08-] Bakara Sûresi (203-257)

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ فِ۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٢٠٣)

203. (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip Mina’dan hareketle artık Hacc’dan dönecek olursa) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur –ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatte hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِهِ۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ (٢٠٤)

204. İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (dünya işlerini bilir intibaı verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ (٢٠٥)

205. Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.

وَاِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ (٢٠٦)

206. Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ (٢٠٧)

207. Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ (٢٠٨)

208. Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o, sizin için (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ (٢٠٩)

209. Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız (Allah’ın yolundan) kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetlerin sonundaki bu fezlekeler (bağlayıcı ifadeler,) âyetlerdeki manâ ve muhtevayı bilhassa onların kaynağı ve ulaştırdıkları netice açısından anlamada çok önemlidir. Meselâ bu âyetin, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) Azîz ve Hakîm isimleriyle bitmesi, âyete bilhassa şu manâyı da katmaktadır: Sizin Allah’a teslim olup olmamanızın ve kendi içinizde sulh ü selâmete girip girmemenizin Allah’a en küçük bir zararı olmaz, O’ndan bir şey eksiltmez. Her ne şekilde davranırsanız davranın, Allah Azîz’dir, tam bir izzet sahibidir ve dilediğini dilediği şekilde yapmaya her zaman kadirdir. Dolayısıyla, O’na karşı bir şey yapmaya gücünüz yetmez. O, dilerse sizi hemen cezalandırabilir. Fakat O, aynı zamanda hikmet sahibidir, her icraatında mutlak hikmet vardır. O, dünyada sizi bir imtihana tabi tutmaktadır. Dolayısıyla buradaki hayatın kendine has kanunları vardır. Bu bakımdan, insanlık tarihindeki hadiseleri değerlendirirken, Allah’ın Azîz olmasının yanısıra Hakîm olması da nazara alınmalı ve değerlendirme ona göre yapılmalıdır. Nitekim sonraki âyet, bu manâya açıklık getirmektedir.

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ (٢١٠)

210. (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur. 

سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٢١١)

211. Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır. (*)

-Açıklama-

(*) Kur’ân’ın, insanın işlediği suçlar ve/veya günahlar karşılığında sözünü ettiği ceza, azap, nekâl veya ikap, mutlaka Allah’ın ona dünyada vereceği hususî bir ceza veya bilhassa Âhiret’te vereceği Cehennem azabı türünden bir azap olarak anlaşılmamalıdır. İnsanın yeryüzü hayatı adına Allah’ın koyduğu kanunlar vardır – ki bunların tümüne birden Şeriat-ı Fıtriye veya Tekvîniye denilir – ve bunlara uyup uymamanın karşılığı daha çok dünyada, kısmen de Âhiret’te görülür. Fertler veya toplumlar, dünyada da Âhiret’te de yaptıklarının karşılığını görürler. Bu bakımdan, ister hayatları adına Allah’ın koyduğu kanunlara uymamanın, isterse Allah’ın dinini bırakıp, başka din veya sistemler edinmenin menfî sonuçları, böyle bir tercih veya davranış için Allah’ın dünyada tayin ve tesbit buyurduğu sonuçlar olup, menfîlikleri hasebiyle birer cezadır. Âhiret’teki ceza ise, bu tercih veya davranışların Âhiret’e has sonucudur.

Yukarıdaki âyetler, daha çok mü’minleri, Allah’a tam teslim olamamanın yol açabileceği içte değişim, Allah’ın hidayet nimetinin kadrini bilmeme ve bunun sebep olacağı tefrika ve ihtilâflar konusunda uyarmaktadır. Sonraki âyet de, söz konusu bütün değişim, nankörlük, tefrika ve ihtilâfların başlıca sebebinin dünya hayatının süsüne aldanma ve bunun küfrün de en önemli bir sebebi olduğuna dikkat çekmektedir.

زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٢١٢)

212. Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ اِلَّا الَّذِينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢١٣)

213. İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasız-nizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler (bağy) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasûlümüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, başlı başına gerçek tarih ‘felsefesi’-ni ortaya koymaktadır. Allah, bu âyetin kendisiyle doğrudan irtibatlı bulunduğu 38 ve 39’uncu âyetlerde ifade buyurduğu üzere, (ilk cennetten) yeryüzüne indirdiği insana hidayeti göndereceğini, yani ona yeryüzü hayatında yürümesi gereken yolu göstereceğini va’detmişti. Yeryüzü hayatlarının ilk döneminde insanlar, Hz. Âdem’in rehberliğinde hidayet üzere idiler. Rivayetlerde geldiği üzere, Hz. Âdem’e Sahifeler de verilmişti.

Önceki âyetin ima ettiği üzere, emeklerinin ürününü ve Allah’ın kendilerine yerde verdiği rızkı paylaşma konusunda aralarında henüz bir rekabet yoktu. Ne zaman bu rekabet başladı, o zaman da ihtilâflar, kavgalar ve kan dökmeler de sökün etti. Cenab-ı Allah (c.c.), rahmetinin gereği olarak, ihtilâf ettikleri konularda onları doğruya iletecek ve aralarında adaleti hakim kılacak (kimi nebî, kimi rasûl) peygamberler gönderdi ve içlerinden bazı rasûllere Kitap, bazılarına Sahifeler verdi. Fakat, bilhassa rasûllerin ardından rasûller vasıtasıyla kendilerine Kitap verilmiş topluluklar, bu defa Kitap üzerinde, yine aralarındaki rekabet, hırs, paylarına düşene razı olmama ve tecavüz yüzünden ihtilâfa düştüler ve tarih bu şekilde sürdü geldi. En son, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)’ın kavimlerinin ihtilâflarının ardından – ki bu ihtilâfa tarih tam şahittir – Cenab-ı Allah (c.c.), son olarak Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı gönderdi. Daha önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan bazıları Hz. Muhammed’e inandı, bazıları inanmadı. Allah’ın hidayeti, açıktır ki, inananların üzerindeydi.

  Bu âyet, bütün insanlar gibi, din mensupları arasındaki ihtilâfların da bağy, yani haset, haksızlık, rekabet, hakkına razı olmama ve haklara tecavüz yüzünden çıktığını açıklamaktadır. Ayrıca Kur’ân, ilgili pek çok âyetinde de olduğu gibi burada da Kitabı tekil ve marife (belgili) kullanmakla Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân gibi bütün semavî kitapların hepsinin kaynağının aynı olduğunu ve aynı temel gerçekleri ihtiva ettiklerini ortaya koymakta ve hemen her rasûlden sonra, rasûllerin ümmetlerinin Kitap’taki bazı hususlar konusunda aralarındaki bağy sebebiyle ihtilâfa düştüklerini beyan etmektedir. Yine âyet, bütün ihtilâfların nihaî çözüm merciinin artık Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve Kur’ân olduğunu belirtmektedir.

  • Burada çok önemli bir başka husus daha karşımıza çıkmaktadır ki, o da şudur:

İslâm tarihinde, birtakım Kur’ânî meseleler ve bazı Kur’ân âyetleri konusunda da ihtilâflar olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Bu, tabiîdir. İşte bu noktada çözüm mercii, Kur’ân’ın Efendimiz’in fonksiyonlarını anlatırken Kitap’tan sonra andığı (2:151) Hikmet, yani Peygamber Efendimiz’in Sünneti’dir. Fakat buradan Kur’ân âyetleri arasında bir çelişki olabileceği gibi bir manâ akla gelmemelidir. İhtilâf, insanların Kur’ân’ı anlayışlarında ve idrak farklılıklarındadır. Bu bakımdan, en önemli fonksiyonları olarak Sünnet, Kur’ân’ın müphemini, yani kapalısını tefsir, mücmelini, yani öz ve kısa olan âyetlerini tafsil, umumî görünen bazı hükümlerini tahsis, mutlak bırakılmış hükümlerini takyid (sınırlandırma) eder ve ayrıca, başka hükümler de koyar. Böylece, Kur’ân konusunda çıkabilecek ihtilâfları da önler. Bu bakımdan Sünnet’e hücum, esasen Kur’ân’a ve İslâm’ın temeline hücumdur.

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ (٢١٤)

214. (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, Sırat-ı Müstakîm, yani Allah’ın Dini üzere yürüyüp, başkalarını da aynı Din’e çağıran toplumların tarihini çok özlü biçimde ortaya koymaktadır. Bazı yanlarıyla daha başka âyetlerde de geçtiği üzere, bu yol çetin bir yol olup, gerektiğinde harp gibi, yokluk, kıtlık ve her türden işkence gibi çeşit çeşit sıkıntılarla doludur. Bu sıkıntılı yolda Allah (c.c.), gerçekten iman edip sabır gösterenlerin ortaya çıkması ve yolun doğruluğuna şahitler edinmek için, imtihan üzerine imtihan gönderir.

Bu, “Allah’ın yardımı ne zaman?” denecek hale gelinceye, yani bütün maddî sebeplerin, çarelerin tükenip, neticenin ve muvaffakiyetin yalnızca Allah’tan olduğu gerçeğinin ruhlarda tam manâsıyla duyulacağı, bir başka ifadeyle, “Nûr-u Tevhid içinde Ehadiyet’in tecelli edeceği” noktaya kadar devam eder. İşte bu nokta, çekilen bütün mihnet, meşakkat ve sıkıntıların birden ferah-feza bir iklime yol verdiği noktadır. Ama imtihan bundan sonra da sürer; bu noktada yol, dünya nimetlerine dalmadan zirvede sebat gösterme, şükretme ve seviyeyi koruma merhalesine gelmiştir.

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ (٢١٥)

215. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce anne-baba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz,muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir. (*)

-Açıklama-

(*) Âyetler, birbirinden bağımsız gibi görünse de, hem Cennet’e ulaşan ve önceki dipnotta kısmen temas ettiğimiz yolun önemli kilometre taşlarını ortaya koymakta, hem de bu kilometre taşlarının nasıl döşenmesi gerektiğini açıklamaktadır. Bunlar, bundan sonraki âyette geleceği üzere savaş, sıkıntı, zorluk, darlık ve bütün bunlar karşısında maldan toplum içinde Allah rızası için ihtiyacı olanlara harcamadır. Bu harcama, bir hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi, toplum fertleri ve halk kesimleri arasında bir köprü vazifesi görür.

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ (٢١٦)

216. Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهِ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢١٧)

217. Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescid-i Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَبِيلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢١٨)

218. Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır. (*)

-Açıklama-

(*) Bilhassa bugün yanlış anlaşılan ve bazen de kasten yanlış anlatılan kavramlardan biri cihaddır. Sözcük olarak, kişinin herhangi bir hususta elinden geleni yapması manâsına gelen cihad, Kur’ân’daki karşılığı daha çok ‘kıtal’ olan savaş demek değildir. Daha geniş bir anlam sahası bulunan cihad, Allah yolunda Allah rızası için yapılan her türlü uğraşıyı içine alır.

  • Mücahid, davasına içten bağlı ve ona hizmet için bütün fizikî, zihnî ve manevî fakültelerini kullanan, bu konuda karşısına çıkacak bütün zorlukları aşmaya azimli kişi demektir.
  • Cihad, ancak Allah için ve O’nun kelimesini yüceltmek için yapılır. Başka türlü uğraşılar, kavram anlamı itibariyle cihadın kapsamına girmez.

Cihadın iki yüzü ve birbirini tamamlayan iki şekli vardır.

Biri, yanlış kabullere, bâtıl inançlara, kötü duygulara, yönelişlere ve nefsin gayr-ı meşrû arzularına karşı mücadele etmek ve neticede hem zihnen-aklen, hem de kalben aydınlanmaktır.

Diğeri ise, başkalarını da aynı hedefe çağırma, yönlendirme ve bu hususta gerekeni yapmaktır. Bunlardan birinciye, bir hadis-i şerifte büyük cihad, diğerine küçük cihad adı verilmiştir. Daha çok Allah yolunda savaşma olarak anlaşılan küçük cihad, esasen savaş meydanlarına has bir cihad şekli değildir. O, Allah’ı başkalarına anlatma, onları Allah’ın yoluna çağırma ve Allah’ın kelimesini yüceltme gayesiyle ve sadece Allah rızası için yapılan her türlü meşrû davranışı içine alır. Küçük cihad, bütün maddî araçların seferber edilmesini gerektirir ve dış dünyada yerine getirilirken, büyük cihad kişinin kendi nefsiyle mücadelesi demektir. Bu iki tür cihad birbirinden ayrı düşünülüp, birbirinden ayrı ele alınamaz. Nefislerine karşı mücadelede başarılı olanlardır ki, küçük cihadda başarılı olabilirler. Küçük cihadı asla ihmal etmeyenler de, bununla büyük cihadda başarıya çok önemli bir malzeme taşımış olurlar.

 Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, her iki cihad şeklini en mükemmel şekilde temsil eden insandır. O, mesajını tebliğ ederken insanların en cesuru olmasına mukabil, Allah’a kullukta da insanların en deriniydi. İbadetlerinde Allah aşk ve saygısıyla kendinden geçer ve O’nu böyle görenler, âdeta O’na karşı şefkat duyarlardı. Sahih-i Buharî’de geçtiği üzere, gece ibadetinde bir defasında ayaklarının altı şişinceye kadar ayakta kaldığını gören Hz. Ayşe (r.ah.) kendisine, bütün günahları affedilmiş, yani günahsız bir insan olmasına mukabil, kendisini neden bu kadar tükettiğini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Allah’ın şükreden bir kulu olmayayım mı?

Yukarıda da temas edildiği üzere, Allah yolunda uğraş vermek, yani cihad etmek, İlâhî mesajı başkalarına ulaştırmanın yanısıra, bir mü’minin iman ve aşkla örülmesi gereken karakterini oluşturmak için nefsiyle mücadele etmesini de gerektirir. Mü’minlerin Allah yolundaki bu uğraşları, ferdî planda ölümlerine, toplum planında ise Kıyamet’e kadar devam eder. İslâm, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak ve halkın arasını açmak için gelmedi; tam tersine, insanların hem kendi iç dünyalarında hem de dış dünyada huzur, emniyet ve barışı sağlamak ve insanları birbirleriyle, Allah ile, “tabiî” çevre ile ve bütün kâinat ile barışık hale getirmek için geldi. Yeryüzünde zulüm ve fesadı, tek kelime ile fitneyi ortadan kaldırmayı, en azından fitnenin hakim olmamasını gaye edinen İslâm, çağrısını her zaman hikmet, basiret ve güzel öğüt üzerine bina eder.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ فِيهِمَٓا اِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ (٢١٩)

219. Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, bilhassa İslâmî tebliğin yolu-yöntemi açısından son derece önemlidir. Cahiliye Araplarında içki de kumar da çok yaygındı. Böylesi alışkınlıkları toplumdan birden kaldırmak uygun, hattâ mümkün de değildir. Kur’ân-ı Kerim, hemen hemen benzer her konuda olduğu gibi, bu hususta da tedricî bir usûl takip etmiş ve yasaklayacağı, ortadan kaldıracağı bir alışkanlık veya davranışı, önce kişilerin bizzat zihinlerinde ve kalblerinde mahkûm etmiştir. Bunun neticesinde nihaî haram emri geldiğinde, artık o kötü alışkanlığı bırakmayan kalmamıştır. Kur’ân, farzlarda da aynı şekilde davranmış, meselâ tesettür meselesinde aynı yolu izlemiş, ilgili emir gelmeden önce, Medine’de pek çok kişi Efendimiz’e başvurarak, tesettürü emretmesi istirhamında bulunmuş, nihayet emir gelince, bunun gereğine gönülden inanmış bulunan Medine’nin Müslüman kadınları arasında tesettüre girmeyen kalmamıştır.

Yine, meselâ bundan sonraki iki âyette (220-221) yetimlere nasıl davranılması gerektiğinden ve müşrik erkek ve kadınlarla evlenilmemesinden söz edilir. Birbiriyle alâkasızmış gibi görünen bu iki âyet, esasen, zengin, alımlı ve güzel de olsalar müşrik erkek ve kadınlarla evlenmeyi yasaklarken, bilhassa Nisâ Sûresi’ndeki birden fazla kadınla evlenmeye müsaade eden âyet gelmeden önce yetimlik ve fakirliklerine bakılmadan, mutlaka müşrik olmayan kadınlarla evlenmeye kalbleri hazırlamaktadır. Evet bu, Kur’ân’dır; O, kâinat mecsid-i kebirinde kâinatı, insanlık medrese veya mektebinde insaniyeti okurken, diller susmalı, zihinler ve kalbler ona verilmelidir. Verilmelidir zira, ortada zihinleri, kalbleri ve ferdî hayatları İslâm’a göre şekillenmiş fertler ve İslâm’ın iman, ibadet, ahlâk, hattâ iktisat ve içtimaî temelleri üzerinde oluşmuş bir toplum yokken başka başka hedefler peşinde koşan Müslümanların ve irşad ehlinin, her meselede olduğu gibi bu konuda da Kur’ân’dan alacağı çok büyük dersler vardır. İslâm adına ondan izin almayan, ona dayanmayan hiçbir mesele asla başarıya ulaşamaz.

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٢٢٠)

220. Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten Din’de kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟ (٢٢١)

221. İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ (٢٢٢)

222. Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek, bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. (*) O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever. (**)

-Açıklama-

(*) Hayızlı kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz, mushafı eline alıp, yüzünden Kur’ân okuyamaz (ezberinden dua âyetlerini dua maksadıyla okuyabilir), mescide giremez, haccedemez. Bu yasaklar, bazılarının zannettiği gibi, bu dönemde kadının necis olmasından dolayı değildir. Âyette apaçık ifade buyrulduğu üzere, hayız hali, ibadet için gerekli (manevî) taharete manî, yani abdesti sürekli bozan ve eza verici bir haldir.

(**) Kur’ân, meselâ elbiseden bahsettiği yerde dikkatleri birden manevî elbiseye, yani takvaya (A’râf Sûresi/7: 26), aynı şekilde azıktan bahsettiği yerde manevî azığa, yani yine takvaya çektiği gibi (Bakara Sûresi/: 197), temizlikten bahsettiği bu âyette de yine dikkatleri derhal manevî temizliğe, yani tevbeye ve günahlardan arınmaya çekmektedir. Çünkü asıl olan, gerçek iyilik ve güzellik, yüzü doğuya batıya çevirmekte, yani sırf şekilde değil, kalbdedir, ruhtadır, manâdadır. Şekil veya dış, manâya götüren bir kapı ve/veya manâya göre oluşan ve dolayısıyla manâyı gösteren bir görüntüdür. Din’in bütün hükümleri, esasen kalbî, manevî temizlik ve kemali, dolayısıyla iç-dış bütünlüğünü sağlamaya yöneliktir.

نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ (٢٢٣)

223. Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. (*) Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.

-Açıklama-

(*) Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyrulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.

وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢٢٤)

224. (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فِ۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ (٢٢٥)

225. Allah, kastî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.

لِلَّذِينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٢٦)

226. Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.

وَاِنْ عَزَمُوا الطَّلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢٢٧)

227. Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın).

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحًاۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ (٢٢٨)

228. Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. ERKEKLERİN kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, KADINLARIN da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْرِيحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـًٔا اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ بِهِ۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٢٢٩)

229. Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayr-ı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٢٣٠)

230. Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayr-ı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًاۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ (٢٣١)

231. Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, Müslümanlık ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٢٣٢)

232. Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın.(*) İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (**)

-Açıklama-

(*) İslâm, geçimin artık mümkün olmadığı, evlilikte eşler birbiri için günahlardan koruyucu birer sütre olmasına mukabil, eşlerin daha fazla bir arada bulunmakla gayr-ı meşrû yollara sapabileceği, yani evliliğin fonksiyonunu tamamen yitirip, bunun da ötesinde zararlı hale geldiği noktada boşanmaya izin verir. Şu kadar ki, bu izni verirken, âyetlerde açık olduğu üzere, iki tarafa tekrar tekrar düşünme ve değerlendirmede bulunma imkânı tanır. Ayrıca, bir hadis-i şerifte, “Allah’ın en sevmediği helâl, boşanmadır.” buyrulmuştur. (Ebû Davud, “Talak”, 3)

  • Boşanmanın, erkek açısından Sünnet’e uygun şer’î şekli şudur:

Erkek, karısını onun hayız halinde olmadığı bir anda boşar; sonra kadın üç hayız müddeti bekler ve bu süre içinde dilerlerse birbirlerine dönebilirler. Bu dönüş için nikâh gerekmez; bu süre içinde kadının bakımı erkeğin üzerinedir ve erkek, karısını evden ayrılmaya zorlayamaz. Dönüş, sürenin bitiminden sonra olursa, yeniden nikâh kıymak gerekir. Geçim yine imkânsız görünüyorsa, erkeğin bir defa daha boşayıp, eşlerin birinci boşamada olduğu gibi tekrar birbirlerine dönme hakları vardır. Üçüncü boşamada bu hak kalkar. Boşama kesinleştiği takdirde, İslâm öncesi dönemde olduğu gibi, erkeğin kadını halâ tutması, malından ve kendisinden faydalanmaya kalkması türünden davranışlar zulüm sayılmış ve yasaklanmıştır.

  • Erkeğin kadını boşama hakkı olduğu gibi, kadının da erkeği boşama hakkı vardır.

Eğer kadın, kocasıyla yaşama durumunda ikisinin de gayr-ı meşrû yollara sapmalarından endişe edilirse, yani kadın kocasından nefret eder hale gelirse, hakime başvurarak kocasından boşanabilir. Böyle bir boşanmada kadının kocasına manevî tazminat ödemesine mukabil, erkek, karısına evlilik öncesi, evlilik sırası veya sonrasında verdiği hiçbir şeyi geri alamaz. (Boşama ve hükümleri için ayrıca bkn. Talâk Sûresi/65, 1–7, not 1–5.) Erkek, boşadığı hanımın bekleme süresi olan üç hayız dönemi müddetince onun geçimini sağlamak veya ona bu süre içinde kendisini geçindirecek kadar bir mal vermekle sorumludur (Bkn. âyet 241).

  • Kocası ölen kadınlar için Kur’ân, aşağıda gelecek 240’ıncı âyette kocanın geriye kalan malından veya mirasçılarına bir yıl süreli bir bakım mecburiyeti koymuşsa da, daha sonra gelen ve kadını kocasına mirasçı kılan âyetle ve Sünnet’in “Mirasçıya vasiyet yoktur” hükmüyle bu mecburiyet kalkmıştır.

(**)İslâm’da kadının statüsü için bkn. Ek 4.

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ (٢٣٣)

233. (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartıyla bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْرًاۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ (٢٣٤)

234. İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (*) (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır. 

-Açıklama-

(*) Hamile kadınlar, bu kuraldan muaftır. Onlar için bekleme süresi, 4 ay 10 günden az veya çok da olsa, doğuma kadardır.

وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلًا مَعْرُوفًاۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ۟ (٢٣٥)

235. Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.

لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ (٢٣٦)

236. (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine ‘dokunmadığınız’ veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Hali-vakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).

وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَرِيضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٢٣٧)

237. (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara dokunmadan, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilirsiniz veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتِينَ (٢٣٨)

238. Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًاۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ (٢٣٩)

239. Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.) (*)

-Açıklama-

(*) Bu noktada birden namaza geçilmesi, namazın içtimaî münasebetlerde çok önemli olan ruhî ve manevî terbiyedeki vazgeçilmez yeri dolayısıyladır.

  • Namaz, insanı iyiliğe, takvaya sevk ettiği gibi, her türlü aşırılıktan ve hoş olmayan davranışlardan alıkoyar. (29: 45)
  • Namazların vaktinde eksiksiz ve dikkatlice kılınması –korunması– emri, bilhassa onların korku ve tehlike anlarında (ayrıca bkn: Nisâ Sûresi/4: 102) yürürken, binitliyken bile kılınması emriyle ayrı bir önem kazanmaktadır.
  • Orta Namaz’ın hangi namaz olduğu konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, çoğunluğun görüşü İkindi Namazı üzerinde yoğunlaşmaktadır. İkindi vakti, günlük işlerin tamamlanma zamanı olmasından dolayı, bu namazın ihmale uğrama ihtimali daha fazladır. Ayrıca bu vakit, insan hayatıyla alâkalı meleklerin nöbet değişim zamanıdır. İkindi Namazı, Sabah Namazı günün ilk namazı sayılırsa, sayı bakımından da ortaya gelmektedir.

Şu kadar ki, günün daha çok geceden başladığı ve İkindi Namazı gibi kendine has önemi de hesaba katılırsa (İsrâ Sûresi/17: 78), bu durumda Orta Namaz Sabah Namazı da olabileceği gibi, hem Sabah, hem İkindi Namazı da olabilir.

وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًاۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ فِ۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (٢٤٠)

240. İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. (*) Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.

-Açıklama-

(*) Buradaki hükmün miras âyetiyle neshedildiği genel olarak kabul edilmektedir.

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ (٢٤١)

241. Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonraki gerekli bekleme süresini gözetmesi gereken bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir).

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟ (٢٤٢)

242. Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ (٢٤٣)

243. Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ (٢٤٤)

244. (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَثِيرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٤٥)

245. Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٢٤٦)

246. Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çoluk-çocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًاۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ (٢٤٧)

247. Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki? (İçimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi), hükümdarlığa O’ndan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, O’nu seçip size tercih buyurdu ve O’na (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (Meşiet ve Kudreti’yle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟ (٢٤٨)

248. Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “O’nun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّيۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنِّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرِينَ (٢٤٩)

249. Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَۜ (٢٥٠)

250. Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ (٢٥١)

251. Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir. (*)

-Açıklama-

(*) Bir bakıma, insanlık tarihinin bir realitesi ve hayatın bir kanunu olarak savaşın hikmetini, düşmanla savaşta mü’minlerin kazanma dinamiklerini ortaya koyan bu âyetlerde anlatılan hadise, İsrail Oğulları tarihinde bir dönüm noktasıdır. Hz. Musa (a.s.) zamanında Mısır’dan çıkıp, Sina çölüne gelen ve adım adım Filistin topraklarına doğru yürüyen İsrail Oğulları, bu büyük rasûlün zamanında, ihtimal 243’üncü âyetin ifade ettiği bir vakıa olarak, kalbleri ölmüş bir-iki neslin gidip, yerlerini kölelik hayatı yaşamamış, başka toplulukların inanç ve medeniyetlerinden etkilenmemiş ve hürriyeti bilen, Allah’a inanan yeni nesillerin almasıyla bir dirilişe ulaşmışlardı.

  • Hz. Musa’dan sonra Hz. Yuşa (a.s.) zamanında Eriha’ya girdiler.

Bilahare başlayan “Hakimler” döneminde bu bölgede birkaç asır kaldılar. Çevrelerindeki düşmanlarıyla savaşıp, kâh yendiler, kâh yenildiler. Nihayet, Hz. Musa’dan (a.s.) tahminen üçbuçuk asır kadar sonra peygamber “Samuel” (a.s.) zamanında, bu âyetlerde anlatılan hadise vukua geldi. Güçlü putperest Filistinlileri bozguna uğratan İsrail Oğulları, Filistin’i baştan sona ele geçirip, Kudüs’ü başkent yaparak, tarihteki en güçlü devletlerini kurdular. Hz. Davud (a.s.), bu devletin ilk peygamber halifesi oldu.

  • 248’inci âyette sözü edilen sandık,
  • Kitab-ı Mukaddes’te yer yer anlatıldığı (Çıkış, 25: 10–16; 40: 20–21; Tesniye, 10: 1–5; Yeşu, 3: 3)
  • ve bazı rivayetlerde de geçtiği üzere, ağaçtan yapılma bir sandık olup, içinde Tevrat’ın yazılı olduğu levhalar bulunur ve gerek seferlerde, gerekse savaşlarda bu sandık (tabut) önde giderdi.

İhtimal, Hz. Musa’dan sonra geçen asırlarda kaybolmuş, fakat melekler tarafından taşınıp korunmuş ve Talût’un hükümdarlığına bir delil olarak getirilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki bu sandık, İsrail Oğulları’nın taliinin bir simgesi idi.

Aynı âyette geçen sekine, insana itminan, cesaret, emniyet, tahammül ve iç huzuru veren bir hâl, bir görüntü, bir nesne veya bunlara benzer bir şeydir.

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢٥٢)

252. Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (İsim ve Sıfatları’yla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ۟ (٢٥٣)

253. O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٢٥٤)

254. Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهِ۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٢٥٥)

255. Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelî-ebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (٢٥٦)

256. Din’e davette zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذِينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ۟ (٢٥٧)

257. Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. (*) Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.

-Açıklama-

(*) Sanki küfredenler önceden nur içindeymişler gibi bir çağrışım yapan bu cümle, şu manâlara gelmektedir:

  • Bu cümle, daha önceki Allah, mü’minleri karanlıklardan nûra çıkarır cümlesine bir mukabeledir.
  • İkinci olarak, Tağut, inananları da sürekli karanlığa, küfre, şirke, fıska çağırır ve onların her türlü nurdan, imandan, Din’den uzaklaşmaları için çalışır.
  • Üçüncü olarak, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere, yani İslâm’ı kabûl edebilecek bir yapıda doğar, fakat annesi-babası, çevresi onu başka dinlere çeker. İşte, tağutun bir yaptığı da budur; bütün nesilleri saptırmaya, sapkın yollara atmaya çalışmaktır.

ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ- Ali Ünal

Bu yazı 82 kez okundu