72-] •Beled •Şems •Leyl •Duhâ •İnşirah •Tîn Sûreleri (Ali Ünal)

️90. Beled Sûresi

  • Beled Sûresi Mekke’de inmiş olan ve 20 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-beled (şehir) kelimesinden alır.
  • Müfessirler, Sûre’nin de ismi olan bu şehirden kasdın Mekke olduğu görüşündedir.
  • Cenab–ı Allah’ın insanlara olan nimetlerini ve kudret tecellilerini hatırlatan Sûre, insanları birbirlerine yardıma ve Âhiret için çalışmaya çağırır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

لَٓا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِۙ (١)

1. Yemin ederim bu (kutsal Mekke) şehrine–

وَاَنْتَ حِلٌّ بِهٰذَا الْبَلَدِۙ (٢)

2. Ki sen (ey Rasûlüm), bu şehrin (onun kutsallığına çok büyüt katkı yapan) bir mukimisin.

وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَۙ (٣)

3. Ve o değerli baba (İbrahim’e) ve atası olduğu değerli oğul (Muhammed’e),

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِي كَبَدٍۜ (٤)

4. Gerçek şu ki Biz, insanı meşakket ve imtihan yüklü bir hayata gönderdik. (*)

~Açıklama~

(*) Tâ-Hâ Sûresi/20: 117–119’uncu âyetler, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın ilk olarak yerleştirildikleri cennetten çıkarılmakla insanın açlık, susuzluk, soğuk, sıcak dahil pek çok güçlük ve sıkıntılarla dolu bir hayata indiklerini beyan buyurmaktadır. Dünyada insanı bekleyen bunlardan başka meşakkat ve çileler de vardır. Ayrıca, kendilerini yüce bir mefkûreye adayanlar, çok daha büyük zorluklar ve ızdıraplarla karşılaşırlar. Bunların en zoruna maruz kalanlar peygamberler, onlardan sonra da derecelerine, Allah’a olan yakınlıklarına göre diğer mü’minlerdir. Şu kadar ki, hayat ızdıraplarla, çilelerle saflaşır ve meyve verir; insan, çilelerle pişer ve terakki eder, kabiliyetleri gelişir.

اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌۢ (٥)

5. Acaba insan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?

يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًاۜ (٦)

6. “Ben yığınla mal tükettim” diye övünüp durur.

اَيَحْسَبُ اَنْ لَمْ يَرَهُٓ اَحَدٌۜ (٧)

7. Yoksa, kendisini kimsenin görmediğini mi düşünüyor? (*)

~Açıklama~

(*) Mal, servet, zenginlik, sahibini gurura ve kendisinde hem de onunla istediğini yapabileceği büyük bir güç bulunduğu vehmine itebilir.

Servet sahibi pek çok insan, harcadığı servet veya malla övünür, fakat bu mal veya serveti geçici dünya hayatının zevkleri için, şöhret ve/veya gösteriş için harcadıklarından, bu harcamalarının Allah (c.c.) katında hiçbir değeri olmaz ve Âhiret’te de sahibine hiçbir fayda getirmez. Oysa, her bir insanın rızkını ve hayatını takdir buyuran Allah olduğu gibi, hayatını kazanması için insana gerekli gücü, kapasiteyi, kabiliyeti ve vücudu veren de Allah’tır.

Dolayısıyla insana düşen, Allah’a şükretmek ve O’nun verdiği malı O’nun yolunda kullanmak ve harcamaktır.

اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِۙ (٨)

8. Biz onun için var etmedik mi (görmesi için) bir çift göz,

وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِۙ (٩)

9. (Konuşabilmesi için) bir dil ve iki dudak?

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِۚ (١٠)

10. Ve ona (hayırlı olanı takip edip, şerli olandan kaçınması için hayır ve şer) yollarını göstermedik mi?

فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَۘ (١١)

11. Fakat o, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarfetmiyor.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْعَقَبَةُۜ (١٢)

12. Bilir misin o sarp yokuş nedir? (*)

~Açıklama~

(*) Sarp yokuş, insanî kemalâta ve dolayısıyla Allah’a giden yoldur. Sarp olması, o yokuşu tırmanmanın insan nefsi için zorluğuna işarettir; fakat insanî kemalât ancak bu yokuşu çıkmakla mümkündür. Bundan sonraki beş âyet, bu yokuşu tırmanmanın bazı basamaklarına dikkat çekmektedir.

فَكُّ رَقَبَةٍۙ (١٣)

13. Bir köle (veya esiri) hürriyetine kavuşturmaktır;

اَوْ اِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍۙ (١٤)

14. Ya da kıtlık veya darlık zamanında doyurmaktır,

يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍۙ (١٥)

15. Akrabadan olan bir yetimi,

اَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍۜ (١٦)

16. Ya da yiyeceği, barınağı olmayan perişan bir yoksulu.

ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِۜ (١٧)

17. Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ (١٨)

18. Böyle yapanlar, hesap defterleri sağ ellerine verilecek olan yümün ve bereket ehlidir.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا هُمْ اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ (١٩)

19. Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar, hesap defterleri sol ellerine verilecek olan bedbahtlık ehli nasipsizlerdir.

عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ (٢٠)

20. Cezaları ise, üzerlerini tamamen kaplayacak dehşetli bir Ateş’te yanmak olacaktır.

***

️91. Şems Sûresi

  • Şems Sûresi 15 âyetten oluşan ve Mekke’de inen bu sûre, ismini birinci âyetindeki eş-şems (güneş) kelimesinden alır.
  • İnsanın temel hususiyetini, yani insanın hem iyiyi, hem de kötüyü kabul edebilecek bir yapıya sahip olduğunu nazara verir.
  • Ama onu iman ve salih amele çağırır ve Semûd halkının başına gelen yıkıma dikkat çekerek, kötülük işlemeye karşı uyarır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَاۙۖ (١)

1. Yemin olsun güneşe ve parlak aydınlığına;

وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَاۙۖ (٢)

2. Onu izleyip, (ışığını) yansıtan aya;

وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَاۙۖ (٣)

3. Onu ortaya çıkarıp gösteren gündüze;

وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَاۙۖ (٤)

4. Onu bürüyüp gizleyen geceye; (*)

~Açıklama~

(*) Bazı yorumcular, 3’üncü ve 4’üncü âyetlerin sonunda yer alan ve nesne vazifesi gören hâ (dişil o) zamiriyle yeryüzünün kastedildiği görüşündedirler. Onlara göre, gündüz güneşle yeryüzünü görünür kılar. Ne var ki, âyetlerde yeryüzü hiç geçmemektedir. Ayrıca, gündüze ve geceye güneşin sebep olduğunu düşünmekten çok, gündüz ve gecenin yerkürenin kendi etrafında dönmesi ve bu dönme ile güneş ışığını alıp almaması neticesinde oluştuğunu düşünmek daha doğrudur. Bu sebeple, güneşi görüp görmememize, bir diğer ifadeyle, güneşin ortaya çıkıp görünmesine veya gizlenmesine sebep yeryüzünün hareketidir. Ayrıca, büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’a göre, âyette kastedilen, gündüzün bulut, sis gibi engeller olmaksızın güneşi bütün parlaklığıyla gösterdiğidir. Dolayısıyla, söz konusu âyetlerdeki o zamiri yeryüzüne değil, güneşe işaret etmektedir.

وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَاۙۖ (٥)

5. Göğe ve onu bina edene, (ve o ihtişamıyla) bina edişine;

وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَاۙۖ (٦)

6. Yere ve onu yayıp döşeyene, (ve bütün güzelliğiyle) yayıp döşeyişine; (*)

~Açıklama~

(*) Yeryüzünü yaymak, onun yüzeyini üzerinde yaşanabilir hale koymak demektir. Bu bakımdan, onun yayılmış olması, yuvarlak olmasıyla çelişen bir durum değildir.

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَاۙۖ (٧)

7. Ve nefse ve onu (varlık gayesini kavrayıp, gerçekleştirebileceği bir) donanımla sisteme koyana;

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ (٨)

8. Koyup da ona hem günah yolunu ve hakkında kötü olanın şuurunu, hem de doğru yolu ve hakkında hayırlı olanın şuurunu ilham edene:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۙۖ (٩)

9. Muhakkak kurtulmuştur o nefsi (enaniyet ve Allah’a isyan kirinden) temizleyip, (kulluk toprağında) geliştiren;

وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ (١٠)

10. Ve muhakkak kaybetti onu (enaniyet ve Allah’a isyan bataklığına) gömüp çürüten. (*)

~Açıklama~

(*) İnsanla hayvanlar arasında önemli farklılıklar vardır. Temel farklılıklardan biri şudur ki:

Hayvan, hayatı için gerekli bütün temel bilgi kendisine öğretilmiş olarak dünyaya gönderilir ve doğar doğmaz, en fazla bir–iki hafta içinde hayata adapte olur. Bu da gösterir ki, hayvanın vazifesi öğrenerek kemale ermek değil, vazifesiyle Allah’a ibadet görevini yerine getirmektir.

Buna karşılık insan, her konuda bilgisiz olarak dünyaya gönderilir. Yürüyüp ayağa kalkması bile ortalama bir yıl, hayata adapte olması yıllar, öğrenmesi ise denebilir ki bir ömür alır. Şu halde insanın kemali ilimde ve bu ilmi Allah’a kulluk adına kullanmadadır. İnsan, son derece karmaşık bir varlıktır.

O, donanımı ve kendisi için takdir edilen gayesiyle bir tohuma benzer. Tohum, kendinde kökü, gövdesi, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle bir ağacı saklar. İnsan da, İlâhî Kudret’in kendisine tevdi ettiği istidat, duyular, duygular, potansiyel melekeler, pek çok fazilete kaynaklık edecek hususiyetleriyle, görünüşte ve maddeten küçük ama aslında ve mânen kâinattan da büyük bir tohumdur. Eğer bir tohum olarak insan, kendisine tevdi edilen onca donanımı bu dar dünyada Allah’a kulluğu reddederek, kendi nefsinin arzuları istikametinde, kendi enaniyetini tatmin uğrunda kullanacak olursa, kendini nefis bataklığına dikerse, bu takdirde çürür ve Âhiret’te ebedî bir azap olarak biter.

Buna karşılık, eğer bir tohum olarak insan kulluk toprağında iman güneşiyle ve İslâm suyuyla büyüyecek olursa, bu takdirde enaniyet ve onun doğurduğu küfür, şirk, nifak gibi kendisini öldürecek her türlü hastalığa karşı korunur ve dünyada fazilet meyveleri verdiği gibi, Âhiret’te de ebedî Cennet olarak yeniden doğar.

İşte insan, dünyaya ilim ve iman boyutlu kullukla kemale ermek ve Cennet’e ehil hale gelmek için gönderilmiştir. İlim ve iman boyutlu kulluk, yeryüzünü adalet temelinde imar etmeyi de gerektirir. Yani insan, birbiriyle bütünlük içinde, diğer insanlara ve başka bütün varlıklara karşı görevleri olan bir varlıktır ve onun hayatı, bu görevlerini yerine getirdiği ölçüde mutlu ve verimli, getiremediği ölçü de bir azap ve çürümüşlüktür.

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَاۙۖ (١١)

11. Semûd (halkı), sınır tanımaz isyankâr-lığıyla (İlâhî Mesaj’ı ve kendilerine gönderilen Rasûl’ü) yalanladı.

اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَاۙۖ (١٢)

12. Nihayet, diğerlerinin kışkırtmasıyla içlerinde en azılı olanı öne atıldı.

فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا۠ (١٣)

13. Allah’ın rasûlü (Salih), kendilerini uyarmıştı: “Allah’ın gönderdiği dişi deveye zarar vermekten sakının ve onun su nöbetini gerektiği gibi gözetin.” (*)

~Açıklama~

(*) Bkn: A’râf Sûresi/7: 73, 77, not 15; Hûd Sûresi/11: 64–65; Şuarâ Sûresi/26: 155–158.

فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَاۙۖ فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَاۙۖ (١٤)

14. Ama onlar, o rasûlü yalanladılar ve dişi deveyi vahşice öldürdüler; neticede Rabbileri de, günahları sebebiyle başlarına indirdiği azapla hepsini aynı şekilde yerle bir etti;

وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا (١٥)

15. Ve O, yaptığının neticesi konusunda elbette endişe duyacak değildir; (çünkü O’nun her yaptığında en küçük bir haksızlık olmaz ve O’na yaptıklarından sorulmaz).

***

️92. Leyl Sûresi 

  • Leyl Sûresi 21 âyetten oluşan ve Mekke’de inen bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-leyl (gece) kelimesinden alır.
  • İnsanı kurtuluşuna vesile olacak iyilikleri yapmaya ve helâkine yol açacak işlerden sakınmaya çağırır.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰىۙ (١)

1. Yemin olsun (yeryüzünü) bürüdüğü zaman geceye;

وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰىۙ (٢)

2. Ve bütün parlaklığıyla ortaya çıktığı zaman gündüze;

وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۙ (٣)

3. Ayrıca, erkeği de, dişiyi de Yaratan’a:

اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰىۜ (٤)

4. Ki, çalışıp çabalamalarınız, (nitelik olarak da, hedefleri itibariyle de) farklı farklıdır.

فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰىۙ (٥)

5. Dolayısıyla, kim (Allah’ın kendisine verdiği servetten O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip, O’na isyandan kaçınırsa;

وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰىۙ (٦)

6. Ayrıca (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda) en güzel olanı tasdik ederse,

فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰىۜ (٧)

7. Biz de, ebedî mutluluğa giden yolu (ve Âhiret’te de hesabını) onun için kolaylaştırırız.

وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰىۙ (٨)

8. Buna karşılık, (Allah’ın kendisine verdiği servette) cimrilik yapan ve kendisini kendine yeterli görüp, Allah’a ihtiyacı yok-muş gibi davranan;

وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰىۙ (٩)

9. Bir de (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda) en güzel olanı yalanlayana gelince:

فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰىۜ (١٠)

10. Ona ise ağır bir sorguya ve ebedî helâke giden yolu kolaylaştırırız.

وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُٓ اِذَا تَرَدّٰىۜ (١١)

11. O, baş aşağı (Cehennem’in çukuruna doğru) yuvarlanırken, malı asla kendisine fayda vermeyecektir.

اِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدٰىۘ (١٢)

12. Doğru yolu göstermek elbette Bizim işimizdir.

وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُو۫لٰى (١٣)

13. Âhiret gibi dünya da ve onlar üzerinde mutlak hakimiyet de yine muhakkak Bize aittir.

فَاَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظّٰىۚ (١٤)

14. Bu bakımdan, sizi alevlendikçe alevlenen bir Ateş’e karşı uyardım.

لَا يَصْلٰيهَٓا اِلَّا الْاَشْقٰىۙ (١٥)

15. Yanıp kavrulmak için ona ancak en azılı, en bedbaht olan girer;

اَلَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ (١٦)

16. (Mesajımı ve elçilerimi) yalanlayan ve (Bana inanıp, ibadet etmekten) yüz çeviren.

وَسَيُجَنَّبُهَا الْاَتْقٰىۙ (١٧)

17. Buna karşılık, ondan uzak tutulacaktır Allah’a saygıda ve O’na isyandan sakınmada hep önde giden;

اَلَّذِي يُؤْتِي مَالَهُ يَتَزَكّٰىۚ (١٨)

18. Servetini (Allah yolunda ve muhtaçlar için) harcayıp, (enaniyet ve Allah’a isyan kirinden) temizlenerek, (kulluk toprağında) gelişen.

وَمَا لِاَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزٰىۙ (١٩)

19. O, birinden bir iyilik görmüş de, onun karşılığında veriyor değildir;

اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْاَعْلٰىۚ (٢٠)

20. Bilakis, O En Yüce Rabbisi’nin rızasına ermek için verir.

وَلَسَوْفَ يَرْضٰى (٢١)

21. (Bu bakımdan,) elbette neticede rıza mertebesine (*) erecek, yaptığının mükâfatıyla hoşnut olacaktır.

~Açıklama~

(*) Rıza mertebesi için bkn: Kalbin Zümrüt Tepeleri, c: 1, “Rıza”.

***

️93. Duhâ Sûresi

  • Duhâ Sûresi 11 âyetten oluşan ve Mekke’de risaletin başlangıcında vahyin bir ara kesilmesini müteakip inen bu sûre, ismini birinci âyetindeki ed-duhâ (kuşluk vakti) kelimesinden alır.
  • Allah Rasûlü’nü teselli eder, Allah’ın onun üzerindeki bazı nimetlerini hatırlatır ve O’na büyük müjdeler verir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالضُّحٰىۙ (١)

1. Yemin olsun güneşin yükselip, parlak haline ulaştığı kuşluk vaktine;

وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ (٢)

2. Ve tamamen kararıp, sükûnete erdiği zaman geceye:

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ (٣)

3. Ki, Rabbin ne seni terk etti, ne de sana darıldı. (*)

~Açıklama~

(*) Sûrelerde hayat ve kâinat vakıalarına yapılan yeminlerle onların cevabı olarak gelen ifadelerin elbette önemli münasebeti vardır. Meselâ, Cenab–ı Allah’ın rızası veya razı olmaması kulları için parlak bir gündüz veya karanlık bir gece manâsı taşıdığı gibi, insanların hayatında tatlı ve acı anlar da gündüze ve geceye tekabül eder. Bunlardan başka, bu tür yeminler ve onların cevabı olarak gelen gerçeklerde elbette daha başka münasebetler de vardır ve aranmalıdır.

وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰىۜ (٤)

4. Şurası bir gerçek ki, senin için (sonsuza kadar) bir sonraki an, bir önceki andan, (Âhiret de dünyadan) daha hayırlıdır. (*)

~Açıklama~

(*) Yani, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, sürekli terakki halindedir ve O’nun terakkisi, “Sebep olan, yapan gibidir.” kaidesince sürekli devam etmektedir. Âyet, ayrıca O’nun bizzat kendi döneminde İslâm’ın da sürekli gelişme halinde olduğu müjdesini verdiği gibi, O’nun çizgisindeki İslâmî hizmetlerin de her zaman gelişme süreci yaşayacağı müjdesini de vermektedir. Ayrıca, Allah Rasûlü için de, mü’minler için de Âhiret daima dünyadan daha hayırlıdır.

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰىۜ (٥)

5. Rabbin sana ihsanda bulundukça bulunacak ve sen O’nun her ihsanından hoşnut olacak, (sana mahsus) rıza mertebesine ereceksin. (*)

~Açıklama~

(*) Âyette, Allah Rasûlü’ne Âhiret’te Mahşer Yeri’nde verilecek olan şefaat–i uzma, yani evrensel şefaat makamına, O’nun orada bütün mü’minler, özellikle kendi ümmetinin mü’minleri hakkında şefaat edeceğine, nihayet Makam-ı Mahmud’a ulaşacağına da işaret vardır.

اَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَاٰوٰىۖ (٦)

6. O, seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı? (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü, doğmadan iki ay önce babasını kaybetmişti; 6 yaşında iken de annesini kaybetti.

وَوَجَدَكَ ضَٓالًّا فَهَدٰىۖ (٧)

7. Ve, seni yitik bulup yola ulaştırmadı (ve henüz Kendi elçiliğiyle yönlendirilmemiş bulup, bizzat elçiliğiyle yönlendirmedi) mi? (*)

~Açıklama~

(*) Cenab-ı Allah (c.c.), bir sonraki, İnşirah Sûresi’nde Allah Rasûlü’ne (sa.s.) manevî nimetlerini zikrederken, bu sûrede şüphesiz Ahiret’e de yönelik olmak üzere dünyevî nimetlerini anmaktadır.

Bu sebeple, bu âyette, O’na hayatının bir safhası veya ânında yolunu buldurmuş olma kastedilmiş olabilir. Bununla birlikte, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) hem risaletten önceki hayatına, hem de yukarıda 4’üncü âyette buyrulduğu üzere, bir sonraki ânıyla karşılaştırıldığında bir önceki ânına atıfta bulunulduğunu da söyleyebiliriz.

  • Bu âyet, Şûra Sûresi/42: 52–53 âyetleriyle birlikte ele alınabilir:

İşte Biz, sana (bütünüyle pak ve manevî) emirler âlemimizden (kalbleri ve zihinleri diriltici) bir ruh vahyettik. Yoksa sen, (içindeki bütün hükümleriyle) Kitap nedir, (tafsilatıyla) iman nedir bilecek değildin. Fakat Biz, o (Kitap ve imanı) bir nur kıldık ki, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiriyoruz. Ve şüphesiz sen, her bakımdan doğru bir yola kılavuzluk yapıyorsun, –Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’na ait bulunan Allah’ın yoluna. Allah Rasûlü (s.a.s.), akide olarak hayatının hiçbir ânında yanlış yolda olmadı; hiçbir zaman günah işlemedi. Fakat risaletinden önce elbette risaletin, Allah’ın elçiliğinin yönlendiriciliği altında değildi.

وَوَجَدَكَ عَٓائِلًا فَاَغْنٰىۜ (٨)

8. Ayrıca, seni muhtaç bulup da yeterli hale getirmedi mi?

فَاَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْۜ (٩)

9. Öyleyse sen de sakın yetimi güçsüz, kimsesiz görüp, ona kötü davranma;

وَاَمَّا السَّٓائِلَ فَلَا تَنْهَرْۜ (١٠)

10. İsteyeni de azarlayarak kovma. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, hiçbir isteği geri çevirmedi. O kadar ki, İmam Busiri, onun hakkında, “Eğer teşehhüdü olmasaydı, hayatında asla hayır demeyecekti!” der. Yani namazda oturuş ânında şahadet getirir, “Hayır, yoktur Allah’tan başka ilâh!” deriz. İşte, Allah Rasûlü’nün tek hayırı, teşehhüdde Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığını ilan etmesi, bütün ilâh taslaklarına “hayır! demesi olmuştur. İsteyene vermek İlâhî ahlâk olmakla birlikte, bu, her dilenene vermek manâsına alınmamalıdır.

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (١١)

11. Rabbin’in her türlü nimetini ise şükürle an ve anlat. (*)

~Açıklama~

(*) Bu emir, özellikle İslâm’ı bütünüyle tebliğ etmeye yöneliktir.

***

️94. İnşirah Sûresi

  • İnşirah Sûresi Âyet sayısı 8 olan ve Mekke’de inen bu sûre, ismini birinci âyetindeki ŞeRaHa (açmak, genişletmek) fiilinden alır.
  • Cenab–ı Allah’ın Rasûlü üzerindeki bazı nimetlerini hatırlatır ve O’nu vazifesine teşvik eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ (١)

1. Biz, sana bir rahmet ve nimet olarak göksünü açıp genişletmedik mi? (*)

~Açıklama~

(*) Hz. Musa (a.s.) Firavun’a gitme emrini aldığında Cenab–ı Allah’a yaptığı duasında ilk olarak göğsünün genişletilmesini dilemişti (Tâ-Hâ Sûresi/20: 25).

O bunu, Firavun ve oligarşisisinden neye maruz kalırsa kalsın ona tahammül göstermesi ve Allah’ın dinini, maksadını tam olarak anlayıp, O’nun her hüküm ve icraatından razı olması için istemişti. (Bkn. Tâ-Hâ Sûresi/20, not 8)

Hz. Musa’nın (a.s.) dua ile istediği bu hususun, İslâmî terminolojideki adıyla inbisatın Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) baştan bahşedildiğini Cenab–ı Allah (c.c.), Rasûlü’ne minnet sadedinde zikretmektedir.

İnbisat, insanlarla olan münasebetlerde kalbin şer’î sınırlar çerçevesinde herkesi kucaklayabilecek, insanın da herkesi yumuşak söz ve sevimli halleriyle memnun edebilecek bir genişliğe ulaşması, herkese seviyesine göre konuşup davranabilmesi manâlarına gelir. Kişinin Allah (c.c.) ile olan münasebeti açısından ise, Allah’a olan yolculuğun başında korku ile ümidin bir arada bulunduğu bir hâl, yolun sonuna varmışlar için ise İlâhî huzuru, Cenab–ı Allah’ın huzurunda bulunmayı sürekli hissetmekten kaynaklanan ve ister istemez dışarı yansıyan bir sevinç ve itmi’nan halidir. Gerçekten de Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, çevresindeki herkese karşı samimiydi. Küfür, şirk, şahit olduğu günahlar karşısında için için yanıp kavrulsa, herkesin âkıbeti hakkında endişelerle iki büklüm olsa da, yüzünden tebessüm eksik olmaz, herkese seviyesince konuşup muamele eder ve maruz kaldığı her türlü kötü ve kaba muameleye şikâyetsiz tahammül ederdi. (Verilen bilgiler ve daha fazla açıklama için bkn: Kalbin Zümrüt Tepeleri, c: 1, “İnbisat”)

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ ( ٢)

2. Ve hafifletmedik mi o çok ağır yükünü,

اَلَّذِ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ (٣)

3. Belini çatır çatır çatırdatan? (*)

~Açıklama~

(*) Ahzâb Sûresi 72’nci âyette, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği emanet (benlik, irade) yükünü insanın yüklendiği ifade buyrulur (Bkn: Ek 15).

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu yükün ağırlığını şüphesiz herkesten çok daha fazla hissediyordu. Ayrıca O, Allah’ın rasûlü olarak, Kur’ân’ı tebliğ etmek, Allah’ın risaletini yerine getirmek gibi son derece ağır bir başka yükün daha altındaydı (Müzzemmil Sûresi/73: 5).

Kur’ân öylesine ağırlığı olan bir Söz, İlâhî bir hitaptı ki, bizzat Cenab–ı Allah’ın ifadesiyle, eğer herhangi, hem de İlâhî bir sözle dağlar harekete geçirilecek veya yer yarılacak ya da ölüler konuşturulacak olsa, bütün bunlar ancak Kur’ân’la mümkün olurdu (Ra’d Sûresi/13: 31).

Şüphesiz ki bütün bunlar, özellikle Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm gibi son derece duyarlı bir insanın belini çatır çatır çatırdatacak birer yüktü. Ama Cenab–ı Allah, göksünü genişleterek O’na bütün bu yükleri taşıyabilme imkânı tanıdı ve vazifesini yerine getirmede O’nun her zaman en büyük yardımcısı oldu.

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ (٤)

4. Ve yine, (vazifen adına ve) tamamen lehine olarak şânını yüceltmedik mi? (*)

~Açıklama~

(*) Bir kul için en büyük şeref, isminin elbette Allah ile birlikte anılmasıdır. İnsanların ebedî kurtuluşu ve Allah tarafından kabul görmeleri için olmazsa olmaz en önemli şart imandır ve imanın da temeli Allah ile birlikte O’nun Rasûlü’ne inanmaktır.

Bunu ifade için gerekli tevhid ve/veya şahadet sözlerinde Allah Rasûlü’nün ismini, Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun Rasûlüdür. Şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve rasûlüdür diyerek, Cenab–ı Allah’ın ismi ile birlikte anarız ve şahadet sözünü, her namazda teşehhüdde mecburî bir görev olarak tekrarlarız. Bundan başka, tarihte hiç kimse sahih bir sevgi ile Allah Rasûlü kadar sevilmemiş, kimse hakkında O’nun hakkında yazıldığı kadar kitaplar, şiirler yazılmamıştır.

Ayrıca, 14 asırdır yüzmilyonlarca insan O’nun için Allah’ın salât ve selâmını istemektedir ve Kıyamet’e kadar da istemeye devam edecektir. Düşmanları bile O’nun emsalsiz büyüklüğünü, tarihin en önemli şahsiyeti olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler.

Kimse O’nu ilâhlık mertebesine çıkarmak gibi bir büyük suç işlememiş, Cenab–ı Allah (c.c.) O’nu garazkâr düşmanlarının iftiralarından her zaman temizlemiştir. (Fransız tarihçi Lamartine’in O’nun hakkındaki sözleri için bkn: Ahzâb Sûresi/33, not 11) Ama, O’nun bütün bu tanınmışlığı, gönüllerde taşınması O’nda asla menfi bir tesir yapmamış, O, her zaman insanlar içinde bir insan olarak yaşamış, tevazuda da herkesi geride bırakmış, sahip kılındığı şan ve şeref, hep lehinde olmuş ve O’nun davasına hizmet etmiştir.

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ (٥)

5. Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır;

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ (٦)

6. Gerçekte, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ (٧)

7. O halde, bir işten ayrıldığında hemen bir başka işe koyul;

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ (٨)

8. Ve her ne yaparsan yap, daima Rabbin’e, O’nun rızasına yönel. (*)

~Açıklama~

(*) Son iki âyet, özellikle zamanı kullanma bakımından çok önemlidir. İş değiştirme, insanı dinlendirir ve ona yeni bir şevk verir. Özellikle zihnî bir işi beden işi takip ettiğinde zihin dinlenir. Günlük namazlar, günün meşgaleleri arasında zihni de, ruhu da yeniler, tazeler, dinlendirir. Fakat ne yaparsak yapalım, daima Allah’ın rızası peşinde olmalı, her zaman O’nun hoşnutluğunu kazanma niyeti taşımalıyız. Böyle yaptığımız zaman, günlük işlerimiz bile ibadet haline gelir ve günün her ânını âdeta ibadetle geçirmiş oluruz.

***

️95. Tîn Sûresi

  • Tîn Sûresi Âyet sayısı 8 olan ve Mekke’de inen bu sûre, ismini birinci âyetindeki et-tîn (incir) kelimesinden alır.
  • Hangi rasûl getirmiş olursa olsun, İlâhî din(ler)in aynı temel esaslara sahip olduğunu ve insanın kurtuluşunun iman ve salih amelde yattığını vurgular.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِۙ (١)

1. Yemin olsun İncir’e ve Zeytin’e,

وَطُورِ سِينِينَۙ (٢)

2. Sina Dağı’na,

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمِينِۙ (٣)

3. Ve bu güvenli Belde’ye: (*)

~Açıklama~

(*) İncir ve zeytin iki kıymetli meyve (veya bitki)dir. İncirin başka meyvelerden farklı olan döllenme özelliği oldukça dikkat çekicidir.

Zeytin, Nûr Sûresi’ndeki Nur Âyeti’nde de (35) anılmaktadır. Burada ise, incir ve zeytinle, Mü’minûn Sûresi/23: 20’de de işaret olunduğu üzere, Akdeniz’in doğusunda kalan ve pek çok peygamberin neş’et ettiği bölgeye atıfta bulunulduğu da müfessirlerin görüşleri arasındadır.

Özellikle Allah Rasûlü’nün en büyük selefleri olan Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa daha çok bu bölgede yaşamıştır. Hz. İsa’nın meşhur vazını verdiği dağın ismi de Zeytin Dağı idi. Sina Dağı, Hz. Musa’nın Tevrat’ı aldığı dağdır. Güvenli belde ise, Mekke’dir (Kureyş Sûresi/106). Bu âyetler, Kitab-ı Mukaddes’teki şu cümle ile hemen hemen aynı manâyadır: Rab Sina Dağı’ndan geldi, Halkına Seir’den doğdu; Ve Paran Dağı’ndan parladı. (Tesniye, 33: 2)

Kitab-ı Mukaddes’teki bu cümle, sırayla Hz. Musa, Hz. İsa ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) risaletine işaret etmektedir.

Sina, Hz. Musa’nın Tevrat’ı aldığı, Filistin’de bulunan Seir, Hz. İsa’nın vahye mahzar olduğu, Paran ise Mekke’de bulunan bir dağ silsilesinin Kitab–ı Mukaddes’teki ismidir. Çünkü Kitab–ı Mukaddes’e göre Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hacer’i Hz. İsmail’le birlikte bu dağın bulunduğu yere bırakmıştır. Zemzem de burada çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği (İbrahim Sûresi/14: 35–37) ve tarihen de sabit olduğu üzere, Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i bıraktığı yer, o zaman daha henüz kimsenin yaşamadığı Mekke’dir.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِ۪ٓي اَحْسَنِ تَقْوِيمٍۘ (٤)

4. Muhakkak ki Biz insanı, (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık;

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَۙ (٥)

5. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ (٦)

6. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna; onlar için kesintisiz ve hesapsız bir mükâfat vardır. (*)

~Açıklama~

(*) Bütün parçaları birbirleriyle ve bütünün kendisiyle içten bağlantılı ve pek çok âlemlerden oluşan bir vücut mahiyetindeki kâinat bir ağaca benzetilebilir.

Nitekim, bilhassa İslâmî gelenekte bu benzetme yapılmış ve Muhyiddin ibn Arabî gibi zatlar Şeceretü’l-Kevn (Yaratılış Ağacı) isimli kitaplar da kaleme almışlardır. Bu ağacı teşkil eden yaratıklar, İlâhî İsimlerin tecellileri sonucu varlık sahasına çıkarlar. Yani, Allah var olduğu ve var kıldığı için onlar vardırlar; Allah, her varlığı hayatta tuttuğu (Kayyum olduğu) için onlar da hayatta kalmaktadır; içlerinde canlı olanlar, Cenab–ı Allah gören olduğu için görmekte, işiten olduğu için işitmekte, her varlığın rızkını veren olduğu için rızıklanmakta, ihtiyaçlarını giderebilmektedir. Sonuç olarak, kâinat, Allah’ı gösteren, O’nu tanımada bir aynadır. Bilindiği gibi ağaç, bir tohum veya çekirdekten çıkar. Ağacın bütün unsurları, gelecek bütün hayatı, çekirdeğine şifrelenmiş veya programlanmış durumdadır. Bu çekirdeğin toprağa düşmesiyle bu şifre çözülür, program çalışmaya başlar ve ağaç, en nihayet meyvesini verecek şekilde hayata uyanır. Yine çekirdek ihtiva eden meyve ise, ağacın bütün bir hayatının sonu, müşahhas timsali, bütün bu hayatı ve ağacın bütün unsurlarını kendinde taşıyan muhassalasıdır.

İşte, Yaratılış Ağacı’nın meyvesi insan olduğundan, tabiatıyla çekirdeği de insandır. Ağaçta ne varsa, insanda da vardır. Cenab–ı Allah’ın ağacın varlığı, hayata uyanıp büyümesi için ona dercettiği çimlenme ve büyüme kanunları gibi kanunların ağaç için ifade ettiği manâyı insanda ifade eden onun ruhudur. İnsan, varlığının bir boyutuyla meleklerle veya ruhanî varlıklarla ortaktır; yani onun melekî yanı vardır. Ayrıca, meleklerden de öte olarak, iradeye ve gelişmiş bir zihne ve öğrenme kapasitesine sahiptir. İnsan, varlığının diğer boyutuyla ise yeryüzünün çocuğudur ve dolayısıyla yeryüzü hayatı için gerekli bazı melekeler, duygular ve kuvvelerle donatılmıştır. Onun her türlü bedenî arzu ve ihtiyaçlarının motoru, mekanizması diyebileceğimiz şehvet kuvveti (kuvve–i şeheviye), savunma adına sahip kılındığı ve gücünün kaynağı olan öfke kuvveti (kuvve–i gazabiye) ve bütün zihnî melekelerinin bileşkesi hükmündeki akıl kuvveti (kuvve–i akliye), bunların en önemlileridir.

Bunlardan başka insan, acelecidir, hata yapmaya, yanlış görüp yanlış değerlendirmeye meyillidir, unutkandır, ihmalkârdır, kavgacı–tartışmacıdır, inattır, bencildir, kıskançtır, vb. Menfi gibi görünen bütün bu duygular ona, aslında hem hayatını sürdürmesinde birer vasıta olsun, hem de terbiye ile zihnî ve manevî terakkisine hizmet etsin diye verilmiştir.

İşte bütün yaratılış hususiyetleriyle insan, varlığın mükemmel modelidir; Cenab–ı Allah’a mükemmel ve en kapsamlı bir ayna olsun diye yaratılmıştır. İnsanla diğer varlıkları mukayese ederken şu noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir. Meselâ hayvanlar hayatları için gerekli bütün bilgi kendilerine verilmiş olarak dünyaya gönderilir ve bu bakımdan çok kısa sürede hemen hayata adapte olurken, insan, hiçbir şey bilmeden, fakat öğrenmeye açık ve kabiliyetli olarak hayat sahnesine bırakılır. Onun ayağa kalkıp yürümesi için bile ortalama bir yıl, hayat şartlarını öğrenip, kendisi hakkında neyin faydalı neyin zararlı olduğunu seçebilmesi için yılların geçmesi gerekir. Esasen onun öğrenme süreci, ömrünün sonuna kadar devam eder. İnsan, öğrenmek, yaratılış madenine konan istidatları geliştirip birer kabiliyet haline getirmek mevkiinde olan bir varlıktır. Dolayısıyla ona verilen ve yukarıda anılan kuvveler, melekeler, duygular yaratılıştan sınırlandırılmamıştır.

Eğer insan, doğru–yanlış, adalet–zulüm demeden öfkesinin, şehvetlerinin ve nefsin kontrolündeki aklının peşinden gider, duygularını belirli ölçülere göre disipline etmezse, bunlar, onun için her türlü kötülüğün kaynağı olabilir. Meselâ, kuvve–i gazabiyesi onu cana kıyma, başkalarının haklarını gasp, her türlüsüyle haksızlık gibi mezalime, kuvve–i şeheviyesi bulduğu her şeyi tüketmeye, faydasına ve menfaatine gördüğü her yolla kazanmaya, hırsızlık, karşı cinsle gayr–ı meşrû ilişki gibi kötülüklere, kuvve–i akliyesi ise, demagojiye, yalana, başka her türden aldatmaya, nifak, küfür ve pek çok şirk çeşitlerine götürebilir. Son asırlarda büyük bilimsel ve teknolojik gelişmelere imza atan bu kuvve, bu gelişmelerin tarihte eşi görülmedik savaşlara, katliamlara, sömürüye, çevre kirlenmesine, hastalıklara engel olamamış, hattâ bir açıdan bunların sebebi olmuştur. İşte, kendisine verilen kuvveler, duygular, istidatlar, terbiye edilmediği, sınırlanmadığı zaman insan için yıkım kaynağı haline gelebilmekte ve hayatı zindana çevirebilmektedir. Bu hal, insanın en aşağı derekeye düşmesidir.

Buna karşılık, gerçek insaniyete ulaşmak, bunun için gerekli terakki basamaklarını tırmanmak ve hem ferdî hem içtimaî hayatta, hem dünyada hem Âhiret’te gerçek mutlululuğu elde etmek ise, insanın kendisine verilen söz konusu kuvveleri belli ölçülere göre terbiye edip sınırlamasında ve menfî görünen duygularını ve huylarını faziletlere dönüştürmede, faziletlere kaynak yapmada yatmaktadır.

Ayrıca, insan yalnızca beden, nefis ve akıldan müteşekkil bir varlık değildir; onun bir de tatmin isteyen ve başka türlü mutluluğu yakalaması asla mümkün olmayan bir ruhu vardır. Bütün bunlar ise öğrenme, iman, düzenli ibadet, iradeyi doğru yolda kullanma ve nefsin arzularını sınırlayabilme ile mümkündür. Kuvve–i şeheviyenin terbiyesiyle iffete, kuvve–i gazabiyenin terbiyesiyle hak, adalet ve doğruya teslimiyet, buna karşılık zulme, yanlışa direnme ve itaat etmeme manâsında şecaate, ulvî cesarete, kuvve–i akliyenin terbiyesiyle hikmete ulaşılır. Görünüşte menfi duygu ve huylardan meselâ inat hakta sebata, kıskançlık gıptaya, başkalarının sahip olduğu güzelliklere ulaşmaya çalışmaya, hayırlarda yarışmaya kanalize edilebilir. İşte, en aşağı derekeye düşmeme, ruhî tatmine ve sözünü ettiğimiz faziletlere ulaşmaya, böylece Cenab–ı Allah’a hakiki kul, toplumun da faydalı bir üyesi olmaya bağlıdır.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِۜ (٧)

7. Bütün bunlardan sonra ey insan, Nihaî Hesap ve Hükmü yalanlamana sebep nedir?

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ (٨)

8. Allah, Hakimler Hakimi değil midir?

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 58 kez okundu