Hikmetli Kıssalar-54

• Vefa Kahramanı!

• Haccac Ordusuyla Irak’a Yürüyünce!

• Birkaç Dakika Tahta Çıkmak!

• Allah’ın Dostum Dediği Fasık Bilinen Adam!

• Eyyûb Sabrı


VEFA KAHRAMANI!

Hak dostu sizin gibi böyle dinledikleri bir zatı dinliyorlar. Cenabı hak onları rüşte ve hidayete erdiriyor. Gözleri açılıyor. Hakikat bin oluyorlar. Eşyanın hakikatına ledünyatına nüfus peyda ediyorlar. Mahfuz levhaları seyreder hale geliyorlar. O mahfuz levhalardan birisinde kendilerini irşat eden zatın şaki olduğunu müşahede ediyorlar.

Bir mürşit bir derviş düşünün ki etrafına bir sürü mürit toplamış. Muratları olan bu zat hakikate giden yolda onlara pişdarlık yapmış. Hakikatin berrak ve açık yüzünü onlara göstermiş. Ve sonra onlar ermişler tepeyi aşmışlar. Şahikaya çıkınca da ayla kamerle karşı karşıya gelmişler.

İhraz ettikleri bu noktada bir de ne görsünler, şeyhlerini mürşitlerini, muratlarını cehennemlik görmüşler, talihsiz görmüşler, betbah görmüşler.

Ve yavaş yavaş kopmaya şeyhi terk etmeye başlamışlar. Ama şeyhe hiç fütur gelmiyor. Tepenin dibinde gözüküyor. Çünkü Allah nazarında şaki. Ama hiç fütur gelmiyor. Başını kaldırmıyor secdeden. Ellerini indirmiyor duadan, nasıl indirsin ki yok başka kapı mevla şimdi bizi kovsa nereye gideceksin, Çıkamazsınız dışarıya. Bütün hükümranlık ona ait. Bütün anahtarlar ve kilitler onun elinde. 

Herkes gidiyor birisi kalıyor. O kalma işine sakat denir. O zata sıddık denir. Sıddık olmak çok mühimdir. Hz. Ebu Bekir’in makamıdır. Her şeye rağmen vefa gördüğünü terk etmeme. Bana bir kelime öğreten beni köle yapmıştır. Hayatımın sonuna kadar minnettarlığımı ona ifade ederim. Ona sadakat denir. Tek adam en sadık adam en sıddıktır.

Dayanıyor sonuna kadar. Mürşidin Allah’ın kapısından kopmadığı gibi oda Mürşidin kapısından kopmuyor. Efendim nasıl sadık ben onu şaki de görsem bende öyle sadığım. Sadıka sadık gerek diyor. 

  • Bu sadık mürit kalınca çağırıyor bir gün.

-“Arkadaşlarında bir şey hissettim. Ne gördüler acaba. Söylemek istemiyor.” Israr edince diyor ki “hazret sizin şaki olduğunuzu müşahede ettiler. Ondan ayrıldılar.” Tebessüm ediyor, acı bir tebessüm. Nasıl bir acı tebessümdür ki binbir ıstırabın namesi vardır onda. Ah diyor. Ben onu kırk senedir öyle görüyorum orda. Kırk senedir müşahede ediyorum. Kırk senedir mevlam beni cehennemlik yapmış müşahede ediyorum. Ama nereye gideyim. Israr ettim durdum. İşte o zaman rahmet ihtizaza gelmiştir. Gökler oynamıştır. Sa’d ibni Muaz’ın cenazesinde ihtizaza geldiği gibi. O esnada yazı silinip yerine Said yazılmıştır. Bunu dedirtecektir mevla. Bunu gösterecektir mevla. İşte sen ve ben bizi boğan boğaltan buhrandan buhrana sevk eden, yığın yığın hacaletler günahlar altında inlerken dahi kapısına geldiğimiz zaman şekavedimizi Saadete tebdil edecek bir mevlanın mevcudiyetine inanarak gelirsek bütün seyiatımızı hasenata bütün hatalarımızı sevaba bütün günahlarımızı sevaba tebdil edecektir. Mahiyetimizi tebdil edecektir.

Cenabı Hak bu lütfu bizlere lütfetmek suretiyle bizi afv etsin bayramımızı bayram etsin. (Ramazan Vaazı/1975)

  • Pırlanta Müellifi :

Cenab-ı Hak, insanların hüsn-ü zanlarını bir dua kabul edebilir. Nitekim, Peygamber Efendimiz, cenazesinde kırk (hatta bir rivayette üç) salih adam bulunan bir insanın cennete gideceğim müjdelemiş, o insanların iyi şahadette bulunmalarının şefaatçi olacağım beyan buyurmuşlardır. Bununla beraber, Allah’ın rahmetine sığınma, “sadece Senin kapın var” deme çok önemlidir. [..] Onun için meselenin imtihan yönünü de ihmal etmemek lazım. Siz başınızı eşiğe kor beklersiniz de kırk sene hiç kabul edilmeyebilirsiniz. Bir fert namaz kılsa, oruç tutsa, binlerce ibadet ü taat yerine getirse de ancak Allah’ın rahmetiyle cennete gidebilir. O murad buyurursa, bütün insanlığı cehenneme koyar ve buna kimse bir şey diyemez; mülk O’nundur; istediği gibi tasarruf eder.

O zat, bu mülahazalarla başım hiç bu eşikten kaldırmıyor, hep vefayla davranıyor. Allah bu şahsın zatında örnek alınacak bir yüksek karakteri ortaya koyuyor. Kırk sene Rabbisine el açmış, o kapıdan başka kapı bilmemiş, neticede bir vefa kahramanı olmuş, işte, bu vefa önemlidir. Bazen bir söz, bir tavır, bir davranış Hak kalında çok hora geçer. (***)


HACCAC ORDUSUYLA IRAK’A YÜRÜYÜNCE..!

Haccac-ı Zâlim, Emevî devletinin ordu kumandanlarından biri idi. Sahabeden sonra gelen Müslüman nesle çok zulmetmiş, baskıda bulunmuştu. Ona dediler ki:

—Sen Hazret-i Ömer’in nasıl adalet ettiğini biliyorsun. Ne olur, bize onun gibi muamele eyle. Şöyle cevap verdi:

—Hazret-i Ömer’in zamanında, sahabeler gibi halk vardı. Siz sahabe gibi adalete lâyık olun, ben de Ömer gibi âdil olayım. Siz sahabe gibi adalete lâyık halk olmuyorsunuz, ama benden Ömer gibi âdil olmamı bekliyorsunuz, yağma yok. Sizin gibi halka, ancak benim gibi kumandan gerektir. Lâyıkınız budur.

  • Aradan bir müddet geçti, bir sürü ihtilâf ve ayrılıkların menşei haline gelmiş olan Irak ve Basra’da bir korku başladı. Sebebi, Haccac’ın ordusu ile Irak’a geleceği söylentisiydi.

Halk toplanmış, zamanın din büyüğü, meşhur velî Hasan Basrî Hazretleri‘ne gitmişti. Ona şöyle diyorlardı:

—Ey muhterem zat, sen bize bir akıl ver. ne yapacağımızı işaret buyur. Haccac ordusunu toplamış, buraya geliyormuş. Buraya gelirse olacaklar malûm. Kimimiz buradan kaçmalıyız, diyor. Kimimiz de kaçmayıp beklemeliyiz, diye diretiyor. Büyük velî onlara şu cevabı verdi:

—Kaçmayınız, zira arkanızdan erişir, sizi kılıçtan geçirir. Oturup beklemeyiniz, gelip sizi bulunduğunuz yerde kıskıvrak yakalar. Kalkınız topyekûn günahlarınıza tevbe, istiğfarla meşgul olunuz. Zira sizin başınıza gelmek üzere olan bu musibet, sizin günahlarınız sebebiyle yola çıkmıştır. Haccac bir vasıtadır. Siz bu vasıtayla ıslaha muhtaç hale gelmişsiniz.

Bunun üzerine Irak halkı, istişare ettiler. Gerçekten de bir sürü zulme, haksızlığa girdiklerini, konu komşu hakkı gözetmez, ahlâkî ve İslâmî ölçülere itibar etmez olduklarını itiraf ettiler.

  • Derhal herkes tevbe, istiğfar ederek Allah’a yalvarmaya başladı:

-Yâ Rab, biz Haccac gibi birinin zulmüne müstehak olduk. Sen bizim kusurumuzu afveyle. Günahımızı itiraf ediyor, ihtilâf ve tefrikalara artık son vermek istiyoruz!

  • Cami ve mescidlerde, ev ve kırlarda gözyaşı dökerek tevbe, istiğfara devam eden halka, birkaç gün sonra şu haber geldi:

Irak’a doğru yola çıkmış olan Haccac aniden fikir değiştirerek yönünü başka tarafa çevirdi, buraya gelmekten vaz geçti.

“Hak kulundan intikamı yine ahdiyle alır. Bilmeyen İlm-i ledünnü, onu abd etti sanır. Her işin faili O’dur, kul eliyle işlenir, Zanneder misin ki hâşâ O’nsunuz bir zerre deprenir.” (Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:100)


BİR KAÇ DAKİKA TAHTA ÇIKMA

Halife Harun Reşid’in kardeşi Behlül Dane hazretleri bir gün kardeşinin tahtına geçip oturmuştu. Birkaç dakika oturmadan hemen sarayın hizmetçileri görürler. Behlül Dane hazretlerini tahtan indirdikleri gibi bir de temiz bir dayak atarlar. Behlül ağlamaya da başlamıştı. O anda saraya Harun Reşid gelerek Behlül’ün niye ağladığını sordu. Oradakiler Behlül’ün büyük ve affedilmez bir hata ettiğini, tahta çıkıp oturduğunu, kendilerinin de tahttan indirip dövdüklerini söylediler.

  • Ağabeyinin ağlamasına üzülen Harun Reşit: “Behlül böyle hatalardan dolayı dövülür mü?” deyip özür diledi.

Behlül Dane hazretleri kardeşine:

“Kardeşim ben beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyor ve onun için ağlıyorum” dedi.

Bu sözler Harun Reşid’in gözlerini yaşarttı… “O halde söyle nasıl hareket edersem kurtulurum” dedi.

Hazret şu tavsiyede bulundu: “Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup sana dua etsinler. Ancak o zaman kurtulursun.


ALLAHIN DOSTUM DEDİĞİ FASIK BİLİNEN ADAM!

Allahu teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip “(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun isini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun isini görür) buyurdu.

  • Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere:

-Bu gece, burada, Allahu teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:

-Ey Allah’ın peygamberi! Allahu telalânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: –Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahu telalânın rahmet ve lütfünü saçıyorlardı. Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:

-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o ”Benim dostumdur.”

İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?

  • Allahu teâlâ:

“Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah’ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.


EYYÛB SABRI

Eyyub peygamber, cömert ve merhametli bir kimse idi. Zenginken fakire, misafirlere, yetimlere çok yardım ederdi. Onların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarına çare bulmaya çalışırsı. Sabır ve metaneti ise, dillere destan olmuştu.

  • Bir rivayete göre, on sekiz sene malum hastalığı çekmiştir. Hiçbir zaman, en ufak bir şikayette bulunmamıştı.
  • Bir gün hanımı kendisine:

-Cenab-ı Hakk’a dua etsen de bu dertler bitse, çektiğin hastalığın gitse olmaz mı? Demişti. Hz. Eyyub ona şu cevabı vermişti:

-Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 senedir. Bu darlık ve sıkıntı zamanı ise, o müddete henüz gelmemiştir. Bu durumda ben Allah’tan utanırım. O’na nasıl dua ederek, bu halin üzerimden gitmesini isterim…

Yine bir rivayete göre, kendisine bir bela geldiğinde şöyle derdi: “Ey Allah’ım, sen aldın, sen verdin…” (Ahmed Sihabuddin El-Kalyubi’nin,” Dini Hikayeler)

Bu yazı 72 kez okundu