82-) İlham Tesellisi

Rahimiyet’in anlamı şefkattir. Şefkatin gereği ise ihtiyaçları gidermektir. İhtiyaçları gidermenin biri fiilî, diğeri sözlü olmak üzere iki yönü vardır. Annenin bebeğine süt emzirmesi şefkatin fiilî neticesiyken; ona sesi ve kelimeleriyle inşirah vermesi ve onunla konuşması, şefkatin sözlü neticesidir. Bebek süt emerken, annesinin gözünün içine bakarak duygu, insaniyet ve şefkat transferi gerçekleştirilmektedir. Annenin görevi yalnızca süt vermek değil, duygularla ve seslerle de bebeğini emzirmek ve beslemektir. İnsanın insandan gıdalanması, insanın bitkilerden veya hayvanlardan beslenmesinden elbette farklıdır.

Cenab-ı Hakk bizimle hiç iletişim kurmuyor olsaydı, bu, rahimiyete zıt olurdu ve gerçek bir şefkat sayılmazdı. Rabbimiz isteklerimizi fiilen yerine getirmiş olmasına rağmen bizi muhatap almamış olsaydı, bu yeterli bir şefkat olmazdı. Allah’tan gıda istediğimizde bu bize verilmektedir. Fakat içimizdeki asıl açlık olan Cenab-ı Hakk’la görüşme, onunla konuşma ve buluşma ihtiyacımız giderilmiyorsa, ekmeğin verilişi de hakiki bir merhamet sayılamaz; olsa olsa O’nun bizi aradan çıkarması, maddi ihtiyacımızı gidermek suretiyle bizi susturması ve bu durumun O’nunla aramıza giren bir perde olması anlamına gelir. Böylelikle ihtiyaçlarımızın karşılanması bizim O’nunla ilişkimizi sağlayan değil, engelleyen bir faktör olurdu. Nimet vericiliğin susturuculuğunu…

Mevlana Hazretleri der ki: “Kötü kişi Allah’a yalvaramasın diye Allah ona dert keder vermez. Unutma, Firavun’un başı bir kez bile ağrımadı” (Mesnevi, Cilt 3). Cenab-ı Hakk’ın mide gibi basit bir organı doyurmak için koca yeryüzünü bir nimetler cümbüşü haline getirmesi, ancak en kıymetli latife olan kalbi aç bırakması şefkate muhalif olmaz mıydı? “Desteklerin bana ulaşıyor ya Rabbi, ama içimde Senin sesini duyamıyorum. Keşke beni teselli eden hitabını da duyabilseydim” diye düşünmez miydi insan? Bu ilahi sesi en çok kim duyar? Elbette musibetzedeler ve hastalar. Hem de yüreklerinin orta yerinden duyarlar bu sesi. Hz. Musa, “Ya Rabbi seni nerede bulayım?” diye sorduğunda Cenab-ı Hakk “Ben kalbi kırıklarla beraberim Ey Musa!” buyurur. Kalbi kırılmış, incinmiş bir insan, Allah’la konuşma halindedir zaten.

Rabbimiz bizimle hep konuşur ama onunla aramızda dünyevîlik ve gaflet perdesi olduğu için onu gereği gibi işitemeyiz. Musibetler ve belalar bu kalın perdeyi yırtar ve bu mukaddes görüşmeyi yeniden başlatırlar. Cenab-ı Hakk’ın kalbimize olan hitabı seslerle değil, duygular ve manalarladır. Bakara Sûresi 186. Ayet’te Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da davetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”

“Dua edin icabet edeyim” (Mümin, 60) ayeti, dua edin, size cevap vereyim, sizinle konuşayım, manasındadır. Dua bizim O’nunla konuşma imkânımız, ilhamsa onun bizimle konuşmasının niteliğidir. Üstelik insan bu görüşmelerde zaman, mekân ve şartlarla sınırlandırılmış değildir. Dilediği zaman, hangi mekânda olursa olsun, durumu ve hali ne olursa olsun, O’nunla her an konuşabilir.

Sadece ilhamla değil semboller ve hadiseler aracılığıyla da Rabbimiz bizimle konuşur. Böylece fiili olarak bize varlığını ve huzurunu hissettirir; bizi himaye ettiğini ifade eder. Mesela dünyanın dönüşünü düşünelim. Çok riskli bir alanda, büyük gök cisimleriyle birlikte iç içe dönen gezegenimiz, havada, boşlukta büyük bir hızla ilerliyor. Dünyanın dönüşündeki bir derecelik sapma bile yaşamın bütün dengelerini alt üst edebilir. Müthiş bir dengeyle, bugüne kadar hiç istisna vermeden, bozulmadan, hızını azaltıp artırmadan, aynı seviyede ve aynı şekilde dönüyor. Bunun anlamı şudur; “Sakin olun kullarım, bunu ben ayarladım, bu konuda bir endişe taşımayın!”

Bugüne kadar güneşin düzenli olarak vakti vaktine doğması; ‘güneş konusunda kaygıya kapılmayın’ demek değil midir? Yer çekimindeki istikrarın anlamı, ‘Siz bu konuda müsterih olun, yer çekme vazifesini hep aynı ölçüyle yapacak’ demek değil midir? Demek ki, Cenab-ı Hakk himayesini ve yardımını fiili olarak daima hissettiriyor. Bu da bir tür konuşma biçimi. Kendi hayatımızı tefekkür ettiğimizdeyse, geçmişteki sıkıntılarımızın hallolmuş olduğunu, Rabbimizin bizi en zor durumlardan dahi kurtardığını hatırlayarak, “Sakin ol kulum, önceden olduğu gibi yine seni kurtaracak olan Benim!” nidasını duymamız gerekmez mi? Başımıza bir bela geldiğinde Rabbimizden yardım isteriz. Fakat asıl bela Rabbimizle irtibatımızın kopmuş olmasıdır. Başımıza bir musibet geldiğinde Allah’a yönelir ve musibetin giderilmesinden daha ziyade, Allah’la olan kopukluğumuzun giderilmesine bir çare bulmuş oluruz. Duanın sonucu her ne olursa olsun, duanın kendisi en büyük sonuçtur; Allah’tan uzaklık gibi büyük belalardan kurtarır bizi dua. Hicrandan ney gibi inleyen latifelerimizi Rabbiyle buluşturur, dua.

Madem Cenab-ı Hakk darda kaldığımızda yardımcı oluyor, o halde asıl darda kalmışlığımız olan O’ndan gaflet içerisinde oluşumuzla ilgilenmiyor olamaz. Sakin ol kulum, çok acı çekıyorsun, merak etme seninle beraberim, hiç kaygılanma bunlar geçecek, demesi bizim için çok önemlidir. Bu sözleri bir psikolog deyince bile rahatladığımızı düşünürsek, Rabbimizin bize bunları söylemesinin tesiri ne kadar büyüktür. Yoksa sıkıntılarımızın çözüleceği, belaların geçeceği bilgisi hakiki bir teselli vermemektedir. Hakiki teselli, Rabbimizin “Merak etme Ben seninle beraberim, seni yalnız bırakmam, dağılıp gitmene müsaade etmem” sözünü kalbimizde hissetmektir.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 30 kez okundu