Pırlanta İkliminde Seyahat-3

●Tükenen Sebepler ve Fevkalâde İnayetler

   •Muztarlara Bahşedilen Yeryüzü Mirasçılığı

●Kırık-Dökük Gemiyle Bu Denizler Aşılmaz

●İslâm Kime Emanet?

   •Emanetin Zayi Edilmesi Bir Nifak Sıfatı

●Amellerin Mükâfatını Kendi Darlığımıza Hapsetmeyelim!

●Huneyn: Çetin Bir İmtihan

●Hazımsızlıktan Kardeş Katline

   •Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…

   •Hazımsızlığı Hazmetmek

***

TÜKENEN SEBEPLER VE FEVKALÂDE İNAYETLER

-Önsöz-

Dua konusunda en çok düştüğümüz hatalardan birisi, onun mucize tarzında ve hemen gerçekleşmesini beklemektir. Halbuki Cenâb-ı Hak, her duaya mutlaka cevap vermekle beraber kulun isteklerini onun istediği zaman ve şekilde değil, Kendi istediği, yani hikmetinin gereği hem bir zaman sonra, hem de bir takım sebeplere bağlı olarak yerine getiriyor. Peygamberlerde bile bu durum aynı. Üstad Hazretleri’nin de dediği gibi; “…İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır nâzır olduğu için abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın heva-perestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez…” (23. Söz.)

Aşağıda, iki büyük Peygamberin bizzat yaşadıkları sonrasında dualarının kabul ediliş keyfiyeti, işte bu perspektiften, günümüze de ışık tutması yönüyle Pırlanta Müellifi tarafından şöyle anlatılıyor:

•••••••

“İnsan hemen her zaman samimiyet ve içtenlikle Rabbine el açıp yöneldiğinde, teveccühüne teveccühle karşılık verildiğini vicdanında duyabilir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın muztar durumdaki insanlara yardımı çok daha açıktan cereyan eder. Mesela Seyyidina Hazreti Yusuf’un kıssasına baktığımızda, onun bir kuyunun dibine atılarak ölüme terk edildiğini görürüz. Zâhirî şartlara bakıldığında Hazreti Yusuf’un atıldığı o kuyudan kurtulma imkânı yok gibidir. Ancak Allah (celle celâluhu) hususî teveccühüyle tam vaktinde bir kervan göndermiş ve kervandakilerin eliyle onu oradan çekip almıştır.

Müteakiben o, başka bir yere götürülüp saray ahalisinden birisine satılmış ve orada ihtimam görmüştür. Daha sonra, farklı bir belâya maruz kalmış, bu imtihan karşısında da o, iradesinin hakkını vermiş ve bir iffet kahramanı olarak zindanı saraya tercih etmiştir. Hazreti Yusuf (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm), Cenâb-ı Hakk’a olan teveccüh-ü tammı sayesinde hapishanede de fevkalâde inayetlere mazhar kılınmış, oradan çıkarılmış, anne-babasına kavuşmuş ve neticede Mısır’da gönüllerin sultanı olmuştur.(Bkz: Yûsuf/1-111)

Allah’ın (celle celâluhu), Firavun’un ordularından kaçan Hazreti Musa’ya yardımı da bundan farklı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in:

 فَلَمَّا تَرَۤاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسٰۤى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ . قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

 “İki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Musa’nın arkadaşları: ‘Eyvah! Bize yetiştiler!’ dediler. Hazreti Musa; ‘Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir.’ dedi.” [Şuarâ/61-62] ifadeleriyle tasvir ettiği o anda Hazreti Musa ve beraberindekiler bütün bütün çaresiz kalmıştır. Öyle ki, önlerinde Kızıl Deniz, arkalarında ise Firavun ve askerleri vardır. Tarık İbn Ziyad’ın ifadesindeki gibi, önlerinde düşman gibi bir derya, arkalarında ise deniz gibi bir düşman bulunmaktadır. İşte böyle bir anda Hazreti Musa:

 إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ 

“Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir” diyerek Allah’a yönelmiş ve bunun üzerine Cenâb-ı Hak da:

 فَأَوْحَيْنَۤا إِلَى مُوسٰۤى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ 

 “Biz Musa’ya: ‘Asânı denize vur!’ diye vahyettik” [Şuarâ/63] buyurmuştur. Hazreti Musa, asâsını yere vurunca deniz ikiye ayrılmış, o ve beraberindekiler denizin ortasından geçip gitmiş ve fevkalâde bir lütuf ve ihsanla sahil-i selâmete ermişlerdir.

   Evet, çarelerin bütün bütün tükendiği, sözün bittiği, yapılacak hiçbir şeyin kalmadığı bir yerde kalb her şeyden tamamen sıyrılarak Allah’a öyle bir teveccüh ediyor ki, Allah (celle celâluhu) orada hiç beklenmedik şekilde yepyeni bir kapı açıveriyor. Siz nur-u tevhide bir kapı aralayıp onu görünce, bu defa sizin hususî durumunuza, hususî keyfiyetinize ve maruz kaldığınız hususî sıkıntıya göre sırr-ı ehadiyet tecellî ediyor ki, Hazreti Pîr bu tecellîye, cemalî tecellî diyor.”

Muztarlara Bahşedilen Yeryüzü Mirasçılığı

-Önsöz-

Duanın kabulünü gerçekleştiren sebeplerden birisi de muztarlık, yani çaresizlik halidir. Bütün sebeplerden yüz çevirip, Cenâb-ı Hakk’ın dışında herkesten ümit kesme seviyesidir. Böyle bir hâlin ve bu seviyenin meyvesinin, çok büyük mazhariyetler olacağını şöyle açıklıyor Pırlanta müellifi:

•••••••

 “Cenâb-ı Hak, mezkûr âyetin devamında; وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ “Ve sizi yeryüzünde halifeler kılan kimdir?” buyuruyor. Bununla ilgili olarak Hazreti Davud’un (aleyhisselâm) durumuna bakacak olursanız o, Filistin’e hâkim olan Amalikalılarla savaşta, Frenklerin Golyat dedikleri Câlût’u öldürmeye muvaffak olmuştur. Eski Ahit Hazreti Davud’un o dönemde keçileri güden küçük bir çocuk olduğunu ve sapanına koyduğu bir taşı fırlatarak o kocaman Golyat’ı alnından vurup devirdiğini ifade ediyor. [Bkz: Kitab-ı Mukaddes. Eski Ahit, 1. Samuel, Bâb: 16-18.]

Kur’ân-ı Kerim ise bu konuda tafsilata girmeksizin şöyle buyuruyor:

وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَاٰتَاهُ اللهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَۤاءُ

 “Davud Câlût’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti.” [Bakara/251]

İşte böyle bir anda Hazreti Davud’un Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccühü tam olunca, kendisine nur-u tevhit içinde sırr-ı ehadiyet tecellî etmiş ve sonra da Cenâb-ı Hak kendisine hükümdarlık ve hikmet vermiştir. Aynı şekilde, Medine’ye hicretten önce Resûl-i Ekrem Efendimiz (ﷺ)  hane-i saadetlerinde istirahat buyururken müşrikler tarafından evi kuşatılmış ve o esnada sebepler açısından her şey tükenmişti; tükenmişti de

 وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

“Hem önlerinden hem de arkalarından bir set yaparak, onları öylesine çepeçevre sardık ki, artık onlar hiç göremezler” [Yâsîn/9] âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere o anda âdeta farklı bir buud açılmış ve Efendimiz (ﷺ) o buud içinden süzülüp çıkmıştı. Mekkeli müşrikler, içeriye girdiklerinde karşılarında Efendimiz yerine Hazreti Ali’yi bulmuşlardı.

  İşte sermuvahhit olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Mekke’de yaşadığı ıztırar hâli ve O’nun bu ıztırar hâli karşısında en hâlis bir tevhitle Cenâb-ı Hakk’a teveccühü sayesinde, fevkalâde inayet ve lütuflarla Medine’ye giden yollar açılmış, Âlemlerin Sultanı Medine’ye ulaşınca da orada güller açmıştır. Güllerin Sultanı, o güller içinde yeni bir gül devri başlatmış ve İslâm kısa bir zaman içinde yeryüzünde bir muvazene unsuru hâline gelmiştir.

   Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkışını da bu açıdan mülâhazaya alabilirsiniz. Haçlı seferleri neticesinde Selçuklular yavaş yavaş bitme noktasına gelmişti ki, Allah (celle celâluhu) ıztırar içinde kıvranan inanan gönüllere lütufta bulunmuş ve Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz geçirerek kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşuma giden yolları açmıştı. Böyle bir inkişaf ve gelişmenin devam edeceğine o bölgedeki tekfurlar bile ihtimal vermiyordu. Fakat neticede ıztırarın doğurduğu bir hâdise olarak Devlet-i Âliye ortaya çıkmış ve asırlar boyu yeryüzü muvazenesinde bir denge unsuru olmuştu.” [Çaresizlerin Duası ve Ardına Kadar Açılan Rahmet Kapıları | Yenilenme Cehdi]

***

KIRIK-DÖKÜK GEMİYLE BU DENİZLER AŞILMAZ

-Önsöz-

Yolculuk ne kadar uzun, ulaşılmak istenen hedef ne kadar büyük ve önemli, yolun sonunda elde edilecek kazanç veya uğranılacak kayıp ne kadar fazla ise, yapılması gereken hazırlığın da ona göre olması gerekir. Bir hadis-i şerifin açıklanması zımnında bu konu Pırlanta Müellifi tarafından şu şekilde ele alınıyor:

•••••••

“Sürekli rehabilite adına, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (ﷺ) Hazreti Ebû Zerr’e tavsiye ettiği şu hususlar bana çok önemli geliyor:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde de ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” [Deylemî, el-Müsned 5/339]

   Evet, alınacak mesafe çok uzun, üzerinden yüzülerek geçilecek deniz çok derin olduğundan meselenin küçük bir arızaya dahi tahammülü yoktur. Zira bu yolculukta insan için her zaman batma tehlikesi vardır. Allah korusun, insan bir mâsiyet veya bir gaflet karşısında Titanik gibi paramparça bir hâlde, avam ifadesiyle denizin dibini boylayabilir. Eğer sefine bizim ruhî hayatımız ve kalbimizin Allah’la münasebeti ise, o hâlde onu, doğan her güneşle birlikte bir kere daha gözden geçirip yenilemeli ve sapasağlam hâle getirmeliyiz. Zira kırık dökük sefineyle, yarım yamalak bir kalble, zedelenmiş bir akıl ve mantıkla upuzun bir yolculuk yapılabilmesi mümkün değildir.

   Bu lâl u güher sözün devamında, “Azığını tastamam al, çünkü sefer çok uzun.” buyruluyor. Burada alınması tavsiye edilen azık, ne yiyecek, ne içecek ne de silâhtır. Bilâkis o, insanın ibadet ü taatidir. Dünyada başlayıp ahirete uzanan yolculuk çok uzun olduğuna göre, burada azığın tastamam alınması gerekir. Mesela namazımız, bize berzah hayatında refakat edeceği gibi orucumuz da Reyyan kapısından aşıp Cennet’e girmemize vesile olacaktır. Eğer bunlar burada bir azık olarak edinilmemişse, orada fakr u zaruret içinde kalınacaktır. Daha sonra yokuşun çok sarp olduğu hatırlatılarak yükün hafif tutulması tavsiye ediliyor. Demek ki, altından kalkamayacağımız şekilde dünyevîliğe dalmaktan kaçınmalı, o sarp yokuşu aşacak şekilde sırtımızdaki yükü hafif tutmalıyız.

  Son olarak da, Hazreti Nâkid’in her an bizi gördüğü hatırlatılarak amelimizde ihlâslı olma tavsiye ediliyor. Bu ölçüde bir hazırlık, bizim dünyada hakkı tutup kaldırma, adaleti ikame etme, milletimiz için mukadder veya muhtemel gibi gördüğümüz zirveye ulaşma istikametinde ortaya koyacağımız hizmetlerin devam ve temadisi adına önemli olduğu gibi, ahiret hayatımız adına da çok önem arz eder. Cenâb-ı Hak da, Kur’ân’da iki yerde:

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” [İbrahim/19; Fâtır/16] buyuruyor. Burada “cedid bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’lâ adına tarih sahnesine ilk defa çıkartılan yeni bir kavim olarak anlamanın yanında; eskimemiş, partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün derinliğiyle ter ü taze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan insanları şeklinde de anlayabiliriz.

   Fâtır sûresi’ndeki âyeti müteakip:

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللهِ بِعَزِيزٍ 

“Bunu yapmak, Allah’a ağır gelmez” [Fâtır/17] buyruluyor. Çünkü O, murat buyurduğu zaman “Ol” der, hemen oluverir. [Bkz: Bakara/117; Âl-i İmrân/47; Meryem/35; Yâsîn/83; Mü’min/68] Şimdiye kadar da hep böyle olmuştur. Evet, eski eşya hâline gelen, partallaşan, dinî heyecanını kaybedenler, ister enbiya-i izâmın hayat-ı seniyyeleriyle, ister müçtehidîn-i kiram efendilerimizin ortaya koydukları faaliyetleriyle, isterse müceddidîn-i izâm efendilerimizin tecditleriyle götürülüp onların yerine ter ü taze yeni bir kavim getirilmiştir.

 İlâhî lütuf sağanakları altında dirilişe mazhar olanların aidiyet müâhazasına bağlı olarak “Biz, o kavm-i cedidiz.” demeleri gurur olur. Bu ise rahmet-i ilâhiyeden mahrumiyete sebebiyet verir ve Cenâb-ı Hakk’ın teyidini keser. İlâhî inayetin devamı, iddialı olmaktan kaçınarak mahviyet ve tevazu içinde gayrete bağlıdır. Öyleyse, bize bir sorumluluk verildiğinde bir yandan “vazife cümleden âlâ” diyerek ona sahip çıkıp hakkını vermeye çalışmalı, diğer yandan da “nefis cümleden edna” diyerek her zaman kulluğumuzun farkında bulunmalıyız. (14. Şuâ)

   İşte ancak böyle bir anlayışla bir yerde aktif bekleyiş içinde bulunurken, üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bile geçse yine de mesafelere meydan okuyup yepyeni bir heyecan ve ter ü taze bir adanmışlık ruhuyla geleceğe yürüyebiliriz.” [Heyecan ve Mantık Buudlu Adanmış Ruhlar | Yenilenme Cehdi]

***

İSLÂM KİME EMANET?

•Emanetin Zayi Edilmesi Bir Nifak Sıfatı

-Önsöz-

İnsan için genel anlamda emanetin alanı çok geniştir. Kendi nefsinden başlamak üzere yerine göre onun bütün kâinata karşı sorumlulukları vardır. Kur’ân-ı Kerim’de ifade edildiği üzere; “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab: 72) 

Fakat bize tevdi edilen sorumlulukların hepsi aynı seviyede değildir. Bunlardan bazıları, başkalarını da ilgilendirmesi açısından daha çok önem kazanır. Aşağıda, hem fert hem de toplum olarak mânevî hayatımızın ve geleceğimizin temel değerlerinden olan Kur’ân, İslâm ve hizmet emanetlerine sahip çıkmanın önemi ile, bu duyguyu kaybetmenin sebepleri ve sonuçları Pırlanta Müellifinin ifadeleriyle şöyle anlatılıyor:

•••••••

“Başlarımızın tacı olan Kur’ân-ı Kerim de bize bir emanettir. Onun hem hafızların zihinlerinde hem de mânâ ve muhtevasına sahip çıkılarak korunup muhafaza edilmesi gerekir. Şayet Kur’ân-ı Kerim, mânâ ve muhtevasıyla bilinmiyorsa, onun kadr ü kıymeti de bilinmiyor demektir.

Unutulmamalı ki, gırtlak ağalarına emanet ederek sadece dinleyip teselli bulmakla Kur’ân’a sahip çıkmış olmayız. Asıl, renk atmasına ve solmasına meydan vermeksizin Kur’ân’ın toplum içinde hep canlı kalmasını sağlamalı, onu dünyanın biricik kitabı haline getirme adına çalışıp çabalamalı ve onun ruhunu, ruhlara üfleyerek bu emanete sahip çıkmalıyız. Eğer arz ettiğim çerçevede ona sahip çıkamıyorsak, kadife kılıflar içine koyup yatak odalarında başlarımızın üzerine assak da, o emanete ihanet ediyoruz demektir. Hayata taşınması gereken bütün esas ve prensipleriyle Müslümanlık da, başta Allah (celle celâluhu) sonra da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ümmet-i Muhammed’e bir emanettir. [Bkz: Tirmizî, menâkıb 77; Muvatta, kader 3]

 İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) Müslümanlığın çerçevesini belirlemiş, neyin ne olduğunu açık seçik ortaya koymuş ve bizlere dünyevî-uhrevî mutlu olma yollarını göstermiştir. Dolayısıyla Rasûl-i Ekrem Efendimiz, İslâm’ı, başta sahabe-i kiram efendilerimiz, sonra da arkadan gelen nesillere emanet etmiştir. Daha sonraki asırlarda gelen müceddit, müçtehit, evliya, asfiya ve ebrardan her birisi kendi dönemlerinde dini yaşanır kılma adına bir kısım kapalı noktaları vuzuha kavuşturmuş, içtihat ve istinbatlarıyla İslâm’ın her devirde terütaze yaşanabilirliğini ortaya koymuş, böylece üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmiş, sonra da onu arkadan gelen nesillere emanet etmişlerdir.

 Dün seleflerimizin omuzlarına konulan bu emanet bugün bizim omuzlarımızın üzerinde bulunuyor, yarın da sonraki nesillere aktarılacak. O hâlde bu emaneti deformasyon görmüş bir hâlde devretmek büyük bir vebaldir. Evet, biz bu emanete sahip çıkmaz, onu gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, bir taraftan bu emanete ihanet etmiş, diğer yandan da yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlık yapmış oluruz.

  İhmale uğradığından dolayı bilhassa günümüzde, imana ve Kur’ân’a hizmet mevzuu daha bir önem kazanmıştır. Geçmiş dönemlerde, çok sıkıntılı şartlarda bile bu yüce mefkûre uğrunda insanlar hırz-ı can etmiş, yapmaları gerekli olan işleri arızasız kusursuz yerine getirmiş ve bu emaneti günümüze kadar taşıyıp bize ulaştırmışlardır. O halde bize düşen vazife de, bu hizmet-i imaniyeyi arıza ve kusura maruz bırakmaksızın geldiği şekliyle muhafaza etme, hız kesmeden devam etmesini sağlama ve onu ulaştırılması gerekli olan yerlere ulaştırmaktır. Yani biz ömrümüz olduğu sürece bu emanetin emanetçileri olarak, zerresini zayi etmeksizin, onu götürülmesi gerekli olan yere götürmekle mükellefiz.

   Eğer hakkıyla yerine getirilemediğinden dolayı bu hizmette kırılma, çatlama, duraklama ve hatta geriye gitme olursa, emanete hıyanet etmiş sayılırız ki, Cenâb-ı Hak bunun hesabını ahirette bize sorar. Bir misal olması açısından ifade edeyim: Bu yola baş koymuş bir insan, vazife yaptığı bir yerde on altı saat mesai yapmaksızın, gelip de işlerin aksadığını söyleyerek yardımcı talebinde bulunuyorsa, bu şahsa kendini tembelliğe salmış biri nazarıyla bakılabilir. Zira adanmış bir ruh on altı saat mesai yaptıktan sonra hâlâ yapılması gerekenler adına belli boşluklar hissediyorsa ancak o zaman işlerin üstesinden gelemediğini ifade ederek yeni bir yardımcı talebinde bulunabilir. Evet, nezd-i ulûhiyette hainlik damgası yemekten ve emanete hıyanet etmekten endişe ediyorsak, meseleyi bu çerçevede ele almalı, sonra da “Allah’ım! Bir an önce emin insanları gönder de, üzerimizdeki bu emanetleri zayi etmeden onlara teslim edebilelim.” dua ve mülâhazalarıyla Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve rahmetine sığınmalıyız.”

Emanetin Zayi Edilmesi Bir Nifak Sıfatı

-Önsöz-

Buraya kadar kısmen anlatılan ve anlatılmaya devam edilecek olan konunun bir de nifak boyutu var. Fakat söz konusu edilen nifakın illâ itikadi bir nifak olması gerekmiyor. Eğer bunun alametleri, müslüman olduğunu söyleyen kişilerde görünüyorsa biz buna amelî nifak, yani sıfat münafıklığı diyoruz. Bir hadis-i şerifin net bir şekilde ifade ettiği bu nifak ve bundan kurtulmanın yolu şöyle Pırlanta Müellifi tarafından açıklanıyor:

•••••••

 “Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde:

 أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْ النِّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا إِذَا ائْتُمِنَ خَانَ وَإِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ 

Dört huy kimde bulunursa, o adam katıksız bir münafık olur. Hatta bunlardan biri dahi bulunsa, ondan vazgeçinceye kadar o kişi münafık özelliği taşıyor demektir. Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.. konuşunca yalan söyler.. verdiği sözde durmaz.. düşmanlık yapınca da sınır tanımaz.[Buharî, îmân 24, mezâlim 17; Müslim, îmân 106] buyurmak suretiyle emanete sahip çıkmamayı bir nifak alameti olarak zikretmiştir.

 Siz bu hadis-i şerifte ifade edilen emaneti, yukarıda sayılan silsile içindeki bütün hususları kafanızda canlandırarak ele alabilirsiniz. Bu itibarla denilebilir ki, bütün bu emanetleri muhafaza mevzuunda tam bir hassasiyet göstermez ve bunun için gerekli tedbirleri almazsak sırtımızda bir nifak sıfatıyla hayatımızı sürdürmüş oluruz. Bu, aynı zamanda bir peygamber sıfatı olan emniyet vasfını da kaybetme demektir. Hâlbuki insanlar enbiya-i izâmın sıfatlarıyla ittisaf etmeleri ölçüsünde bir değer ifade eder; bunları kaybetmeleri ölçüsünde de değerlerini yitirirler.

 Ayrıca son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, hukuk-u âmmeye taalluk eden böyle bir meselede, aklına estiği gibi hareket eden insanlar, bu tavırlarıyla, hiç farkına varmaksızın gidip emanete ihanet gibi büyük bir vebalin altına girmiş olurlar. Bundan dolayı ihsan-ı ilâhî olarak omuzlarımıza konulmuş bu emaneti zayi ederiz endişesiyle hepimiz tir tir titremeli ve ellerimizi açıp “Yâ Rab! Emanete ihanet gibi bir sukuttan bizi muhafaza buyur ve bizi emanetini alacağın güne kadar emanette emin kıl!” diye sürekli birbirimizi de mülâhazaya alarak dua etmeliyiz.” [Emanette Emin miyiz? | Yenilenme Cehdi]

***

AMELLERİN MÜKÂFATINI KENDİ DARLIĞIMIZA HAPSETMEYELİM!

•En Büyük Kusur: Kusurunu Görmemek

-Önsöz-

Yüklendiğimiz emanet ve taşıdığımız sorumluluk ne kadar büyükse, himmetin de o ölçüde âlî olması gerekir. Âl-i himmet olunması gereken konuların başında ise, elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın muradının yeryüzünde gerçekleştirilmesi olmalıdır. Fakat insan çoğu zaman bu büyük davaya hizmet ederken bile kendi küçüklüğüne takılabiliyor. Bütün hayatı, bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyete çok güzel bir örnek teşkil eden Hak dostu Pırlanta Müellifinin şu değerlendirmeleri ve ikazları çok önemli:

•••••••

“İnanmış bir gönlün, Allah’ı ve Resûlullah’ı başkalarına sevdirme mevzuunda doyma bilmeyen bir hırsla gayret etmesi çok önemlidir. Fakat insan, baştan sona bütün yeryüzünde ruh-i revan-i Muhammedî’nin (aleyhissalâtü vesselâm) gönüllerde bir bayrak hâlinde dalgalanmasına vesile olsa bile, yine de yaptığı bu işi yetersiz görmeli; yetersiz görüp ortaya koyduğu güzel işleri kendisini ifade etmeye bağlamak suretiyle, kendi darlığına hapsetmemelidir. Hatta yaptığı işlerle ilgili başkalarının takdiri de onun bu konudaki duygu ve düşüncesini değiştirmemelidir. Zira yaptıklarını anlatmak için fırsat kollayan ve sürekli bu duygularla oturup kalkan bir insan, gerçekten hecelemesi gerekli olan şeyleri hecelemeye imkân ve vakit bulamaz.

   Oysaki bizim derdimiz ve davamız hep Allah ve Habibullah olmalıdır. O’nunla oturmalı, O’nunla kalkmalı ve O’nu başkalarına sevdirmeyi en büyük gaye olarak görmeliyiz. İnsanlar tarafından O’nun sevilmesi O’nun hakkı olduğu gibi, bu işi yapmak da bizim vazife ve sorumluluğumuzdur. İşte böyle yüce bir vazifede, o insanı hizmetten alıkoyacak en tehlikeli hususlardan biri, ferdin yaptığı bazı işlerle kendini ifade ve ispat etmeye çalışmasıdır.

  Hele bir de bazen kaleminden, bazen fikir, teklif ve projelerinden, bazen organize kabiliyetinden, bazen de insanlara güçlü nüfuzundan dolayı çevresinde bulunanlar, boynunun kırılacağını hesaba katmaksızın onun alkışçılığını yapıyorlarsa durum daha da tehlikeli bir hâl almış demektir. Biz parmakla gösterilme gibi bir hevese talip olduğumuzda, belki bu talebimize bu dünyada erişebiliriz. Fakat meseleyi çok küçük hesaplara bağladığımızdan dolayı öte dünya hesabına ne kayıplar ne kayıplar yaşarız. Bu sebeple, inanan bir gönül bence, Allah’ın rahmetinin enginliği içinde meseleye bakmalı, hep rıza ve rıdvana talip olmalı ve asla yaptığı amelleri küçük mülâhazalara bağlamak suretiyle onları değersizleştirmemelidir.

 İnsanın yaptığı iyiliklerin hafızı olması mârifet değildir. Bu mânâ ve mazmun bir atasözümüzde ne hoş ifade edilir: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir.” İnsan, bir iyilik yaptığı zaman, ona o iyiliği yapma fırsatı veren Allah’a minnet ve şükranını sunma adına, tahdis-i nimet nevinden اَلْحَمْدُ لِلهِ (Bütün hamdler, övgüler Allah’adır), اَلشُّكْرُ لِلهِ (Her türlü şükran ve minnet Allah’adır) diyebilir. Bu ayrı bir meseledir. Fakat bir insanın,  “Ben falan zamanda şu işi göğüslemiş, şunun elinden tutmuş, şu işleri başarmış bir insanım” diyerek yaptığı iyilikleri sayıp dökmesi o iyiliklerin daha dünyadayken heba olup gitmesine yol açma demektir. Bu hususta insan o kadar hassas davranmalıdır ki, birisi kendisine gelip, daha önce yaptıklarından bahsettiğinde, “hatırlamıyorum” demesini bilmeli ve hakikaten yaptığı o iyiliklere hafızasında yer vermemelidir. Bu istikamette gerekirse tekellüflü gayretlerle onları hafızasından silmeye çalışmalıdır.”

En Büyük Kusur: Kusurunu Görmemek

-Önsöz-

Biz dünyaya potansiyel insan olarak geliyoruz. Gerçek insan olmanın önündeki en büyük engel ise insanın kendi zaaflarına takılması. Bu zaaflara yenik düşmenin sonucu olarak işlediğimiz günahlardan kurtulmanın ve arınmanın yolu ise malum. Önce bunların farkında olmak, sonra da yapılması gerekeni yapmak. Günahın farkında olmamak, ya da bu meselenin gerektiği ölçüde anlaşılamamış olması, onlardan kurtulmanın önündeki en büyük engeldir. Bu konuda olması gereken hassasiyeti Pırlanta Müellifi şöyle anlatıyor:

•••••••

“İnanmış bir gönül, yetmiş sene önce bir kötülük yapmış ve sırf bu kötülüğünden dolayı yetmiş bin defa istiğfar etmiş olsa dahi, bu kötülüğünü daha dün işlemiş gibi vicdanında ter ü taze duymalı, onun hacaletiyle iki büklüm olmalı ve Allah’tan af dilemeye devam etmelidir. Belki taakkulî, tasavvurî ve tahayyülî hatalar kulun amel defterine hiç yazılmayacaktır. Fakat insan bu seviyede dahi bir hata irtikâp ettiğinde,

– “Rabbim! Ben nasıl oldu da Sana karşı bu türlü şeyler düşündüm. Nasıl oldu da hayal dünyamda böyle bir münasebetsizlikte bulundum. Meğer ben ne kadar saygısız bir insanmışım!” diyerek yaptığı hatalardan dolayı sürekli iki büklüm olmalıdır. İnanın, böyle davranan bir insanın hiçbir kaybı olmaz. Bilâkis ömrünü bu çizgide geçiren kişi, çokça tevbe ve istiğfar etmenin sevabıyla serfiraz olur. Efendimiz (ﷺ) , amel defterinde çok istiğfarı olan kimse için “müjdeler olsun” (İbnü’s-Sirrî, ez-Zühd 2/462; ed-Deylemî, el-Müsned 2/448.) ifadesini kullanmıştır.

Ayrıca o Rehber-i Ekmel, bir hadis-i şerifte her gün yetmiş defa, (Buhârî, daavât 3; Tirmizî, tefsîru sûre (47) 1; Ebû Dâvûd, vitr 26; İbn Mâce, edeb 57; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/282.) başka bir hadiste ise yüz defa istiğfar ettiğini (264 Müslim, zikr 41; Tirmizî, tefsîru sûre (47) 1; İbn Mâce, edeb 57; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/211, 260.) ifade buyurmuştur. Hâlbuki biz biliyoruz ki, hayatı boyunca Cenâb-ı Hak O’na hiçbir günah işletmemiştir. O (aleyhi ekmelüttehâyâ), masum doğmuş ve hep masum yaşamıştır. Evet, O, hayatını vahyin teminatı altında sürdürmüştür. Ama bütün bunlara rağmen Nebiler Serveri (aleyhissalâtü vesselâm) her gün yetmiş veya yüz defa istiğfar ediyordu.

 Sözün özü, insanın bir günah karşısında geceleyin kalkıp seccadesine kapanması, gözyaşlarını ceyhun ederek أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ (Milyon kere estağfirullah) demesi, onun için büyük bir kazançtır. Kendisini hiçbir hata yapmamış gibi gören, kendi faziletlerinin büyülü ikliminde yaşayan, başarılarıyla başı dönmüş, bakışı bulanmış mahmur kimselere gelince, onların mahviyet ve hacalet içinde Allah’a yönelmeleri çok zordur. En küçük hata karşısında bile kendini büyük bir cinayet işlemiş gibi görenlerdir ki, bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder, içlerini O’na döker ve yakarışa geçerler. Dolayısıyla bir insanın kendisinin methedilmesini istemesi ne kadar mezmum bir duygu ve düşünceyse, kendini sorgulaması da o ölçüde faziletli bir ameldir. Rabbim bizi, hakikî mânâda kendini sorgulayabilen tali’li kullarından eylesin!” [Kendini İfade Etme Arzusu | Yenilenme Cehdi]

***

HUNEYN: ÇETİN BİR İMTİHAN

-Önsöz-

İnsanların başına, beklenmedik zamanlarda, beklemedikleri kadar büyük sıkıntılar, yani imtihanlar gelebilir. Bu çapta bir imtihana sebep olan husus, sıradan insanlar için belki büyük bir kusur teşkil etmese bile, bazı insanların konumlarına göre sahip olmaları gereken bir anlayıştan uzaklaşmış olmaları olabilir. Onların da birer insan olmaları itibariyle konu, bizzat sahabenin yaşadığı bir örnek üzerinden Pırlanta Müellifi tarafından şöyle değerlendiriliyor:

•••••••

  “…Mekke’yi fetheden on bin sahabîye yeni Müslüman olan Mekkelilerden de iki bin insan eklenmiş ve 12 bin kişiyle Huneyn’e hareket edilmişti. Dolayısıyla orduyu oluşturanlar, bir tarafta Mekke’yi fethetmekle zaferyab olmuş ve çoğu da gençlerden oluşan askerlerle, henüz yeni Müslümanlığa adım atmış kimselerdi. İşte böyle bir halet-i ruhiye içinde, bazılarının aklına, -“Bu orduyla kimse başa çıkamaz. Allah’ın izniyle Mekke’yi fethettiğimiz gibi, Sakîf ve Hevâzin’in de tepesine bineriz” gibi bir düşünce gelmiş olabilir.

   Bu noktada hemen şunu ifade edeyim ki, bende hep, sahabe-i kiramı tezkiye etme, onlara laf etmeme ve ettirmeme, onları muallâ, müberra ve müzekka görme gibi bir ruh haleti vardır. Öyle ki onlar hakkında sorgulayıcı en küçük bir ifade bile kullanmamaya dikkat ederim. Fakat bu hâdisede, sahabe-i kiram efendilerimizden bazıları, kendi konum ve seviyelerine uygun, Allah’ın kendilerinden beklediği kıvamı tam olarak ortaya koyamamış olabilirler. Cenâb-ı Hak da, mukarrabînden olan bu zatları, mukarrabîn seviyesinin gerektirdiği ahkâma göre ikaz buyurmuş olabilir. Fakat bu, onlarla Cenâb-ı Hak arasındaki bir meseledir. Bizim, bu mevzuda ileri geri konuşmamız, saygısızlık ve haddi aşmışlık olur.

   Şimdi, bu bakış açısını ve ölçüyü göz önünde bulundurarak, sahabe efendilerimizin Huneyn’e giderken sahip oldukları ruh haletini daha yakından anlamaya çalışalım. Evvela, onlar, Huneyn’e giderken o güne kadar sahip oldukları en büyük orduyu oluşturmuşlardı. Ayrıca, şimdiye kadar, kuvvet dengesinin olmadığı pek çok savaşta -Allah’ın izni ve inayetiyle- onlar galip gelmiş, şartlar aleyhlerinde olmasına rağmen hep zaferden zafere koşmuşlardı. Şimdi de önlerinde İnsanlığın İftihar Tablosu; atlarına, develerine binmiş, düşmanın üzerine yürüyorlardı ve giderken de çok ümitliydiler. Ruhlarımız onlara feda olsun ve Rabbim bizi de onların yolunda daim ve kaim eylesin.  İşte Kur’ân-ı Kerim onların bu hâlini anlatırken öncelikle,

 لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ 

“Andolsun ki Allah birçok yerde size yardım etmişti” (Tevbe/25) buyurarak, onlara Bedir, Uhud ve Mekke’nin fethi gibi muharebelerde Allah’ın nusretine mazhar olduklarını ifade ediyor. Sonra وَيَوْمَ حُنَيْنٍ buyurarak, Huneyn gününde de Allah’ın onlara yardım ettiğini hatırlatıyor. Burada, Cenâb-ı Hakk’ın beraat-i istihlal nevinden öncelikle onların Huneyn Günü’nde de iltifata mazhar olduklarını ifade buyurduğunu, daha sonra mukarrabîn ufkuna göre değerlendirilmesi gereken o günkü durumlarını ifade ettiğini görüyoruz.  Fakat bir kere daha hatırlatmak gerekir ki, onların bu hatalarına

حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ

 Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır” (Bkz: Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 4/276; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 5/137) fehvasınca yaklaşmak gerekir. Mesela sizin, taakkul seviyesinde yaptığınız hatalardan dolayı tecziye görmenize mukabil, onlar hayallerine gelip çarpan şeylerden bile tecziye görebilirler. Daha sonra Allah Teâlâ,

إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا

 “Hani (o gün) çokluğunuz, içinizde bir beğenme hissi hâsıl etmişti; ama bu, size hiçbir yarar sağlamamıştı” buyuruyor. Öyle ki, o gün,

 وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ 

 “Bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti.” Aynı ifade başka bir âyet-i kerimede Ka’b İbn Mâlik ve arkadaşları için kullanılmıştır. (Bkz: Tevbe/118) Esasen bu bir idyumdur ve bizim edebiyatımıza da girmiştir. Mesela bir beldede duygu ve düşünceleriniz açısından görmek istediğinizi göremeyip beklediklerinizi bulamayınca, “Burası bana dar geldi.” dersiniz. İşte sahabe-i kiram efendilerimizin Huneyn’deki muvakkat bir sarsıntı anındaki halet-i ruhiyeleri, “bütün genişliğine rağmen yeryüzünün onlara dar gelmesi” şeklinde bir ifadeyle anlatılıyor.

  Ayrıca ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ “Sonra da arkanızı dönüp kaçmaya başlamıştınız” buyrularak işin geldiği noktaya dikkat çekiliyor. Fakat bütün bunlara rağmen bir sonraki âyette ifade edildiği üzere Cenâb-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın üzerine sekine indiriyor. Bunun üzerine onlar, gönülden bir nedamet yaşıyor, yeniden derlenip toparlanıyor ve Allah’ın izni ve inayetiyle muzaffer oluyorlardı.” [Huneyn Gazvesi’nin Hatırlattıkları | Yenilenme Cehdi]

***

HAZIMSIZLIKTAN KARDEŞ KATLİNE

•Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…)

•Hazımsızlığı Hazmetmek)

-Önsöz-

Bildiğimiz kadarıyla semâlarda ilk isyan hasetten kaynaklandı. İnsanın çok büyük bir potansiyelle yaratılmış olmasını şeytan hazmedemedi. Kur’ân-ı Kerim bu hazımsızlığı şöyle özetliyor:”Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem’e secde edin! diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı. Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?

(İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi. Allah: Öyle ise, “İn oradan!” Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.” (A’raf/11-13) Bütün kainatın bir özeti gibi yaratılan insanda, hayvanî ve melekî sıfatlar mevcut olduğu gibi şeytanî sıfatlar da mevcuttu. Bu durumda, bunlar iman ve irade ile kontrol edilemediği zaman insanın şeytanlaşması da kaçınılmaz oluyor. İşte, şeytan yüzünden yeryüzüne indirilmiş olan insanın nasıl şeytanlaştığı, daha Hz. Âdemin çocuklarından birisi ile başlayıp nasıl devam ettiği Pırlantada şöyle anlatılıyor:

•••••••

 “…Cenâb-ı Hak, Mâide Sûresi’nde, kıskançlık ve hazımsızlığın insanı nasıl bir akıbete sürüklediğini gösterme adına Hazreti Âdem’in iki evladının kıssasını anlatır. (Mâide /27-31) Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da Hazreti Âdem’in bu iki oğlunun isimleri tasrih edilmese de, kütüb-ü sâlifede bunların isimlerinin Habil ve Kâbil olduğu ifade edilir. (Bkz: Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, Bâb: 4, Cümle: 1-2.) Evet, sağanak sağanak vahyin yağdığı bir evde neş’et eden, bir yönüyle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nüvesi olan ve Safiyullah unvanıyla yâd edilen Hazreti Âdem’in bu iki evladından birisi diğerini hazmedememiş, kardeşinin hayatına kıyacak kadar gözü dönmüş ve neticede onun kanına girmiştir. Tarih süzüldüğünde onun usaresinden buna benzer daha pek çok hadiseyi müşahede etmek mümkündür. Bütün bu hadiselerde karşımıza çıkan netice ise, hasedin nicelerini tepetaklak baş aşağı getirdiğidir. Hatta kimseyi gül kadar incitmeyen ve sorgulanacak hiçbir yanı olmayan İnsanlığın İftihar Tablosu bile bazı insanlar tarafından kin ve haset kaynaklı tavırlara maruz kalmıştır.

  Mesela bir seferinde Ebû Cehil’in Muğîre İbn Şu’be’ye şu sözleriyle açıktan açığa bu hazımsızlığını ifade ettiğini görüyoruz:  “O’nun getirdiği haberlerin hepsi doğru. O yalan söylemez. Çünkü şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık. Fakat Abdülmuttaliboğulları: ‘Sikâye (Hacılara zemzem dağıtma hizmeti) bizden, sidâne (Kâbe’nin kilitlerini muhafaza hizmeti) bizden, rifâde (Hacılara yemek dağıtma hizmeti) bizden’ diyorlar; bir de kalkıp ‘Peygamber de bizden.’ derlerse ben bunu içime sindiremem.” (İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256.) Bedir’de devrileceği (Bkz: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/183; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 3/287-289) ana kadar her gününü Allah Resûlü’ne düşmanlıkla geçiren bu bedbaht insan, haset ve hazımsızlık duygusunun cenderesinde ebedî felâkete sürüklenmiştir. Vefatından birkaç dakika önce, “Ben şu ana kadar kıskançlık ve hasedimden dolayı hep Senin yaptığın işleri yıkmaya çalıştım. Şimdi özür diliyorum” diyerek kelime-i şehadet getirseydi belki de ilâhî affa mazhar olacaktı. Fakat o, öylesine haset ve hazımsızlığa kilitlenmişti ki, ölüm hırıltıları esnasında dahi gurur, kibir ve hasetle dopdoluydu. Şimdi düşünelim; eğer Efendiler Efendisi’nin büyüleyici atmosferinde bile buz dağı mesabesindeki bu hazımsızlık duygusu erimiyor, kırılmıyor ve parçalanmıyorsa, kanaatimce kimilerinin size olan hasetlerinin kırılmaması ve erimemesi çok zorunuza gitmemeli ve bir mânâda bu hâli tabiî ve normal görmelisiniz.”

Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…

***

Çekememezlik, hazımsızlık ve kıskançlığın aslında kimseye bir faydası da yok. Bilâkis, hased önce hâsidi yakıyor. Üstad Hazretlerinin veciz bir şekilde ifade ettiği gibi: “Çünki hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.” (22. Mektub)

Buna rağmen insanoğlu çoğu zaman bu illetten kurtulamıyor ve bir bakıma kendine de zulmetmiş oluyor. Pırlanta da, bu marazın, bütün dünyanın gözü önünde, birçok açıdan da bütün insanları ilgilendiren ve günümüzde yaşanan çok vahim örneklerinden biri şöyle açıklanıyor: 

•••••••

“Bazıları, hayırlı bir faaliyetin başlatılması, planlanması, realize edilmesi gibi aşamalarda kendisi olmadığı için, o iş, ne kadar önemli, faydalı ve güzel olursa olsun, onun yıkılmasını isteyebilir. Mesela, son yıllarda ülkemizde dünyanın dört bir tarafından gelen öğrencilerin katılımıyla dil olimpiyatları yapılmaktadır. Böyle bir organizasyonun arkasında kendini eğitime adamış öğretmenler, civanmert rehberler ve fedakâr mütevellîleriyle Anadolu insanı bulunmaktadır. Yani dil olimpiyatları ülkemizdeki pek çok fedakâr insanın cehd ve gayretinin bir ürünüdür. Hatta bu vesileyle, dünyanın dört bir yanındaki talebelere sadece dil öğretilmekle kalmıyor, bunun yanında, kendi kültür ve değerlerimiz de onların beğenilerine sunuluyor.

   Misyonerlik yapılmaksızın, dayatma olmaksızın kendi ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerler manzumesi onların nazarına takdim ediliyor. Çünkü her dil, siz farkına varsanız da varmasanız da, dayandığı kültür ve düşünce dünyasını yanında beraber götürür. Tarihimizde çok güçlü olduğumuz dönemlerde bile bu çapta bir faaliyet gerçekleştirmeye muvaffak olamamışken, ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemde sizin civanmert insanınız bu yolda bütün zorluklara göğüs germiş, değişik yerlerdeki eksik ve gediği gidererek Allah’ın izni ve inayetiyle bu çok önemli misyonu eda etmiştir/etmektedir. Ne var ki, bakıyorsunuz aynı hava ve atmosferi paylaştığınız bir insan bile kalkıp, “Siz de bu meseleyi çok büyütüyorsunuz.” diyerek rahatsızlığını dile getirebiliyor. Bir başkası, gazetedeki köşesinde, yapılan bütün bu hizmetleri “şov” olarak nitelendirerek ayrı bir ithamda bulunuyor.

   Görüldüğü gibi gözyaşları ve çilelerle ortaya konulan bütün bu faaliyetleri kimi insanlar içlerine sindiremiyor ve farklı şekillerde karalamalara gidiyorlar. Hatta bazen, yapılan bütün güzel işlerin yıkılıp gitmesini arzu edecek derecede haset ve hazımsızlığa giriyorlar. Kimi zaman içlerindeki bu hazımsızlık hissi fiiliyata dökülüyor ve sizi, asılsız itham ve isnatlarla sağa sola gammazlıyorlar. Öyle ki, gidilen değişik ülkelerdeki hizmetlerin oradan sökülüp atılması için ellerinden geleni yapmaya başlıyorlar.

   Gayz ve kinin bu dereceye ulaşmış hâline herhâlde haset demek bile yetersiz kalır. Evet, zannediyorum haset bile, “ben bu kategoriye girmiyorum” diyecektir. Çünkü böyle bir tahribat ancak bir kâfir sıfatı olabilir. Gerçi bu insanlara kâfir denemez. Münafık demeye de bizim dilimiz varmaz. Fakat onların ruhlarını öyle bir hazımsızlık ve çekememezlik hissi sarmıştır ki, siz bir merdiven koyup onları Cennet’e ulaştırsanız dahi, onlar yine de bu nuranî merdiveni yıkmak için ellerinden gelen herşeyi yapacaklardır.”

Hazımsızlığı Hazmetmek

-Önsöz-

Kimseyi kıskanmamak, hased etmemek ve hazımsız olmamak, herkesi olduğu gibi kabul etmek, kim yapmış olursa olsun bütün güzellikleri takdir etmek elbette insanî bir olgunluk göstergesidir. Fakat bundan daha önemlisi ve daha zor olanı, hazımsızlığı da hazmedebilmektir. Bu, kötülüğe karşı iyilik yapma, yapabilme seviyesinin bir göstergesidir. Yine bir âyet-i kerimenin ışığında, nefse ağır geliyor olsa bile bunun yapılması gerektiği de Pırlanta Müellifi tarafından şöyle anlatılıyor:

•••••••

“Öyleyse bu tür haset ve hazımsızlıkların her zaman yaşanabileceğini hesaba katmamız gerekir. Nasıl ki uzaktakiler küfürlerinin muktezasını yerine getiriyorlarsa, yakında duran, sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan, hatta ellerinde aynı eserleri dolaştıran insanlar da yer yer hazımsızlık ve çekememezliklerini ortaya koyacaklardır. Bu durumda size düşen vazife, bütün bunları beşer tabiatının muktezası görerek hazmetmek ve herkesi bağrınıza basmaktır.

 وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ 

“Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler”(Âl-i İmrân/131) âyet-i kerimesi gereğince, gayzınızı yutacak, insanları affedecek ve karşı taraftan kötülük gelse bile, siz, bu kötülüğü tek taraflı bırakacaksınız. Zira duran bir vasıtaya, başka bir vasıta gelip çarptığı zaman tahribat yarıya iner. Fakat iki vasıta da süratle birbirine çarptıklarında ikisi de orada preslenirler. Aynen bunun gibi siz de kötülükleri tek başına bırakmak suretiyle, tahribatı yarıya indirmeli ve karşı tarafın haset ve hazımsızlığını erimeye mahkûm etmelisiniz.

   Öte yandan bu tür problemlerin üstesinden gelme adına, sürekli çevrenizdeki insanlara imanda derinleşme yollarını göstermeli, ihlâs ve uhuvveti nazara vermeli, onları sürekli sohbet-i cânanla rehabilite etmeli ve böylece onların nefis ve enaniyet cihetiyle fena bularak kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla yeniden bekâ billâha mazhar olmaları istikametinde cehd ve gayret göstermelisiniz. Sohbetlerinizin birinci gündem maddesi, Allah’la münasebetlerimizi, durmamız gereken yerde tam durup durmadığımızı, düşünce dünyamız itibarıyla Kur’ânî çizgide olup olmadığımızı bir kere daha gözden geçirme olmalıdır.

  Her seferinde sohbet-i cânanla yeniden canlanmalı, bir kere daha dolmalı ve tekrar şarj olmalıyız. Böyle büyük bir mesele karşısında falan yerde okul açma, filân yerde üniversite açma gibi işler çok küçük kalır. İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, nerede eksiğimiz olduğunu görmek mümkündür. Biz oturup kalkıp sürekli sohbet-i cânan demediğimizden, sözleri evirip çevirip Allah ve Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getiremediğimizden, sürekli tahkikî iman etrafında tahşidatta bulunamadığımızdan haset ve hazımsızlık denilen o canavarın ağzına fermuar vuramıyoruz. Ağzına fermuar vuramadığımız için de bu canavar Müslümanları yamuk yumuk konuşturuyor ve yamuk yumuk davranışlar içine itiyor.” [Hazımsızlık | Yenilenme Cehdi ]

Bu yazı 76 kez okundu