Her mü’min, imandaki derecesine göre, nûr-u Kur’ân ve sırr-ı iman ile, bütün varlıkların hiçlikten kurtulmalarıyla, bekalarıyla, saadetleriyle ve Âlemlerin Rabbi’nden kıymetli mektuplar olmalarıyla mes’ut olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. [Mektûbât, “24. Mektup, 1. Makam, 3. Remiz”]
İMAN, MÜ’MİNİ HER VARLIKLA İLGİLENMEYE SEVKEDER
Nasıl bir meyve, ağacın varıp nihayet kendisinde noktalandığı unsuru olarak ağaçta olanı, bir bakıma ağacın tamamını kendinde taşıyorsa, bunun gibi, kâinat bir ağaç ve onun meyvesi olarak insan da, kâinatın tamamıyla ve kâinattaki bütün varlıklarla alâkadardır. Bu, cibillî, yani insanın mahiyetine, benliğine, kaynağına dayalı bir alâka olup, insan ayrıca, kendisi gibi bütün varlıklar Cenab-ı Allah’ın mahlûku, her bir varlık Hz. Allah’ı gösteren bir ayna olması hasebiyle de kâinattaki her bir varlığa karşı derin alâka duyar. Bu alâkayı insana hissettiren ise, ancak imandır. İman, bir intisap olarak Allah ile insan arasındaki, daha doğru bir ifade ile, insanı Allah’a bağlayan bir bağ olduğu gibi, bütün varlıklar ve ayrıca insan ile bütün varlıklar arasındaki derin varoluş ilişkisini gösteren nurdur da. İnsan olan insan, bu nur sayesinde kâinata bir kardeşlik beşiği olarak bakar ve her bir varlığa karşı derin alâka duyar.
İnsan, en yakın çevresinden kâinatın en uç noktalarına kadar her bir varlığa karşı duyduğu alâka sebebiyle, sadece en yakınından en uzağa insanların değil, bütün varlıkların saadetleriyle mesut olur. Varlıklar için yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarılmak gibi, beka, yani hayatta kalmak da büyük nimettir. Bu nimeti asıl ve gerçek nimet yapan ise, elbette onların Cenab-ı Allah’a bir ayna ve O’ndan bir mektup olmalarıdır. İşte insan, Allah’a imanı ve Allah ma’rifeti ölçüsünde varlıkların var kılınmalarıyla, bekalarıyla ve Cenab-ı Allah’a ayna ve O’nun birer mektubu olmalarıyla saadet duyduğu, hayattan, ihtiyaçlarının karşılanmasından ve potansiyellerini aktif kabiliyet haline getirmelerinden aldıkları lezzet ve saadeti onlarla paylaştığı gibi, özellikle şuurlu olanların saadetleriyle mesut, elemleriyle müteellim olur. Bütün varlıklara olan bu alâkası, insana dünya kadar, hattâ kâinat kadar nur kazandırır.
İmansızlık, insan ile diğer varlıklar arasındaki bağı keser atar. Bunun neticesinde kâfir, kâinatı baştan sona bir yetimhane, ondaki bütün varlıkları kimsesiz, ağlayan, feryad ü figan eden yetimler olarak görür. Onların varlık gayesini ve zaman zaman başlarına gelen musibet görünümlü hadiseleri okuyamadığı, bunlardaki hikmetleri kavrayamadığı için kâfirin nazarında hayat ile ölümün farkı kalmaz; ölüm bir ızdırap ve korku kaynağı; hayat da, elemler, acılar sebebi ve madenidir. Dolayısıyla küfür, kâfirin hem iç, hem de dış dünyasını cehennem yapar ve daha dünyada iken ona hem dış dünyası, hem de iç dünyası itibariyle Cehennem azabı çektirir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |