73-] •Alâk •Kadir •Beyyine •Zilzâl •Âdiyât •Kâria •Tekâsür Sureleri (Ali Ünal)

️96. Alâk Sûresi 

  • Alâk Sûresi 19 âyetten oluşan ve ismini ikinci âyetindeki alâk (rahim duvarına yapışmış yapışkan hücre) kelimesinden alan bu sûrenin ilk beş âyeti, Allah Rasûlü’nün Nur Dağı Hira mağarasında bulunduğu bir zamanda Kur’ân’dan inen ilk bölümdür.
  • Allah Rasûlü mağarada iken Hz. Cebrail gelmiş, O’na “oku!” demiş, O’nun, “Ben okuma bilmem” demesi üzerine O’nu, neredeyse bütün gücü kendinden gidinceye kadar sıkmış, O’na tekrar “Oku!” demiş, aynı cevabı alınca tekrar sıkmış, bu hadise üçüncü defa tekrarlanınca, Rasûlüllah, “Ne okuyayım?” diye sormuş. Bunun üzerine Hz. Cebrail (a.s.), Sûre’nin ilk beş âyetini O’na okumuştur.
  • Sûre, ilmin, okuma–yazmanın önemine işarette bulunur, kendilerini kendilerine yeter gören insanların dalâlete düşmekten kurtulamayacağı ikazında bulunur ve Allah’ın dinini, Rasûlü’nü yalanlayanları azapla tehdit eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَۚ (١)

1. Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ (٢)

2. O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı. (*)

~Açıklama~

(*) Ortada henüz okunacak bir kitabın olmadığı zamanda ‘Oku!’ emrinin inmesi mânidardır.

Âyette artık Rasûlüllah’a (hafızadan) okuması için bir Kitabın indirileceği manâsı da olmakla birlikte, demek ki, okunacak başka bir, hattâ iki kitap daha vardır ve bunlar, kâinat ile onun fihristi olan insandır. Bu ilk ‘Oku!’ emriyle, insan doğrudan bir hareketin, bir aksiyonun içine itilmekte ve bu aksiyonun sahası olarak da kâinatın ortasına ve kendisiyle başbaşa bırakılmaktadır.

Bu emirle birlikte neyin ve nasıl okunacağına dair bir talimatın gelmemesi, kâinatı incelemenin kendine has kaideleri olduğunu, meselâ bir bakıma gözlem ve deneyin gerekliliğini ortaya koyar. Fakat bütün bu okuma ve incelemenin, adına bugün ‘bilim’ denilen modern ilmi neticede felâketler kaynağı haline getiren iki aslî unsur ‘nazar’ ve ‘niyet’tir. Her şeyin, bu arada bilimin de aslî mecrasına oturup, aslî hüviyetini kazanması için bu iki unsur asla göz ardı edilmemelidir.

  • İşte, ‘Oku! emrini Yaratan Rabbi’nini adına ve O’nun adıyla! cümlesinin takip etmesi, bu cümlede Cenab–ı Allah’ın yaratıcılık ve Rubûbiyet (Rab olma) sıfatlarıyla anılması, konuyla ilgili olarak şu çok önemli hususları dikkat nazarlarına sunmaktadır:

Kâinatın bir yaratıcısı vardır ve bu Yaratıcı, umumî planda kâinatı, hususî planda her varlığı belli bir fıtratta, belli hususiyetlerle yaratmış, onu bu hususiyetler çerçevesinde terbiye edip, yaratılış fonksiyonunu ifade edecek şekilde donatmıştır. İlmî faaliyetin gerçek ve insana faydalı mecrada yürümesi için bu faaliyet, Allah adına ve O’nun adıyla yapılmalıdır. Allah adına yapılacak, nihayetinde Allah’ın rızası olan bir aksiyon, neticesi itibariyle şer değil, hayır getirir. Allah (c.c.), rızasını kazanma niyetiyle bir işe başlayanı Kendi yolunda yürütür ve yanlışa vasıta yapmaz.

Din, bilimsel çalışmalara bu şekilde ahlâkî hedefler tayin edip, ahlâkî sınırlar getirmekle, hem bu çalışmaların neticelerinin bütün insanlığa yararlı olmasının yolunu açar, hem de yapılacak her faaliyetin Allah adına yapılmasını şart koşmakla, bütün faaliyetlerimize ibadet olma değeri kazandırır.

Allah adına yapılacak herhangi bir faaliyet insanlığın zararına olamaz; bu maksatla yapılacak bilimsel faaliyet yaratılışı değiştirmeğe yönelmez; fıtrata müdahaleye yeltenmez. Allah’ın kâinattaki kanunlarını keşifle, eşyaya Allah’ın izni ölçüsünde müdahale ve tasarrufta bulunur, dolayısıyla çevre kirlenmesine yol açmayacağı gibi, meselâ bilimin neticelerini insanı öldürmede, insanlığı yok etmede, insanlar üzerinde haksız hakimiyet kurmada ve yeryüzünde fesat çıkarmada değil, yeryüzünü imarda, bütün insanların faydasına ve insanın maddî–manevî terakkisi, huzur ve güveni adına kullanır.

Allah adına yapılmayan, Allah’ın adıyla başlanmayan, baştan Allah’a iman temeline oturmayan, insana ve kâinata Allah ve O’na iman penceresinden bakmayan bilimsel bir faaliyet, Allah katında özellikle insanın âhireti cihetiyle müsbet bir değer ifade etmeyecektir.

Bu bakımdan, bütün ilmî faaliyetlerde niyetin yanısıra nazarın, yani bakış açısının da sağlam olması gereklidir. Kâinata ve insana Allah’ın masnuatı olarak bakmayan, onları tevhid noktasında ele almayan ve imanın menşurunda incelemeyen bir bilim adamı parçalı bakış açısından kurtulamayacak, kâinatın dış görünüş itibariyle sergilediği ‘kesret’te boğulup gidecek, eşya arasındaki vahdet rabıtalarını göremeyecek ve bilim neticede kendisini de, kendisiyle birlikte insanlığı da felâkete götüren bir vasıta olacaktır.

Nitekim, Din dışı bir faaliyet olarak görülen ve kendi sahasına Din’i sokmayan bilim, tarihin şu son diliminin şahit olduğu üzere, çok küçük bir azınlığa maddî refah getirmişse de, yol açtığı inkâr ve dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik ve mutsuzluk fırtına ve girdaplarının yanısıra, insanlık tarihinde görülmemiş bir sömürü, zengin–fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, menfaat çekişmeleri, çıkan savaşlarda milyonlarca ve bir defada on binlerce, yüz binlerce insanın ölümü, milletler ve toplum katmanları arasında rekabet ve derin yaralar, korkunç bir çevre kirlenmesi, fıtrata ve yaratılışa müdahale gibi pek çok felâkete de sebep olabilmekte, en azından bunları önleyememektedir.

Dolayısıyla, bilim ve Din’in iki ayrı sahaya hitap eden iki ayrı ve farklı disiplin olarak görülmekten kurtarılması, günümüz insanlığının önünde, onun bugününü de yarınını da temelden ilgilendiren çok önemli bir husustur.

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ (٣)

3. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

اَلَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ (٤)

4. (İnsana) kalemle yazmayı öğretti;

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ (٥)

5. İnsana bilmediklerini öğretti.

كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ (٦)

6. Ama (O’nun bütün bu nimetlerine rağmen) insan, gerçekten tuğyankâr kesilir,

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ (٧)

7. Kendisini (Rabbisinden bağımsız,) kendisine yeterli görmekle.

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۜ (٨)

8. Oysa gerçek şu ki, dönüş Rabbinedir (ve herkes, O’nun huzurunda hayatının hesabını verecektir).

اَرَاَيْتَ الَّذِي يَنْهٰىۙ (٩)

9. Bakmaz mısın şu men etmeye, engellemeye kalkışana,

عَبْدًا اِذَا صَلّٰىۜ (١٠)

10. Namaza durduğu zaman (mübarek) bir kulu!

اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ (١١)

11. Ne dersin, böyle mi yapması gerekir, eğer o kul doğru yol üzerindeyse;

اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ (١٢)

12. Ya da insanları Allah’a saygı duyup, O’na karşı gelmekten sakınmaya çağırıyorsa?

اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ (١٣)

13. Ne dersin, buna karşılık o adam gerçeği yalanlıyor ve onu kabulden yüz çeviriyorsa?

اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ (١٤)

14. Bilmez mi ki Allah, herkesin yaptığını görmektedir?

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِۙ (١٥)

15. Hayır, hayır, olmaz böyle şey! Bu bakımdan, eğer bu tutumundan vazgeçmezse, Cehennem’e sürükleriz onu tutup perçeminden.

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ (١٦)

16. Yalan ve günaha batmış bir perçem o!

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ (١٧)

17. (Kendi yanında gördüğü o şehir) meclisini istediği kadar yardıma çağırsın!

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ (١٨)

18. Biz, nasıl olsa Zebanîleri (Cehennem’in vazifeli meleklerini) çağıracağız. (*)

~Açıklama~

(*) Bu, Cenab–ı Allah’ın herhangi bir kimseye, güce ihtiyacı olduğu manâsına gelmez. Asla! Ama, hikmeti gereği Cenab–ı Allah’ın istihdam buyurduğu kulları vardır. Zebanîler de bunlardandır. Âyette onların çağrılacağının zikredilmesi, küfrün, şirkin şehir konseyini, yönetim kademesini kendi tarafında gören liderlerine karşı, onların anlayacağı tarzda mukabelede bulunmak içindir.

كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ۩ (١٩)

19. Hayır, hayır, onun yaptığı kesinlikle doğru değil! Boyun eğme ona! Rabbine secde et ve daima O’na yaklaşma yolunda ol!

***

️97. Kadir Sûresi

  • Kadir Sûresi 5 âyetten oluşan ve ismini birinci âyetindeki kadir (kader, kudret, kıymet, ölçü) kelimesinden alan bu sûre, Kadir Gecesi hakkındadır.
  • Ramazan içinde olan bu çok kıymetli geceyi ibadetle ihya etmek büyük öneme sahiptir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ (١)

1. Biz, Kur’ân’ı Kadir Gecesi’nde indirdik.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ (٢)

2. Nedir o Kadir Gecesi bilir misin, nerden bileceksin (Allah bildirmedikçe)?

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ (٣)

3. Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙۛ (٤)

4. O gece melekler ve Ruh, Rabbilerinin izniyle her iş için iner de iner.

سَلَامٌ۠ۛ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ (٥)

5. (Bilhassa onu ibadetle ihya edenler için) safi rahmet ve esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar. (*)

~Açıklama~

(*) Duhân Sûresi not 1’de açıklandığı üzere, her şeyin ve her hadisenin Cenab–ı Allah’ın İlminde ilmî varlığı vardır. Bir başka ifadeyle, Allah, olmuş, olacak her şeyi bilir. O, zaman, mekân, madde sınırlamalarının mutlak dışında olduğu, Kendisi için dün, bugün, yarın ayırımı söz konusu olmadığı için, bütün zaman ve mekân, O’nun İlmi’nde bir noktadan ibarettir.

Yaratma, O’nun, İlmindeki varlıklara ait kılınacakları âlemin ölçülerine, özelliklerine göre hariçte varlık vermesi demektir. Maddî âleme ait varlıkların bu âleme gelmesi belli bir süreç takip eder. Cenab–ı Allah bir şey veya bir hadiseyi yaratacağı zaman, onun kendine has özellikleriyle olmasını diler. Biz, bunu her bir varlık ve hadiseye Kader’in şekil, suret, fıtrat, kısaca mahiyet ve kimlik vermesi, Kudret’in de onu varlık sahasına çıkarması olarak görebiliriz. Yani, Kader varlık ve hadiseleri İlm’in sahasından Kudret’in sahasına taşır, Kudret de onları Kader’in ölçülerine göre varlık alanına çıkarır. (Burada hatırlatmalıyız ki, Cenab–ı Allah ile, O’nun yaratması, Kader ve Kudret’in icraatı hakkında söylediklerimiz, meselenin tamamen bize bakan yanı itibariyledir.)

İşte, İlâhî Kader ve Kudret’in icraatları açısından kâinatın ve insanlığın tarihinde her bir yılın kendine has bir yeri, özelliği ve önemi olmalıdır ve her bir yıl içinde hususî bir gece bulunmaktadır. Bu gecede İlm-i İlâhî, o yıl içinde meydana gelecek hadiseleri ve ortaya çıkacak varlıkları (bir defa ve şekilde daha) tayin buyurmakta, Kader de onlara mahiyetini, kimliğini, fıtratını vermekte ve Kudret’in sahasına aktarmaktadır.

Kur’ân’ın Ramazan ayında indirildiğini ifade buyuran Bakara Sûresi 185’inci âyetten ve onun Kadir Gecesi’nde indirildiğini belirten bu sûrenin 1’inci âyetinden anlaşılabileceği üzere, bu gece Kadir Gecesi’dir ki, ona Kader ve Kudret Gecesi diyebiliriz. Bu gece, Ramazan ayı içinde yer aldığı ve Ramazan ayı ay yılına ait bulunduğu, ay yılı da güneş yılından 11, dört yılda bir 12 gün daha kısa olduğu için, belli aralıklarla yılın her bir gecesi, bu gece olma şerefine ermektedir.

Cenab–ı Allah (c.c.), insanların hidayeti için rasûller göndermiş, kitaplar indirmiştir. Kitapların sonuncusu ve ihtiva ettikleri esaslarla hepsini kapsayan Kur’ân–ı Kerim’in biri bütünüyle, biri de kısım kısım olmak üzere iki tür inişi vardır.

Âlimler, onun bütünüyle inişinin Levh–ı Mahfuz’dan dünya semasına veya Beyt–i Ma’mûr’a olduğunu belirtirler. Beyt–i Ma’mûr’un da, Kur’ân-ı Kerim’in buraya inişinin de keyfiyetini kesin olarak bilmiyoruz.

Bununla birlikte, Duhân Sûresi’nin ilk altı âyeti ışığında denebilir ki, nasıl her bir İlâhî Kitap İlâhî İlim’de veya Levh-ı Mahfuz’da veya Ana Kitap’ta (Bkn: En’âm Sûresi/6: 59, not 13; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10; Zuhruf Sûresi/43: 4)

Kader tarafından tayin edilmiş, belirlenmiş veya bütünlüğü içinde bu ana kaynaktan aktarılmış, Kelâm’ın sahasına taşınmışsa, aynı şekilde Kur’ân da Kadir Gecesi’nde bu ana kaynakta bütünlüğü içinde tayin buyurulmuş veya Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.s. ) bölüm bölüm indirilmek üzere oradan Kelâm’ın sahasına aktarılmıştır.

Duhân Sûresi 5’inci âyette elçilerden söz edilmişti. Bu sûrede 4’üncü âyette ise meleklerden bahsedilmektedir. Melekler, kâinatın idaresinde, varlıkların hayatında elçilik görevi yaparlar; Cenab–ı Allah’ın emirlerini taşır, yerine getirirler. Bu sûrede anıldığı üzere, bilhassa Kadir Gecesi, Cenab–ı Allah’ın kâinatla ilgili diğer emirlerini alıp icraata yönelmelerinin yanısıra, O’nun hususî rahmeti, lütfu ve kulları için emniyetini yüklenmiş olarak da inerler.

4’üncü âyette sözü edilen Ruh ise, Meâric Sûresi/70, not 1’de açıklandığı üzere, melek türü veya meleklere benzer ruhanî bir varlık olmalıdır. İmam-ı Gazzalî’ye göre O, Cenab–ı Allah’ın canlılara ruhlarını üflemek üzere istihdam buyurduğu melek veya melek benzeri bir varlıktır.

Bediüzzaman Said Nursi, her varlığı temsil eden bir ruhun mevcudiyetinden söz eder. O halde Ruh, bütün bu ruhlardan, onları ve Allah katında ibadetlerini temsilden sorumlu da olmalıdır. Cenab–ı Allah (c.c.), Kadir Gecesi meleklerin yanı sıra O’nu da, o geceyi ihya eden kullarına esenlik, (manevî) hayatiyet ve inşirah üflemek için gönderiyor olabilir. (Gerçeği tam olarak bilen Allah’tır.)

***

️98. Beyyine Sûresi 

  • Beyyine Sûresi Medine’de nazil olan ve 8 âyetten meydana gelen bu sûre, ismini birinci âyetindeki beyyine (apaçık delil, belge) kelimesinden alır.
  • Kelime, burada Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm için kullanılmıştır.
  • Allah Rasûlü’nün, hem kendi risaleti hem de getirdiği İlâhî Mesaj (İslâm–Kur’ân) için açık bir delil olduğuna dikkat çeker ve hem müşriklerin, hem de Ehl–i Kitap içindeki inkârcıların da bunu gayet iyi bildiklerini vurgular.
  • Neticede, İslâm’a ve Allah Rasûlü’ne inanıp inanmadıklarına göre insanlar başlıca ikiye ayrılmaktadır: İman edip, imanları istikametinde salih amel işleyenlerle, Allah Rasûlü’ne ve İslâm’a inanmayanlar.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُۙ (١)

1. Ehl-i Kitap’tan ve müşriklerden (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne inanmayarak) kâfir olanlar, (onlardan takip etmeleri beklenen çizgiyi) bırakıp inkâr yoluna, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra saptılar. (*)

~Açıklama~

(*) Allah Rasûlü’ne ve O’nun getirdiği Mesaj’a inanmayı reddeden müşrikler, Allah Rasûlü’nün asla yalancı olmadığını, O’nun hayatı boyunca sadece doğruyu söylediğini ve peygamberlik iddiasında da doğru olduğunu biliyor ve vicdanlarında kabul ediyorlardı.

Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm hem kendisi hem de getirdiği Mesaj için apaçık bir delil olmasına rağmen, bencillik, inat, çıkarcılık, kibir ve kabile enaniyet ve rekabeti gibi sebeplerle O’nu ve Mesajı’nı inkâr yolunu seçerek, İlâhî cezaya müstehak oldular. Kaldı ki, Ehl-i Kitap gibi onlar da bir rasûlün gelmesini umuyor, kendilerine bir rasûl gönderilirse, Ehl-i Kitap’tan daha öte iman sahibi olacaklarını iddia ediyorlar ve konuşuyorlardı.

Bunun gibi, Ehl-i Kitap’tan, yani Hıristiyanlar ve Yahudilerden de Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne inanmayanlar da, uzun zamandır bir rasûl bekledikleri, kitaplarında o rasûlün sıfatları apaçık yazılı olduğu ve bu sıfatları Allah Rasûlü’nde bütünüyle gördükleri, dolayısıyla O’nun Allah Rasûlü olduğunu bildikleri halde, yine kıskançlık, rekabet, ırkî mülahazalar ve benzeri sebeplerle inkâr yolunu seçtiler.

Âyet, bu gerçekle birlikte, Ehl-i Kitap’tan Allah Rasûlü’ne ve Kur’ân’a inanmayanların kendi kitaplarına da inanmış olmayacaklarına dikkat çekmektedir.

رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةًۙ (٢)

2. (Maddî–manevî kirlerden temizlenmiş olanlardan başkasının dokunamayacağı ve her türlü bâtıldan uzak) tertemiz sahifeleri (*) okuyup tebliğde bulunan ve Allah tarafından gönderilmiş bir rasûl (geldikten sonra). (**)

~Açıklama~

(*) İlâhî öğretilerin ve hükümlerin, yani Kur’ân âyetlerinin yazılı bulunduğu sahifelerin temizliği, Kur’ân’ın temizliğindendir. Bu sebeple, şeytanlar ve maddî–manevî (abdestsizlik, gusülsüzlük ve şirk, küfür) kirlerinden arınmamış olanlar nasıl Kur’ân’ın bizzat kendisine, Levh-i Mahfuz’daki aslına ve yazısına el süremezlerse, onun yazılı bulunduğu sahifelere de el süremezler. Çünkü o sahifeler de, Kur’ân’dan dolayı paktır. Ayrıca bkn: Vâkıa Sûresi/56: 79, not 16.

 

(**) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Kur’ân’la birlikte İslâm gerçeğinin en büyük ve en açık iki delilinden biridir.

O yüce zât aleyhissalâtü vesselâm, mutlak doğruluğu, dürüstlüğü, emanete riayeti, ahde vefası, aklı akılla aşma manâsında fetaneti, her türlü lekeden uzak pak şahsiyeti, hayatının her ânı, emsalsiz derecede sahip bulunduğu meziyetler ve faziletler, daima zirvede temsil ettiği güzel ahlâk, zihinleri ve kalbleri fethetmesi, o âna kadar uzun asırlardır medeniyetten, insanlık değerlerinden uzak yaşamış, kabile savaşlarıyla birbirlerini sürekli kanına giren, yağmayla geçinen insanlardan 23 sene gibi çok kısa bir zaman içinde Sahabe adıyla, Kıyamet’e kadar gelecek bütün nesillere her bakımdan örnek olacak bir cemaat çıkarması, dinî-tabiî bütün ilim sahalarında binlerce âlim, ayrıca edip, hikmet ehli, evliya ve asfiya yetiştiren tarihin en muhteşem ve emsalsiz medeniyetinin temellerini atması, mükemmel bir devlet organizasyonunu gerçekleştirmesi, mağlûbiyet bilmeyen eşsiz komutanlığı, gelecekle ilgili verdiği ve sonraki tarihin hiç birini yalanlayamadığı haberler –evet bütün bunlar ve daha başka hususiyetleriyle, hem kendisi, hem davası, yani İslâm gerçeği için güneş gibi parlak bir delildir.

فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌۜ (٣)

3. O sahifelerde (iman ve hayatla ilgili) her bakımdan mükemmel öğretiler ve hükümler vardır.

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُۜ (٤)

4. Ehl–i Kitap, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra (onun hakkında) tefrikaya düşüp grup grup oldular.

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَٓاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِۜ (٥)

5. Oysa onlara da ancak, Din’i bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak, küfür ve şirkten uzak, dupduru bir tevhid inancı içinde Allah’a ibadet etmeleri, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılmaları ve zekâtı tastaman vermeleri emredilmişti. Budur kusursuz, sağlam ve dosdoğru Din. (*)

~Açıklama~

(*) Âyet, bir bakıma Allah’ın bütün rasûlleri vasıtasıyla insanlara gönderdiği Din’i özetlemektedir. Bu Din de, İslâm’dır. Son iki âyet için ayrıca bkn: Âl-i İmran Sûresi/3: 19, not 4.

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ (٦)

6. Buna rağmen, Ehl–i Kitap’tan olsun müşriklerden olsun, (kendilerine apaçık delil geldikten sonra) küfre sapan veya halâ küfrü tercih edenler, (kalblerinde tohumunu taşıdıkları) Cehennem ateşine girecek ve orada sonsuzca kalacaklardır. Öyleleri, bütün yaratılmışların şerlileridirler.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِۜ (٧)

7. Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise –o (kutlu) zatlar, yaratılmışların hayırlılarıdırlar.

جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ (٨)

8. Onların mükâfatı Rabbilerinin nezdindedir: içlerinde ebediyen kalacakları sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı. Bu, Rabbisine karşı kalbi saygı ve ürpertiyle dopdolu olan içindir.

***

️99. Zilzâl Sûresi 

  • Zilzâl Sûresi Medine’de inen ve 8 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki zilzâl (zelzele) kelimesinden alır.
  • Kıyamet ve Âhiret Günü olacak bazı önemli hadiseleri nazara verir.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ (١)

1. Yer, kendisi için takdir edilen o müthiş sarsıntıyla sarsıldığı zaman,

وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَاۙ (٢)

2. Ve yer, içindeki bütün ağırlıkları dışarı çıkardığı,

وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَاۚ (٣)

3. Ve insan, dehşet ve şaşkınlık içinde, “Ne oluyor buna?!” diye haykırdığı zaman:

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَاۙ (٤)

4. İşte o gün yer, bütün haberlerini ortaya döker;

بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَاۜ (٥)

5. Çünkü Rabbin bunu ona hususî bir dille bildirmiştir. (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, hem lâfız hem de manâ itibariyle, dünyanın yıkılması, Âhiret olarak yeniden kurulması ve hattâ dünyada maruz kalınan zelzelerden söz etmektedir denebilir.

Dünyanın yıkılması esnasında yer Sûr’un üflenmesiyle (Nâziât Sûresi-79: 6) çok şiddetli şekilde sarsılacak (Vâkıa Sûresi/56: 4), dağlar etrafa dağılmış kum yığınları gibi olacak (Müzzemmil Sûresi/73: 14), yer, içindekileri atıp boşalacak (İnşikâk Sûresi/84: 3) ve dümdüz hale gelecektir (İnşikâk Sûresi/84: 4).

Dünyanın bu yıkılışı esnasında, yerin içinde ne varsa –maden, define ve ölü vücutları vb.– dışarı atılacaktır. Sonra, Sûr’a birinci üflemeyi ikincisi takip edecek (Nâziât Sûresi/79: 7), ölüler diriltilip, mecburî istikamet olarak Mahşer Yeri’ne doğru hızla yol alacaklardır (Kâf Sûresi/50: 44, Meâric Sûresi/70: 43). Kâfir olarak ölenler, dünyanın hem yıkılışının hem de yeniden yapılışının dehşetini yaşayacaklardır.

Yerin bütün haberlerini ortaya dökmesi, dünyanın yıkılışıyla ilgili olarak mecazi olsa gerektir. Yani, içinde ne varsa dışarı atacak ve inkârcılar, Kıyamet gerçeğini anlayacak, onunla ilgili her gerçek kendilerine açık hale gelecektir. Ayrıca onlar, Allah’ın elçilerinin verdikleri haberlerin gerçeğini de gözleriyle göreceklerdir. Buna karşılık, dünya yeniden kurulduğunda, Âhiret’te nasıl insanın uzuvları Allah’ın onları konuşturmasıyla konuşup sahibi hakkında şahitlik edecekse (Fussılet Sûresi/41: 20–21, not 7), yer de, bütün haberlerini, üzerinde olup biten her şeyi, Allah’ın onu konuşturmasıyla konuşup anlatabilir.

İnsanın başına gelen her musibet, günahlarının, hatalarının sonucudur. Bu bakımdan, içindeki bazı hazinelerin ortaya çıkmasına, termal kaynakların meydana gelmesine sebep olsa da, depremler, insanları hatalarına ve kusurlarına karşı ikaz görevi de yapar. Bazı âyetlerden anlaşıldığına göre (İsrâ Sûresi/17: 44, Fussılet Sûresi/41: 21), cansız dediğimiz cisimlerde bile bir tür hayat, hattâ kendilerini temsil eden kendilerine has ruhları vardır. Bu sebeple onlar, insanların yaptıklarından bir şekilde etkilenirler. Dolayısıyla, sûrenin bu ilk beş âyetinin ayrıca, yeryüzünde yaşanan depremlerle de alâkalı olduğu söylenebilir.

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًاۙ لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ (٦)

6. O gün insanlar, (dünyadaki işleri) kendilerine gösterilmek üzere mezarlarından çıkıp, ayrı ayrı, gruplar halinde giderler. (*)

~Açıklama~

(*) Herkes, Mahkeme-i Kübra’nın karşısına tek başına çıkacak ve dünyadaki yaptıklarından sorguya çekilecektir (En’âm Sûresi/6: 94; Kehf Sûresi/18: 48).

Ayrıca, Cennetlikler ve Cehennemlikler olarak ayrılacak; Cennetlikler de, Allah’a en yakın olanlar (Mukarrebûn) ve Ashab-ı Yemîn şeklinde iki ana grup olacaktır.

Âhiret Günü’nün bir bölümünde veya Âhiret’in bir sahnesinde insanlar gruplar halinde, dünyada iken önder tanıdıklarının arkasında çağrılacaklardır (İsrâ Sûresi/17: 71). Âyet, bütün bu manâları birden ifade etmektedir.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ (٧)

7. Artık her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür.

وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (٨)

8. Her kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da onu(n karşılığını) görür. (*)

~Açıklama~

(*) İnsan, her ne işlerse işlesin, Allah hepsini görür ve kaydettirir. Hem dünyada hem de Âhiret’te herkes yaptığının neticesiyle karşılaşır.

Şu kadar ki, mü’minler dünyadaki iyiliklerinin karşılığını, bunlar dünyada da kısmen karşılıksız bırakılmamakla birlikte, genellikle Âhiret’te görürken, inkârcılar iyiliklerinin bütün karşılığını dünyada alırlar; kötülükleri ise, derecesine göre dünyada da karşılıksız kalmasa bile, karşılıkları verilmek üzere daha çok Âhiret’e bırakılır. Âhiret’te herkese dünyada yaptıkları birbir gösterilecektir.

Bununla birlikte, Allah iyilikleri asla karşılıksız bırakmazken, kötülüklerin ise, küfür ve şirk dışında bir kısmından, hattâ çoğundan tevbesiz ve/veya tevbe sonucu geçivermektedir. O, mü’minlerin bazı günahlarını da Âhiret’te affedecektir. Her halükârda affedilmeyen günahlar ise, elbette karşılığını bulacaktır.

***

️100. Âdiyât Sûresi

  • Âdiyât Sûresi Medine’de nazil olan ve 11 âyetten meydana gelen bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-âdiyât (nefes nefese koşan atlar) kelimesinden alır.
  • Hakkı yaymada kullanılan atları ve onları kullananları sena ettikten sonra, dikkati insanın tabiatında, özellikle inkârcılarda bulunan nankörlük ve bencillik gibi birtakım olumsuz sıfat ve tavırlara çekerek, Cenab–ı Allah’ın insanların her yaptığından haberdar olduğu ikazında bulunur.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًاۙ (١)

1. Yemin olsun gazilerin atlarına nefes nefese koşan,

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًاۙ (٢)

2. Öyle ki, koşarken (tırnaklarıyla) ateş saçan, kıvılcımlar çıkaran,

فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًاۙ (٣)

3. O hızla, sabah erkenden baskın basan,

فَاَثَرْنَ بِهِ نَقْعًاۙ (٤)

4. O esnada tozu dumana katan,

فَوَسَطْنَ بِه۪ جَمْعًاۙ (٥)

5. Derken düşman kuvvetinin ortasına dalan: (*)

~Açıklama~

(*) Âyetler, savaş atlarını ve dolayısıyla onları kullanan gazileri övmektedir. Hicretin birinci asrında yaşamış olan ilk müfessirlerden İkrime, ikinci âyeti savaş silahları olarak tefsir etmiştir. Bundan ve âyetteki ateş saçma, kıvılcım çıkarma manâsından hareketle Elmalılı Hamdi Yazır gibi müfessirler, âyetlerde tanklar ve diğer zırhlı araçlar gibi modern ateşli silahlara da işaret olduğu düşüncesindedirler.

اِنَّ الْاِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌۚ (٦)

6. Gerçekten insan, Rabbisine karşı çok nankördür; (*)

~Açıklama~

(*) İlk beş âyette yemine konu olan hususlar müsbet manâda ise de, onun cevabı olarak gelen bu âyet, menfi bir gerçeği nazara vermektedir. İlk beş âyet Müslüman gazileri överken, bu âyette sözü edilen nankörlük, Allah’ın insana en büyük nimeti olan İslâm ve hidayet nimetine karşı nankörlüktür ve dolayısıyla ilk beş âyet, bu nankörlükle İslâm’a ve Müslümanlara saldıran, onlarla yaptıkları anlaşmalara ihanet eden zalimlere karşı at süren Müslüman gazileri övmektedir.

وَاِنَّهُ عَلٰى ذٰلِكَ لَشَهِيدٌۚ (٧)

7. Buna hiç kuşkusuz bizzat kendisi de şahittir. (*)

~Açıklama~

(*) Allah’ın insanlığa İslâm olarak tecelli eden en büyük nimetini kabul etmekten başka yol bulamayan insan vicdanı, sahibinin bu nimete karşı haksız sebep ve maksatlarla cephe aldığına bizzat şahadet edecektir. Bunun yanısıra, hayatı, tavır ve davranışları da insanın nankörlüğüne şahadet eder. Ayrıca, insanın azaları da Âhiret Günü aleyhinde şahitlik yapacaktır.

وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌۜ (٨)

8. Ondaki mal hırsı pek şiddetlidir.

اَفَلَا يَعْلَمُ اِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِۙ (٩)

9. Yoksa, (Rabbisine karşı nankörlük ne demekmiş, bunu) anlamayacağını mı sanıyor, kabirde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı zaman;

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِۙ (١٠)

10. Ve sinelerde (iman–inkâr, niyet, şükür–nankörlük adına) ne varsa hepsinin ortaya döküldüğü zaman?

اِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ (١١)

11. İşte bilhassa o gün Rabb’ileri, onlardan (dünyadaki her hallerinden, yaptıkları her şeyden) elbette haberdardır.

***

️101. Kâria Sûresi

  • Kâria Sûresi Mekke’de inen ve 11 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki el-kâriah (âni ve çok güçlü darbe) kelimesinden alır.
  • Kıyamet ve Âhiret Günü’nün dehşetine ve dünyada işlenen amellerin neticelerine dikkat çeker.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْقَارِعَةُۙ (١)

1. (Kalblere ve kafalara çarpan) o çok müthiş darbe!

مَا الْقَارِعَةُۚ (٢)

2. Ama ne müthiş darbe!

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُۜ (٣)

3. Nedir o müthiş darbe bilir misin, nerden bileceksin (Allah bildirmedikçe)?

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ (٤)

4. Onun vuracağı gün insanlar, etrafa saçılıp kalmış pervaneler gibi olur.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِۜ (٥)

5. Dağlar ise atılmış lime lime renkli yünler gibi. (*)

~Açıklama~

(*) Sûre, buraya kadar Kıyamet’in bazı dehşetli sahnelerini nazara verdi. Bundan sonra ise, insanların dünyadaki fiillerinin Âhiret’teki neticelerine dikkat çekilmektedir.

فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُۙ (٦)

6. Derken, artık kimin tartıları (sevap olarak) ağır basarsa,

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍۜ (٧)

7. Neticede o kendini, tam manâsıyla memnun kalacağı bir hayatın içinde bulur.

وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُۙ (٨)

8. Kimin de tartıları (iman ve makbul amelden yoksun olarak) hafif gelirse,

فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌۜ (٩)

9. Öylesinin barınağı, (baş aşağı atılacağı) haviye (Cehennem’in derin bir uçurumu)dur.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْۜ (١٠)

10. Nasıldır bu dipsiz uçurum bilir misin?

نَارٌ حَامِيَةٌ (١١)

11. Baştanbaşa kızgın mı kızgın bir ateş.

***

️102. Tekâsür Sûresi

  • Tekâsür Sûresi Mekke’de nazil olan ve 8 âyetten oluşan bu sûre, ismini birinci âyetindeki et-tekâsür (arttırmada yarışma) kelimesinden alır.
  • Daha çok dünyalığa sahip olma ve bunlarla övünme yarışı ve bu yarışın sonuçlarna karşı insanları şiddetle ikaz eder.

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُۙ (١)

1. Nesep ve malla böbürlenip yarışma, sizleri oyaladıkça oyaladı;

حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَۜ (٢)

2. O kadar ki, kabirlere kadar uzanıp, onları da hesaba katar oldunuz.

كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ (٣)

3. Hayır, asla doğru değil bu yaptığınız! (Ölüm gelecek ve) bileceksiniz (bunun ne demek olduğunu)!

ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَۜ (٤)

4. Hayır, hayır! (Öldükten sonra diriltilip kabirlerinizden çıkarılacak ve bir de o zaman) bileceksiniz (ne demekmiş bu yaptığınız).

كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِۜ (٥)

5. Hayır, bırakın bunu! Eğer ilme dayalı bir kesinlikle bilmiş olsaydınız (bunun ne demek olduğunu, o zaman yapmazdınız).

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَۙ (٦)

6. (Ama eğer böyle yapmaya devam ederseniz,) elbette göreceksiniz o Kızgın Alevli Ateş’i.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِۙ (٧)

7. Nihayet gözlerinizle görecek (görmeye dayalı kesinlikle bilecek)siniz onu!

ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ (٨)

8. O gün elbette sorguya çekileceksiniz (size bahşedilen) bütün nimetlerden. (*) / (**)

~Açıklama~

(*) Yani mal, evlât, nesep, kısaca dünya adına size ne verilmişse, onlarla ilgili vazifeleriniz olduğunu unutmayın. Yapmanız gereken, onlarla ve onların çokluğuyla övünmek değildir; bunun yerine, malınızı onu Allah yolunda kullanmak niyetiyle helâl yollardan kazanmak ve karşılığında Allah’a şükretmek, çocuklarınızı ise iye birer mü’min olarak yetiştirmeye çalışmaktır.

 

(**) Bu sûre, şu âyetle benzer anlamdadır:

İyi bilin ki, dünya hayatı bir oyun, bir oyalanma, süsler edinme, (makam, mal, eşya, evlât, fizikî görünüm gibi dünyalıklarla) birbirinize karşı övünme ve daha fazla, daha iyi mal, daha fazla, daha iyi evlâda sahip olma yarışından ibarettir. Bir yağmur düşünün ki, onunla biten bitkiler çiftçilerin çok hoşuna gider. Ama sonra o bitkiler kurur da, onları sararıp solmuş görürsün; ardından da çerçöp haline gelirler. Dünya hayatı, işte böyledir. Âhiret’te ise ya şiddetli bir azap vardır veya Allah’tan (sürpriz mükâfatlarla dolu) bir bağışlanma ve rıza. Evet, dünya hayatı, bir aldanma metaından başka bir şey değildir. (Hadîd Sûresi/57: 20)

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal

Bu yazı 60 kez okundu