yoksa dünyada da mü’min, kâfirden rûhen ve mânen daha rahattır; kalbinde ve ruhunda cennetasâ bir hayat sürer.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 21 kez okundu