71-) İmanın yeri, kalb ve vicdandır; dimağ-zihin ise, nûrunun yansıdığı yerdir.

İmanın yeri, kalb ve vicdandır; dimağ veya zihin ise, iman nûrunun yansıdığı yerdir. [Sözler, “Lemeât”]

İMAN, AKLIN KABÛLÜYLE BİRLİKTE KALBİN DE TASDİĞİDİR

İman, özellikle tahkik merhalesinde, yani tahkikî olma, delile dayanma sürecinde dimağdaki mertebelerden veya imbiklerden geçse ve elbette aklın iknasına da dayansa bile, onun asıl yeri, üssü, merkezi kalbdir ve vicdandır. O dimağda kaldığı ve kalbe inip yerleşmediği, âdeta vicdan haline gelmediği zaman henüz daha iman değil, sadece bir bilgi ve kabûl seviyesindedir. Böyle, yani bilgi ve kabûl seviyesinde bir iman, insanı kolay kolay harekete geçirmez; imanın gereği olan davranışlara yöneltmez. Ancak çok kuvvetli bir irade olmalıdır ki, dimağdaki bilgi ve kabûl davranışlara yansıyabilsin. Bu gerçeğin en anlamlı tezahürlerini günümüzde yaşıyoruz. Meselâ, sokaklara insanları kötü alışkanlıklardan koruma, çevreyi temiz tutma, trafik kaidelerini uygulama vb. adına pek çok güzel sözler asılır. Sigara paketlerine “Sigara öldürür!” diye yazılır; hattâ insanlar bunu bilir. Fakat bu bilmenin, dimağda bu gerçekleri kabulün insanı istenilen istikamette yönlendirmede tesiri pek az olur. Çünkü o kabûl ve bilgiler, kalbde yerleşmemiş, vicdana oturmamış, vicdan haline gelmemiştir ki, davranışa yansısın.

Çünkü “İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin yönelişlerinden çıkar. Bu yönelişler, ruhun hissetmesinden ve ihtiyaçlarından kaynaklanır. Ruh ise, iman nûru ile harekete geçer. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır.” (Hutbe-i Şamiye) Bu sebeple, imanın yeri, merkezi, üssü, ruhun da ana merkezi olan kalbdir, vicdandır. Kalb ve vicdan iman ettiği zamandır ki insan, iman istikametinde davranmaya başlar. Çok insan vardır ki, iman ettiği gerçeklerin aklî delillerinden habersizdir; bu gerçekleri kudsî ve itimat edilir bir kaynaktan alması, iman etmesine yetmiştir. Kalbi ve vicdanı itibariyle doygun hale gelmiştir ve bu sebeple imanın gerektirdiği amel ve davranışları çok da zorlanmadan yerine getirir. Buna karşılık pek çok insan da, imanî gerçekleri ispatlayan aklî delillerin farkındadır, onları bilir, fakat bunlar henüz kalbine yerleşmediği için sözkonusu gerçekler istikametinde davranmaz ve yaşamaz. Dimağ veya zihnin, bir başka ifadeyle, aklın elbette imanda bir yeri vardır. Bu yer, özellikle tahkikî iman için önemlidir. Bir mü’mini, imanı yaşamak, yaşayarak tecrübe etmek demek olan ibadetler yakîne ve tahkike götürdüğü gibi, zihne üşüşen şüpheleri izale, imanın yansıması olan güzellikleri müşahede ve kâinat gerçeklerini öğrenip, üzerlerinde tefekkür etme de tahkike götürür. Özellikle aklın ve ilmin çok öne çıktığı günümüzde bu ikinci tahkik yolu bilhassa önem kazanmıştır.

Bu sebeple, zihin veya dimağ ya da akıl, bazen şüphelere karşı cihad eden bir mücahiddir, bazen şüpheleri süpüren bir süpürgecidir ve bu yolla imanı tahkike yükselten ve bazen ayne’l-yakînin bir cephesi olan kalbî müşahedenin de ötesinde ilme’l-yakîne, yani ilmî kesinliğe ulaştıran bir asansördür. Bununla birlikte, ilhamın, ‘hads’ denilen ani sezginin, ibadetlerin, yaşayarak tecrübenin ve kalbî müşahedenin sağladığı yakîn ve tahkik de vardır ki, bunlar, imanı bir zevk, tadılan, yaşanılan ve insanı mânen yücelten ve inşirah sağanağına garkeden zevk-i ruhanî haline getirir. Bu zevk-i ruhanî zihinde hâsıl olan ve kâinat gerçeklerinden, yaratılış kitabının âyetlerinden beslenen ilmî yakîn ile birleşirse, işte o zaman ehl-i tahkik dediğimiz âlimler ve asfiyâ dediğimiz büyük zatlar ortaya çıkar.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 24 kez okundu