Nimetler ‘nimet vereni’, sanat eseri ‘sanatçıyı’, sebeplerse ‘müessir olanı’ açığa çıkarma değil bilakis onları perdeleme vazifesi görürler. İnsana düşen, nimete bakarken nimet vereni, esere bakarken sanatçıyı, hâdiseleri tefekkür ederken onlar üzerinde hakiki müessir olan Cenab-ı Hakk’ı zihnine, hayaline ve fikir dünyasına getirmeye çalışmaktır. Mevlana deyişiyle, “Nakış ve suret manâyı görmeye engeldir” (Mesnevi, Cilt 1).
Rivayetlerde kişiyle Rabbi arasında aşılmayı bekleyen yetmiş bin perdeden bahsedilir. Cenab-ı Hakk’ın bizimle arasında herhangi perde yok ancak bizimle onun arasında çok boyutlu, çok desenli bir perde var. İşte bu perde şahit olduğumuz âlemdir. Her bir insanla Cenab-ı Hakk arasındaki bu perdede başka insanlar, iş yerleri, ülkeler, denizler, şehirler, ilişkiler kısacası her şey desenlenmiş durumdadır. İçinde hayatı barındıran bir perdedir bu… Alabildiğine gerçekçi bir edep perdesi, bir saygı perdesidir bu. ‘Mâsivâ’ adı verilen her şey, Cenab-ı Hak’la insan arasındaki perdenin desenlerinden ibarettir.
İnsanın Rabbiyle arasındaki perdeler ‘nurani ve zulmani perdeler’ olmak üzere ikiye ayrılır. Nurani perdeleri temâşa eden biri Cenab-ı Hakk’ı görüyormuş gibi olur. Bunlar kutsal kitaplar, peygamberler ve ibadetlerdir. Onlar da birer perdedirler ancak nurani yani şeffaftırlar. Onlarla temas edildiği zaman kişi Rabbini daha çok hissetmeye başlar. Bir de zulmani perdeler vardır. Eşya zulmani bir perdedir. Lezzet ve keyifler zulmani perdelerdir. Onlar Cenab-ı Hakk’la kişinin ilişkisini örter ve o perdeyi açma konusunda bir çabası olmayanla Rabbinin arasına engel ve uzaklaştırıcı olarak girerler. Musibetler de zulmani perdelerdendir. Onları nurani yapmanın yolu, yorumlamaktan ve tevilden geçer.
Bir hak dostu eve geldiğinde oğlunu üzgün görür ve sebebini sorar. Oğlu konuşmak istemez. Bu kez hak dostu dışarı çıkar. Kapıda asılı bir kurt postu vardır, onu alır üstüne giyer. Ellerini havaya doğru kaldırıp ulumaya başlar. Oğlu babasının bu haline bakıp gülmeye başlar. Hak Dostu, “Evladım, gördün mü?” der, “Kurt, aslında korkutucu bir hayvandır. Ama sen o postun arkasında babanın olduğunu bildiğin için korkmadın ve güldün. İşte bütün dertlerin arkasında da Rabbinin olduğunu bil ve O’na güven.” Hz. Gazâlî’nin, Kimya-yı Saadet eserinde kullandığı bir anlatım da bu durumun güzel bir örneğini verir: “Karınca, kağıt üzerindeki yazıları görünce, bunları kalem yazıyor, zanneder; başını kaldırıp yukarıdaki parmakları, eli ve bunları harekete geçiren iradeyi, insanı, sonra insandaki iradeyi ve kudreti Yaratanı görmez. İnsanların çoğu da, olaylarda en yakın ve en aşağı sebebi görür gerisini ötesini düşünmezler.”
Mesele belaya vasıta olanı değil, belaya müsaade edeni bulmaktadır. O bulunduğu takdirde yük hafifleyecek ve ona tevekkül edip sığınılarak cefadan sefaya geçilecektir. Sûfîler belâda ‘mübtelî’yi yani belâyı veren Allah’ı görürler; musibetin neticelerini ve karşılığını düşünerek teselli bulurlar. Belânın acısını sevgiliyi temaşa lezzeti sayesinde hissetmez olurlar. Sevgiliye bakarken belânın ızdırabını unuturlar. İğnesini vurunca hayatını kaybedecek arılar gibi, ıstırabını kaybetme korkusu içindedir onlar. Fuzûlî’ye “Az eyleme inayetini ehli dertten / Yâni ki çok belâlara kıl mübtelâ beni” dedirten, Eşrefoğlu Rûmî’yi “Belâ gökten yağmur gibi yağsa / Başını altına tutmaktır adı aşk / Bu dünya sanki ateşten bir denizdir / Ona kendini atmaktır adı aşk” diye söyleteten de işte budur.
İbnu Ömer hazretleri anlatıyor: “Resulullah (sav) bir cemaatte oturduğu zaman, ashabı için şu duayı okumadan nadiren kalkardı: Allahım! Bize korkundan öyle bir pay ayır ki, bu, sana karşı işlenecek günahlarla bizim aramızda bir engel olsun. İtaatinden öyle bir nasib ver ki, o bizi cennete ulaştırsın. Yakîninden öyle bir hisse lutfet ki dünyayı musibetlere tahammül kolaylaşsın” (Tirmizî, Deavât 73).
Olaylar üzerindeki ilahi tasarruf ortaksız ve doğrudandır. Ancak bazı gerekçelerle olayların Allah’la ilişkisindeki doğrudanlığı örtmek üzere araya vasıtalar girmiş ve insan nefsince çirkin addedilebilecek musibetlerde itiraz ve isyan ihtimaline karşı izafi hedef, hakiki hedefle yer değiştirmiştir. Bir hadis rivayetinde itiraz ve şekvaların doğrudan Rabbimize yönelmemesi için aracıların yaratıldığı; Azrail’in (as) insan ölümleri açısından bir perde, ölüme sebep olan kaza ve hastalıkların ise Azrail (as) ile insanlar arasında bir perde olarak tayin edildiği açıklanmıştır (Suyûtî).
Rabbimiz mesajlarını peygamberler olmaksızın da iletebilirdi ancak onları aracı yapmayı tercih etti. Vahyi peygamberlerine doğrudan gönderebilirdi ama böyle yapmayıp Cebrail’i (as) aracı olarak kullandı. Elmayı doğrudan yaratabilirdi ama vesile olarak ağacı kullandı. Dünyayı doğrudan döndürebilirdi ama bu dönüş için güneşteki çekirni vesile kıldı.
Efendimiz (sav) bizden bir bardak su isteseydi, hayattaki en büyük şeref olmaz mıydı bu bizim için? Hayat boyu bununla iftihar etmez miydik? Bir bardak su kaybettim, yazık oldu, zarara uğradım diye düşünür müydük? Oysa dünyamızın tamamının değeri bir bardak su kadar bile değildir Rabbimiz katında. Peygamberimiz değil, bizzat Cenab-ı Hakk’ın Kendisi bizden ömrümüzü, dünyamızı, mal ve mülkümüzü istemiş, ayetin ifadesiyle cennet karşılığında satın almışsa (Tevbe, 111), bu bir iltifat değil de nedir? O alma ve vermeler olmasa, onunla temasımız, buluşmamız ve tanışmamız nasıl mümkün olabilir? Rabbimizin bize bir şeyi vermesiyle bizden onu alması arasında bir fark yoktur. İkisi de birer tenezzül-ü ilahidir. Alsa da verse de, her iki durumda da bize kendisini vermiştir. Bizi dikkate aldığının, muhatap kabul ettiğinin, yok saymadığının, temasa layık gördüğünün ispatıdır bu alışverişler.
Beyazıt Bistami Hazretleri vefatından sonra, bir talebesinin rüyasına girer. Talebe ona Allah’ın kendisine nasıl muamelede bulunduğunu sorar. O da şunu anlatır: “Cenab-ı Hakk, ‘Bana ne getirdin,’ diye sordu. Ben de, ‘Ya Rabbi, sana sevap olarak bir şey getiremedim; ama birçok günahla geldim; getirmediğim günah kalmadı ancak işlemediğim bir günah var, o da şirk,’ dedim. O da bana buyurdu ki, Ey Beyazıt, hani sen bir gün yoğurt yemiştin. Ardından başın ağrımıştı. Sonra da, keşke şu yoğurdu yemeseydim de başım ağrımasaydı, demiştin. Bu şirk değil de nedir?’ İşte, nimetlerde olduğu gibi belalarda da vesileleri fail olarak görmek, kişiyi müşrik yapmasa bile şirke bulaştırır. İş gören kudret-i ilahiyedir. Allah’ın havl ve kuvvetinden başka kuvvet yoktur ki o kuvvetle iş görülebilsin.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu