“Ehl-i fetret olanlar, ehl-i necattır; özellikle masum ve mazlum olarak ölen çocukları, şehid hükmündedir.” [Kastamonu Lâhikası.]
FETRET EHLİ VE SORUMLULUK
Ehl-i fetret, yani “fetret dönemi halkı” tabiri, genellikle peygamber gelmediği zamanlarda, meselâ Hz. İsa (a.s.) ile Peygamber Efendimiz (s.a.s.) arasında yaşayıp, İsevî tebliğe de muhatap olamamış insanlar hakkında kullanılır. Bu insanlar ehl-i necat mıdır, yani Âhiret’te Cennet’e mi gidecektir, yoksa ehl-i necat olmayıp, Cehennem’e mi gidecektir meselesi Ehl-i Sünnet’in iki kolu olan Eş’arîler ve Maturidîler arasında küçük bir tartışma sebebidir.
Eş’arîler, “Biz Rasûl göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ Sûresi/17: 15.) âyetine dayanarak, peygamberî tebliğe muhatap olamamış insanların Âhiret’te kurtulacaklarını kabûl etmektedirler.
Maturidîler ise, bu âyetin dünyada azap veya ceza ile ilgili olduğu görüşündedirler. Onlar, Kur’ân-ı Kerim’de aklı ve vicdanı şahit tutan pek çok âyete (Yunus Sûresi/10: 22–23; Lokman Sûresi/31: 25; Zümer Sûresi/39: 38…) dayanarak, fetret ehli de olsalar, kurtuluş için Cenab-ı Allah’ın varlığına inanmak gerektiğini, insan akıl ve vicdanının Hz. Allah’a inanacak donanımla yaratıldığını ileri sürerler.
Hz. Üstad Bediüzzaman’ın fetret ehli konusuna yaklaşımı kısmen farklıdır; veya meselenin asıl manâ ve muhtevası içinde ele alınıp, her zamana tatbikini mümkün kılacak mahiyettedir. Gerçekten de, her zaman dünyanın her tarafında kendilerine tebliğ gitmemiş milyonlarca insan bulunabilir. Dolayısıyla, fetret ehli belli bir zamana hasredilemez. Önemli olan, tebliğin gidip gitmemesi, tebliğe muhatap olup olmamadır. Meselâ, Peygamber Efendimiz zamanındaki Mekke halkı için Kur’ân-ı Kerim’de “ataları uyarılmamış, haliyle kendileri de gaflette” tabiri kullanılır. (Yâ-Sîn Sûresi/36: 6.) Demek oluyor ki, sadece Peygamber Efendimiz’in risaletinin hemen öncesinde yaşayan Mekke halkı veya Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz arasında yaşayanlar değil, daha çok kabûl gören bir görüşe göre Hz. İsmail’den sonra Hicaz’da peygamber gelmediği için, Mekkelilerin asırlarca daha geriye doğru ataları, uyarmaya, yani tebliğe muhatap olmamıştı ve dolayısıyla gaflet içindeydiler. Uyarılmama, tebliğe muhatap olmama gaflet sebebi olup, böyle bir gaflet de dünyada azabı kaldırır: “Açık ki Rabbin, herhangi bir memleketi oranın halkı (gerçeklerden ve Allah’ın kendilerinden ne istediğinden) habersiz yaşayıp giderken helâk etme gibi bir zulmü asla işlememiştir ve işlemez de.” (En’am Sûresi/6: 131.) Demek ki, Hz. Üstad Bediüzzaman’a göre, Cenab-ı Allah böyle bir gaflet sebebiyle dünyada ceza vermiyorsa Âhiret’te de vermez. Ve dünyanın neresinde ve hangi zamanda olursa olsun Hak Din perdeler altında kalmışsa ve bir insan tebliğe de muhatap olmamışsa o, fetret ehlidir. Fetret ehli de, zalim ve gaddar olmamak kaydıyla ehl-i necattır; onların büluğdan önce savaş ve deprem gibi felâketlerde ölen çocukları, bir nev’i şehid hükmündedir.
Hz. Bediüzzaman, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaşın sebep olduğu felâketleri de nazara alarak bu konuda şöyle yazar:
O (şiddetli kış gibi) semâvi musibetten ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlarınki gibi büyük manevî mükâfatları, o musibeti hiçe indirir. On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve Din-i Muhammedî’ye (aleyhissalâtü vesselâm) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa’nın (aleyhisselâm) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (aleyhisselâm) mensup Hıristiyanlar’ın mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nev’i şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenâb-ı Erhamürrâhîmin’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum. Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden (hazırlayan) gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, (musibetler, onlar için) tam müstehak ve tam adalet-i Rabbâniyedir. Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve beşerin rahatı ve dinî esasları, semavî mukaddesatı ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medar-ı şeref yapar, sevdirir. (Kastamonu Lâhikası.)
Burada yeri gelmişken arzetmek gerekir ki, Hz. Bediüzzaman (r.a.), Peygamber Efendimiz’in ecdadı konusunda “Peygamber Efendimiz’i netice veren ecdadı da Hak Din’in nûruna lâkayt kalmamış ve küfür karanlıklarına mağlûp olmamışlardır.” der. Yani, Peygamber Efendimiz’in ecdadı da ehl-i necattırlar. (Mektûbât, “28. Mektup, 8. Mesele, 5. Nükte”)
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |