Vahiyle bildirildiği tarzda gaybe imanın derecesi, evliyânın keşif veya müşahede ile ulaştığı iman ve ma’rifetin derecesinden daha üstündür. Yalnız müşahedelerine dayanan evliyânın keşifleri, peygamberliğe vâris olan asfiyâ ve tahkik ehli âlimlerin vahye dayalı iman hakikatlerine dair hükümlerine yetişemez. [Mektûbât, “18. Mektup, 1. Mesele-i Mühimme”]
GAYBE İMAN, ASFİYÂNIN İLMİ, EVLİYÂNIN KEŞFİ
Bilhassa varlığı, Şüûn’u, Sıfatlar’ı ve İsimleri’yle Cenab-ı Allah, Âhiret, melekler, vahiy gibi iman hakikatlerinin asılları gayb âlemin-dedir ve bu hakikatler, temelde gaybîdir. Onları bize peygamberler ve nihayet en kapsamlı şekilde Peygamber Efendimiz (s.a.s.) vahye dayalı olarak bildirmişlerdir. Onların bildirdiklerini de Cenab-ı Allah’ın istihdam buyurduğu açık olan ehl-i Sünnet’in Kelâm âlimleri, özellikle bunların içinde İmam-ı A’zam Ebû Hanife, İmam Hasan el-Eş’arî, İmam Maturidî, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî ve Hz. Üstad Bediüzzaman (Allah hepsinden razı olsun) gibi asfiyâ ve muhakkik olanlar, yani akılla kalbi birleştiren, hattâ nefis mekanizmasını da teslim alarak kullanan ve kalb–akıl–nefis üçlüsüyle hakikate yürüyen ve ulaşan vilâyet-i kübra sahibi âlimler, tam doğru biçimde aktarmışlardır. Dolayısıyla, onların gaybî olan iman ve ma’rifetullah hakikatleri hakkında vahye, yani Kur’ân ve Sünnet’e dayalı olarak verdikleri bilgiler, yalnızca kalb ayağıyla giden ve kalbî müşahedelerine ve keşiflerine istinat eden evliyânın verdiği bilgilerden elbette çok daha doğrudur. Aynı şekilde, imanda ve Allah ma’rifetinde vahye dayalı olarak ulaşılan imanın derecesi de, evliyânın keşfine ve müşahedesine dayalı olarak ulaşılandan daha üstün olacaktır.
Hz. Üstad Bediüzzaman, bu önemli gerçeği bir temsille anlatır:
Kalb ehli iki çoban, ağaçtan yapılma bir kâseye süt sağıp istirahat için bir yerde otururlar. Çobanın biri, kavalını kâsenin üzerine koyar. Derken bu çoban, uykuya dalar. Biraz sonra uyanır ve arkadaşına “Acaip bir rüya gördüm!” der. Arkadaşı, “Allah hayretsin, anlat bakalım!” cevabını verir ve diğeri anlatmaya başlar: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîp bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben, o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altın dolu bir hazine buldum. Acaba tabiri nedir?” Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç kâsedir. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de, şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte, kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mesut edecek altınları buldular. [Mektûbât, “18. Mektup, 1. Mesele-i Mühimme”]
Nasıl rüyada ruh Misal Âlemi’ne girer ve oradaki gördükleri rüya olarak tabire muhtaçtır; bunun gibi, kalb ehli evliyânın da seyahat sahası Misal Âlemi’dir. Rüyanın tabir istediği gibi, evliyânın kalb gözleriyle Misal Âlemi’nde gördükleri de tabir ister. Bunlar tabirsiz anlatıldığı zaman, Misal Âlemi ile Şehadet Âlemi’nin hükümleri farklı olduğundan iki âlemin hükümleri birbirine karışır ve bundan hatalar doğar. Misal Âlemi’nde görülen süt denizini ve o denizin üzerinde üstü kapalı ve pencereleri bulunan köprüyü aynen içinde bulunduğumuz Şehadet Âlemi’nde arar, Misal Âlemi’nde görüleni Şehadet Âlemi’ne tatbik etmeye kalkarsak bundan hurafeler doğar. Dolayısıyla asfiyâ ve ehl-i tahkik âlimler, evliyânın keşfini yorumlar; onların yorumundan geçmeyen evliyânın keşfi ve müşahedesi, her zaman için yanlış sonuçlara sebep olabilir. Bu bakımdan, evliyânın müşahedeleri, keşifleri, zevkleri ve halleri Kitap ve Sünnet’in mizanlarında tartılmalı, asfiyâ ve muhakkik âlimlerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları düsturlara göre değerlendirilmelidir.
Âlimlerin bildirdiği ve vahye dayanan iman hakikatlerinde tabir gerekmez. Onlar, hakikatleri doğrudan anlatırlar. Bu hakikatlere dayalı olarak iman edip, imanda terakkîye çalışmak, her zaman en emniyetli yoldur.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |