91-) İnkâra önemli bir sebeb olarak ilim gururu

Gaflet, günah ve maddiyata dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, geniş ve derin meseleleri anlayamadıklarından, bir gurur-i ilmî ile inkâra saparlar. (Şualar, “7. Şua, Mukaddime”)

İNKÂRA ÖNEMLİ BİR SEBEP OLARAK İLİM GURURU

Cenab-ı Allah (c.c.), Kendisi’ni tanımamız adına kâinatta pek çok misaller yerleştirmiş; öyle ki, kâinatı baştanbaşa bir ma’rifet, yani Kendi’ni tanıtma kitabı kılmıştır. Daha önce de temas edildiği gibi, Cenab-ı Allah’ın Zâtı hiçbir şeye benzemez; O, ne bir şeye benzer, ne de bir şeye zıttır. O’nun Zâtı hakkında zihnimize ne gelirse gelsin O, bütün bunların ötesinin ötesindedir. Fakat O’nu Sıfatlar’ı ve İsimleri’yle, bunların kâinattaki tecellileriyle tanırız. Bu sebeple, O’nun Allah olarak sahip bulunduğu aslî hususiyetlerini (Şuûn), Sıfatları’nı, İsimleri’ni ve icraat-ı Sübhaniyesi’ni bilmek ve bunlar vasıtasıyla Cenab-ı Allah’ı tanımak için misaller verip, gerçeği ifade eden temsiller getirmek caiz görülmüştür ve Kur’ân da bunu açıkça zikrettiği gibi, (Ör. Nahl Sûresi/16: 60; Nûr Sûresi/24: 35; Rûm Sûresi/30: 27.) pek çok misaller verir, temsiller getirir. Arzedildiği gibi, kâinat, baştanbaşa bu misaller ve temsiller kitabıdır. Meselâ, güneş, nûranî bir varlık olmamasına rağmen, ışık veren yarı nûranî diyebileceğimiz bir cisim olarak aynı anda aya ve atmosfere ışık verdiği gibi, yeryüzünün yarısını ve oradaki tek tek her cismi aydınlatır ve ısıtır. Aynı anda sayısız denebilecek tohum ve çekirdeğin çimlenip büyümesi, sayısız denebilecek bitki ve ağacın çiçek ve yaprak açıp meyve vermesi, aynı anda sayısız denebilecek meyvenin olgunlaşması, aynı anda sayısız denebilecek çiçek ve meyvenin renk ve koku sahibi olması gibi küllî işlere biri diğerine mâni olmadan sebeplik yapar. Eğer güneş canlı ve şuurlu olsaydı, aynı anda sayısız varlıkla temasa geçer, onlarla konuşur, ihtiyaçları olan ısı ve ışığı bilerek karşılardı. İşte, Cenab-ı Allah (c.c.), güneş gibi maddî de değildir; ışıktan, hattâ gayr-ı maddî olan nurdan da ötedir; Nur, O’nun İsimlerinden biridir. O, mutlak Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kelâm, Kudret ve Var Etme sahibidir. Sonsuz gibi duran göklerde küçücük ve maddî bir cisim olan güneş bile sözünü ettiğimiz tasarrufta bulunuyorsa, maddeden tamamen mücerret olan Cenab-ı Allah’ın tasarruflarının önünde hiçbir engel olamayacağı açıktır.

Yine, insanın maddî olan bedeniyle bir hareket kabiliyeti vardır. Ve açıktır ki, maddî olan bedene hükmeden bedenin kendisi değildir. Hayat gibi, şuur da, ilim de, irade de maddî değildir. Namaz gibi ibadetlerin ve günahlardan kaçınmanın insan simasında meydana getirdiği değişiklik, hiçbir maddî etkiyle açıklanamaz. İnsanda maddî olan bedenin yanısıra, zihin dünyası vardır. Eğer bu dünyaya hükmeden maddî beyin olsaydı, o zaman öğrenme ve eğitim veya terbiye adına tamamen beyin üzerinde çalışılırdı. Oysa insan, beyin üzerinde çalışılmadan tamamen başka şekilde öğrenmekte ve eğitim almaktadır. İnanıp inanmama da, katiyen bedene ait bir vasıf değildir. Hisler de böyledir. İnsanın çok karmaşık bir his dünyası ve ayrıca iradesi vardır. İnsan, aynı bedene rağmen dün inandığına bugün inanmayabilir; bugün inandığını dün reddetmiş olabilir. Bugün sevdiğini yarın sevmez, hattâ ondan nefret eder. Öyle ki, aynı anda karar değiştirir, fikir değiştirir, tavır değiştirir. Bütün bunlar manevîdir ve işte, insanın maddesine hükmeden, bu manevî melekelerin sahibi ruhtur. Ruh ile beden arasında canlılık açısından elektrikle elektrik sistemi ve lambanın münasebetine benzer bir münasebet vardır. Ruh, beden ile vazifesini yapar. Nasıl elektrik sistemindeki bir arıza, niteliğine göre elektriğin vazifesinde aksamalara sebep olursa, nasıl elektrik gelmediğinde sistem hiçbir işe yaramazsa, bunun gibi, bedendeki arızalar da ruhun ona tam hükmetmesinde engellere sebep olur ve ruhun bedenden çekilmesiyle beden, bir cîfe yığınına dönüşüverir.

Bütün bu ve benzer gerçekler ortada iken ve daha önce tafsilatıyla açıklandığı gibi, Bir ve ortaksız olan Cenab-ı Allah’ın bütün kâinat üzerindeki sonsuzca kolay tasarrufunu, içindeki her bir varlık dâhil bütün kâinatı yaratmasını ve aynı anda idaresi altında tutmasını kabûl edemeyen bazı insanlar, sonsuz bir ilim, irade, görme, işitme ve kudret istediği apaçık kâinatı ilimsiz, şuursuz, iradesiz, görme ve işitmeden mahrum tabiata, kanun denilen birtakım isimlere, sebeplere, bir kâğıdın üzerine konmuş bir noktayı bile tesadüfe bağlamazken, herhangi tek bir cismi bile oluşturan atomların bir araya gelip o cismi oluşturmasında bile tesadüfe yer yokken tesadüflere verebilmektedirler. Akılla, şuurla te’lifi asla mümkün olmayan ve insana en yakışmaz bir tavır olan bu duruma en önemli bir sebep, aslında gaflet, günah ve maddiyatta boğulup kalmaktan dolayı akılların ve görüşlerin darlaşması, düşünce ve muhakeme kıtlığı, bakışta şaşılık gibi faktörler ve bunlarla birleşen, hem bunları besleyen, hem de bunlar tarafından beslenen ilmî gurur, yani bilimden, bilimlerle meşguliyetten, bilim insanı olmak, bilim insanı olarak bilinmek ve biliyorum zannetmekten gelen gurur ve kibirden, dolayısıyla korkunç bir aldanıştan başka bir şey değildir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 28 kez okundu