İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. [Sözler, “23. Söz, 1. Mebhas, 4. Nokta”]
İNSAN–HAYVAN FARKI VE İMAN
İnsan ile hayvan arasındaki birtakım önemli farklar, bu hakikati ispata kâfidir: Hayvan, dünyaya âdeta başka bir âlemde her şeyi tamamlanmış, hayatta ihtiyaç duyacağı bütün bilgiler kendisine öğretilmiş olarak gelir ve çok kısa zamanda, bazen birkaç dakikada, bazen birkaç saatte, bazen birkaç günde hemen hayata adapte olur. Fakat insan, dünyaya geldiğinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarını cahildir. Yirmi senede bile hayatın şartlarını ve neyin faydasına, neyin zararına olacağını tam öğrenemez; hattâ bu öğrenme, belki ömrünün sonuna kadar devam eder. Hayvan, âdeta doğar doğmaz ayağa kalkar, hayata adapte olur, tehlikeler karşısında kendisini nasıl koruyacağını bile bilirken, insanın yürümeyi öğrenmesi dahi bir sene, hattâ daha fazla zaman alır ve insan, yıllarca korunmaya muhtaçtır. Ayrıca, hayvanlar, dünya hayatını insandan çok daha mutlu yaşar. Çünkü hayvan, ne dünün elemlerini çeker, ne de geleceğin endişelerini. O, daima ânı yaşar ve karnı doyduğunda istirahatine bakar ve bir sonraki yemeğini düşünmez. İnsan ise, dünün elemleriyle yaralı, geleceğin endişeleriyle delik–deşiktir. Sonra hayvan, ölüm korkusu da bilmez.
İnsanlar ve hayvanlarla alâkalı bu temel varoluş gerçekleri göstermektedir ki, hayvanın hayattaki asıl vazifesi, öğrenerek mükemmelleşmek, ma’rifet kazanarak terakkî etmek, aczini ortaya koyarak dua ile yardım istemek değildir. O, kendine verilen istidat ve kabiliyetlere göre hayatını yaşayacak ve Cenab-ı Allah’ın kendisinde tecelli eden İsimler’in hükümlerine göre davranıp, fiilî ibadette bulunacaktır. İnsana gelince: Onun asıl vazifesi, öğrenerek mükemmelleşmek ve Allah’a dua ve ibadet etmektir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hikmetle idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle şefkatle terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyor ve idare ediliyorum?” sorularına cevaplar vererek, binden ancak birisine eli yetişebildiği ihtiyaçlarını hacetleri yerine getiren Hz. Allah’a arzetmek, acz ve fakrını itirafla O’na yalvarmaktır. Aczin ve fakrın kanatlarıyla yüce ubûdiyet makamına uçmaktır.
Demek ki insan, bu âleme ilim, dua ve ibadet vasıtasıyla mükemmelleşmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır ve bütün hakikî ilimlerin esası, kaynağı, nûru ve ruhu ma’rifetullahtır; Allah’ı gerektiği gibi tanımaktır; bu tanımanın esası ve temeli de Allah’a imandır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |