“Neticeleri sebeplerden bilen esbapperestleri aldatan, iktiran, yani iki şeyin beraber bulunması ve sebeplerin yokluğu nimetin de yokluğuna yol açtığından, sebeplerin nimetin varlığına illet olduğunu zannetmeleridir.” [ Lem’alar, “17. Lem’a, 13. Nota, 4. Mes’ele.”]
İKTİRANIN ALDATICILIĞI
Çok defa insanlar, özellikle neticeleri maddî sebeplerinden bilen esbapperest ve materyalistler, sebep ile neticeyi bir arada görünce, o neticenin illetinin, hattâ o neticeyi yaratanın onun zahirî sebepleri olduğuna hükmetmektedirler. Böyle bir hükme varmada bir diğer faktör de, herhangi bir neticeye götüren sebeplerin yokluğu neticenin de yokluğuna yol açtığı için, o neticenin varlığının mutlak manâda o sebep veya sebeplere bağlı bulunduğunu vehmetmeleridir. Oysa, bir defa, sebep ve illet ayrıdır. Meselâ, meyvelerin varlığı için pek çok zahirî sebepler vardır. Ağacın varlığı, gündüzlerle gecelerin ve mevsimlerin değişmesi, bunun için yerkürenin kendisi ve güneş etrafında dönmesi, havanın ısınması, yağmurların yağması, ağacın çiçek ve yaprak açıp meyve verme kabiliyetine sahip bulunması, çiçek ve yaprak açması, nihayet tozlanma ile çiçeklerin uçlarında meyvelerin bitmeye durmasıdır. Bütün bu sebepler bir araya geldiğinde ağaçlar meyve verir; sebeplerden birinin yokluğu veya aşırı soğuklar ve don gibi bir mâni yüzünden ya da kuraklık gibi ağaçların meyve vermesinin sebeplerinden birinin işlemez hale gelmesi dolayısıyla ağaçlar meyve vermeyebilir. Bir netice için bütün sebeplerin bir arada bulunmasına ‘iktiran’ denir. İşte iktiran, yani bir şeyin varlığı için sebeplerin bir araya gelmesi, o şeyin varlığını mutlak manâda gerektirmez; çünkü sebepler, bir şeyin varlığı için gerekli olan illet yerine geçmez.
İllet, bir şeyin varlığındaki ve meydana gelmesindeki sadece “Nasıl?” değil, “Niçin?” ve özellikle cansız, iradesiz, şuursuz, varlıklarından ve ne yaptıklarından habersiz sebepler harikulâde bir nizam ve intizam içinde son derece şuurlu, gayeli, hikmetli ve faydalı neticelere ulaşılmasında rol alıyorsa, “Kim?” sorusunun cevabıdır. Çünkü, madem ki şuursuz, bilgisiz, iradesiz ve kudretten yoksun ve hem kendilerinden, hem de ne yaptıklarından habersiz sebepler son derece büyük ve kapsayıcı bir şuur, ilim, irade ve kudret gerektiren işlerde rol alıyor ve bu işlerin neticeleri kendilerine değil, başka varlıklara hizmet ediyorsa, demek ki burada bir illet, yani önceden tayin edilmiş bir gaye vardır. Ağaçların meyve vermelerindeki illet, o meyvelerden faydalanan canlılara yönelik İlâhî rahmettir. Yani “Dallar, meyveleri Rahmet adına takdim eder.” Bir sebebin yokluğunun neticenin yokluğuna yol açması, o sebebin, o neticenin varlığının illeti ve yaratıcısı olduğu manâsına kesinlikle gelmez. Çünkü sebepler bir tane olmadığı gibi, neticenin gerçekleşmemesinin illeti, neticedeki gayenin yokluğudur. Yani, meyve misalimizde, rahmet-i İlâhiye’nin o meyve ile besleneceklerden bu defa meyveyi men etmesidir.
SEBEPLER VE NETİCELER
İnsanlar, esbapperest ve materyalist de olsalar, en küçük bir fiile mutlaka fail ararlar. Meselâ, bir kâğıt üzerinde bir nokta görseler, o noktaya muhakkak şuurlu bir fail ararlar. O kâğıdın yanında bir kalem bile bulunsa, noktayı kalemin koyduğunu iddia etmezler. Böyle iken, ağaçlardaki meyveleri yukarıda zikrettiğimiz sebeplere vermekten çekinmezler; oysa bu, bir kâğıttaki noktanın yanına failini bilmediğimiz bir başka noktanın daha konduğunu gördüğümüzde, bu ikinci noktayı ilk noktanın koyduğunu iddia etmekten başka bir manâya gelmez. Burada misali gerçeğe karıştıran bir demagoji ile, “Tabiatta ağaçların belli sebeplerle meyve vermesi var, fakat kâğıt üzerinde nokta konması yok.” diye itiraz edilebilir. Oysa tabiatta bir zaman bir şeyin olmaması, bunun nihayete kadar olmayacağı manâsına gelmez; hele hele, evrimci ve ilerlemeci materyalistler böyle bir iddiada bulunamazlar.
Ayrıca, yığınla bilgisiz, iradesiz, şuursuz ve kudretten mahrum sebepler insanların bile yapamayacağı ve çok kapsamlı şuur, bilgi, irade ve kudret isteyen neticeler verebiliyorsa, ağaçlardan da pekalâ kendiliğinden kâğıt olabilir ve o kâğıtların üzerine kendiliğinden nokta konabilir ve sonra bu noktalar başka noktaları koyabilir. Her şey tabiata ve sebeplere verildiğinde buna hiçbir mâni yoktur. Dolayısıyla, maddî sebepleri neticelerin illeti, yani o neticelerin onları mutlaka gerektiren varlık sebebi ve hattâ yaratıcısı saymak, bir kâğıda arka arkaya konduğunu gördüğümüz, ama koyanı görmediğimiz noktalardan her birinin bir önceki nokta veya noktalar tarafından konduğunu kabûl etmekten hiç farkı yoktur.
Şu halde sebepler, bizim hayatımızı kolaylaştırma adına Yaratıcı’nın kullandığı birer bahanedir. Onlar, ne neticelerinin varlığına illettir, gayedir, ne de o neticelerin yaratıcısıdır. Sebepleri de, neticeleri de yaratan, Hz. Allah’tır ve meyve misalimizde, ağaçların meyve vermesinin sebebi rahmettir. “Tabiî âfetler” deyip geçtiğimiz hadiselerin illeti de, bazen cezalandırma adına sadece gazab-ı İlâhî, bazen de ikaz, irşad ve birtakım hayırlı neticeler de ihtiva eden rahmet yüklü gadab-ı İlâhî’dir.
Hz. Bediüzzaman’ın bu meseleyi açıklarken verdiği önemli bir misal vardır. Onun misalinden hareketle şöyle bir misal verebilir veya o misali az değiştirerek şöyle ifade edebiliriz:
Cenab-ı Allah (c.c.), kullarını irşad için önemli bir âlimi, bir mürşidi, bir sebeple bir yere gönderir. Bu göndermede zahirî sebep, meselâ sürgün gibi ehl-i dünyanın bir cezası da olabilir. Yani otorite, o âlim mürşid zâtı o yere cezalandırmak üzere sürgün eder. İşte o zâtın o yere gelmesindeki zahirî sebep her ne kadar sürgün ise de, o gelmenin illeti, maksada bağlı asıl sebebi, Cenab-ı Allah’ın o zâtın sürgün olarak gittiği yerde başlatacağı bir irşad hareketidir. O zat, o yerde kendisine başka yerde bulamayacağı önemli yardımcılar bulur. Onun bu yardımcılarla beraber gördüğü hizmeti var eden ve o hizmetin sahibi, Cenab-ı Allah’tır; o hizmetin illeti, rahmet-i İlâhiye’nin o yerdeki insanların irşadını ve o yerde bir irşad hareketi başlatmayı dilemesidir. O hizmetin zahirî sebepleri ise, sözkonusu âlim zâtın başkaları eliyle oraya sürgün edilmesi ve orada kendisine önemli yardımcılar bulmasıdır. Sebeplerin bu şekilde bir araya gelmesine ‘iktiran’ denilir ve iktiran, asla neticenin illeti de değildir, hele hele yaratıcısı hiç değildir. Fakat bu hususta iki aldanma ortaya çıkar. Biri, iman ehlinin hatasıdır ki, iktiranı illetle karıştırıp, o hizmete yol açan gayeyi o âlim mürşid zâtın varlığı ve o yere gelmesi olarak bilirler; hattâ daha öte bir yanılmayla, irşadı da o zattan bilebilirler. Oysa, o zâtı oraya gönderen, bir irşad hareketi başlatmayı dileyen İlâhî rahmettir. Diğer hatayı inançsızlar yapar ve mü’minler bile bu hataya ucundan kenarından iştirak ederek dalâlete düşebilirler. Bu hata da, sebepleri neticenin yaratıcısı bilmek, misalimizde, sözkonusu irşad hareketini o âlim mürşid zâta vermektir. Oysa, o zâtı da, onu irşad hareketinin başladığı yere gönderenleri de Cenab-ı Allah, sebep olarak kullanmıştır. Sebepler insan gibi şuurlu ve irade sahibi ise, onlara neticedeki iradeleri nispetinde teşekkür edilebilir; ama onlar, katiyen illet ve hele hele yaratıcı, neticenin sahibi olarak kabûl edilemez. Asıl şükür, minnet ve hamd, ancak Allah’adır, Allah içindir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |