Rızıklandırma, kainattaki en önemli kanunlardan biri ve Rahman esmasıyla insanları buluşturan noktadır. Rızık, dünyanın farklı yerlerine dağıtılmış ve elde edilmesi şartlara bağlanmıştır. Bunun sebebi insanı hareketlendirmek ve onu ataletten kurtarmaktır. İnsanın ataletten kurtuluşu, onun karnının doyurulmasından daha yüksek bir değer taşır. Asıl rızık uyuşukluktan kurtulmaktır. Erken kalkan, hayata heyecanla atılan, doğadaki tazeliği günün ilk saatlerinde süzmeye başlayan insanoğluna bunu yaptıran rızık arayışı değil de nedir? Eski bir sözde, “Odunu kendi kesen iki kere ısınır” denmiştir. Rızık dağıtılmış değil de sabit, elde etmesi zor değil de kolay, istenildiği her an yanımızda bulabileceğimiz şekilde yaratılmış olsaydı, durağan bir hayata mahkum olurduk. Hayat, rızık arayışıyla hareketlendirilmiştir. Türlü meşakkatlerle elde edilebilen rızık, insanı rehavet ve tembellikten uzak tutan, dolayısıyla bedenin yanı sıra, kalp, ruh ve maneviyatı da güçlendiren bir faktöre dönüştürülmüştür.
Rabbimiz, hangi elmanın hangi ağaçtan çıkacağını belirlemiş olduğu gibi, o elmanın hangi insana, hangi tarih ve saatte nasip olacağını da belirlemiştir. İnsanın belirli bir yerde bulunan ve yazılmış bir vakitte elde edeceği rızkı onun hayatını şekillendirmeye ve yolunu çizmeye başlar. Rızkı nerelere, hangi mekanlara yazılmışsa, o da oralardan geçecek, oradaki halleri yaşayacaktır. Çapa’da içecek bir çorbası varsa o semte muhakkak uğrayacaktır. Belki hasta olarak, belki de ziyaretçi olarak gidip kendisine ait olan ve başka hiç kimsenin el uzatamayacağı o çorbayı içecektir. Cerrahpaşa’da içecek bir yudum suyu varsa, o su onu Cerrahpaşa’ya götürecektir. Umre’de ağzına girmesi mukadder bir hurma varsa, umreye muhakkak gidecektir. Hz. Mevlana, ”Susuzluk; suyun çekmesinden ileri gelir” der (Mesnevi, Cilt 3).
Abdülkadir Geylani Hazretleri de “Rızkını dert etme. Çünkü o seni, senin onu aradığından daha çok aramaktadır” buyurur. Bir hak dostu, talebeleriyle birlikte suçsuz yere hapse düştüğünde yaptığı ilk yonım “Bu hapiste yiyecek rızkımız varmış” ifadesi olur. Rızık öyle mühim bir hakikattir ki, insanın başından geçen olayların tümünü sadece rızık hakikati üzerinden açıklamak mümkündür. Efendimiz (sav) buyurdular ki: “Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir etti mi, onu oraya -veya orada bulunan bir şeye- muhtaç kıllar” (Tirmizî, Kader, 11).
Menkıbeye göre, adamın biri koşarak Süleyman Peygamberin huzuruna girer. Tir tir titremektedir. Yüzü sararmış, dudakları morarmiştır. Hz. Süleyman, “Ne oldu sana, nedir bu halin?” diye sorar. Adam soluk soluğa cevap verir; ”Azrail bana çok tuhaf bir nazarla. hatta hışımla baktı. İçime tarifsiz hir korku düştü. Korkudan size sığındım” der. “Peki, benden ne istiyorsun?” buyurur Hazreti Süleyman. Adam: “Ey adil padişah, emrindeki rüzgara söyle, beni Hindistan’da bir adaya bıraksın. Belki orada Azrail’in hışmından canımı kurtarırım” der. Hazreti Süleyman emreder ve rüzgâr adamı Hindistan’da bir adaya bırakır. Ertesi gün, Hz. Süleyman divan vaktinde halkı kabul ederken Azrail çıkagelir. Hz. Süleyman, bir gün evvelki hadiseyi hatırlatarak adama niçin hışımla baktıgını sorar. Azrail ise şu cevabı verir: “Ey Allah’ın yüce peygamberi! Ben o adama hışımla bakmadım, sadece onu görünce şaşırdım. Çünkü Cenâb-ı Rabb-ül Alemin bana: ‘Git, falan kulumun canını Hindistan’da al’ buyurmuştu.’ Bu adamın yüz tane kanadı olsa yine de Hindistan’a gidemez, diye düşündüm. Bugün bu adamı Hindistan’da buldum ve canını aldım” der. İşte rızık hakikati de böyledir. Yarınki lokmamız Hindistan’daysa, bu konuda bugün hiçbir planımız olmasa dahi yarın kendimizi orada buluruz.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu