76-) İman, Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.

İman, Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hâsıl olan ve “Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, o kulun iradesini inanma istikametinde kullanması neticesinde bıraktığı” bir nurdur. İmanın, güneşin bir su kabarcığındaki timsalinden kendine kadarki yansıma mertebeleri kadar mertebeleri vardır. [İşârâtü’l-İ’caz, “Bakara Sûresi, 3. âyetin tefsiri.”]

İman, dimağ veya akılda kabûl, kalbde tasdik ve teslimiyet, vicdanda iz’an, yani ikna, histe kat’î taraftarlık ve vücutla imtisal, yani tatbik ve manevî timsal (kalbi ve hayatı onunla şekillendirme)dir. İman, sadece bir kabulden ibaret değildir. Daha önce de temas edildiği üzere, nasıl güneşin ısısı, ışığı ve ışığındaki renklerle deniz yüzündeki bir kabarcıktan, bütün denizin, denizlerin, okyanusların ve yeryüzündeki suların tamamına, yeryüzündeki tek bir cam parçacığından ve bir tek çiçekten bütün yeryüzüne, oradan atmosfere, aya ve kendisine kadar yansımaları, yansıma derece ve mertebeleri vardır; nasıl bir hurma ağacının çekirdeğinden meyvelerine kadar varlık ve varoluş mertebeleri sözkonusudur, bunun gibi, iman da, insanlar, hattâ insanların halleri, manevî yolculuklarında uğradıkları basamaklar, geçtikleri hal ve makamlar sayısınca mertebeler sahibidir.

Denebilir ki, İslâm’ın tamamı iman yolculuğundan ve imanı tahsilden ibarettir. İman bir mertebesiyle bir cam parçacığı veya bir kabarcıkta yansıyan güneşçik ise, bir mertebesiyle güneşin kendisidir. Bundandır ki, Hz. Üstad Bediüzzaman (r.a.), bir başka yerde “İman, hem nurdur hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden (yani bir güneş gibi olan), bütün kâinata meydan okuyabilir.” (Sözler, “23. Söz, 1. Mebhas, 3. Nokta”.) der. İman bir nur olarak vicdanın iç yüzünü tamamen ışıklandırır ve bu sayede insan, daha önce de ifade edildiği gibi, bütün kâinatla bir tanışıklık, dostluk ve kardeşlik elde eder; imanla insanın kalbinde öyle bir manevî kuvvet hâsıl olur ki, insan, bu kuvvetle bütün musibetlere ve bütün hadiselere karşı bir mukavemet (direnç) kazanır. Her insan, imanın sayısız denebilecek mertebelerinden bir mertebeye sahiptir; bundan da öte, her insan, İslâmî yolculuğunda, İslâmî hayatında halden hale, makamdan makama geçer, yükselir veya düşer. Bunun bir diğer ifadesi şudur: Her insan, İslâmî hayat veya yolculuğunda iman mertebeleri arasında gider gelir, iner çıkar.

Aşağıda ayrıca açıklanacağı üzere, imanın bazı meseleleri Âhiret’e, bazıları dünyaya, bazıları hem Âhiret’e hem dünyaya bakar; imanî meselelerin bazısı tafsil, yani bütün boyutlarıyla bilinmeyi ve inanılmayı gerektirirken, bazılarında icmal, yani özet bir bilgi ve inanma yeterlidir. İşte, ‘zarûrât-ı dîniye (dînî zaruretler)’ denilen esaslar, tafsilî imanı gerektirir. Bunlar da, Allah’ın varlığına, Birliği’ne ve doğma, doğurma, yeme, içme, uyuma, yorulma, dinlenme gibi yaratıklara ait ve noksanlık ifade eden özelliklerden münezzeh bulunduğuna; kâinatı yaratanın ve yaşatanın Allah olduğuna; cismanî haşre, yani öldükten sonra dirilmeye, uhrevî mükâfat ve cezaya, Cennet ve Cehennem’e, Kur’ân’da yer alan Terazi ve Defterler gibi Âhiret âlemleri veya hadiselerine; istisnasız bütün peygamberlere, İlâhî Kitaplara, meleklere ve Kur’ân’da anılan cinler gibi varlıklara, hayrı ve şerri yaratanın Allah olduğuna; bunlardan ayrı olarak, Kur’ân’la ve mütevatir hadislerle gelen kesin haramların haramlığına ve helâllerin helâlliğine, emredilen ibadetlerin hak olduğuna inanmak, bunları dil ile ikrar ve kalb ile tasdik etmektir. Bu esaslara, meselâ Cenab-ı Allah’a iman sadece varlığı ve Birliği’nin de ötesinde, O’nda bulunması mümkün olmayan ve noksanlık ifade eden sıfatlardan O’nu tenzih etmek gibi bir tafsil, yani belli ölçülerde ayrıntı da dâhildir.

Âhiret’e iman içinde cismanî haşir, Mizan (Terazi), Defterler, Sırat, Cennet ve Cehennem, yine tafsildir. Helâlliklerine veya haramlıklarına inanılması gereken helâl ve haramlar, özellikle teklif ve beyan edildiklerinde yine tafsil olduğu gibi, kabûl edilmesi gereken ibadetler de, birer tafsil ifade eder. İşte, ‘zarurat-ı dîniye’ye tafsilen, ‘zarurat-ı dîniye’ olmayan hususlara icmalen inanmak, meselâ bütün haram ve helâlleri tek tek bilmeden, “Allah Rasûlü’nün Kur’ân veya vahy-i gayr-ı metluv denilen ve Kur’ân’a dâhil bulunmayan vahiy yoluyla bildirdiği bütün haramlara ve helâllere inandım, bunları tasdik ettim.” demek, icmalî bir imandır.

İşte, her mü’minde asgarî bulunması gereken imanın mahiyeti ve keyfiyeti, tafsilen inanılması gereken iman esaslarına gerektiği ölçüde tafsilen, icmalen inanılması gerekenlere icmalen inanmak, bunları kalben tasdik etmektir. İman, kişinin iradesini o istikamette kullanması neticesinde Cenab-ı Allah’ın kulun kalbine bıraktığı bu tasdikten hâsıl veya bu tasdikin kendisi olan nurdur. Bu nûru kalbe yerleştiren Allah’tır; fakat bu yerleştirmede insanın iradesinin de elbette kendine göre rolü vardır. İnsan, inanıp inanmamayı kendi iradesiyle seçer; beşerî iradenin Eş’arîler ve Maturidîler’e göre tarifi içinde, bu seçme ister bir meyil olsun, yani insan, içinden inanmaya meyletsin, isterse içinde Cenab-ı Allah’ın hâsıl ettiği meyle uygun davranmayı tercih etsin, yani meyilde tasarruf olsun farketmez.

Yukarıda arz olunduğu gibi, imanın mahiyetini veya keyfiyetini de tayin eden bu ilk mertebesinden sonra derece derece diğer mertebeleri gelir ki, bu mertebeler, yukarıda ifade edildiği üzere, insanlar, hattâ insanların halleri, makamları, İslâmî hayat yolculuklarında geçtikleri merhaleler, haller ve makamlar sayısıncadır.

Ayrıca, imanda akıl, ruh, kalb, sır, hafî, ahfâ, nefis gibi çok lâtifelerin de hissesi olur. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek hücrelere varıncaya kadar muhtelif organlara muhtelif bir surette bölüştürülüp dağıtılır, bunun gibi, ilim veya bir başka yolla gelen imanî meseleler de akıl midesine girdikten sonra, derecelerine göre ruh, kalb, sır, nefis ve diğer lâtifelerden her biri onlardan kendine göre bir hisse alıp, hazmeder. Eğer onların hissesi olmazsa, iman noksan veya zayıf kalır. (Mektûbât, “26. Mektup, 4. Mebhas, 2. Mesele”.)

Özellikle avam denilen halk tabakası, dinî ve imanî hakikatleri tabir edemeyebilir; açıklayıp yorumlayamayabilir. Fakat bu, onların inanmaları gereken iman esaslarını hiç bilmedikleri manâsına gelmez. Çünkü çok defa dil, insanın düşünce ve tasavvurlarını, özellikle his ve tecrübelerini gerektiği gibi aktaramaz. Bilhassa kalbdeki ve vicdandaki ince seziş, duyuş ve hareketler, aklın gözüne de görünmeyebilir. Bu bakımdan, bir insanda imanın var olup olmadığı bazen sorguyla anlaşılır. Sıradan bir insana, “Bu kâinatın yaratıcısı Allah’tan başka olabilir mi veya Allah’ın yanısıra bir başka yaratıcı daha olabilir mi?” diye sorulduğunda, “Asla olamaz!” dese, o insanın Cenab-ı Allah’a inandığına hükmedilir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 24 kez okundu