95-) Ene ve Enaniyet

Enaniyetten kaynaklanan gizli şirk katılaştığı zaman, sebepler şirkine dönüşür. Bu da devam ederse, en nihayet küfre varır. Bu dahi devam ederse –Allah korusun!– Yaratıcı olarak dahi Allah’ı inkârda noktalanır. (Mesnevî-i Nûriye, “Zerre”.)

“ENE” VE ENANİYET

İman ile küfrün arasındaki perde hem kâinat kadar geniş ve kalın, hem mevhum bir hat kadar incedir. Evet, kâinattaki her bir gerçek imanı haykırmakla, hayatta ve kâinatta şirke, küfre ve bunlara sebep olacak en küçük bir şeye zerre kadar yer olmamakla iman ile küfür arasındaki perde kâinat ölçüsünde geniş ve kalındır. Ne var ki, insan açısından bu perdenin inceliği ve kalınlığı, genişliği ve darlığı insanın kendisine bağlıdır. Cenab-ı Allah (c.c.), tabir yerindeyse bütün Sıfat ve İsimleri’nin önüne mevhum, yani var kabûl ettiğimiz bir hat çekmiş ve insanı yaratmış, yani kâinatta mütecelli bütün Sıfat ve İsimleri’ni insanda tecelli ettirmiştir. Cenab-ı Allah’ın veya Ulûhiyet’in en önemli vasfı mutlak istiklâldir. Ulûhiyet, asla ortak ve Kendi’ne rağmen bir başka güç, Kendi’ne zıt, benzer, misil kabûl etmez. Cenab-ı Allah’ın Varlığı ve Birliği gibi Sıfat ve İsimleri de mutlaktır. O’nun Sıfat ve İsimleri Zâtî’dir; bizzat İlâhî Zât’ta İlâhî Zât, yani Cenab-ı Allah’ta Allah olması hasebiyle vardırlar. O bakımdan, Cenab-ı Allah’ın varlığı Kendi’nden ve Kendisi’nden dolayıdır. Varlığı itibariyle O (c.c.), hiçbir şeye muhtaç değildir. O’nun Birliği de Kendi’nden ve Kendisi’nden dolayıdır; O’nun Bir olması, rakamla bir olmak değil, O’nun zıttı, benzeri, misli, eşi, ortağı olmaması, O’nun hiçbir şeye benzememesi, hiçbir şeyle kıyaslanamaması demektir. Cenab-ı Allah’ın İlm’i, İradesi, Kudret’i, Görme’si, İşitme’si, Kelâm’ı –Söz’ü ve Konuşma’sı– ve Var Kılması da Zâtı’ndandır, Zâtı dolayısıyladır, mutlaktır. Acz, fakr, noksanlık, kusur, eksiklik, değişme, dönüşme, derece ve mertebeleri olma, asla bu Sıfatlar’a dâhil olamaz.

Dolayısıyla Cenab-ı Allah için istiklâliyet, O’nun hiçbir şeye, hiçbir şekilde, hiçbir şartta ve zamanda muhtaç olmama, her şeyi eksiksiz bilme, mutlak dileme ve dilediğini dilediği şekilde yapma kudretine sahip bulunması sebebiyle tam bir istiklâliyettir. İşte, Cenab-ı Allah Sıfat ve İsimleri’nin önüne mevhum bir hat çekip insanı yarattığı, söz konusu Sıfatları’nı ve İsimleri’ni insanda tecelli ettirdiği için insan, Cenab-ı Allah’ın istiklâliyetinden bir istiklâliyeti kendinde hisseder; bu hisle “ben” der. Ne var ki, varlığı dâhil, insanda var görünen sıfatların hiçbiri insana ait ve mutlak değildir. İnsan, bu sıfatların kendinden ve kendisine ait olmamasıyla onların asıl Sahibi’ni gösterir. Ayrıca insan, bu sıfatlara ona âriye olarak Allah tarafından verildikleri için ancak belli ölçülerde sahiptir; yani insanın bilgisi, iradesi, iktidarı, gücü, görmesi, işitmesi, konuşması, bir şeyler yapabilmesi, son derece sınırlıdır.

Dolayısıyla insan, bütün bu sıfatları verenin kendisi olmamasıyla nasıl onların asıl Sahibi’ni gösteriyorsa, bu sıfatlara çok sınırlı sahip kılınmasıyla da yine onlara mutlak manâda Sahip Bulunan’ı gösterir. Varlığının bu çok açık gerçeği karşısında insan, hiçbir zaman mutlak istiklâliyet iddia edemez ve etmemelidir. Böyle bir iddiada bulunması, ancak ölçüsüz cahillik ve ölçüsüz zulüm, yani her bakımdan hata ve yanlış olur. Kur’ân-ı Kerim’in “Biz, Emanet’i göklere, yere ve dağlara teklif ettik ama onlar, onu yüklenmekten kaçındılar; ancak insan, onu yüklendi. İnsan, gerçekten çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb Sûresi/33: 72.) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Eğer insan âyette sözkonusu edilen zulüm ve cehaletine, kendinde hissettiği oldukça sınırlı bilgi, irade, iktidar, güç, görme, işitme, bir şeyler yapma gibi kapasitelere mağlûbiyetle Allah karşısında istiklâliyet ve, “Ben, benim; Sen, Sen’sin; ben, kendi sahamda mutlak bağımsızım ve kendi kendimin mâlikiyim. Kendi hayatıma istediğim gibi kendim yön veririm!” iddiasında bulunacak olursa, işte bu, şirkin, yani Allah’a ortak koşmanın ta kendisidir, temelidir ve diğer bütün şirk çeşitleri bu şirk-ten türer.

Bu şekilde insan kendisini Allah karşısında konumlandırırsa, bu defa, bir suç ve günah işleyenin başkalarını aynı günah ve suç içinde görmekle, görmek istemekle, yani suçunu ve günahını paylaşmakla vicdanını rahatlatmaya çalışması gibi, Cenab-ı Allah’a başka ortaklar arar. Dünyada baskıları karşısında baş edemediği ve altedemediği güçleri ve gücü, karşılarında kendisini âciz hissettiği “tabiî” cisim veya nesneleri ya da kuvvetleri –güneşi, yıldızları, rüzgârı, cinleri, melekleri, ruhu veya ruhları …– Cenab-ı Allah’a koştuğu ortakların içine dâhil eder. Aynı şekilde, maksatlarına ulaşmada tutunduğu ve belli ki kendisinin var kılmadığı sebepleri, özellikle “tabiat hadiseleri”ne sebep olarak gördüğü faktörleri de birer ‘tanrı’ seviyesine çıkarır. Dünyada kendisine bahşedilen her başarıyı, yaptığı her işi kendisiyle birlikte bu sebeplere mal eder. İnsan, sebepler şirkinde de kalmaz. İstiklâliyet, kendisinin mâliki olma, hayatına dilediği gibi yön verme iddiaları ve bütün bunlarla birlikte günahlarının ağırlığı altında kendi üstünde ve kendini kontrol eden ve bir gün yaptıklarından dolayı sorguya çekecek bir İlim, İrade, Görme, İşitme ve Kudret’i kabûl etmeyi vicdanı daha fazla kaldıramaz. Bunları kaldıramadığı gibi, sorguyu ve neticesi olan cezayı da kaldıramaz.

Dolayısıyla, Cenab-ı Allah’ın bahis mevzuu Sıfatları’nı inkâr ettiği veya onlara sınırlama getirdiği gibi, Âhiret’i de daha fazla kabûl etmez. “Âhiret olsa bile bana orada da en büyük mükâfat yakışır!” (Kehf Sûresi/18: 36) avuntusuna girer. Nihayet burada da durmaz; çünkü sürekli gözetleniyor olma ve Âhiret’te sorgu şüphesi beynini kemirir ve huzurunu kaçırır. Bir yandan da zaman zaman maruz kaldığı başarısızlıklar, karşılaştığı imkânsızlıklar, sürekli sağ yanağında yaralar açan aczi ve sol yanağını yaralayıp duran fakrı, vicdanını rahatsız eder durur. Ama her defasında enaniyeti üste çıkmakla güya rahatı –Allah korusun!– Cenab-ı Allah’ı bütün bütün inkârda bulur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 23 kez okundu