Hayata Dair Notlar-43

Hz. Yunus (a.s) balığın karnından Kurtulmasına vesile olan sır

Sâffât Sûresi 139-148: Yûnus da şüphesiz resullerdendi. Hani o, Rabbinden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı. Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı. O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi. Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı. Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir halde idi. Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik. Biz onu yüz bin nüfuslu bir şehre göndermiştik, hatta gittikçe nüfusları artıyordu da. Yûnus onları tekrar hakka çağırınca, bu sefer iman ettiler. Biz de belirli bir süreye kadar onları hayattan istifade ettirdik. (Kur’ân-ı Hakim ve Açıklamalı / Meali Prof Dr Suat Yıldırım)

Hz. Yunus, Rabbisini her zaman tesbih eden bir kul olması, O’nu Kıyamet’e kadar balığın karnında kalmaktan korumuştur. O’nun balığın karnında Rabbisini ayrıca tesbih etmesi ise, O’nu sahile bırakılıp da terkedilmekten kurtarmış ve Allah nezdinde, tekrar kavmine dönüp, kavminin İslâm’a girmesinde en önemli sebebi teşkil etmiştir. Evet Hz. Yunus (a.s.) balığın içinde iken, bütün dünyevî kuvvetleri, bütün sebepleri terkedip, onların dizginlerini elinde tutan Allah’a yönelerek zikrine devam etmişti. (Ali Ünal / Suat Yıldırım)

***

Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullah Efendi gibi bazıları, varlığın perde arkasını Allah’ın lütfuyla bilen zâtlardan rivayetle, geçen Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaatin tasalardan, sıkıntılardan kurtulacağını, bir zafer kazanılacağını haber verdikleri halde bu gerçekleşmedi. Bana, “Varlığın perde arkasını gören böyle veli zâtlar neden gerçek olmayan haberler veriyor?” diye sordular. Birden kalbime doğan mânâlarla verdiğim cevabın özeti şudur: Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Belâ gelirken bazen karşısına sadaka çıkar, onu geri çevirir.” [Az bir sadakanın, çok belâyı def ettiğine dair bkz.: el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/30; ve yetmiş çeşit belâyı def ettiği (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 4/236)] Bu hadisin sırrı gösteriyor ki, takdir olunmuş şeyler bazı şartlarda meydana gelir, o şartlar yoksa meydana gelmez. Demek, keşf ehlinin önceden görebildiği takdir edilmiş şeyler mutlak değildir, bazı şartlara bağlıdır ve o şartlar yerine gelmeyince o hadise de gerçekleşmez. Fakat o hadise, gelmesi bazı şartlara bağlı olan ecel gibi, Levh-i Ezelî’nin bir defteri hükmündeki Levh-i Mahv-İsbat’ta takdir edilmiş ve yazılmıştır. Keşif, Levh-i Ezelî’ye kadar pek nadir çıkar, çoğu kez çıkamaz. İşte bu sırdan dolayı, geçen Ramazan-ı Şerif’te, Kurban Bayramı’nda ve daha başka vakitlerde bazı işaretlerden hüküm çıkararak veya manevî âlemlerden keşif yoluyla verilen haberler, o şartlar var olmadığı için meydana gelmemiştir. Bu, o haberleri verenleri yalanlamaz. Çünkü o hadiseler takdir edilmiş, fakat şartları yerine gelmediğinden gerçekleşmemiştir.

Evet, Ramazan-ı Şerif’te bid’atların ortadan kalkması için Ehl-i Sünnet ve Cemaatin çoğunun hâlis duası bir şart ve mühim bir sebepti. Maalesef Ramazan-ı Şerif’te bid’atlar camilere girdiğinden duaların kabulüne set çekti, tasa ve sıkıntılardan kurtuluş gerçekleşmedi. Nasıl ki, zikredilen hadisin sırrıyla, sadaka belâyı defeder; çoğunluğun hâlis duası da umumi kurtuluşu öyle çeker. O çekim kuvveti meydana gelmediğinden, zafer de ihsan edilmedi. (On Altıncı Lem’a/Birinci Soru) [Sadeleştirilmiş Lem’alar Ufuk Yayınları]

***

Mâtürîdî, “Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın! Yoksa size ateş dokunur.” (Hud 113) âyetini tefsir ederken bir itirazı peşinen kapatır:” Âyet müşrikler hakkında inmişse de hem onlar hem de onların dışındaki zalimler hakkındadır. Zalimlere meyleden, onlara itaat eden yahut onlara sevgi besleyen herkesin bu âyetin tehdidine girmesinden korkulur. Zalimin kelime-i şehadet getiriyor olması, âyeti devre dışı bırakmaz. (Te`vilatu`l-Kur`an) Hanefî fıkhında bunun keskin bir uzantısı vardır: Zalim bir yöneticiye “âdilsin” demek küfür sözü sayılmıştır. Gerekçe dalkavukluk değil “Allah’ın haram kıldığı zulmü, adalet diye takdim ederek dolaylı olarak helâl saymaktır.” Bugün bazı cemaatlere operasyon yapılırken, yapanlara alkış tutan diğer cemaatler, bu ölçüyü bile bile atese odun taşıyorlar. Evet “Zalimin bekâsı için dua eden, Allah’a yeryüzünde isyan edilmesine muhabbet etmis olur.” (Hasan-ı Basrî) Zulmün sürmesini istemek ile zalimin hüküm sürmesini istemek aynı seydir. Selef, bunu bin yıl önce ayırt etmişti; biz hala karıştırıyoruz. (Prof Dr Ayhan Tekineş)

***

İstikbalden Haber Verme:

Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ‘Şecere-i Numaniye’ isimli eseri, niçin diğer kitapları ölçüsünde şöhret bulmamıştır? Öteden beri Ehl-i Sünnet alimleri, istikbalden haber veren, gelecekten bahseden eserleri ve bu mevzuun işlenmesini tasvip etmemişlerdir. Çünkü bu, insanlarda merakı tahrik edici ve su-i istimale açık bir meseledir. Günümüzde bile bu tür şeyler, inanmış veya inanmamış insanlar arasında hâlâ bir hayli revaçta… Ehl-i Sünnet alimleri istikbale ait bir şey söylemişlerse, mutlaka âyet ve hadîslere dayanarak söylemişlerdir. İtikadî sınırları zorlayacak sahalara kat’iyen girmemişler ve ifade etmek istedikleri hususlarda da: ‘Allahu a’lem, ‘Allah’ın atâsı gelip, onu bozmazsa’ gibi kayıtlar düşmüşlerdir. Bugün, bu hassasiyet gösterilmiyor. Dolayısıyla, istikbal haberlerine kapı açmak bir yönüyle din düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir. Bu ve bunun gibi pek çok sakıncalarından dolayı Osmanlı uleması Şeceretü’n-Numaniyye’yi bastırmamışlardır. Sadece, Selimiye Kütüphanesi’nde mahdut bir nüshası mevcuttur. Bütün bunlara rağmen, ispat makamında, ehl-i velayetin istikbale ait verdiği haberlerden istifade edilebilir, anlatılabilir. Fakat, ispat makamı teşhir makamından çok farklıdır, bunu da unutmamak gerekir. (Fasıldan Fasıla-1)

***

İstikbale Ait Haberler:

Harun Reşid’in hanımı iffetine son derece düşkündü. Bir gece rüyasında bütün Bağdat halkının kendisiyle münasebette bulunduğunu görünce çok üzüldü. Fakat bir tabirci bu rüyayı, bütün Müslümanların faydalanacağı bir hayır yapacaksınız’ şeklinde tabir etti. Gerçekten de bu büyük hanım, Hac yolunda huccâcın su problemini halletti. Muhyiddin İbn Arabî gibi birtakım ‘gayb-bîn’ nazarlı evliyânın istikbâle dair verdiği haberler de, rüya gibi tabire muhtaçtır. Onların ifade ettiği hakikatleri, Kurân’ın veya Peygamber Efendimiz’in (sav) ruhâniyetinin gölgesinde yürüyen, ilhama açık ehl-i ilim tâbir edip anlayabilir. Muhyiddin İbn Arabî’nin ‘Şeceratü’n-Nu’maniyye’ adlı eseri, Osmanlı Devlet-i Âliyesi’nin kuruluşundan yarım asır önce yazılmıştır ama sanki nev’i şahsına münhasır bir Osmanlı tarihidir. Meselâ, ‘Sin Şın’a girince Muhyiddin’in kabri keşfedilir’ der. Gerçekten de, Yavuz Selim, Şam’ı fethedince, Muhyiddin İbn Arabî Hazretlerinin kabrini buldurtur ve üzerine türbe yaptırır. Aynı şekilde, Sultan IV. Murad’ın Bağdat’ı fethedeceğinden bahseder. İbn Arabî, kalbinin ilhama açıklığı nispetinde, kendisine münkeşif olan bazı hâdiseleri haber vermiştir. Peygamberlerin bu tür haberlerinde kat’iyyen yanılma olmasa da, velîlerinkinde, gördüğünü yanlış tevil veya tabirden kaynaklanan yanılmalar olabilir. Veya, biz onları yanlış anlayabilir ve realiteye tatbikte hatalara düşebiliriz. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Kabul Gören Duâ: Esbab bi’l külliye sükut ettiğinde, yani ortada tutunulacak hiçbir sebep kalmadığında, insan Rabbine daha değişik teveccüh edebilir. Evet işte o durumda vahidiyet içinde tecelli-i ehadiyet görülür; Yani, azamet ve ululuk içinde ferd, ihtiyaç ve istidadıyla kucaklanır. İşte o anda yapılan duâ da kabule karîn olur ki, Yunus’un (as) duâsını bu cümleden mütalâa etmek mümkündür. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Maziye ait hâdiseler hakkında söylenecek her söz kadere itiraz mahiyetindedir. Bu sebeple, geçmiş hâdiseler hakkında konuşurken daha dikkatli olunmalıdır. Bizim ölçümüz, maziye kader, istikbale irade açısından bakmaktır. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Salâ Okuma:

Devr-i Risâlette ve sonraki dönemlerde salâ diye bir şey yoktu. Bu sebeple salâ bid’attir. İmam-ı Rabbani’ye göre bid’atın hasenesi ve seyyiesi olmaz. Salâ okunurken, Efendiler Efendisi’ne salât u selâm getirme niyet edilse yine de bid’at olur mu? denecek olursa, bu takdirde salât u selâma zaman, mekan ve vak’a tayin etme karşımıza çıkar ki, bu da ayrı bir bid’attır. İbadetlerde zaman ve mekan tayinini, sadece sahib-i şeriat yapar. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Zulüm Devam Etmez:

Zulüm, eninde sonunda zalimi de önüne katıp götürecek bir afettir. Bu sebeple de o, hiçbir zaman uzun ömürlü olamaz. Öyleyse, zaman zaman ortaya çıkan zulüm ve arada sırada hortlayan zalimler, bizi yolumuzdan alıkoymamalı. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Bir Şahsı Tanımak İçin:

Hz. Ömer (ra) birisini tanımada şu hususları esas alırdı: Bir müddet beraber bulunmak. Alış-veriş yapmak. Yolculuk etmek. Ben bunlara bir dördüncüsünü ekleyerek diyorum ki; beraber hapishane hayatı yaşamak. Evet, tatmayan, yaşamayan bilmez, sırrınca orası öyle bir yer ki, başkalarını tanıma adına insanın eline yanıltmayan çok sağlam kriterler veriyor. (Fasıldan Fasıla-1)

***

Kış Ne der?:

Kışın başlangıcında dağların üzerinde kar olur: O ne der biliyor musunuz? Zenginlere, Hazırlanın, kömürlerinizi alın, damlarınızı aktarın, elbiselerinizi, yiyecek ve içeceğinizi tedarik edin; fakirlere ise, Sizinle vicahî olarak yani yüz yüze görüşeceğim der. (Fasıldan Fasıla-1)

Bu yazı 26 kez okundu