Evet, insanların hata ve kusurlarını affetmeden ve onlara göstereceğiniz doğruyu şefkatle göstermeden hiçbir ferdî ve içtimaî meseleyi nihaî ölçüde çözemezsiniz. Onun içindir ki Efendimiz, ümmetinin hataları karşısında kendi durumunu bize şu temsil ve benzetme ile anlatmaktadır:
إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدَ نَارًا فَجَعَلَتِ الدَّوَابُّ وَالْفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهَا فَأَنَا اٰخِذٌ بِحُجَزِكُمْ وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهَا
“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen cırcırlarla pervaneler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Hâlbuki siz elimden kaçıyorsunuz.” (Buhârî, enbiyâ 40, rikak 26; Müslim, fezâil 17-19) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleriyle bizim önümüze tebliğ ve irşad adına büyük bir şehrâh açıyor ve bu yoldan gidilirse tebliğin büyük kitlelere mâl olabileceğini; aksi görüşler, düşünceler ve yol vurup gitmelerin ise meseleyi sığlaştıracağı, yozlaştıracağı ve en tehlikelisi de bazı insanları gayyaya götürebileceği hakikatini hatırlatıyor.
Evet, eğer sizler, günümüz insanının kalbine şefkatle eğilebilseniz, hemen herkesi, dilgir ve üzüntülü bir kalb gibi dinlemiş olacaksınız. Zira hiç kimse, günahlar içinde yüzüp duruyor ve sefalet içinde yuvarlanıyorken mutlu olamaz. Evet, vicdanı tamamen kararmış ve gönül dünyası bütünüyle tefessüh etmişlerin dışında hiçbir insan, yaşadığı bu çirkef hayatın içinde rızasıyla ve isteyerek duruyor değildir. Ancak, sürçmüş düşmüştür ve çıkmak için de yol bulamamaktadır. Sizin şefkat eliniz, işte ona, aradığı bir çıkış yolunu gösterecektir. Kendisine bu şekilde şefkatle yaklaşılan ve anlatılacak meseleler kendisine yine şefkatle ve ölçülü olarak anlatılan bir insan, sizin söylediklerinizi o anda kabullenmese bile, hem size hem de anlattığınız meselelere hep yumuşak bakacaktır. Hiç beklenmedik bir zamanda, hiç ümit edilmeyen insanların hidayete açılmaları, bu güne kadar yüzlerce, binlerce misali ile görülen bir realitedir. Zaten o insanlar, sizin vesileliğinizle hidayete erdiğinden, bütün bir ömür boyu size şükran hisleriyle dolup taşacak ve tabiî, onun yaptığı bütün salih amellerin bir misli de sizin hasene defterinize kaydolacaktır.
Bir misal ile konuyu biraz daha açalım; bir yangın düşünün ki, o yangında hiç sevmediğiniz bir insan bütün çoluk çocuğuyla beraber yanıyor. Veya bir gemi batmış da sizin hiç tanımadığınız insanlar denizin üzerine yayılmış ve kurtarıcı bir el bekliyorlar.. nasıl ki siz böyle bir manzara karşısında, hiç sevmediğiniz o insanı veya aile fertlerini ya da hiç tanımadığınız denize dökülmüş o insanları hemen kurtarmak için faaliyete geçer, hatta bu uğurda hayatınızı tehlikeye atarsınız. O anda sizi bu işten vazgeçirmek isteyen olsa bile, onun sözlerini de dinlemezsiniz. Zira vicdanınızın sesi, o anda her sesten daha müessirdir. Hâlbuki söz konusu ettiğimiz insanları yangından veya boğulmaktan kurtarmış olmanız, onların sadece elli-altmış senelik hayatlarıyla alâkalı bir husustur. Pekâlâ ya ebedî hayatları itibarıyla kurtulması söz konusu olan insanlar karşısında tavrımız nasıl olmalıdır? İşte, bütün mesele bu espriyi kavrayabilmektir. Evet, o durumdaki insanlara değil kızıp öfkelenmek; onların yaptıklarına karşı sitem bile etmemek, bence vicdan sahibi herkes için bir vecibedir.
Evet, bütün insanlık maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî felaketler içinde sürüklenip giderken, günümüzün mürşit ve mübelliğleri meseleye bu zaviyeden bakmalı ve müdahale edecekleri hâdiselere de ona göre müdahale etmelidir. Dövmek, hiddet, şiddet mürşide yakışmaz. Yalan ve politik çıkarlar ondan fersah fersah uzaktır. Mürşit, bir sevgi, şefkat ve muhabbet fedaisi olarak vardır. İrşada muhtaç gönüllerin beklediği de budur. Ve bu konuda, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim rehberimiz ve rehnümânımızdır. Bakın O’na.. O, insanlara bir kere “Lâ ilâhe illallah” dedirtebilmek için nelere katlandı ve nelere göğüs gerdi! Hâlbuki O’nu taşlayan, vücudunu kan revan içinde bırakan, namaz kılarken boğazını sıkan veya başına işkembe koyan, geçeceği yollara dikenler serpen insanların, O hep hidayetlerini istiyor ve düşmanlarının bile Cennet’e gitmelerini arzu ediyordu. Yoksa kendi adına onlardan beklediği hiçbir menfaati yoktu. Evet, O, Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa girip saklanmıştı. Yanında Zeyd (radıyallâhu anh) vardı. Melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsi kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat âbidesi insan ellerini kaldırarak:
أَرْجُو أَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ مِنْ أَصْلَابِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ وَحْدَهُ لَا يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا
“Allah’ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini göndereceğini ümit ediyorum.” (Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihâd 111.) demiş ve onlara herhangi bir belânın gelmesini istememişti.
Yine harp meydanında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak âdeta dua ile ilâhî gadabın önüne geçmeye çalışmıştı. Evet, O: اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allahım, kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar.” (Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihâd 104-105.) niyazıyla kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belâyı önlemişti ki, bu ifadelerin her bir kelimesinde nasıl bir şefkat ırmağı çağladığı açıktır.
Burada yeri gelmişken, değişik vesilelerle defaatle naklettiğim bir vak’ayı mevzu ile münasebeti açısından burada bir kere daha şerhetmek istiyorum. Yeni hidayete ermiş bir genç, kendisini nurdan bir hâle içinde bulunca, gece-gündüz o nur soluklu insanların meclisine devam eder. Ancak bir defasında, sohbette şiddet ve anarşiye başvuranların akıl almaz tecavüzleri dile getirildiğinde heyecan dolu bir genç: “Bunların hepsini kesmek lâzım!” der. Bu sözü duyan yeni hidayete ermiş genç birden sararır solar ve çığlık dolu bir tonla bu heyecanlı arkadaşına şöyle der: “Arkadaş, öyle söyleme. Eğer daha birkaç gün önce böyle karar alıp uygulamış olsaydınız, ben bugün sizin aranızda bulunamayacak ve ebedî Cehennem’i hak etmiş bir zavallı olacaktım. Ama görüyorsunuz ki bugün ben de sizlerden biriyim. O anarşi ve terör ortamına düşmüş insanlar da benim gördüğüm tatlı muameleye muhtaçtır. Aksi hâlde sadece onların ahiretlerini yıkmış oluruz. Bu da ne bize ne de onlara hiçbir şey kazandırmaz…” Özetleyerek arz etmeye çalıştığım bu sözler, inançsızlık içinde kıvranan bütün bir gençlik adına söylenmiş gibidir. Ve ben de o genç gibi avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum ki, küfür içinde çırpınan zavallı gençlik, sizin şefkatinize muhtaçtır. Kaba hareketlerle bir şey elde etmek mümkün değildir. Biz hislerimizle değil, akıl ve mantığımızla hareket etmek zorundayız. Esas olan, “karşımızda” dediğiniz insanları ikna edip gönül dünyasına yönlendirmektir. Ve bence bir mürşid için, ilzam etmek dahi, zaruret olmadıkça başvurulacak bir metot olmamalıdır.
Evet, bir nesil mahvedildi.. mescide giden yolların üzerine hevesat barikatı kuruldu. Cismaniyet onun mihrabı hâline getirildi.. ve ona din, iman ve Kur’ân adına hiçbir şey öğretilmedi. Şimdi bu nesil bir girdap içinde çırpınıp duruyor. Bu, gayet normal ve beklenen bir netice… Kızılacak ve öfkelenilecek olan bu zavallı nesil ve bu zavallı gençlik değildir. Esas, inananların lânetini hak edenler, onları bu maceraya sürükleyenlerdir. Bir kusur varsa bu onlarındır. Gençlik tamamen suçsuzdur demiyorum; ancak onun suçluluğunu hiddetle yüzüne savurmanın, onu kurtarmak adına hiçbir faydası yoktur. Ümidimiz bütün bir neslin bu girdaptan en kısa zamanda kurtarılmasıdır. Zaten bu bizim varlık gayemiz ve idealimizdir. Bunun ötesinde hiçbir düşünce ve mülâhazamız da yoktur.
Kaynak: Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı (Üçüncü Bölüm Tebliğ İnsanının Ruh Portresi/ İrşâd Ekseni) Pırlanta Serisinden alınmıştır. (Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi – Akademi Araştırma Heyeti)