74-) İman hakikatlerinin inkişafı ve Tarikatın Zevkleri

İman hakikatlerinden bir tek meselenin inkişaf ve vuzuhu, yani açıklığa kavuşması ve iyice idrak edilmesi, binler manevî zevklere ve keramete tercih edilir. Hem bütün tarikatların gayesi ve neticesi, iman hakikatlerinin inkişaf ve vuzuhudur. [Mektûbât, “5. Mektup; 28. Mektup, 3. Mesele Olan 3. Risale”]

İMAN HAKİKATLERİNİN İNKİŞAFI VE TARİKATIN ZEVKLERİ

Tasavvuf ve tarikatlardan asıl gaye, imanda terakkî, yakînde artma ve nefis ve şeytanla mücahede ederek İslâm’ı daha iyi yaşamaya çalışmaktır. Az yeme, az uyuma, az konuşma, nefsi ve ve bedeni birtakım çilelere maruz bırakma bu yolun esaslarından olduğu için, zamanla bu yolda kalb gözüyle bazı gerçekleri keşfetme, manevî veya ruhanî zevkler ve kerametler görülür. Fakat, yukarıda arz olunduğu gibi, bu keşifler vahyî düsturlar çerçevesinde ele alınmazsa hatalara sebep olabileceği gibi, zevkler ve kerametler de insanda gurur ve enaniyeti tetikleyebilir. Ayrıca, keşif olsun, zevk ve keramet olsun, Din’de asla esas olmadığı gibi, sadece birer ikramdır ve dolayısıyla büyük evliyâ, keşif, zevk ve kerameti karşılıklarını asıl görme yeri Âhiret olan iman ve dinî hayatın mükâfatlarını bu dünyada tüketiyor olmak gibi de değerlendirip, böyle şeylere asla talip olmamış ve bunlardan kaçınmışlardır.

Keşif, keramet ve zevklerin nefisleri tezkiye edilmiş evliyâya teşvik olarak faydası bulunsa bile bunlar, Din’in esası olan iman ve İslâmî hayat adına çok fazla şey ifade etmez. Ayrıca, zevk-i ruhanî gelip-geçici olur. Bunun yanısıra, şahsa ait bu tür kemalâttan başkalarına fayda olmaz. Buna karşılık, iman ve iman hakikatleri, Din’in temelidir; bunlara herkes, hava gibi her an muhtaçtır. Çünkü insan, her an ayrı bir âlem yaşar; kalbi sürekli dönüp durduğu gibi, zihni de her taraftan kuşatma altındadır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illa’llah’la sürekli yenileyin!” (Hakim et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usul, 2:204.) buyurmuşlardır. Keşif, zevk ve keramet, iman ve İslâm adına başkaları için delil ve dayanak teşkil etmediği gibi, bunların imana katkısı ve özellikle fen ve felsefenin çok öne çıktığı günümüzde zihne gelecek şüpheler karşısında imanı koruyabilme özelliği sınırlıdır. Fakat imanî mesele ve hakikatlerin iyi idrak edilmesi, zihinde inkişafı ve gerektiği gibi kavranması, imanı güçlendirir; her taraftan imana gelecek şüphelere karşı onları süpürecek birer süpürge olur, hattâ onlara karşı kale teşkil eder.

Ayrıca, bunlar objektif ve ilmî olup, herkese anlatılabilir, delil vazifesi yapar ve herkese faydası olur. İmanı ve dolayısıyla İslâm’ı korumada sütre, savunmada “top, gülle, uçaksavar, tanksavar” fonksiyonu görür. Bunun yanısıra, imanî, hattâ İslâmî meselelerin bile ilme’l-yakîn inkişafı, bunlarla ilgili bazı soruların zihinde çözülmesi, bu hakikatlere ait delillerin hayattan ve kâinattan tefekkür ve müşahede (gözlem) yoluyla elde edilmesi, tarikatta yolculuğun verdiği zevk-i ruhanîden çok daha ötesini, hem de daha kalıcı olanını verir. Bunun da ötesinde, her bir imanî mesele ve hakikatin inkişafı ve daha daha öte idraki, başka imanî mesele ve hakikatlerin inkişafına da kapı açar. Evet, bunlar ve bunlar gibi daha başka sebeplerle, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, “İman hakikatlerinden bir tek mes’elenin inkişafı (açıklığa kavuşması ve iyice idrak edilmesi), benim yanımda binler manevî zevk ve keramete tercih edilir.” sözü, gerçekten çok önemli bir gerçeğini ifadesidir. Zaten, hale, keşfe ve keramete mağlûp olmayan, Din’in daha iyi yaşanmasını gaye edinen evliyâ da, bütün tarikatların gayesi ve neticesini iman hakikatlerinin inkişafı ve vuzuhu olarak görmüşlerdir.

İMANDA MERTEBELER

Meseleye bir diğer açıdan yaklaşacak olursak, Hz. Bediüzzaman (r.a.), bu çok önemli sözü İmam Rabbânî (r.a.) hazretlerinden nakleder. (İmam-ı Rabbanî, Mektûbât, “210. Mektup”.) O, talebelerinden Küçük Ali’nin “Avamdan bir mü’minin imanı da bir velînin imanı gibi (makbuldür). Böyleyken, Risale-i Nur neden bu kadar iman üzerinde duruyor?” sorusuna cevap verirken şu çok önemli açıklamada bulunur: İman, yalnız özet, toplu ve taklide dayalı bir tasdikle sınırlı değildir: bir hurmanın çekirdeğinden ağacına kadar, güneşin elimizde tuttuğumuz aynadaki veya deniz yüzündeki aksinden tâ kendisine kadar tecelli mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, imanın da o derece çok hakikatleri, binbir İlâhî İsimler’le ve bütün iman esaslarının kâinattaki bütün gerçeklerle alâkalı o kadar fazla hakikatleri vardır ki, ehl-i hakikat, “Bütün ilimlerin ve ma’rifetlerin ve insanî kemalâtın en büyüğü imandır ve tahkikî imandan gelen kapsamlı, detaylı ve delile dayalı Allah ma’rifetidir.” diye ittifak etmişlerdir. (Emirdağ Lâhikası I.)

İman, basit aklî bir kabulden ibaret değildir. Daha önce de üzerinde durulduğu üzere, aklın kabulü, kalbin teslimi ve bedenin uygulamaları hep imanla alâkalıdır. Gerçek imanı elde eden bir insan, bütün kâinatı bir kitap gibi okuyabilir ve her bir nesne onun için Allah ma’rifeti kaynağı olur. Hz. Bediüzzaman’ın (r.a.) verdiği misalde olduğu gibi, güneşin bir cam parçasındaki, bir su kabarcığındaki aksinden pınarlara, nehirlere, denizlere, okyanuslara, üzerindeki her şeyle birlikte yeryüzüne, atmosfere ve aya kadar aksine ve oradan da güneşin kendisine kadar olan tecelli mertebeleri gibi imanda mertebeler vardır. Bu bakımdan, denebilir ki, İslâm’ın tamamı bir manâda imanı tahsilden ibarettir. Ve imanı ilme’l-yakînden ayne’l-yakîn, ayne’l-yakînden hakka’l-yakîn mertebelerine çıkarmada vesile olacak iman hakikatlerinin kavranılarak imanda her bir terakkî, her bir mertebe, her bir inkişaf, binler manevî zevke ve keramete tercih edilir. İmanda terakkînin hiçbir riski yoktur; manevî zevklerin ve kerametlerin riskleri olduğu gibi, insana çok fazla faydaları da sözkonusu değildir. İman o kadar esastır ki, hadis-i şeriflerde “Bir kişinin senin vasıtanla imana gelmesi, senin için sahra dolusu kırmızı koyunlara sahip olmaktan daha hayırlıdır.” (Buharî, “Cihad” 102; Müslim, “Fedailü’s-Sahabe” 34.)iman temelli olarak “Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.” (Kurtubî, el-Câmî‘ li-Ahkâmi’l-Qur’ân, 4: 314.) buyurulmuştur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 21 kez okundu